Yeni Avrupalılar
“Burada iyi durumdayız, bizi iyi karşıladılar,” diyor Abed Mohammed Al Khader (88). İki yıl önce Suriye’den kaçan on altı kişilik ailenin en yaşlısı. Ama “Geri dönmek istiyoruz,” diyor. Geçtiğimiz Şubat’ta bin 500 kişilik sığınmacı grubu olarak Berlin’e gelmişler ve Olimpiyat Stadyumu civarındaki büyük bir spor salonuna yerleştirilmişler.

Geçtiğimiz yıl, çoğunluğu Suriye, Afganistan ve Irak’taki savaşlardan kaçan 1 milyonu aşkın sığınmacı Avrupa’ya ulaştı. Bu yıl içinde yüzbinlerce kişiyi daha Avrupa’ya taşıyan bu büyük göç, kıtanın siyasetini bulandırmaya, hoşgörüsünü sınamaya ve kültürel kimliğini zorlamaya devam ediyor.

Avrupalıysanız ve özellikle de Almansanız, bu kimliğin ne anlama geldiğine ve başka topraklarda doğmuş kişilerin Alman kimliğine nasıl uyum sağlayacağına dair son bir yıldır süren yıpratıcı bir toplumsal tartışmanın içindesiniz demektir. Geçtiğimiz yıl Ağustos ayının sonlarına doğru, Ortadoğu’dan gelen sığınmacı akınının yol açtığı gerginlik üst düzeydeydi. Avusturya’da yetmiş bir kişi kaçakçılar tarafından terk edilmiş halde bir kamyonun kasasında ölü bulundu. Neo–Nazi holiganlar, Dresden yakınlarında, Heidenau’da bulunan bir sığınağın önünde polise saldırdı. Almanya şansölyesi Angela Merkel sığınmacılara destek vermek için sığınağı ziyaret ettiğinde, kızgın göstericiler tarafından “Halk biziz!” bağırışlarıyla karşılandı. Küfür ve hakaretlerin yanı sıra Nazi döneminde kullanılan ve “vatan haini” anlamına gelen “Volksverräter” sözlerine de maruz kaldı.

Merkel, bu olaylardan beş gün sonra, 31 Ağustos’ta, Berlin’de yıllık yaz dönemi basın toplantısını düzenledi. Tam da o sıralarda, Budapeşte’deki Suriyeli sığınmacılar Almanya’ya giden trenlere doluşuyordu. Her zamanki gibi soğukkanlıydı. 2015’te ülkeye tahminen 800 bin sığınmacı geleceğini açıkladı. (Sonuçta bir milyonu aşkın kişi geldi.) Alman Anayasası’nın politik sığınma hakkı sözü verdiğini ve ilk maddesinin “İnsanlık onuru çiğnenemez” olduğunu anımsattı. Aslında, taş atanlara ve hakaret edenlere göre çok daha fazla Alman bu sözü onurlandırıyor ve sığınmacılara yardım ediyordu. “Almanya güçlü bir ülke,” dedi Merkel. “Çok şeyin üstesinden geldik. Bunu da başarırız!”

Gün gelince bu kelimeler –“Wir schaffen das!”– Merkel’in mezar taşına yazılabilir belki. Ama şimdilik, dünya genelindeki bir dramda Almanya’yı en zorlu sahne konumuna sokuyor. Onlarca yıldır, küresel göç, nüfustan daha hızlı artış gösteriyor. Birleşmiş Milletler rakamlarına göre, 2015 yılında dünyada 244 milyon göçmen –doğum yeri olmayan bir ülkede yaşayan insan– vardı. Doğdukları ülkeden ayrılmak zorunda kalan sığınmacıların sayısı –21 milyon– II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en yüksek sayıya ulaştı. Biliminsanları, kuraklıkların daha sık yaşanmasına ve denizlerin yükselmesine yol açan iklim değişikliğinin bu sayıyı artıracağı görüşünde. Bazılarıysa, halihazırda Avrupa’ya doğru yaşanan toplu göçü tetikleyen Suriye içsavaşında da etkisi olduğuna inanıyor.


Yeni Avrupalılar
Kültürler bazen kesişiyor ve Kreuzberg semtindeki Kottbusser Tor’da bir kafede bir araya geliyor. Berlin’in bu semti, 1960’lardan bu yana Türk göçmenler için bir sığınak. Almanya onları iyi karşılamak için pek de bir şey yapmadı; ancak yeni bir göçmen dalgasının eşiğinde olan ülkenin Avrupa Bakanı Michael Roth, “Dersimizi aldık,” diyor.


II. Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyadaki göçmenlerin üçte birinin yerleştiği bir kıtaya geliyor göçmenler. Bir zamanlar halkını kitleler halinde ABD’ye gönderen Avrupa’nın büyük ülkelerinde, artık ABD ile yarışır derecede yabancı doğumlu nüfus var. Oysa sadece bazı Avrupalıların zihni ve daha da azının yüreği bu gerçekliğe uyum sağlamış durumda. John F. Kennedy’nin “göçmen ulus” olarak nitelediği ABD’de bile göç, anlaşmazlıklara yol açan bir konu –ve her zaman da öyleydi. 1750’lerde, Benjamin Franklin Pennsylvania’ya çok fazla sayıda Alman gelmesinden endişelenmişti. “Tenleri koyu” demişti.

Franklin’in bu tür korkuları için Almanların bir kelimesi var: Überfremdung, yani “aşırı yabancılaşma.” Tuhaf diller konuşan ve tuhaf davranışlar sergileyen çok fazla yabancı barındırdığı için vatanlarının tanınmaz hale geleceği korkusu. Kendi benliğimizi yokladığımızda, çoğumuz nasıl bir duygu olduğunu en azından kafamızda canlandırabiliriz olasılıkla. Geçtiğimiz yıl bu duygu Almanya’da ateşli bir şekilde sergilendi. Dresden ve Erfurt’ta düzenlenen gece mitinglerinde sağ görüşlüler hararetli konuşmalar yaptılar. Çoğu boş olan sığınmacı sığınaklarına yüzlerce saldırı gerçekleştirildi –hatta Merkel’in basın toplantısından birkaç gün önce, sarhoş serseriler Hannover yakınlarında, Salzhemmendorf’taki bir sığınakta bir çocuğun yatak odasına Molotof kokteyli attılar.

Tüm bunlara rağmen, Almanya’nın tarihinden oluşan bir arka planın önünde yer alan iyilik melekleri de sessiz ama aynı derecede hareketli bir şekilde kanat çırpıyordu. Yaklaşık 75 yıl önce Yahudi dolu trenleri doğudaki toplama kamplarına yollayan Almanlar, günümüzde Münih tren istasyonunda Müslüman sığınmacıları getiren trenleri yiyecek, su, oyuncak hayvanlar ve gülümseyen yüzlerle karşılıyorlar. Geçtiğimiz sonbaharda dinlemeye başladığım Almanca bir podcast yayınında, Die Zeit’ten bir gazeteci bu değişimin mutluluğuyla “sarhoş” olmakta sakınca bulunmadığını söylemişti. Bir başka gazetecinin yanıtı da şu olmuştu: “Akşamdan kalma hali yakındır.”

Geçtiğimiz Nisan’da konuştuğum Almanya’nın Avrupa İşleri Devlet Bakanı Michael Roth, “Avrupa Birliği son derece kırılgan bir durumda,” diyor. “Umarım insanlar bunun farkındadır.” Bu kırılganlığın nedeni, sığınmacı akınının yanı sıra Almanya’nın kıtanın geri kalanını kendisi gibi sığınmacılara kucak açmaya ikna edememiş olması. Ayrıca bu kırılganlık, 23 Haziran’da düzenlenen referandumda İngilizlerin AB’den ayrılma yönünde oy kullanmasıyla tüm dünyanın gözleri önüne serildi. Sorun doğrudan sığınmacılar değildi –İngiltere hemen hiç sığınmacı almamıştı– ama yapılan anketler, AB’nin hem içinden, hem de dışından gelen göçü azaltmanın, ayrılık kararı çıkmasının temel gerekçesi olduğunu gösteriyor.


Yeni Avrupalılar
Geçtiğimiz kış Ortadoğu’dan 2 bin sığınmacıya Berlin’in 2008 yılında kapatılan Tempelhof Havaalanı’nın hangarında kalacak yer verildi. Oğluyla yolculuk eden Suriyeli Kürt Zainab (55) da bunlardan biriydi. Berlin’de ve diğer kentlerde birçok göçmen sığınma başvurusu yapmak için beklerken aylarca benzer yerlerde kaldılar.

İngiltere’nin durumu ve diğer ülkelerde de göçe karşı popülist muhalefette artış görülmesi, Almanya’daki gelişmeleri daha da önemli kılıyor. Almanlar gerçekten de geçmişlerinin ağırlığından kurtularak Willkommenskultur –konuksever kültür– durumuna gelebilirler mi? Eğer gelebilirlerse, o zaman, giderek daha fazla göçmenin ve yabancı düşmanlığının görüldüğü bir dünyada hepimiz için bir umut var demektir.

1970’lerin ortalarında, Belçika’daki Brüksel Alman Lisesi’nde okuduğum sırada Volker Damm adlı bir sosyal bilgiler öğretmenim vardı. (Babam sıklıkla Avrupa’da görev yaptığı için, Amerikalı olmama rağmen, üniversiteye kadar Alman okullarında okudum.) Şakaklarında hafifçe dökülmeye başlamış kıvırcık sarı saçları, yumuşak ve anlayışlı kişiliğini gizleyen sert yüz hatları ve uzun boyuyla Damm, okuldaki en sevilen öğretmenlerden biriydi. Yahudi soykırımını ilk olarak onun dersinde anladım. Toplama kamplarına dair ayrıntılı görgü tanıklıklarını yüksek sesle okumaya ayırdığı bir dersini hiç unutmadım. 1939 doğumlu Damm, savaş sona erdiğinde altı yaşındaymış. Kendisi gibi bir öğretmen olan babası, Almanya’nın Hesse eyaletindeki küçük bir köyün Nazi Partisi başkanıymış. Ama o sıralarda henüz bunları bilmiyordum.

Geçtiğimiz kış yağmurlu bir sabah Damm ile birlikte, 16. yüzyıldan kalma belediye binasının ahşap merdivenlerini tırmandık ve yine eski bir öğrencisi olan Belediye Başkanı Christian Grunwald’ın ofisine girdik. Rotenburg güzel bir kasaba; pazar meydanının çevresinde, Fulda Nehri’nin kıyısında, sarayın ve etrafındaki parkın civarında ahşap tarihi evler sıralanıyor. Grunwald’ın yüksek ofis pencerelerinden görülen Protestan kilisesinin saat dokuzu vuran çanları, tam zamanında geldiğimizi gösteriyor. Kasabanın güneydoğusundaki sığ bir vadinin tepesine kurulmuş Alheimer Kışlası’nda Suriyeli, Afgan, Iraklı ve diğer milletlerden 719 sığınmacı yeni bir güne başlıyor.


Yeni Avrupalılar
Berlin’de, Serkan Çavan ile evlenmeye hazırlanan gelin Gözde Sakallı, düğünden bir gece önce kına gecesi düzenlemiş. Gecede gelinin arkadaşları oynayıp şarkı söylüyor, müstakbel kayınvalide de gelinin avucuna kına yakıyor. Almanyalı Türklerin yüzde 93’ü Türklerle evleniyor.

Hızlı konuşan, düşünceli, ince yapılı Grunwald 39 yaşında. Kısa saman sarısı saçları, siyah gözlükleri ve güleç bir yüzü var. Beş yıl önce işbaşına geldiğinden beri kasabanın boş mağazalarına enerji ve iş pompalamaya çalışıyor. Ama sığınmacıların aklının ucuna bile gelmediğini tartışmasız kabul ediyor. 2015’in Haziran ayında, Hesse eyalet yönetimi 3 Ağustos’ta yüzlerce sığınmacı geleceğini söylediğinde haberin “bomba etkisi yaptığını” söylüyor Grunwald.

Bir üniversite amfisinde yapılan kasaba toplantısına 700 kişi katılmış. Eyalet yetkililerinden, ordunun yenilemek için 40 milyon euro harcadığı ve sonra da kapatmaya karar verdiği Alheimer Kışlası’nın bir Erstaufnahmeeinrichtung –göçmenlerin, sığınmacı ve sürekli ev başvurusu yapana kadar Almanya’daki ilk birkaç ayları boyunca kalacakları tesis– olarak kullanılacağını öğrenmişler. Hesse’nin Giessen’deki ana tesisinin dolup taştığını söylemiş yetkililer. İnsanlar dışarıdaki çadırlarda uyuyorlarmış.

Toplantı asabi bir havada geçmiş. “Tüm bunların parasını kim ödeyecek?” diye sormuş birisi. Sığınmacıların üsten çıkmasına izin verilip verilmeyeceğini sormuş bir başkası. Hastalık yayarlar mı? “Bir korku havası esiyordu,” diyor Grunwald. “Ama hiç kimse kalkıp da ‘Korkuyorum, böyle bir şey istemiyorum!’ deme cesaretini gösteremedi.” Yaygın bir Alman deyişini kullanarak, hiç kimse “Nazi köşesine gönderilmek” istemedi diyor.

Eyalete bağlı bir hemşirelik bakım hizmetinin müdürlüğünü yapan Thomas Baader, Temmuz sonunda Hesse Sosyal İşler Bakanlığı’ndan yeni tesisi yönetmesini isteyen bir telefon almış. 29 Temmuz Çarşamba günü gelmiş ve kendisine ofis yerine bir ceptelefonu verilmiş. İlk sığınmacılar Pazartesi geliyormuş. Baader, Grunwald’ı aramış. O da iki işçi göndermiş ve sonra kendi de gelmiş. Birlikte kafeteryadaki masa ve sandalyeleri düzenleyip temizlemişler. “İki gün sonra kapıda 600 kişi vardı,” diyor Baader.

Kaynak:
National Geographic Türkiye