Hırsızdı; dahası, tam bir arsız.

Her mecliste farklı kişiliğe bürünen bir müraî; aldatmayı akıllılık sayan bir hilebazdı.

Konuştuğu zaman kendisini dinletmeyi becerir; en çirkin yalanları mutlak doğruymuş gibi dillendirir; muhataplarına “ne iyi insan” dedirtirdi.

Aslında beşerin en faziletlilerinin arasında yaşıyor, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ardında saf tutma nimetiyle karşı karşıya bulunuyordu; fakat o, latifeleri kaskatı kesilmiş bir nasipsizdi. Sürekli bahar yağmuru altındaydı ama taşlaşmış kalbi rahmetin bir damlasını tutmaktan dahi acizdi.

.

Bu nefiszede ve dünyaperest adam yine hırsızlık için etrafı kolaçan ettiği bir gece, kapı komşusunun zırhını çalmıştı. Çok geçmeden yokluğu fark edilen zırhın arandığını duyunca da sırf bir et parçasından ibaret yüreği yerinden kopup düşecekmişçesine korkmuş; haramîliğinin ortaya çıkacağı endişesiyle telaşa kapılmıştı.

Odanın içinde dört dönüp ne yapacağını düşünürken ani bir hareketle zırhı kavramış, hemen dışarı fırlamış; sokağı bir gölge sessizliğinde aşmış ve elindeki torbayı gözüne kestirdiği evin bir kenarına saklayıvermişti.

Olup bitenden habersiz bir masum edasıyla dönerken “tam isabet” diye düşünüyor ve kıs kıs gülüyordu. Zira zırhı gizlemek için seçtiği bina Zeyd adında bir yahudi’ye aitti; torbanın o hanede aranma olasılığı çok düşüktü. Ayrıca, orada bulunsa bile, halk ev sahibi haricinde kimseden şüphelenmezdi. Bir ihtimal kendisinden kuşku duyulsa, hem içinden çıktığı Zaferoğulları akrabalık sâikiyle, hem de sair Müslümanlar din kardeşliği sevkiyle onu savunurlardı.

Eserlerde Tu’me ibn Übeyrık unvanıyla anlatılan hırsız, tehlikeli bir girişimi selametle atlatmış olmanın memnuniyetini yaşarken, arkada şahitler ve izler bıraktığından bîhaberdi. Zırhın, bir un dağarcığının içinde bulunduğunu gece karanlığında fark edememiş; torbadan dökülen un sebebiyle geçtiği her yerde trafik işaretleri gibi alametler oluştuğunu hesaba katmamıştı. Nitekim görevliler un izini takip ederek Zeyd’in evine ulaşmış ve zırhı elleriyle koymuşçasına buluvermişlerdi.

Zeyd, kendisinin hırsız olmadığını, zırhı Tu’me’nin getirip bıraktığını, bunu bizzat görenlerin bulunduğunu ve un izinin de onun evinden geçerek kendi hanesine ulaştığını söylemişti. Bunun üzerine hesaba çekilen Tu’me, olayla alakasının olmadığına ve meselenin aslını bilmediğine dair yeminbillah etmişti.

İlk sorguda yakayı kurtarmıştı ama tamamen aklanmak için daha başka şeyler yapmalıydı. Önce bir süre hırsızlığın konuşulmasına mani olacak bir gürültü koparmalıydı. Masumiyet iddiasını seslendirmesi yetmezdi; birini şeytanlaştırmalı ve halkın önüne mücrim olarak onu koymalıydı. Bunu tek başına yapamazdı; akrabalık, kabilecilik ve dindaşlık bağlarını kullanmalıydı. Aslında komplonun hedefinin sadece kendisi değil bütün hizbi ve umum Müslümanlar olduğunu haykırmalıydı.

Tu’me, bu mülahazalarla şehrin altını üstüne getirmiş, her yanda diğergâm bir ıslahçı edasıyla gürlemiş; kendisinin tam bir salâh insanı olmasına rağmen entrikaya maruz kaldığını belirtmiş; masum bir insana kurulan böyle çirkin tuzak karşısında kabilesi Zaferoğulları’nın ve din kardeşi mü’minlerin yardımını talep ederek ortalığı velveleye vermişti.

Zaferoğulları ona inanmış; meseleyi bir aile namusu olarak yorumlamış; Tu’me’ye iftira atıldığını ve hırsızlığı yapan Zeyd’in cezalandırılması gerektiğini öne sürerek Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e başvurmuşlardı. Dahası, Zeyd’in bir yahudi oluşunu dile dolayarak bir kısım mü’minlerin desteklerini de yanlarına almış ve vakıayı sonunda Müslüman ile Yahudi mücadelesi zeminine taşımışlardı. Artık, usta hırsızın haramîliğinden bahis açmak, İsraoğulları’nın hempası olarak yaftalanmayı göze almak demekti.
Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, Tu’me’nin yeminine, Zaferoğulları’nın tezkiyesine, bazı mü’minlerin te’yidine ve zahirî delillere bakarak Zeyd’in suçluluğuna meyleder gibi olmuştu ki, Rasûlü’nü her zaman doğruya irşad eden Cenâb-ı Allah, “Sakın hainlerin avukatı olma!” buyurarak Nisâ Sûresi’nin 105-115. ayetlerini indirmişti.

Demek ki mesele sadece bir zırhın çalınmasından ibaret değildi. Asr-ı Saadet’te meydana gelen bu basit görünümlü azîm hırsızlık, istikbalde cereyan edebilecek pek çok büyük olayın ipuçlarını barındırıyordu ki Mevlâ-yı Müteâl, onunla alakalı on küsur ayet inzal buyurmuştu.

Son birkaç aydır, gönlümde sürekli büyüyüp duran bir arzu hissediyorum: Keşke mü’minler, bu ilahî beyanları, meallerini, hatta Elmalılı Hamdi Yazır veya Seyyid Kutup hazretlerinin tefsirleri gibi eserlerden açıklamalarını dikkatlice okusalar ve hak kelamın bugüne de nasıl ışık tuttuğunu bir görseler. Bu arzumun gerçekleşmesi elimde ve iradem dâhilinde değil. Fakat hiç olmazsa bir yazı çerçevesinde, ayetlerin ve te’villerinin bir kısmını aktarmak istiyorum.

Lütfen, Mevlâ-yı Müteâl’in hitap tarzındaki yüceliğe, seçilen kelimelerdeki inceliklere, inzar ifadelerindeki insanı dehşete düşüren tesire ve hüşyar ruhlara “Vallahi günümüzü anlatıyor!” dedirtecek Kur’an’ın zaman üstülüğüne gönül gözlerinizle bakınız!..

.

Allah Rasûlü’nün tam “Tu’me haklıdır; Zeyd cezalandırılmalıdır!” demesinin beklendiği anda, vahiy geliyor:
{إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللهُ وَلاَ تَكُنْ لِلْخَائِنِينَ خَصِيمًا}
“İnsanlar arasında Allah’ın sana bildirip gösterdiği şekilde hükmetmen için Biz sana kitabı gerçeğin, hakkın ta kendisi olarak indirdik. Böyleyken, sakın hainlerin avukatı olma!” (Nisâ, 4/105)

Ey şanı yüce Nebi!.. Sen masum olduğun gibi masûnsun da. Allah, Sana yanlış karar verdirmez; adaleti ikâme etmen için bir kitap göndermenin yanı sıra gerektiğinde Seni vahyin her türlüsüyle teyid eyler. Binaenaleyh, Sen hiçbir zaman hainlerin savunucusu olmazsın; zinhar, ümmetin de kendine ve mukaddesatına ihanet etmiş kimselerin müdafii olmasınlar.

Her ne kadar Tu’me müminler arasında ve itham edilen diğer insan başka bir dine mensupsa da inananlara her zaman ve herkese karşı hakperest ve adil olmak yaraşır. Mücrimin cürmünü, zalimin zulmünü, hırsızın sirkatini, müfterinin iftirasını bile bile, sırf kendi dininden, kavminden, sülalesinden olduğu için onu savunmak, inanmış bir insanın yapabileceği iş değildir. Haksızlığı, bühtanı ve ihaneti gördüğü halde salt taassup duygusu, âidiyet mülahazası, menfaat hissi gibi sebeplerle suçludan yana çıkmak, hatta tarafsız kalmak, Hakk’ın hükümlerini terk edip nefsanî rey ve şeytanî temayül ile hareket etme demektir ki, bu, Allah katında haini himaye etme ve savunucusu olup onun vebalini yüklenme manasına gelir.

.

Bu itibarla da, ey insanlara hak ve adaleti talim için gönderilen şanlı Rasûl! Sen, öyle bir hatadan berîsin; fakat ümmetin çok dikkat etsin! Şu emri, teker teker her mü’min Senin şahsında bizzat kendisine hitap olarak dinlesin!..
{وَلاَ تُجَادِلْ عَنِ الَّذِينَ يَخْتَانُونَ أَنْفُسَهُمْ إِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّانًا أَثِيمًا}
“Kendi öz canlarına hıyanet edip duranları temize çıkarma adına mücâdeleye kalkışma, sakın onları savunma! Çünkü Allah, hainlikten sakınmayan ve günahtan çekinmeyen, hıyanete dalmış mücrimleri asla sevmez.” (Nisâ, 4/107)

İnsanın kendi öz canına hıyanet etmesi; ahsen-i takvim üzere yaratılışını ve sayısız nimetlerle donatılışını görmezden gelerek dört ayaklılar ya da sürüngenler gibi yaşaması.. şeytanın ve nefsinin esiri olması.. kendisini Cehennem’e sürükleyecek bayağı işlerin arkasına takılması.. dünyada geçici bir rahatlık verse de ahirette hiçbir fayda sağlamayacak fiilleri irtikap etmesi.. nihayet bir sürü hevaî yorumla bir şekilde kurtulacağına dair kendini kandırıp durmasıdır. Günahı alışkanlık haline getirenlerin ve hıyanetten sakınmayanların safında yer almak, onlara taraftar olmak ve Allah’ın sevmediği o kimselere muhabbet ızhar etmek de nefse ihanet cümlesindendir.
Aslında öyle kimseler, sadece kendilerine değil, içinde yaşadıkları topluma, inanıyor göründükleri ilkelere ve ilahî sisteme de ihanet etmişlerdir. Kendilerine emanet edilen mukaddesâtı lekelemiş, dinin çehresine de zift saçmışlardır.

.

Kendi yağlı karalarını unutturmak için başkalarına çamur atmak onların şiarıdır. Bundan dolayıdır ki, her gece katran havuzlarını doldurmak üzere toplanırlar; yalan, bühtan ve ihanette söz birliğine varırlar. Karanlık perdesine bürünüp nazarlardan ırak olunca, kendilerini hiç kimsenin görmediğini sanırlar. Sanırlar da şeytanın aklına gelmeyecek dalavere planları yaparlar.
{يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ وَلاَ يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللهِ وَهُوَ مَعَهُمْ إِذْ يُبَيِّتُونَ مَا لاَ يَرْضَى مِنَ الْقَوْلِ وَكَانَ اللهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطًا}
“(O ihanet ve entrikalarını) insanlardan gizlemeye çalışırlar da, Allah’tan hiçbir şey gizleyemeyeceklerini düşünmezler. Hâlbuki onlar Allah’ın razı olmayacağı tezviratı bilhassa geceleyin planlayıp kurgularken O daima yanlarındadır. Zaten Allah, onların yaptıkları ve yapacakları her şeyi ilim ve kudretiyle ihata etmiştir.” (Nisâ, 4/108)

Nefsine, milletine ve inançlarına ihanet eden, peşi peşine günahlara girdikten sonra -tevbeye yönelmek yerine- onları örtbas etme hummasına düşen, bunu yaparken de atf-ı cürümlere girip vebalini başkalarının boynuna yüklemeye girişen kimselere gece uykusu yoktur artık. Yatak, iğneli fıçıdır onlar için; yastık, batıp durur yüzlerine. Kan ter içindedirler sabaha kadar. Çünkü yeni yalanlar bulmalı, gün yüzü görmemiş iftiralar uydurmalıdırlar. Zihinleri, en çirkin düşüncelerin harman yeridir; meclislerinde sadece kötülükler söz konusu edilir.

Desise ve hilelerini gizli tutmak için geceleri kendilerine mahsus sır mekânlarda, kozmik odalarda toplanırlar. Bir şiirin veznini, kafiyesini, sözcüklerini dizme hassasiyetiyle, beyit tanzim eder gibi uğraşırlar. Heyhat, onca gayretleri, Allah’ın razı olmayacağı bir takım şeni’ kararlar içindir. Konuşmalarının ve kurguladıklarının utanç vericiliğini bildikleri için gizli görüşmelerinin deşifre olmasından çekinirler de Hazreti Habîr ü Basîr’in her şeyden haberdar bulunduğunu hesaba katmazlar. Katmazlar zira onlarda iman problemi vardır; haşir, hesap ve ahiret hayatına gönülden inanmazlar. Ne ki, onlar hesaba katsalar da katmasalar da, inansalar da inanmasalar da, bütün çirkin işleri ve amel zannıyla yaptıkları, Allah tarafından kuşatılmıştır; O’nun ilminden hiçbir şeyi gizleyemezler.

Öyleyse, ey müminler!..



Sırf akrabanız, hemşehriniz, partiliniz, dindaşınız olduğu düşüncesiyle kimi ve kime karşı paklama peşinde koştuğunuzu, neyin ve niçin avukatlığını yaptığınızı hiç düşünmez misiniz?!.
{هَا أَنْتُمْ هَؤُلاَءِ جَادَلْتُمْ عَنْهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فَمَنْ يُجَادِلُ اللهَ عَنْهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَمْ مَنْ يَكُونُ عَلَيْهِمْ وَكِيلاً}
“Haydi diyelim, siz bu dünya hayatında onlardan yana tartışma ve savunmaya giriştiniz, iyi de, ya kıyamet günü onları Allah’a karşı kim savunacak? Yahut kim onlara vekil olup (yaptıklarının karşılığını ödeyecek)?” (Nisâ, 4/109)

Ey hırsızlık, yolsuzluk, türlü haramîlik yapmak suretiyle öz nefsine, ülkesine ve ülküsüne hıyanet etmiş kimselere avukatlık yapan bedbahtlar! Haini savunmanın da bir ihanet olduğunu bilmez misiniz? Şayet Allah’a ve dinine inanıyorsanız, böyle bir cürme nasıl cesaret edersiniz?!. Dünyanın geçici, pespaye menfaatlerini düşündüğünüz halde, her şeyin ayan beyan ortaya döküleceği ve bütün sırların açık edileceği mahkeme-i kübrayı niçin akla getirmezsiniz?

Haksız yere savunduğunuz kimseleri belki muvakkat bir zaman dilimi için aklayabilirsiniz; fakat böyle yapmak suretiyle hesabı/cezayı ötelere bıraktığınızı ve o mücrimleri kendi ellerinizle ateşe attığınızı görmez misiniz?

Hayır hayır; ahirette hakikatler olanca berraklığıyla gün yüzüne çıkacak ve orada hiçkimse bir başkasının avukatlığını yapamayacak. Dünyada tevbe kurnasında yunup yıkanmayanları ötede sadece nâr paklayacak.

Şu halde, işledikleri günahları bildiğiniz halde, şeytanî yorumların sevki ve dünyevî çıkar sâikiyle, mücrimleri müdafaa ederek onları kurtarmış olmuyorsunuz. Aksine, onları bütün bütün yaktığınız gibi, veballerine de iştirak etmiş, böylece hainlikle öz canına kıyanlar arasına girmiş ve Şefkat Peygamberi’nin şefaatinden cüda düşmüş bulunuyorsunuz.

Bununla beraber, öyle bir günaha girmiş olsanız dahi ye’se düşüp şeytana esir olmayın; ümidinizi tamamen yitirip kendinizi ihanete büsbütün salmayın. Hemen istiğfar edin ve tevbeye yapışın. Zira unutmayın:
وَمَن يَعْمَلْ سُوءًا أَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّهَ يَجِدِ اللّهَ غَفُورًا رَحِيمًا
“Kim bir kötülük işler veya günaha girerek nefsine zulmeder de sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı gafur ve rahim (affı ve merhameti bol) bulur.” (Nisâ, 4/110)

Bir insan, çok büyük hatalar yapsa, günahlara dalsa, -Allah korusun- adam öldürse, zina etse, içki içse, rüşvet yese bile, onun için tevbe kapısı yine de açıktır; hemen kendisini Cenâb-ı Hakk’ın rahmet deryasına salmalı ve tevbeye sığınmalıdır. Bir kudsî hadiste, “Ey âdemoğlu, Bana dua eder ve Benden affını istersen, günahın ne kadar çok olursa olsun onu affederim. Ey insan, günahların ufukları tutacak kadar çoğalsa ama sen yine istiğfar etsen, onun çokluğuna bakmadan günahlarını bağışlarım. Ey âdemoğlu, dünya dolusu hatayla da olsa Bana ortak koşmadan huzuruma gelirsen, Ben de dünyayı dolduracak kadar mağfiretle sana muamele ederim.” buyurmuştur. Öyleyse, bir kulun günahı ne olursa olsun, ona düşen, yaptığı şeylere bir daha dönmemek, günahlardan uzak durmaya azm ü cezm ü kast eylemek ve bu kararında sağlam durmaya çalışmaktır.

.

Hem günah şahsîdir; insan, bir akrabasının, hemşehrisinin, hizipdaşının kötülüğüne iştirak etmemişse, onunla arasındaki başka herhangi bir bağdan dolayı kendisi asla mesul değildir. Dolayısıyla da bir kısım irtibatlar gözeterek mücrimleri temize çıkarmak ya da ondan dolayı diğer insanları suçlamak yersizdir.
وَمَنْ يَكْسِبْ إِثْمًا فَإِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلَى نَفْسِهِ وَكَانَ اللّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا
“Kim de bir günah işlerse, onu sırf kendi aleyhine işlemiştir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisâ, 4/111)

Dinimizde, atadan miras kalan bir suç anlayışı olmadığı gibi, hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz. Mücrimler dünya hayatında kimi zaman atf-ı cürümlerde bulunsalar ve başkalarını suçlamakla kendi yakalarını kurtarmaya çalışsalar da bununla ancak günahlarını katlamış ve kendilerini daha büyük azaba atmış olurlar. Çünkü mahkeme-i kübranın yegâne hâkimi her şeyden haberdardır; şayet suçluları burada hemen cezalandırmıyorsa, onda da ayrı hikmetleri vardır.

.

Bu hakikatleri görmezden gelerek,
{وَمَنْ يَكْسِبْ خَطِيئَةً أَوْ إِثْمًا ثُمَّ يَرْمِ بِهِ بَرِيئًا فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُبِينًا}
“Kim bir kusur veya bir suç işler, sonra da onu bir masumun üzerine atarsa, büyük bir iftira ve açık bir günah yükünün altına girmiş olur.” (Nisâ, 4/112)

Demek ki, bir masuma isnad edilen suç ister küçük bir kusur isterse de büyük bir cürüm olsun, her iki takdirde de yapılan, çok çirkin bir iştir; zira iftiranın kendisi pek büyük bir günahtır.

İnsan, tevbe etmek suretiyle şahsî günahlarından kurtulsa bile kul hakkı da taşıyan cürümler ancak helalleşmekle temizlenir. Nitekim, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Bir kimse, bir mümin hakkında olmayan bir şey söyleyerek iftirada bulunursa, iftiraya uğrayan kimse affedinceye kadar, Allah Tealâ onu cehenneme sokar.” (Ebu Davud, Edeb, 41) buyurmuştur. İftiraya gönüllü kulak vermenin, onu sağda solda dillendirmenin ve hatta yerine göre sessiz kalıp kabullenme tavrı sergilemenin de o günaha iştirak etmek olduğu unutulmamalıdır.

Hâsılı, Tu’me, bir zırh çalarak günaha adım atmış. Sonra bir şeytanî dürtüyle çıktığı yolda olmadık patikalara sapmış. İşlediği her günahla bir diğerinin kapısını aralamış. Daha başta, tevbeyle hemen dönüş mümkün olduğu halde, meseleyi iftira, ifsat ve fitne boyutlarına taşımış. Nihayet, “Her günahta küfre giden bir yol vardır.” hakikatinin misali olmuş; Mekke’ye kaçıp irtidat etmiş. Defalarca hırsızlık yaparken derdest edilmiş; dövülmüş, başı gözü yarılmış. Bir eve girmek için duvarı delerken, duvar yıkılmış, altında kalmış. Hiçbir musibeti ilahî ikaz olarak görmemiş, uslanmamış.. ve su testisi su yolunda kırılmış; bir kafilenin malını aşırmış, yakalanmış; feci şekilde katledilmiş.

Şayet Tu’me hadisesi o zamanda olup bitmiş bir vakıa şeklinde ele alınırsa, Kur’an-ı Kerim tarih kitabı yerine konmuş ve işaret ettiğimiz on küsur ayetin mesajı göz ardı edilmiş olur. Hâlbuki Kur’an her asra hitap etmekte ve anlattığı hadiseler aynıyla olmasa da misliyle her devirde mükerreren sürüp gitmektedir. Şu halde zikredilen ilahi beyanlardaki “hâinîn” (hainler) ifadesinden maksad, sebeb-i nüzul itibarıyla Tu’me ve bile bile ona yardım edenler, genel manada da tevbeye yanaşmayan, aksine suçunu başkasına yamayan bütün hırsızlar, yolsuzlar, haksızlar ve ahlâksızlardır.

Evet, mezkûr ayetler, nefislerine ihanet edip geceleri fitne kurmakla meşgul hainlerden bir kısmının Rehber-i Ekmel’i bile şaşırtmak istediklerini; bunun için iftirayı, yakınlığı, dindaşlığı ve laf cambazlığını kullandıklarını anlatıyor. Rasûlullah’ın (aleyhissalâtü vesselam) masumiyetini ve masûniyetini tasdik etmenin yanı sıra, sana, bana, bütün inananlara teyakkuz tavsiye buyuruyor. Çalıp çırpma, yalan ve iftirayı yasaklamakla beraber şu fermanı özellikle nazara veriyor:

.

“Sakın hâinlerin avukatı olmayın; yoksa siz de öz canına hıyanet edenlerden sayılırsınız.”

Keşke yoldan çıkmasalardı!.. Keşke şeytana mel’abe olmasalardı!.. Keşke harama el uzatmasalardı!.. Keşke günahlarını daha büyük günahlarla örtmeye kalkmasalardı!.. Keşke bile bile haramîlerin savunuculuğunu yapmasalardı!.. Keşke, keşke…

Heyhat!..