Cunta, darbe, postmodern darbe, muhtıra... Ya da e muhtıra, bildiri, kalkışma ve girişim... 93 yıllık tarihinde sık sık bu kavramlarla tanıştı, bu kavramları bizzat yaşadı Türkiye. Tam geride bıraktık derken, bir yenisiyle tanıştı. Her tanıştığında bir parça daha sarsıldı. Gün geldi sandıkla gelen silahla gitti. Gün geldi bir muhtıra bir gece ansızın elektronik postayla geldi. Ve bir gece helikopteler bu ülkenin halkına ateş açabildi. Türkiye’de darbe yapma hevesi bitmek bilmedi...



27 Mayıs 1960 darbesi

Aslında her şey 1946 yılında başladı. Türkiye çok partili sisteme geçiyor, 4 yıl sonra 14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimlerde demokrat parti yüzde 53 oy alarak iktidarı Cumhuriyet Halk Partisi'nden alıyordu. Eski bir bir CHP milletvekili olan Adnan Menderes Türkiye’nin yeni başbakanıydı. Demokrat parti dönemi fiilen başlamıştı. 4 yıl sonra 1954'te Demokrat Parti oylarını yüzde 57’ye çıkarıyor, hâlâ kırılamayan, tarihin en yüksek oy oranına ulaşıyordu. Ancak sonrasında eleştiri oklarının hedefi olmaya başlayacaktı. O eleştirilere göre; demokrat parti baskıcı politikalar üretmeye başlamıştı. İzlediği ekonomik politikalar ülkeyi bir darboğaza sürüklüyordu. Anayasa ihlal ediliyor ve ülke hızla kamplaşmaya doğru gidiyordu. Ve o 5 yıllık süreçte ordu içinde 7 farklı cunta kurulduğu çok sonra anlaşılacaktı...

Sabah 05.30'da Türkeş duyurdu



Türkiye’nin ilk askeri darbesiyle tanışacağı o sabah başbakan Adnan Menderes bir miting için Eskişehir'deydi. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ise Çankaya Köşkü'nde dinleniyordu. Darbe zamanında başarılı olursa parola "Dündar Seyhan'ın oğlu sınıfını geçti” olacaktı. Zamanında yapılamaması ertelenmesi halinde, parola "Dündar Seyhan'ın oğlu bütünlemeye kaldı’ydı. Sabah saat beş buçukta radyodan Kurmay Albay Alpaslan Türkeş’in sesi duyuldu. Türk Silahlı Kuvvetleri el ele vererek ülkenin idaresini ele almıştır dedi. Türkiye ilk kez 14 yıl önce tanıştığı demokrasiye bir cümleyle veda etmişti. Ankara’da tanklar sokakları ve Çankaya Köşkü'nü kuşatıyordu. Jetler Çankaya Köşkü'nün üstünde alçak uçuş yapıyordu. Başbakan Adnan Menderes Kütahya’da gözaltına alınıyor, darebye karşı olan komutanlar birer birer tutuklanıyordu. O günün çocukları, o sabahı hiç unutmadı.

Yassıada'da utanç günleri



Bir sonraki günün gazetelerinde darbenin farklı farklı izleri vardı. Kimi manşetlere göre kahraman Türk ordusu yönetime el koymuş, başkumandan meclisi fethetmiş, bankalar ise 2 gün sonra açılacaktı. Yeni anayasa için çalışmalar da bir an önce başlayacaktı. Darbeden 5 ay sonra Marmara Denizi'nde bulunan Yassıada’da kurulan mahkemede duruşmalar başladı. Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar, Meclis Başkanı Yassıada’da yargılanmaya başladı... Yargılananlardan birisi de ünlü şair Faruk Nafiz Çamlıbel’di. Demokrat Parti’den siyasete atılmış, darbe sabahı o da tutuklanmıştı. Yassıada'yı, "Yassıada" şiirinde şöyle anlatmıştı: "Bilmiyor gülmeyi, sakinlerin binde biri, Bir vatan derdi birikmiş bir avuçluk karada. Kuşu hicran getirir, dalgası hüsran götürür, Mavi bir gözde elem katrasıdır yassıada!"

Başbakan darağacına gönderildi



O adada o o yargılamalar yaklaşık bir yıl sürdü. Bir yanda Yüce Adalet Divanı üyeleri, diğer yanda sanıklar vardı. 15 Eylül 1961 günü kararlar açıklandı. 592 sanıktan 418’i hakkında çeşitli hapis cezaları verilirken, 31 kişi müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ise idam cezasına çarptırıldılar. Bir ülke kendi başbakanını ve iki bakanını ölüme gönderiyordu. Fatin Rüştü Zorlu son mektubunda ailesine şu satırlarla veda edecekti: "Anneciğim, emelciğim, sevinciğim ve ağabeyciğim, Şimdi cenab-ı hakk'ın huzuruna çıkıyorum. Sakinim. Huzur içindeyim. Benim için üzülmeyin. Sizlerin de sakin ve huzur içinde yaşamanız beni daima müsterih edecektir. Bir ve beraber olun. Allah'ın takdiratı böyle imiş. Hizmet ettim ve şerefimi daima muhafaza ettim. Anne, siz sevdiklerimi muhafaza edin ve allah'ın inayetiyle onların huzurunu temin edin. Hepinizi Allah'a emanet eder, tekrar üzülmemenizi ve hayatta berdevam olarak beni huzur içinde bırakmanızı rica ederim. Allah memleketi korusun."

Talat Aydemir'den iki girişim

27 Mayıs’ı izleyen günlerde yeni bir anayasa yapılacak ve Türkiye genel seçime giderek demokrasiyle yeniden buluşacaktı. Ancak 15 Ekim 1961 günü yapılan seçimlerde Demokrat Parti’nin devamı sayılan Adalet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi'nin toplam oyları yüzde 48’i bulunca, ordu içindeki kimi subaylar yine rahatsız oldu. Darbeyle feshedilen siyaset, sandıkla geri mi geliyordu? Kaygıları buydu. O rahatsız subaylardan birisi de Kurmay Albay Talat Aydemir’di. Kore Savaşı'ndan dönmüş, Kara Harp Okulu Komutanı olmuştu. 27 Mayıs’ın mimarlarındandı ama 38 kişilik Milli Birlik Komitesi'nde yoktu. Ve yeni Cumhuriyet Halk Partisi ile Adalet Partisi'nin ortak çalışmalarından rahatsızdı. İşte tam da o günlerde miili şef ve başbakan İsmet İnönü'ye bağlı askerlerle Talat Aydemir’in etrafında birleşenler tam ortadan ikiye bölündüler. Orduda ciddi bir gerilim yaşanıyordu. Bir yanda karacılar, diğer yanda havacılar vardı. Silahlı Kuvvetler'in iki gücü birbirine silah mı çekecekti?

Engellemeye gelenler taraf değiştirdi



22 Şubat 1962'de Talat Aydemir'e bağlı askerler Kara Harp Okulu bahçesinde silah kuşandı. Darbe yapacaklardı. Bu hareketi durdurmak ve Meclis’i korumak için Ankara dışından çağrılan askerler de Talat Aydemir saflarına katılınca orduda büyük bir şok yaşandı. O şok Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'nın Çankaya Köşkü'nü kuşatmasıyla ikiye katlandı. İki yıl önce 27 Mayıs 1960’ta darbe yapanlar iki yıl sonra 1962’de başka bir darbeyle karşı karşıyayıdı. Akşam saatlerine doğru işin rengi değişti. Hava Kuvvetleri'ne bağlı uçaklar, harp okulu üzerinde alçak uçuş yapmaya başladılar. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Ankara Radyosu'ndan şöyle sesleniyordu: "Türk ordusu ve Türk subayı! Seni aldatmak ve yanlış yola sevk etmek isteyenler vardır. Onlara uyma!" Gece Talat Aydemir ve arkadaşları Başbakan İsmet İnönü’ye haber gönderdiler. İki koşulları vardı. Emekli edilmemek ve yargılanmamak karşılığında hareketi bitireceklerdi. O ana kadar hiç kan dökülmemişti. İsmet İnönü bu talepleri kabul etti. Darbe girişimi için 'Aldatılanların isyanı ezildi' diyecekti.

Bütün Harbiyeliler okuldan atıldı



Talat Aydemir bu başarısız darbe girişimiyle yetinmedi. Bir yıl sonra bu kez 20 Mayıs 1963’te bir kez daha yeltendi. Ama bu kez radyoevi basılacak, TBMM önünde çatışmalar yaşanacak, jetler harp okulunu bombalayacaktı. Bir günlük girişimin bilançosu 8 ölü 21 yaralıydı. Talat Aydemir ve arkadaşları yargılandı. Bütün Harbiyeliler okuldan atılırken, Talat Aydemir ve Süvari Binbaşı Fethi Gürcan için idam kararı çıktı. 1964’te infazlar gerçekleştirildi, Talat Aydemir kendi sehpasını kendisi devirdi.

12 Mart 1972 muhtırası

60’lı yılların ikinci yarısıydı. Türkiye’de sol hareket o kadar yükselmişti ki Meclis’te 18 Türkiye İşçi Partisi milletvekili vardı. O yükseliş, provokasyonları ve olayları da beraberinde getirmekte gecikmedi. 1969 yılında Amerikan 6. Filosu'nu protesto etmek için 76 gençlik örgütü Beyazıt'ta toplanmıştı. Karşıt görüşlü öğrenciler de oradaydı. Çıkan çatışmada 2 genç öldürüldü. O gün tarihe kanlı pazar olarak geçti. Bir yıl sonra bu kez işçiler sokaklardaydı.. Aylardan hazirandı... Yeni Sendikalar Yasası'nı protesto etmek için 75 bin işçi yürüyüşe geçti. İlk gün hükümet 60 günlüğüne sıkıyönetim ilan etti. DİSK’in yöneticileri tutuklandılar. Tarihe 15-16 Haziran olayları olarak geçen o iki günde dört kişi hayatını kaybedecekti. Böylesi bir ortamda Türkiye 3 gün içinde bir darbe teşebbüsüne bir de muhtıraya tanıklık etti. 9 Mart 1971’de Milli Demokratik Devrimci subayların darbe teşebbüsü MİT tarafından ihbar edilirken, 3 gün sonra 12 Mart’ta emir komuta zinciriyle hükümete muhtıra veriliyordu. Muhtıranın altında Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve 3 kuvvet komutanının da imzası vardı.

Ardından Denizlerin idamı geldi



12 Mart Cuma günü partiler kapatılmadı, sıkıyönetim ilan edilmedi, sokaklarda tanklar yürümedi. Ama hükümete verilen muhtırayla Adalet Partisi ve Başbakan Süleyman Demirel’in iktidarının sonu geldi. O muhtırada şu cümleler yazılıydı: "Parlamento ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk'ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasasının öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür." 27 Mayıs üç siyasetçinin idamıyla sonuçlanmıştı, 12 Mart’ı izleyen günlerde darağacında bu kez 3 genç vardı: Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan...

12 Eylül 1980 darbesi

70’li yılların ikinci yarısı, Türkiye’de ardı ardına katliamlar başlıyor... 1 Mayıs 1977, Taksim... Maraş.... Çorum... Bu katliamlar yetmiyor, 16 Mart 1978’de Beyazıt'ta öğrencilerin üzerine bomba atılıyor. Bu da yetmiyor, Ekim 1978’de 7 Türkiye İşçi Partili genç evlerinde ölürülüyor. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Bülent Ecevit’e Çiğli Havalanında silahlı saldırı yapılıyor. Gazeteci Abdi İpekçi, DİSK Başkanı Kemal Türkler ve eski Başbakan Nihat Erim rdı ardınaa öldürülüyor. Sonra gün geliyor, Başbakan Demirel '70 cent'e muhtacız' derken, ülkenin yeni cumhurbaşkanı mart ayından eylül ayına kadar Meclis’te yapılan 114 tur oylamaya rağmen seçilemiyordu. Ta ki 12 Eylül 1980 Cuma sabahına kadar!

650 bin kişi gözaltına alındı



O sabah tanklar sokaklara emir komuta zincirinde çıktı. Kenan Evren darbe bildirisini okurken, yanında Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun da vardı. Televizyonda ve radyoda Harbiye Marşı çalarken, sokaklarda, evlerde sayıları daha sonra 650 bini bulacak olan gözaltılar çoktan başlamıştı. Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit Hamzaköy’e gönderilirken, 1960 darbesinin bildirisini okuyan Alpaslan Türkeş ve Necmettin Erbakan Uzunada’da gözlem altına alındılar. 12 Eylül sonrasında ilk idam edilenler Necdet Adalı ve Mustafa Pehlivanoğlu oldu. Kenan Evren yıllar sonra 'Bir sağdan bir soldan astık' diyecekti. Bir sağdan bir soldan 49 kişi asıldı. 17 yaşındaki Erdal Eren ise 17 gün sorgulandıktan ve darbeden 3 ay sonra 3 Aralık günü hayata son kez bakıyordu. 12 Eylül kabusu yıllarca sürdü. Ama o kabusu bir ömür boyu görecek ve yaşayacak olanlar vardı. Onlar o karanlık günlerde işkenceyle ve Diyarbakır Cezaevi'yle tanışanlardı.

28 Şubat 1997 postmodern darbesi

Darbelerin adı, şekli, yöntemi değişse de değişmeyen bir karanlık gelenek vardı. İstisnasız her darbeden önce büyük toplumsal olaylar ya da katliamlar yaşanıyordu. Moderni nasıl olurdu bilinmez ama 28 Şubat postmodern darbesine gidilen süreçte de aynısı oldu. Türkiye bir yandan toplumu derinden sarsan olaylar yaşıyordu. Bu sancılı süreçte 1997 yılının şubat ayına gelindi. 4 Şubat sabahı Ankara Sincan’da sokaklarda 20 tank ve 15 zırhlı araç geçiş yapıyordu. Hemen ertesi gün Cumhurbaşkanı Demirel, Necmettin Erbakan’a bir mektup gönderecekti. Şubat ayının son günü ise tarihe geçecek o Milli Güvenlik Kurulu toplantısı vardı. Günlerden yine cumaydı. 28 Şubat 1997 günü yapılan o tarihi MGK toplantısı 9 saat sürdü. Askerlerin hazırladığı ve hükümete verdiği bildiri 18 maddeden oluşuyordu. Türkiye yepyeni bir sürece girmişti. Bu süreç, dönemin komutanlarına göre gerekirse 1000 yıl sürecekti. İlk yıllarındaysa Refah Partisi kapatılacak, üniversitelerde ikna odaları kurulacak, 14 yaşındaki çocuklar tutuklanacaktı. Moderni nasıl olurdu bilinmez ama 28 Şubat postmodern darbesi böyle yaşandı. Türkiye'nin uğrayacağı bir sonraki askeri duraksa çok değil, 10 yıl uzaktaydı. Bu kez adı "e-muhtıra" olacaktı.

27 Nisan e-muhtırası

Türkiye Nisan 2007'de 11. Cumhurbaşkanı'nı seçecekti. Abdullah Gül, Çankaya Köşkü için en güçlü adaydı ama eşinin başörtülü olması kimi kesimlerin büyük tepkisini çekiyordu. O tepki İstanbul, Ankara, İzmir ve Çanakkale'de ardı ardına Cumhuriyet mitingleriyle su yüzüne çıktı. Sokaklarda mitingler düzenlenirken, 367 teorisi ortaya atıldı. O savı ortaya atanlara göre, seçimin ilk oturumunda, Meclis Başkanı hariç Meclis'te 367 milletvekilinin bizzat bulunması gerekliydi. Günler tartışmalarla geçerken 12 Nisan günü Genelkurmay Başkanı o dönemde sıkça yapılan brifinglerden birinde gazetecilerin karşısındaydı. Soru sorulmadan yanıtı kendisi verdi, "Ne soracağınızı biliyorum" diye başlayan konuşmasında Yaşar Büyükanıt "Cumhurbaşkanımız, Cumhuriyet'in temel değerlerine, laikliğe sözde değil, özde bağlı olmalı" demişti. 12 gün sonra, 24 Nisan'da Ak Parti grup toplantısında Başbakan Erdoğan Ak Parti'nin adayını tarihe geçen o cümleyle açıkladı: " Abdullah Gül kardeşim..." Ne olduysa o büyük alkış ve coşku sonrası oldu. 27 Nisan günü cumhurbaşkanlığı için ilk tur oylama yapıldı. Abdullah Gül 357 oyla seçildi. Sonuç Anayasa Mahkemesi'ne taşındı...

Sessizce internetten duyuruldu



Ve 27 Nisan'ı 28 Nisan'a bağlayan o gece, herkes uykuya hazırlanırken, Genelkurmay'ın internet sitesine bir yazı düştü. Başlığı basın açıklamasıydı. Bir sayfalık o açıklamada şu paragraf öne çıkacaktı: "Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir" Bu sert cümlelere hükümet de aynı sertlikte bir cevap verdi. Dönemin Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek kameraların karşısına geçti, demokratik hukuk devletine vurgu yaptı. Tüm bu yaşananlardan bir hafta sonra Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Büyükanıt Dolmabahçe'deki Başbakanlık Ofisi'nde bir araya geldiler. O görüşme tarihe 'Dolmabahçe görüşmesi' olarak geçti.

Erken seçim her şeyi değiştirdi



Nisanda başlayan kriz mayısta da sürdü. Türkiye, cumhurbaşkanını seçemiyordu. Ve o kriz Ak Parti'nin aldığı 22 Temmuz erken seçim kararıyla sonuçlandı. O seçimde Ak Parti'nin oyları yüzde 47'ye çıktı. Ve Abdullah Gül, ağustos ayında 3 .turda 339 oy alarak Türkiye'nin 11. Cumhurbaşkanı oldu. Hayrünnisa Gül de 11'nci first lady olarak Çankaya Köşkü'ne çıktı. 27 nisan e -muhtırası, 4 yıl daha Genelkurmay'ın sitesinde kaldı. 2011 yılında yine bir gece yarısı siteden çıkarıldı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, yıllar sonra Mehmet Ali Birand'a o bildiriyi bizzat kendisinin yazdığını anlatacaktı...

15 Temmuz FETÖ darbe girişimi

Yine yaklaşık 10 yıl sonrasıydı. Yine bir cuma akşamıydı. Zaten tüm darbeler için cuma seçilmişti. Sokaklara yine önce tanklar çıktı. Ama bu kez tarih farklı yönde aktı. O tanklar, o gece, o sokaklara hakim olamadı. 1989'da Çin’in başkenti Pekin’de, Tiananmen Meydanı'nda tankların önünde duran kişi nasıl tarihe geçtiyse, o gece İstanbul ve Ankara’da tankların önüne yatanlar da tarihe adını yazdırdı. Cunta, darbe, postmodern darbe, muhtıra... Ya da e muhtıra, bildiri, kalkışma ve girişim... Hepsini yaşadı ve tanıklık etti Türkiye. İnsanlarını kaybetti, evlatlarını yitirdi. Şimdi 15 Temmuz'da o son darbe girişimine toplumca direnmenin gururunu yaşıyor. Ve yıllardır bitmeyen o karanlık hevesin artık son bulmasını umuyor. Türkiye darbeleri sevmiyor.



Kaynak: CNN Turk