Dünyanın ilk denizaltısını 1719 yılında TAHTELBAHİR isminde Osmanlı İmparatorluğu zamanında Ser Mimar İbrahim efendi yaptı.
Suya dalıp çıkan cismin içinde 4-5 kişi saatlerce kalabiliyordu.

III. Ahmet’in oğullarının sünnet düğününde ilginç eğlence ve gösteriler düzenlemişti. Sünnetin 14. gününde Aynalıkavak Kasrı önlerinde Timsah şeklinde bir deniz aracı getirilmişti.

Tersane mimarbaşı İbrahim Efendi'nin yapıtı olan ve “TAHTELBAHİR” adı verilen araç ,denizde yüzüyor,ağzını açıp kapıyordu.

ABDULHAMİD DENİZALTILARI


6 EYLÜL 1886 da suya indirilen ve ABDULHAMİT adı verilen deniz altı dünya tarihini ilksavaşcı özelliği taşıyan ilk deniz altısıdır.

3'er torpido atan 2 denizaltı yapmasını istedi. Haliç tersanelerinden kısa sürede Türk işçilerinden katılımıyla Abdulhamid isimli iki denizaltı yapıldı.

Bu denizaltılardan biri Üsküdar açıklarında demirletilmiş eski bir vapura tam isabet torpido atışı gerçekleştirdi. Bu dünyada hedefe isabetli atış yapabilen ilk denizaltı olarak tarihi geçti.Sultan II. Abdulhamid, bu denizaltıların parasının tamamını kendi cebinden ödedi ve donanmaya bağışladı.

1719 yılında Sultan III. Ahmed Hân, şehzâdeleriyle İstanbul'dan 5000 fakir çocuğu sünnet ettirmişti. Bu vesileyle İstanbul'da onbeş gün onbeş gece şenlikler yapılmış, halkın yüzü gülmüştü. Bu şenliklerde bütün halka yemekler verilmiş, herkese hediyeler dağıtılmıştı. Osmanlı tarihindeki sünnet düğünlerinin en muhteşemi idi. olarak bilinen bu düğünde sanatkârlar ve esnaf da olanca hünerlerini göstermişti. Bu gösterilerden biri vardı ki anlatmaya değer: "Düğünün son günlerinden bir gün Pâdişah Aynalıkavak Kasrı'ndaydı. Herkes kayıklarla Haliç'e dökülmüştü. Denizin yüzü kayıklarla örtülmüştü. Kürekleri kımıldatmanın imkânı yoktu. Gemilerin üzeri de mahşer gibiydi. Bu gösteride, Mimarbaşı İbrâhim Ağa'nın yaptığı gemi büyüklüğündeki bir timsah modeli, üst çenesini açıp kapayarak yarım saat kadar deniz yüzünde dolaştıktan sonra denize daldı. Zevkle seyredilen bu gösteri çok da takdir toplamıştı. Fakat bir saat sonra battığı yerden tekrar deniz yüzüne çıkınca, takdirler bu sefer hayrete dönüştü. Timsah ağzını açıp durdu, ağzından rengârek kıyâfetli beş tane çocuk çıkıp oynamaya başladı." Mimarbaşının bu timsahı dünyanın bundan üç asır kadar önce tecrübe edilmiş ilk denizaltı gemisi sayılmaktadır. Bu olay Seyyid Vehbî’nin “Sûr-nâme’-i Hümâyûn” adlı kitabında geniş bir şekilde yazılmıştır.

Mîmar-başı İbrâhim Efendi'nin yaptığı bu timsah, aslında Avrupa'lıların bize yıllardır “kendi icatları” diye yutturmaya çalıştıkları, bizim de inanıp bugüne kadar öyle olduğunu zannettiğimiz; bütün ayrıntılarıyla tasarlanmış ilk Türk “denizaltı”sıydı!.. Dünyânın timsah sûretindeki bu ilk “denizaltı”sı kimi zaman “deryâ”nın derinliklerine dalıyor, kimi zaman denizin üzerinde duruyordu.

İlk denizaltıyı Mimar İbrahim Efendi icat etti. Gemi dalıyor, ilerliyor ve insanların hayatlarını sürdürmesine imkân veren havalandırma sistemi taşıyordu. Tek kusuru eğlence amacıyla yapılmış olmasıydı...

AKP hakkında kapatma davası, Ergenekon tartışmaları arasında önemli bir ihale gerçekleşti, uzun süredir bekleyen denizaltı alımı işi çözüldü... Anlaşmaya göre satın alınan gemilerin donanımları teknolojik yeniliklerin transferine imkân verecek şekilde kısmen Türkiye’de üretilecek.

Osmanlı donanmasının da önem verdiği bir konuydu denizaltı.

Surname-i Humayun


Seyyid Vehbi’nin ‘Surname-i Hümayun’unda verdiği bilgiye göre; Sultan 3. Ahmed’in 1719 yılında, şehzadelerinin sünneti için düzenlettiği şenliklerinin on dördüncü gününde tarihin ilk denizaltısı sahneye çıktı... Seyyid Vehbi bu denizaltı için ‘acaip ve garaib işlerin en büyüğü’ dedikten sonra şunları söylüyor:

“Mimar-ı sabık İbrahim Efendi’nin muhteşem sanatını icra ederek, bizzat kendi eliyle inşa ettiği timsah sureti idi. Mimarbaşının icad ettiği bu balığın kâh timsah nakşına bire bir benzeyen dış görüntüsü ve üç çifte bir perdeye mümasil uzunluktaki iri cüssesi; kâh organlarının ve kıvrımlarının gerçek bir timsahmış gibi hareket edip yürümesi onu seyredenleri hayrete sürüklüyor. Hatta bu muhteşem esere baktıkça, İbrahim Efendi’nin bu timsahı inşa şekline vakıf ve nasıl yaptığından haberdar olanlar dahi aceb fi’l-hakika (=hakikaten) timsah mıdır, diye şüpheye düşüyordu..”

Mimarbaşının yaptığı timsah görünümünde 12- 15 metre uzunluğundaki denizaltının gösteri sırasında zaman zaman suya daldığı, gözden kaybolduğu bir süre sonra önce başını sonra gövdesini ortaya çıkardığı anlaşılıyor... Seyyid Vehbi’den dinlemeye devam edelim:

“Bu şekilde aheste aheste sahil-sarayı karargahında oturan cihan padişahının huzuruna kadar geldi, tam nim (=yarım) saat kadar hareketine devam ederek denizin altında uzun bir mesafe katetti. Onun bu hali, hayret dolu bakışlarla kendisini seyreden halkın şaşkınlığına şaşkınlık katıp, herkesi büyük bir hayranlığa sevketti. Denizin üzerinde yüzmeye devam eden timsah, sahil sarayın önüne iyice yaklaşıp, padişahın huzurunda tekrar deryaya daldı ve balık misali battı ancak bu kez tamamen gözden kaybolup uzun müddet ortaya çıkmadı. İstanbul ahalisi olup bitenlere bir türlü inanamamıştı, çünkü bu mertebe sanat halka hakikaten fazlaydı. Gördükleri manzarayı nefes bile almadan seyre koyulmuşlar, hayret bile idemeyüb oldukları yerde kalmışlardı.”

Rakkaselerin dansı


Denizaltının inşa edildiği dönemde böyle eserin değil gerçeğini görmek onu hayal etmek dahi imkânsızdı şüphesiz... Zira timsah/denizaltı su yüzüne çıktıktan sonra tam padişahın önüne geldiğinde ağzı açılıyor içinden çıkan rakkaseler ve çalgıcılar dans etmeye başlıyorlardı... Bundan anlaşılan saatler boyu bu kişilerin içinde kalmalarına uygun şekilde yapılmıştı denizaltı...

Gösterinin sonunda timsah/denizaltı gemi gibi demir atıp durdu.

Kaynakların verdiği bilgiye göre dış yüzü bezeme ustaları tarafından timsah şeklinde boyanan esasen ağız kısımlarından birleştirilmiş kayıklardan oluşan denizaltının içi su geçirmemesi maksadıyla katranla kaplanmıştı. Orta kısmında açılan pencere yerlerindeki camların çevresinin de aynı şekilde katranlamış olduğu anlaşılıyordu. Denizaltının batıp çıkmasının ise halatlarla tekneye bağlanan ağırlıkların bırakılıp toplanması suretiyle gerçekleştirildiği anlaşılıyordu.

Mimar İbrahim Efendi derya altına gövdeyi birdenbire dışarı fırlatacak araçlar yapıp bunları ihtiyaç olduğunda kullanılmaya hazır hale getirdiği, teknenin dış tarafına ise, su altında nefes almak için beş-on kadar yelpazeye benzeyen ucları suyun dışında aspiratöre benzer bir iç havalandırma sistemi eklediği anlaşılıyordu. Mimarbaşı ayrıca bu sistemin gövde üstünde çirkin durmaması gerektiğini düşünerek, araçların dışa sarkan uçlarını da gövde üzerine konmuş kuş görünümüne perdelemeyi de ihmal etmemişti. Daha ötesi denizaltının bir köşesine çalışan sualtı mutfağı görünümü verilmiş yemek pişirildiği sanılacak bir bölüm de ilave edilmişti. Nitekim gösterinin sonunda, İbrahim Efendi’nin yardımcıları timsahın ağzından birer birer çıkarken, sözümona suyun altında pişirdikleri pilav ve zerdeyi tablalar içinde halka ikram ettiler.

Savaş değil eğlence


Bu icadın dünya tarihinde ilk denizaltı olduğuna şüphe yok. Ancak Osmanlı mimarı çalışmasını bir savaş aleti olarak değil bir defaya mahsus eğlence vasıtası olarak düşündüğü de herhalde görmezden gelinemez.

Nitekim İbrahim Ağa’nın elde çizimi dahi olmayan eseri fantezi anlatımlara yer verilen yazılı kaynakların sayfalarında kalırken Osmanlı bir asır sonra donanmasına denizaltı almak için çırpınıyordu. 1886’da Yunan hükümetinin İsveçli fabrikatör Norddenfelt’le anlaşıp 9 bin sterline bir denizaltı aldığının öğrenilmesi üzerine başı Girit isyanıyla dertte olan 2. Abdülhamid’in ikazıyla Babıâli de harekete geçip aynı fabrikaya iki adet denizaltı sipariş etti.

Satın alınan bu ilk denizaltıların İngiltere’de imal edildikten sonra parçalar halinde vapurla İstanbul getirildiği ve Taşkızak Valide Tersanesi’nde monte edildiği biliniyor... Yeni tabirle off-set anlaşması denilen sistemin burada da uygulandığı belli ki kaynaklar denizaltıların bazı parçalarının İstanbul’da imal edildiğini zikrediyorlar. Abdülhamid adı verilen ve 6 Eylül 1886’da ilki denize indirilen denizaltıların dalış tecrübeleri beş ay sonra yapıldı. İzmit Körfezi’ne götürülen denizaltılar torpido atış denemelerini burada yaptılar.

Satın alınan bu denizaltılardan fayda sağlandı mı derseniz, hayır. Zira hem denizaltı teknolojisi çok hızla değiştiği için bizimkiler iki sene içinde demode oldular, hem de dalışları e çok birkaç dakika süreli olduğu için beklen yararı sağlamadılar. Ve en önemlisi gemiler sualtında hem dengesizdiler hem de hareket kabiliyetleri neredeyse yok gibiydi. Periskop icat edilmediği için kaptan küçük bir pencereden gözetleme yapabiliyordu ancak. Üçü mangal kömürüyle istim tutan makineleri çalıştırmakta görevli biri kaptan biri de silahçı olmak üzere beş personel taşıyabiliyordu Abdülhamid’ler. Ancak bu zaafları bilinmesine rağmen su yüzeyinde küçük bir hedef teşkil etmeleri ve torpido atma kabiliyetleri dolayısıyla Osmanlı donanması içinde kabul gördü denizaltılar.