Fesa Evrensev – İlk Türk Hava Pilotu

Fesa Bey (1878-1951)

Fesa Bey (Mehmet Fesa Evrensev), 1878’de İstanbul Gedikpaşa’da doğdu. Galatasaray Lisesi‘nde okudu. Daha sonra Harp Okulu’na girdi. 1899 yılında Süvari Teğmeni olarak mezun oldu. Süvari Dairesinde hizmette bulunduğu sırada zamanın meşhur Bekirağa Bölüğünde 97 gün hapis yattı ve Erzincan’a sürgüne gönderildi. 1908 Meşrutiyetinin ilanından sonra tekrar İstanbul’a alındı ve Süvari Bölük Komutanlığı görevine getirildi.

1911 yılında orduda pilot olmak için eleman arandığı sırada Yüzbaşı olan Fesa Bey, adayların başında yer aldı. Yapılan sınavı birincilikle kazanarak Fransa’ya uçuş eğitimine gönderildi. 1912 yılında yurda döndüğünde Türk Silahlı Kuvvetlerinin 1 no’lu uçuş brövesi kendisine verildi

Balkan savaşı’nda çeşitli uçuş görevleri ve bu arada filo komutanlığı da yaptı. Birinci Dünya Savaşı başlayınca, Kafkas Cephesine atandı. Fakat Kafkasya’ya giderken Karadeniz’de, Amasra açıklarında Ruslar bulunduğu gemiyi batırdılar. Gemide bulunanların tamamını esir aldılar. Beş yıl sekiz ay Sibirya’daki esaret hayatından sonra kaçarak Haziran 1920’de yurda döndü. Doğu Cephesinde, Büyük Taarruz’dan önce de Batı Cephesinde hizmetler gördü. Savaştan sonra İzmir’deki Hava Okulu’na öğretmen olarak atandı. Kasım 1925’te, 47 yaşında ve binbaşı rütbesinde iken kendi arzusu ile emekli oldu.

1933 yılında Türkiye’nin ilk pilotu, yine Türkiye’nin ilk hava taşımacılığı teşkilatı olan Hava Yolları Devlet İşletme İdaresi’nin başına müdür olarak getirildi. Bu hizmette bir yıla yakın bir zaman kaldıktan sonra, ömrünün kalan yıllarını Türk Hava Kurumu’na verdiği hizmetler ile geçirdi. 9 Nisan 1951’de İstanbul’da vefat etti. Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.

Dünya Pilotlar Günü

Türk teyyaresi ile uçan ilk Türk savaş pilotu olma unvanına sahip ve 1 numaralı Lisans sahibi olan Mehmet Feza Evrensev’in Türkiye semalarındaki ilk uçuşunu gerçekleştirdiği 26 Nisan (1912) tarihi “Türkiye Pilotlar Günü” olarak kutlanmaktaydı. 2013 yılı Uluslararası Havayolu Pilotları Dernekleri Federasyonu (IFALPA) Olağan Kongresinde Türkiye Havayolu Pilotları Derneği (TALPA)’nin yaptığı teklif uygun görüldü ve 2014 yılından itibaren 26 Nisanda küresel düzeyde “Dünya Pilotlar Günü” olarak kutlanılması kararı alınmıştır. Dolayısıyla “Dünya Pilotlar Günü, ilk kez 2014 yılında öneri sahibi ülke sıfatı ile TALPA’nın ev sahipliğinde İstanbul’da kutlanmıştır.

Kaynak:
FESA EVRENSEV
Dünya Pilotlar Günü Hangi Gün Ne Zaman | Resmi Tatiller – 2018 Resmi Tatiller – Resmi Tatil Günleri – Ülke Tatilleri – Resmi – Tatiller

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Halife Abdülmecid (Son Halife)

Abdülmecit Osmanoğlu

Abdülmecit Osmanoğlu (Doğum: 29 Mayıs 1868, İstanbul – Ölüm: 23 Ağustos 1944, Paris), son İslam halifesidir. Osmanlı hanedanı hukukuna göre II. Abdülmecid olarak isimlendirilir.

Sultan Abdülaziz’in oğlu olarak 29 Mayıs 1868’de İstanbul’da doğdu. Annesi Hayranıdil Kadınefendi’dir. 1876’da babasının tahttan indirilmesinden sonra 1908’e kadar İcadiye’deki köşkünde sanatla meşgul olarak yaşadı. Resim ve piyano gibi birçok sanat dalıyla ilgiliydi. Birçok defa resim sergileri açan Son Halife Abdülmecid Efendi 1909’da kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyetinin de fahri başkanlığını yapmıştır. Fransa’ya resim ve piyano için çok sayıda öğrenci göndermiştir. 1918’de Vahdettin’in tahta çıkması üzerine veliaht oldu. Bu dönemde oğlu Şehzade Ömer Faruk Efendi, amcazadesi Sultan Vahideddin’in küçük kızı Sabiha Sultan ile evlendi.
Arapça, Farsça ve Fransızca’nın içinde bulunduğu 6 yabancı dil bilen Abdülmecid, kızı Dürrüşehvar Sultan tarafından muhafaza edilmiş 12 ciltlik Hatıralar kitabını kaleme almıştır.

1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılınca veliaht sıfatı kayboldu. Sultan Vahdettin’in Türkiye’den sürgün edilmesi üzerine 18 Kasım 1922’de TBMM’nin çoğunluk oylarıyla halifeliğe seçildi.

3 Mart 1924’te halifelik lağvedilip hanedan üyelerinin yurt dışına çıkarılması kararı alındı. Abdülmecid hemen o gece, İstanbul polis müdürü tarafından acele ile Dolmabahçe Sarayı’ndan alınarak otomobil ile Çatalca’ya götürüldü ve İsviçre’ye hareket eden ilk trene bindirilerek Türkiye’den sürüldü. İsviçre’ye vardığında, o ülkenin kanunlarına göre birden fazla eşlilerin ülkeye girmesine izin verilmediği gerekçesi ile sınırda bir süre alıkonuldu ancak bu gecikmeden sonra ülkeye kabul edildi. Daha sonra Fransa’ya geçti.

Sürgün yıllarında hanedanın geleneksel protokolünü ısrarla uygulamaya devam etti. Cuma namazlarını Paris Camii’nde kılardı. Evlenen Sultan ve Şehzadelerin nikâhlarını kıyarak, kendi tuğrasını taşıyan belgeler dağıttı. Yakışıksız davranışlarda bulunan şehzadeleri hanedandan ihraç ettiğini bildiren belgeler hazırladı. Hanedanın Irak petrolleri üzerindeki haklarından yararlanabilmek için oluşturulması planlanan aile birliği gereği Vahideddin ile ortak bir vekalet vermesi istenince, halife ve ailenin resmî reisi olduğunu iddia ederek ortak vekalet vermeyi reddetti. Böylece akim kalan bu girişimin sonucunda hanedan umduğu faydayı sağlayamadı. Kızı Dürrüşehvar Sultan’ı ve yeğeni Nelüfer Hanım Sultan’ı Haydarabad Nizamı’nın oğullarıyla evlendirdi. Bu yolla dünyanın sayılı zenginlerinden olan dünürü Haydarabad Nizamı’ndan maddî destek gördü ve malî müzayaka çekmedi. Mısır’ın Kavalalı prensleriyle evlenmek için Fransa’dan ayrılan çok düşkün olduğu torunları ve oğlunun gidişinden sonra eşleriyle beraber yalnız kalarak ızdıraplı günler geçirdi.

Abdülmecit, 23 Ağustos 1944’de sürgünde bulunduğu Paris’te kalp krizinden öldü. Kızı Dürrişehvar Sultan’ın Berar Prensesi sıfatıyla Cumhurbaşkanı İsmet İnönü nezdindeki çabalarına rağmen cenazesi Türkiye’ye kabul edilmedi. Cenazesi Türkiye’ye kabul edilmeyince, Paris Camii’de 10 gün bekletildi ve Camii mütevelli heyetinin cenazeyi daha fazla tutamayacaklarını bildirmesi üzerine Medine’ye nakledilerek Bâki Mezarlığı’na defnedildi.

Abdülmecit’in eserleri duygulu ve gerçekçidir. Renk anlayışı da ileri düzeydeydi. Eserlerinden örnekleri Paris’te düzenlenen büyük yıllık sergiye gönderdi ve aralarından biri sergilenmeye değer görüldü. Haremde Beethoven, Haremde Goethe ve Yavuz Sultan Selim adlı tabloları da 1918 yılında Viyana’da sergilendi. At üzerinde tasvir ettiği Sultan Aziz ile Recaizade Ekrem ve Abdülhak Hamit portreleri sanatçının önemli eserleri arasındadır.

Haremde Beethoven
Haremde Goethe

.
Kaynak: wikipedia, turkishpaintings.com

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Yahya Kemal Beyatlı (1884 – 1958) – Kitapları Vefatından Sonra Çıkan Şair

Yahya Kemal Beyatlı (1884 - 1958)

"Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya Rabbi, / Senin uğrunda ölen ordu budur ya Rabbi, / Ta ki, yükselsin ezanlarla müeyyed namın / Galib et, çünkü bu son ordusudur İslamın /" gibi unutulmaz mısralara imzasını atan Yahya Kemal Beyatlı, Makedonya’nın Başkenti Üsküp’te, 2 Aralık 1884’te hayata gözlerini açtı.

Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden biridir. Şiirleri Divan edebiyatı ile modern şiir arasında köprülük görevi üstlenmiştir. Türk edebiyat tarihi içinde Dört Aruzcular’dan biri olarak kabul edilir (Diğerleri Tevfik Fikret, Mehmet Âkif Ersoy ve Ahmet Haşim’dir). Sağlığında Türk edebiyatının baş aktörleri arasında kabul edilmiş ancak hiç kitap yayımlamamış bir şairdir.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinde milletvekilliği ve bürokratlık gibi siyasi görevler üstlenmiştir.

Gerçek adı Ahmed Agâh olan Yahya Kemal, Üsküp Belediye Başkanı Nişli İbrahim Naci Bey ve şair Leskofçalı Galib’in yeğeni olan Nakiye Hanım’ın oğlu olarak dünyaya geldi.

Yahya Kemal Beyatlı, çocukluk yıllarını, Üsküp’te kaleme aldığı şiirlerine de yansıttığı Rakofça çiftliğinde geçirdi. İlköğrenimini özel Mekteb-i Edep’te tamamlayan Beyatlı, 1892’de Üsküp İdadisi’ne girdi. Aynı zamanda İshak Bey Camii Medresesi’nde Arapça ve Farsça dersleri alan Beyatlı, 1897’de ailesiyle birlikte Selanik’e taşındı.

Göçebe bir hayat yaşadı

1903’te Paris’e giden Beyatlı, çeşitli eğitimler alarak, Fransızca bilgisini geliştirdi. 1904’te siyasal bilgiler yüksek okuluna girdikten sonra "Jön Türkler" olarak da tabir edilen Genç Osmanlılarla ilişki kuran Beyatlı, Ahmet Rıza, Abdullah Cevdet, Samipaşazade Sezai, Prens Sahabettin gibi dönemin ünlü kişileriyle tanıştı. Şefik Hüsnü ve Abdülhak Şinasi Hisar’la arkadaşlık kuran Beyatlı, 1912’de İstanbul’a döndü.

Usta yazar, 1913’te Darüşşafaka’da edebiyat ve tarih öğretmenliği yaptı ve Medresetü’l Vaizin’de uygarlık tarihi dersi verdi. Mütarekeden sonra "Âti", "İleri", "Tevhid-i Efkâr", "Hakimiyet-i Milliye" isimli dergilerde yazı yazdı.

Arkadaşlarıyla "Dergâh" dergisini kuran Yahya Kemal, edebiyatçılığının yanı sıra, siyasi hayatıyla da aktif bir rol üstlenerek yazılarıyla Milli Mücadele’yi destekledi.

Bu esnada sanatla olan yakın ilişkisini her zaman sürdürerek Halkevleri Sanat Danışmanlığı yapan Yahya Kemal, 1949’da Pakistan Büyükelçisi iken emekli oldu ve hayatının son yıllarını İstanbul Beyoğlu’nda Pera Palas’ta geçiren usta yazar ve şair, rahatsızlanarak barsak kanaması tedavisi için 1957’de Paris’e gitti.

Doğumundan vefatına kadar sürekli göçebe bir hayat yaşayan ve aile kurmayan Beyatlı, bir arkadaşıyla hasbihali sırasında, "Ben evlenmedim, yalnızlığın acısını hâlâ çekiyorum." şeklindeki ifadesinde aktardığı gibi "göçebe ve yalnız" geçen bir hayatın verdiği hasret serencamını yazdığı şiir, nesir ve mektuplarına nakşetti.

Usta şair, yakalandığı bir çeşit bağırsak iltihabı nedeniyle tedavi için 1957’de Paris’e gitti. Bir yıl sonra 1 Kasım 1958 Cumartesi günü Cerrahpaşa Hastanesinde hayatını kaybetti. Cenazesi Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi.

Yahya Kemal Beyatlı'nın Aşiyan Mezarlığı'ndaki mezarı

Şiirlerini mükemmel hale getirmediği gerekçesiyle sağlığında kitaplaştırmak istememiştir. 1 Kasım 1958 tarihinde vefatı üzerine, İstanbul Fetih Cemiyeti 07 Kasım 1959 günkü toplantısında Nihad Sami Banarlı’nın teklifiyle Yahya Kemal Enstitüsü kurulmasına karar verilir ve eserleri yayınlanır.

1961 yılında Divanyolu, Çarşıkapı’da yer alan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Medresesinde Yahya Kemal Müzesi açıldı.

1968 yılında Hüseyin Gezer tarafından yapılan bir heykeli İstanbul’daki Maçka Parkına yerleştirildi.

Beyatlı’nın edebiyat ve şiirle olan yolculuğu

Selanik yıllarında "Esrar" takma adıyla şiir yazmaya başlayan genç Yahya Kemal, İstanbul’da Tevfik Fikret ve Cenap Şahabeddin’in şiirleriyle tanıştı. "İrtika" ve "Mâlumât" dergilerinde "Agâh Kemal" takma adıyla Servet-i Fünun’u destekleyen şiirler yazdı.

Başta şiir olmak üzere 20. yüzyıl fikir, kültür ve sanat hayatının önemli simalarından olan Beyatlı, şiirleriyle olduğu kadar şiirle ilgili görüşleriyle de büyük yankı uyandırarak, Türk toplumunun Tanzimat’tan bu yana yaşadığı kimlik problemine şiirleriyle cevap üretmeye çalıştı. Sanatçının kendi milletinin dilini bulması gerektiği noktasındaki düşünce ve fikirlerini okuyucusuna aktaran Yahya Kemal, "Bu dil, ağzımda annemin ak sütüdür" mısrası, Türkçeye olan sevgisini ifade ettiği en meşhur mısraları arasında gösterildi.

Edebiyat ortamlarında sıkça konuşulmaya devam eden Beyatlı, 1918’de "Yeni Mecmua"da yayınlanan çalışmalarıyla ilgi odağı olmayı başardı. Daha sonra "Edebi Mecmua", "Şair", "Büyük Mecmua", "Şair Nedim", "Yarın", "İnci" ve "Dergah" gibi dergilerdeki şiirleriyle kendini yol gösterici olarak kabul ettirdi.

tb

Vefatından sonra çıkan eserleri

Ebediyete intikalinden sonra yayımlanan "Kendi Gök Kubbemiz" ve "Eski Şiirin Rüzgarıyla" isimli kitapları iki bölüm halinde değerlendirilerek, Yahya Kemal’in şaheserlerini edebiyatseverlerle buluşturdu.

"Eski Şiirin Rüzgarıyla" adlı kitabındaki şiirlerden "Açık Deniz", "Itrî", "Erenköyü’nde Bahar", "Nazar", "Ses", "Çin Kâsesi" ve "Deniz Türküsü", şairin çok sevilen özel şiirleri olarak şiirseverler tarafından tanındı.

"Kendi Gök Kubbemiz" isimli kitabında yer alan şiirlerin temelinde ise "aşk" ve "İstanbul" şairi olarak görülen usta şair, "Ey talih! Ölümden de beterdir bu karanlık; / Ey aşk! O gönüller sana mal oldular artık; / Ey vuslat! O aşıkları efsununa ram et! / Ey tatlı ve ulvi gece! Yıllarca devam et!" mısralarıyla biten "Vuslat" adlı şiirinde ise aşk ve sevgiliyle kavuşma anını örselemeden şiirine taşıdı.

Beyatlı’nın bitmeyen şiirlerinin bir bölümü ise "Bitmemiş Şiirler" adıyla yayımlandı.

Yahya Kemal’in vefatı sonrasında çıkarılan eserleri

Saf şiir anlayışının Türk edebiyatındaki iki önemli kurucu isminden biri olarak gösterilen Yahya Kemal Beyatlı’nın vefatından sonra 1961’de "Kendi Gökkubbemiz", 1962’de "Eski Şiirin Rüzgarıyla", 1963’de "Rubailer ve Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş" ve 1976’da "Bitmemiş Şiirler" isimli şiir kitapları yayımlandı.

"Eğil Dağlar: İstiklal Harbi" 1966’da ve 1968’de yayımlanan "Siyasi Hikayeler" isimli kitaplarında Yahya Kemal, Türk edebiyatında büyük merhale teşkil eden şiirlerinden başka, makale, deneme, hatıra, tarih ve tefekkür yazılarını, edebi ve siyasi portrelerini bu kitaplarında ustaca ortaya koydu.

Usta yazar, 1971’de çıkarılan "Edebiyata Dair" isimli eserinde tarihi olayları hikaye tekniğiyle anlatırken, 1964’de basılan "Aziz İstanbul" isimli kitabında ise İstanbul’un semtlerini, tarihini, kültürünü edebi bir üslupla istikbale taşıdı.

1975’de çıkartılan "Tarih Musahabeleri", 1973’de "Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım" ile yakın tarihe ışık tutan kitabının yanı sıra Beyatlı’nın, siyaset, felsefe ve sosyal hayata kadar her mevzuda kaleme aldığı yazıları ise 1977’de "Mektuplar ve Makaleler" isimli kitabında toplanarak okuyucularına ulaştırıldı.

Yahya Kemal Beyatlı’nın eserlerinin yayınlanmasında Nihad Sami Banarlı’nın ve İstanbul Fetih Cemiyeti’nin önemli katkısı olduğu biliniyor.

Kaynak:
Kitapları vefatından sonra çıkan şair: Yahya Kemal Beyatlı
Yahya Kemal Beyatlı – Vikipedi

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Eşekli Kütüphaneci – Mustafa Güzelgöz (1921-2005)

Kütüphaneyi halkın ayağına götürmek düşüncesi ile Ürgüp seyyar kütüphanesinin yedi katır ve üç atı ile yöredeki 36 köye hizmet götürmüştür. 1972 yılında emekli olan eşekli kütüphanecinin yaşam öyküsünü, yazar Fakir Baykurt, Eşekli Kütüphaneci adlı eserinde romanlaştırmıştır. Ayrıca yazar Ahmet Şerif İzgören "Süpermen Türk olsaydı Pelerinini Annesi bağlardı" adlı kitabının girişimcilik bölümünde Mustafa Güzelgöz’ün hikâyesini anlatmaktadır. Güzelgöz’e 1963 yılında “Amerikan Barış Gönüllüleri Derneği’nin İnsanlığa Hizmet Ödülü” verilmiştir. Mustafa Güzelgöz, Nevşehir Devlet Hastanesi’nde tedavi görürken 18 Şubat 2005’te kalp yetmezliğinden ölmüştür.

tb

Mustafa Güzelgöz, Ürgüplü hemşehrileri gibi İstanbul’a çalışmaya gider ve burada Tiftik ve Yapağı Dışsatım Birliği’nde depo memuru olarak iş bulur; fakat II. Dünya Savaşının çıkması üzerine 1940 yılında askere alınır. Tokat’ta 3,5 sene süren askerliğinin ardından memleketine döner. Amacı yeniden İstanbul’daki işine dönmektir; ancak ailesi kendisinin Ürgüp’te kalıp hayatını burada kurmasını istemektedir. Güzelgöz’ün futbol konusundaki bilgi ve deneyimi Kaymakamın gözünden kaçmaz, boş zamanlarında Ürgüp’lü gençleri futbol çalıştırması şartıyla iş bulmayı teklif eder, Tahsin Ağa Kütüphanesi memuresinin emekliliğe ayrılması üzerine boşalan kadroya Güzelgöz atanır.

İlk iş olarak harf devrimi sonrasında kütüphanenin rutubetli bir odasına atılmış olan Osmanlıca kitapları çıkartarak kurtarır. Kütüphanecilik alanında herhangi bir bilgisi olmayan Güzelgöz, kütüphanecilik üzerine yazılmış bir el kitabından yararlanarak modern bir kütüphane oluşturma çabasına girişir. Yakın çevresindeki tanıdıkları ile konuşarak ellerindeki kitapları kütüphaneye bağışlamalarını sağlar ( İleri ve Talipoğlu, 2007).

Eşeklerle Kitap Taşıma

Eşekli Kütüphaneci Heykeli - Marmara Eğitim Köyü

Güzelgöz, kaymakamla birlikte katıldığı heyet gezilerinde; halkın, heyette bulunan doktor öğretmen veteriner gibi halkın gereksinimlerini karşılayan meslek adamlarına büyük saygı gösterirken; bir kütüphane memuru olarak kendisine aynı saygının gösterilmediğini fark eder. Bunun üzerine bir kütüphane görevlisi olarak halka nasıl faydasının dokunacağını düşünmeye başlar. Köylünün imkânsızlıklar sonucu yararlanamadığı kütüphaneyi onun ayağına götürmeye karar verir. Bunun için en uygun olan yöntem, kitapları eşeklerle taşımaktır. Kitapları taşımak için gerekli olan sandıkların krokisini hazırlayarak marangoza yaptırır. Ödünç vereceği kitaplar içinde bir izleme defteri hazırlayarak yollara düşer. Böylece 36 köye hizmet vermeye başlar.

Güzelgöz, Tahsin Ağa Kütüphanesinin yeni binasına kat çıkmak ve gezici kütüphane hizmetinden daha çok insanın faydalanabilmesini sağlamak amacıyla bakanlığa başvurarak iki adet yeni memur kadrosu ve eşekler için yem bedelinin karşılanmasını ister. İstediklerini alır. Bu kadrolara görevli alınırken bir eşek sahibi olması ve kendi bölgesinde en az beş köye hizmet götürmesi şartı aranır.

Kitap sayısını arttırmak ve de özellikle çocuk kitaplarına gereksinim bulunmaktadır. Ürgüp dışında çalışmakta olan hemşehrilerin adresini toplayabildiklerine el yazısı ile tek tek mektup yazarak kitap göndermeleri isteğinde bulunur. Bir ay sonra mektuba cevap olarak paketlerle kitaplar gönderilmeye başlar. Bazı Ürgüp’lüler gazete ve dergilere abone olmuşlardır.

Güzelgöz’ün Ürgüp Sisteminin gelişmesi süreci içinde özellikle değinilmesi gereken ara başlıklar bulunmaktadır:

Balzac Okuyan Köylü

Köylere götürülen bu hizmet neticesini vermeye başlamıştır. Karacaoğlan, Ali’nin Hayber Kalesi Cengi ile başlayan okuma zevki ve alışkanlığı gelişmiş; Karain köyünde Balzac’ın klasikleri bile okunmaya başlanmıştır (Yaşar, 1991).

Kız Kaçırmak İsteyen Genç

Sevdiği kızı kaçırmak isteyen genç, Türk Ceza Kanununu alıp inceledikten sonra kanunda bu fiilin cezasının idama kadar gittiğini; en azından 7 yıl hapis olduğunu öğrenerek bu niyetinden vazgeçmiştir. Genç bunu öğrendikten sonra Güzelgöz’e teşekkür ederek zihninde kurguladıklarını anlatır ve kanun kitabının hayatını kurtardığını söyler (Güney, 1991).

Kadınların Kütüphaneye Gelmesi

Kadınların Kütüphaneye Gelmesi

Güzelgöz, kütüphaneyi sosyalleşme merkezi olarak köy kahvesine bir seçenek haline getirmek istemektedir. Köylüyü kütüphaneye çekebilmek amacıyla gurbetçilerden toplanan yardımlarla kütüphaneye radyo koyar. Bu girişim sonuç vermiş ve köyün erkekleri kütüphaneye gelmeye başlamıştır. Ancak kadınlar hala evinde işinin ve çocuğunun başındadır. Güzelgöz kadınları da kütüphaneye çekebilmek amacıyla haftanın belirli bir gününü onlar için ayırır. Ardından kadınların daha çok sayıda gelmelerini sağlamak amacıyla gurbetteki hemşehrilerinden bir kez daha bağış toplayarak dikiş makineleri satın alır.

Makine kullanmayı bilen kadınların yardımıyla dikiş kursları açılır. Kadınların kurs vakitlerinde göz önüne dikiş, nakış, moda, yemek yapımı ve çocuk bakımı ile ilgili kitaplar konarak kadınların ilgi alanlarına ve ihtiyaçlarına yönelik kaynaklar sunulur. Böylece köylü kadınlar kütüphanelere çekilerek okuma alışkanlığı kazandırılmaya çalışılır (İleri ve Talipoğlu, 2007).

Mustafa Güzelgöz’ün Diğer Girişimleri

Güzelgöz, köylere kitap taşımak kadar yöresinde başka girişimlere de öncülük etmiştir. Yaptığı bu çalışmalarla, yöredeki sosyal ve kültürel hayatı zenginleştirmiştir.

Spor teşkilatı ve Köy Gazetesi

Güzelgöz, kütüphaneleri tam anlamıyla bir eğitim merkezi haline dönüştürmek için bunların yanına bir de spor teşkilatı kurmuştur. Birçok kütüphanenin yanda voleybol sahaları kurulmuş gençlerin futbola olduğu kadar diğer spor etkinliklerine de dikkatleri çekilmeye çalışılarak bedensel olarak güçlenmeleri amaçlanmıştır.

Karain, Mustafapaşa ve Çökek köylerinde, köy duvar gazetesi için panolar konmuştur. Bu panolara köyle ilgili haberler yazılmakta, Türk büyüklerinin resimleri asılmaktadır. Özelikle bu resimleri gören köylüler altındaki yazıları da merak ederek okumaktadır (Ulus Gazetesi, 1963).

Folklor ve Bando Çalışmaları

Güzelgöz, Ürgüp ilçesinde ilk folklor oyunlarını başlatır. İlk bando çalışmalarını hayata geçirir ( İleri ve Talipoğlu, 2007).

Ürgüp’te İlk Sinema Gösterimi ve Fotoğrafçılık Çalışmaları

Modern iletişim araçları ile Ürgüp halkını tanıştırmak amacıyla köy köy gezerek 16 mm’lik sinema makinesiyle gösterimler yapar. Konusu, kültür-sanat, tarım, hayvancılık ve gündelik yaşamı kolaylaştırıcı bilgileri içeren belgesel filmleri köylerin uygun alanlarında göstererek köylüyü bilgilendirmeye çalışır.

Ayrıca fotoğraf makineleri, agrandizör ve baskıda kullanılan sarf malzemelerini sağlar. Saydam gösterimi için bir makine bir de jeneratör edinir. Böylece elektrik imkânı olmayan köylere bu hizmeti götürme imkânını da sağlamış olur (İleri ve Talipoğlu, 2007).

Ürgüp ve Çevresinde Kooperatifçilik Çalışmaları

Güzelgöz, sosyal ve kültürel etkinliklere öncülük etmenin yansıra yörenin ekonomik olarak kalkınması için de çalışmalarda bulunur. Çökek köylüsünün ürettiği üzümü yok pahasına satmaktadır. Güzelgöz köylünün elindeki ürünü değerlendirebilmesi için köylüyü kooperatifçilik çalışmalarına yöneltir ( İleri ve Talipoğlu, 2007).

Halkına Hizmet Götüren Gönüllüler Yarışması

-

1963 yılında Amerika’da dünya çapında bir yarışma açılmıştır. Amerikan devletinden bağımsız olarak düzenlenen bu yarışma, halkına gönüllü olarak hizmet eden yaratıcı insanlar arasında düzenlenmektedir. Yarışma ile ilgili çağrının Devlet Planlama Teşkilatına ulaşması üzerine adayın kim olabileceği düşünülür. Teşkilatta memur olarak çalışmakta olan bir Ürgüplünün önermesiyle Güzelgöz, DPT‘ye çağrılır. Hazırlanan evraklarla beraber gönderilen çalışmaların yerinde incelenmesi isteği üzerine Amerika’dan üç kişi gelerek çalışmalarda bulunur. Bölgedeki yüksek okuma yazma oranı ve kütüphanecilik sisteminden çok etkilenirler. Çektikleri fotoğrafları ekledikleri olumlu görüşlerinin yer aldığı rapor yarışma jürisine sunulur.

21 Kasım 1963 tarihinde tüm dünyadan önerilen adayların eserleri toplanır. İlk eleme sonrasında Türkiye, İtalyan ve İspanyol rakipleriyle finale kalmıştır. İspanyol aday Miguel, dağ ve ova köylerine salgın hastalıklara karşı aşı götürmüş, yaptığı aşılarla halkının sağlığını kurtarmış, özellikle çocuk ölümlerini aza indirmişti. İtalyan aday Jiordano ise köprü altı çocuklarını okutmuş onları topluma kazandırmak için uğraşlar vermişti (Baykurt, 2007).

Juri üyelerinin yarısı ödülü İtalyan adaya verme yanlısıdır. Türkiye’den yana olan Jüri başkanı Dwight Cook yaptığı konuşmada Güzelgöz’ün yaptığı hizmeti toplumsal bir önlem olarak gördüğünü çocukların köprü altına düşmemesi için bu çalışmaların yapıldığını söyler. Eşit olan oylamada başkanın oyu ile Türkiye kazanır. Dünya’da ve Türkiye’de sonuç büyük yankılar uyandırır. The Lane Bryant Uluslararası İnsanlık Hizmetinde Gönüllü Takdirnamesi aldı.

Amerikan Elçisinin Ziyareti ve Cip Hediye Edilmesi

Yaptığı çalışmaları ile ulusal ve uluslararası pek çok yayın kuruluşunda yer alan Güzelgöz ‘e ilk olarak 1963 yılında Amerikan Barış Gönüllüleri kuruluş tarafından 1960 model bir cip hediye edilir. Amerikalı İktisadi Kurul Başkanı Vandayk, Ürgüp’te Nevşehir valisine Tahsin Ağa Halk Kütüphanesine hediye edilen cipin devir teslimini yapar.

Güzelgöz , 1967 yılında Amerikan büyükelçisinin Ürgüp’e yaptığı gezide, kendisinin karşılayarak yürüttüğü çalışmalar hakkında bilgi verir. Gördüklerinden etkilenen büyükelçi kütüphaneye bir pikap araç hediye eder (İleri ve Talipoğlu, 2007).

Soruşturma ve Jubile

Güzelgöz, Kütüphane Müdürlüğü dışında on iki kurumda daha görev almaktadır. Başarıyla ve büyük bir şevkle yürütmekte olduğu bu görevler onu bölgesel kalkınma önderi haline getirmiştir. Tüm bunlara karşın asli görevi olan kütüphane müdürlüğünü ihmal ettiği ve yürütmekte olduğu diğer görevlerinde şahsi çıkar sağladığı şikayetleri üzerine bir soruşturma açılır. Soruşturmayı yürütmek için Ankara’dan müfettiş gelmiştir. Güzelgöz bunca emeğinin ardından kendisi hakkında açılan bu soruşturma ile ilgili olarak yaptığı bunca hizmete karşın ortada bir politika olduğunu, kıskançlık ve fesat olduğunu hiç düşünmediğini belirtmektedir (Baykurt, 2007).

Müfettiş yaptığı incelemeler sonucunda kütüphane çalışmalarını aksattığı ve görev aldığı diğer kurumların ödeneklerini çıkarı için kullandığı sonucuna varır. Yaşanan tüm olaylarda hep yanında olan yetkililerden destek bulabileceğini sanır ancak yanılır. Güzelgöz soruşturma döneminde ve sonrasında yalnız bırakılır.

Teftiş sonucunda üç maaş indirilmesine karar verilmiştir. Görüşmek amacıya gittiği Nevşehir valisi Mehmet Bey, Güzelgöz’e onun adına emekliliğini istediğini söyler.

Güzelgöz’e 1972 de bir jubile düzenlenir. Bu jubileye resmi makamlar da dahil olmak üzere üniversiteden öğretim elemanları, Ürgüplüler ve İstanbul’dan gelen konuklar da katılır. Görkemli geçen tören sonunda Güzelgöz yaptığı veda konuşması ile 28 yıllık kütüphanecilik görevine 50 yaşında veda eder.

Bir İstanbul ziyaretinde Millet Kütüphanesi’nde kendisi hakkında bu olumsuz raporu yazan müfettiş Şemim Bey’le karşılaşır. Aralarında geçen konuşmada raporu olumsuz yazması için kendisine baskı yapıldığını söyler ancak tüm ısrarlarına rağmen Güzelgöz, kimin baskı yaptığının öğrenemez (Baykurt, 2007).

Mavi Kitap

Mustafa Güzelgöz’ün kıymetini bilenler, çabalarını bir kitapta topladılar. Baykurt’un Mavi Kitap olarak adlandırdığı çalışma, Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi tarafından Mustafa Güzelgöz ve Eşekli Kütüphane adı ile çıkarıldı. Kitap, Güzelgöz’le ilgili görseller, çeşitli gazetelerden haberler ve devlet kurumları arasındaki yazışmalardan oluşan görsel ve yazılı materyallerin bir araya getirilmesi ile oluşmuştur. Güzelgöz’le yapılan bir söyleşinin de yer aldığı kitap, gezici kütüphaneler olgusunu ve Güzelgöz’ü çeşitli açılardan ele alan makalelere de yer vermektedir.

Hakkında Yapılan Diğer Çalışmalar

Fakir Baykurt’un kaleme aldığı Eşekli Kütüphaneci adlı roman, Ürgüp’ü görmeye gelen Yunan’lı genç Dimitrios’un gözünden konu edilmektedir. Roman, Güzelgöz, yöresel bir aşık olan Refik Başaran, Ürgüp ve Yunanistan’nın Larisa kentlerinin kardeş kentler olmasının anlatıldığı üç öykü sarmalının içinde işlenmiştir.

Bir diğer çalışma, Aydın İleri ve Tayfun Talipoğlu’nun ortak çalışması olan kitaptır. İlk baskısı 2006 yılında yapılan Eşekle Gelen Aydınlık adlı bu çalışma, Güzelgöz’le ilgili makalelere, basında çıkan haberlere, köşe yazılarına, karikatür ve zengin bir fotoğraf içeriğine yer vermektedir. Talipoğlu’nun Güzelgöz’le yapmış olduğu ropörtajın yer aldığı bir CD yi ek olarak veren kitap, Mavi Kitap’ın güncellenmiş ve zenginleştirilmiş bir versiyonu olarak görülebilir.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Adolf ve Rudolf Dassler Kardeşler (Adidas ve Puma’nın Kurucuları)

Adolf ve Rudolf Dassler Kardeşler

Adidas ve Puma…Her ikisinin de kökeni Almanya´nın güneyindeki küçük Herzogenaurach kasabasına uzanıyor.

Herzogenaurach kasabası 60 yıl önceki bir kardeş kavgası nedeniyle tam ortadan ikiye bölünmüş durumda. İki tarafın fırınları, kasapları, barları hatta okulları bile ayrı…

Kasabanın ortasından geçen nehrin iki yakası arasındaki bu ayrılık, annelerinin çamaşır odasında 1920´lerde dünyanın en hafif spor ayakkabılarını üretme hedefiyle işe koyulan Rudolf ve Adolf Dassler kardeşlerin kavgasından kaynaklanıyor.

Zıt karakterler olmasına rağmen birbirlerini tamamlayan kardeşlerin arası İkinci Dünya Savaşı sırasında açıldı. Kardeşlerden biri Nazi davasına daha bağlıydı. Savaştan sonra hiç konuşmadılar. Rudolf (ya da Rudi), nehrin diğer yakasında Puma´yı kurdu…

Adolf (ya da Adi) Dassler ise bu yakada kaldı. İşletmesine Adidas ismini verdi. İki kardeşin ayrılmasıyla kasaba da ortadan ikiye bölündü.

Savaş sonrasında yokluk işsizlik vardı ve Adidas´la Puma kasabadaki tek başarılı işletmelerdi.

Bir işletmede çalışanlar diğerinde çalışanların gittiği dükkanlara mağazalara gitmemeye başladılar. Yani kardeşler arasındaki savaş tüm kasabaya yayıldı.
Annelerinin evinde, elektrik olmadığı için bisikletten elde ettikleri enerjiyle deri keserek ayakkabıya dönüştüren Dassler kardeşler küs öldü.
Kasaba mezarlığında birbirlerinden olabilecek en uzak noktaya gömüldüler. Şimdi kasabada iki kardeşin hikayesini anlatan bir müze var.

Adolf Dassler

Adidas

Adolf (Adi) Dassler (Doğum 3 Kasım 1900, Herzogenaurach, Bavyera Krallığı, Alman İmparatorluğu – ölüm 6 Eylül 1978, Herzogenaurach, Batı Almanya), Adidas firmasının kurucusudur.

Daha önce ayakkabıcılık eğitimi almış olan Adolf Dassler, 1.Dünya Savaşı’ndan sonra babası Christoph Dassler’in de yardımıyla annesinin mutfağında ilk ayakkabıları yapmaya başladı. 1 Temmuz 1924 tarihinde abisi Rudolf Dassler’in de yardımıyla "Gebrüder Dassler Schuhfabrik" (Dassler Kardeşlerin Ayakkabı Fabrikası) adlı bir fabrika kurdular. Bunun sonucunda kısa sürede Almanya’da tanınmaya başladılar.

1928 Olimpiyatları’nda Dassler Kardeşlerin şirketi uluslararası genişlemiş ve birçok sporcuyu giydirmeye başlamıştır. Berlin’deki 1936 Yaz Olimpiyatları’nda ABD’li Jesse Owens donatılmıştır. Jesse Owens Adi’nin ayakkabılarını giydiği sürece toplam 4 altın madalya kazandı.

1930 yılında Adolf Hitler’in yükselişi ile birlikte, hem Dassler Kardeşler hem de Nasyonal Sosyalist Hitler Nazi Partisi’ne katıldı. Adi, Wehrmacht için savaş botu üretmek için hazırlanırken, Rudolf Amerikan askerleri tarafından yakalanmış, ancak Hitler’in SS üyesi olduğundan şüphelenilmiştir.

Puma

1948 yılında iki kardeş arasındaki anlaşmazlıklar artınca Rudolf ortaklıktan ayrılır ve kentin diğer tarafında, Aurach Nehri kıyısında Puma AG adlı şirketi kurar. Adolf ise şirketin ismini kendi takma adı olan Adi ve soyadı Dassler kelimelerinden türettiği Adidas ile değiştirir. 1973 yılında Adolf’un oğlu Horst yüzücülük ürünleri alanında faaliyet gösterecek olan Arena adlı şirketi kurar. Adolf’un 1978 yılında ölümünün ardından Horst ve eşi Käthe Adidas’ın yönetimini ele alır. 1987 yılında Horst’ün ölümünün ardından şirket 1989 yılında limited şirket, 1995 yılında is borsaya açık bir kuruluş haline geldi.

Rudolf Dassler

Rudolf Dassler (Doğum 26 Mart 1898, Herzogenaurach, Bavyera, Almanya, ölüm 27 ocak 1974, Herzogenaurach) Dünyaca ünlü spor firması Puma AG’nin kurucusu ve ortak firma Adidas’ın kurucusu Adolf Dassler’ın abisidir. 1924’te kurduğu fabrikası seri üretime 1948’te geçti. Her ne kadar geç üretime başlansa da kısa sürede geniş kitlelere ulaşıldı. Şimdi 80 ülkede üretim yapan Puma her geçen gün büyümektedir.

Kaynak: wikipedia, fikiravcisi.com

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Lagari Hasan Çelebi – Roketle Uçan İlk Türk

Roketle uçan ilk Türk - Lagari Hasan Çelebi

IV. Murat dönemi`nde (1623-1640) yaşamış bir Türk bilginidir. Kendi icadı olan 64 kg.’lık barut ile çalışan, yedi kollu roketle Sarayburnu açıklarında göğe yükselmiş ve yine kendi yapmış oldugu ilkel paraşütle denize inmeyi başarmıştır. Padişahın huzuruna getirilmiş ve yetmiş akçe aylık ile sipahi yazılmıştır. Sonra Kırım’a Selamet Giray Han’ın emrine verilmiş ve orada ölmüştür. Bu döneme ait bilgiler Evliya Çelebi`nin Seyahatnamesi`nden aktarılmıştır. Roketle Uçan İlk Türk: Lagari Hasan

Füzeciliğin atası olarak kabul edilen ünlü Türk bilgini/mucidi Lagari Hasan Çelebi, 17. yüzyıl başlarında barut dolu haznesi bulunan basit bir hava roketi icat edip, barutun itme gücüne dayalı tepki prensibini kullanarak ilk kez havalanmayı başarmıştır.

Hasan Çelebi’nin, kendi icadı olan füzeye benzer, yedi kollu 50 okka barut macunu yüklü fişekle havaya uçup, sonra kartalınkine benzeyen kanatlarla salimen denize inmesi ise, roket tekniğinde çığır açan ve havacılık tarihine geçen bir başka muhteşem hadisedir.

Hasan Çelebi, Hezarfen Ahmed Çelebi ile aynı dönemde yaşamış ve çalışmalarında onu örnek almıştır. Hezarfen’in keşif gösterisinden daha muhteşem olan keşfini, Padişah IV. Murad’ın huzurunda, kızı Kaya Sultan’ın 1633 yılındaki doğum gecesinde tertiplenen akika şenliğinde sergilemiştir.

Yaklaşık 250-300 metre kadar havalandığı ve 20 saniye boyunca havada kaldığı ölçülmüş; barutu tükendikten sonra vücuduna bağladığı kanatlar sayesinde Boğaziçi’ne oldukça yumuşak bir iniş yapmıştır.

Sultan Murad’ın takdir, övgü ve ihsanına mazhar olan bu gösteriyi, Evliya Çelebi şöyle hikâye etmiştir:

"Lâgarî Hasan Çelebi, Murad Han’ın, Kaya Sultan adlı yıldız gibi temiz kızı doğduğu gece akika şenliği oldu. Bu Lâgarî Hasan, elli okka barut macunundan, yedi kollu bir fişenkicad etti. Sarayburnu’nda, hünkâr huzurunda fişenge bindi. Talebeleri fitili ateşlediler. Lâgarî: ‘Padişahım! Seni Allah’a ısmarladım, İsa Nebi (Allah tarafından göğe çekildiğinden olsa gerek) ile konuşmaya gidiyorum.’ diyerek dualar ederek göklere çıktı.

Yanında olan fişenkleri ateş edip denizin yüzünü aydınlattı. Gökkubbede, büyük fişenkliğin barutu kalmayıp da yere doğru inerken denize indi. Oradan yüzerek çıplak olarak Padişahın huzuruna geldi. Yeri öperek ‘Padişahım! İsa Nebi sana selam eyledi.’ diye şakaya başladı. Bir kese akça ihsan olunup, yetmiş akça ile sipahi yazıldı.

Modern Roket Teknolojisinin Öncüsü

Sonuç itibariyle Lagari Hasan Çelebi, Avrupa’da ilk ciddi roket denemelerinin yapılmasından yaklaşık 250 yıl önce roketle uçuş keşfini başarıyla gerçekleştirmiştir. Rus roket tekniği bilgini S. N. Kuzmenko’nun yaptığı araştırmalara göre, 17. yüzyıldan sonra ilk olarak Rusya’da Ukrayna bölgesinde roket tekniğiyle ilgili bilimsel çalışmalar başlamıştır.

Rokete ait ilk tarife, Ukrayna’da 1650 yılında rastlanmıştır. Sonraları, Nikolojev ve K. I. Konstantinov (1818-1871), Rus roket tekniğinin bugünkü seviyesine gelmesini sağlayan çalışmalarını, yine Ukrayna’da bu ilk çalışmalar üzerine bina etmiştir.

Ukrayna’daki ilk Rus roket tekniği çalışmalarının, Lagari Hasan Çelebi’nin Kırım’da ikamet ederken ölmesinden hemen sonra başlaması da oldukça enteresandır. Bu noktada, Rus roket tekniğinin gelişmesinde Hasan Çelebi ve talebelerinin tesiri olabileceği kuvvetle muhtemeldir. Rus bilim adamı S. N. Kuzmenkoda bu görüşü benimsemiş ve bunu destekleyici mahiyette Rus arşivlerinde kayıtlara rastladığını belirtmiştir.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Francisco Tárrega ve Nokia Melodisi Zil Sesi

Francisco Tárrega (21 Kasım 1852 – 15 Aralık 1909), Romantik dönemin etkili bir İspanyol bestecisi ve gitaristiydi. Nokia zil sesi, Nokia melodisi Tárrega’nın Gran Vals’ini temel almaktadır.

Francisco Tárrega (1852 - 1909)

Francisco Tárrega musikişinas bir aileden gelmektedir. İlk gitar dersini sekiz yaşındayken almıştır. Bu devirde piyano gitara karşı gittikçe öncelik kazandığından Tárrega’nın babası kendisine piyano çalmayı öğrenmesini tavsiye etmiş, böylece Tárrega daha genç yaşında iki enstrümanda da hakimiyet kazanmıştır. 1862 yılında Tárrega meşhur gitarist Julián Arcas’ın öğrencisi olmuştur..

Tárrega 1869 yılında İspanyol gitar ustası Antonio de Torres’ten (1817–1892) o zamana kadarki enstrümanlardan bariz şekilde ayrılan bir gitar edinmiştir, aletin en büyük farkı modern biçimi ve 65 cm.’e uzatılmış sapıdır. Bu yeni modelin sesi yüksek, tınısı da farklıydı. Bu gitar Tárrega’nın sonraki gitar yaşantısında belirgin rol oynamıştır.

1885 yılında Tárrega karısı María Josefa Rizo ve oğlu Francisco ile Barselona’ya taşınmıştır. Orada İspanyol milli bestecileri Isaac Albéniz (1860–1909) ve Enrique Granados (1867–1916)ile tanışmış, bunlarla dost olmuş ve Albéniz’in çoğu eserini ilk defa gitara transkribe etmiştir.

Tárrega’nın eserleri ve etkisi gitar tekniğinin gelişimi için bir kilometre taşı mesabesindedir. Yaşadığı devrin en önemli gitaristi ve hocası, aynı zamanda da Yeni İspanyol Gitar Ekolü denen yeni bir ekolün kurucusudur.

Bu yeni akımın karakteristik özelliği güçlü sesi, Tárrega’nın bu aletten çıkarttığı yüksek tınıdır. Sesin uzun süreli ve dolu dolu tınladığı bu türden tınılar zamanın İspanyol gitaristliğinin temeli haline gelmiştir.

İlerleyen yaşlarda Tárrega’nın tırnakları zayıflamıştır. Bu yüzden 1902 yılı itibarıyla o zamana dek uyguladığı tırnakla çalma tekniğinden vazgeçip tellere sadece parmak ucuyla, yani tırnak değdirmeden vurmaya başlamıştır. En meşhur bestesi, tremololu parçası "Recuerdos de la Alhambra"yı da muhtemelen artık çalamaz hale gelmiştir.

Selefleri Fernando Sor (1778–1839) ve Mauro Giuliani’nin (1781–1829) klasik tekniğinden hareketle Tárrega bunların yorum sanatını daha da ileri götürmüş ve hassas tekniğiyle seleflerinin hünerini geliştirmiştir.

Tárrega titiz çalışması, besteleri ve öğretici eserleriyle bugün bile tüm dünyada geçerli olan prensipler yerleştirmiştir. Bunlar arasında bilhassa Apoyando vuruşu ve tellere vuran parmakların konumu öne çıkmaktadır. Aleti sol bacağa yerleştirmek de Tárrega’dan bu yana standart pozisyon halini almıştır.

Bu yeniliklerle Tárrega emsalsiz şekilde gitarin sanat ifadesi imkanlarını genişletmiştir. Başta Emilio Pujol (1886–1980), Miguel Llobet (1878–1938) ve Daniel Fortea (1878-1953) olmak üzere öğrencileri Tárrega’nın tarzını yorumlarında iyice geliştirmişler, böylece Tárrega’nın metodunun bugün dünyadaki en yaygın tarz olmasına katkıda bulunmuşlardır.

Tárrega gitar repertuarını bugüne dek konser programlarının en başarılı ve en çok çalınan kompozisyonları arasında yer alan çok sayıda transkripsiyonla genişletmiştir.

Besteleri arasında etütler ve danslar, J. S. Bach, Händel, Beethoven, Haydn, Mozart, Chopin, Schubert ve Schumann’ın eserlerinden bazılarının elden geçmiş halleri mevcuttur. Halihazırdaki günlük kültürün en yaygın melodilerinden Nokia Ringtone Tárrega’nın Gran Vals (Grande Valse) parçasından alınmıştır. Müzik çevrelerinde Tárrega "gitarın Schubert"i sayılır.

Benicàssim şehri bestecinin şerefine 1967’den beri her yıl Certamen Internacional de Guitarra Francesc Tàrrega yarışmasını düzenlemektedir.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Jacques Brel (1929 – 1978)

Jacques Brel (8 Nisan 1929 - 9 Ekim 1978)

Jacques Brel, Fransızca şarkılarıyla bilinen Belçikalı söz yazarı, şarkıcı ve müzisyen. Duygularını ifade etmekteki gücü ve etkileyiciliği onun bir şair olarak da anılmasını sağlar. Aynı zamanda aktör ve yönetmen olarak da çalışmıştır. Jacques Brel, 8 Nisan 1929’da Belçika’nın başkenti Brüksel’in Schaerbeek belediyesinde dünyaya geldi. 9 Ekim 1978’de Paris’in varoşlarından olan Bobigny’de akciğer kanserinden hayatını kaybetti.

Brel ailesi Fransızca konuşmasına rağmen, aslen Flaman soyundan gelir. Brel’in babası bir karton fabrikasının ortağıydı ve Jacques da burada çalışmaya başladı. Katolik hümanist organizasyon Franche Cordée’de şarkı söylemeye başladı, orada tanıştığı Thérèse Michielsen (Miche) ile 1950’de evlendi.

1950’lerin başında yazdığı parçalarla Belçika’da başarı kazandı. 1954`ten itibaren ciddi biçimde müzikle uğraşmaya ve uluslararası bir kariyer yapmaya başladı. İşini bırakarak Paris’e yerleşti, kabarelerde ve müzikhollerde çalıp söylemeye başladı. 1956’da Avrupa’yı turlamaya başladı veQuand on n’a que l’amour parçasını kaydederek ilk büyük başarısına ulaştı.

1950`lerin sonunda eşi Miche ve üç kızı Brüksel`e taşındı, bundan böyle Jacques ailesiyle ayrı yaşamaya başladı. Brel, müzisyen arkadaşlarının da etkisiyle değişti, artık bir katolik-hümanist değildi. Aşk, ölüm ve hayat hakkında daha kasvetli şarkılar söylemeye başladı. Müziği daha karmaşık bir hal alıyor, şarkılarındaki temalar çeşitleniyordu. Aşk (Je t’aime, Litanies pour un retour), toplum (Les singes, Les bourgeois, Jaurès) ve ruhani endişeler (Le bon Dieu, Dites, Si c’était vrai, Fernand). Aynı zamanda tek bir stile bağlı kalmayıp Les bonbons, Le lion, Comment tuer l’amant de sa femme gibi eğlenceli parçalar da yapmıştır.

Brel`in keskin algısı ve yaratıcılığı hayatı şiirsel bir dille ifade etmesini sağlamıştır. Kelimeleri etkileyici ve basit biçimde kullanmıştır. Şarkı sözlerinde kimi zaman karanlığın ve ironinin izleri görülebilir. Keskin bir protest sosyalisttir.

Parçalarını Fransızca yazmış ve kaydetmiştir. Fransız olmadığı halde tüm zamanların Fransızca müzik yapan en iyi sanatçılarından biri olarak gösterilir.

Flaman köklerine tavrı biraz çelişkilidir. Kendini Flaman olarak tanıtan ve dünyaya Flaman şarkıcı olarak lanse edilen Jacques Brel, Les Flamandes şarkısında kendi vatandaşlarının tepkisini çekmiş, daha sonra yönettiği Flamingants filminde öfkesini göstermiştir. Aynı zamanda La, la, la (1967) isimli parçada "Vive les Belgiens, merde pour les flamingants" (Çok yaşayın Belçikalılar, kahrolun Flamanlar) gibi bir dize yer almaktadır.

Oynadığı L’homme de la Mancha müzikalini yönetmiştir. Filmlerde de oynayan Brel`in oyunculuk yeteneği, müzikal yeteneğinin yanında sönük kalmıştır. 1969 yapımı Mon oncle Benjamin filminde başroldedir.

1978’de akciğer kanserinden ölmüş, Marquesas Adaları`nda (Güney Pasifik) Calvary mezarlığına gömülmüştür. Birkaç metre ötesinde ünlü Fransız ressam Paul Gauguin (1848 – 1903) yatmaktadır.

Parçalarının İngilizce çevirileri de birçok şarkıcı ve grup tarafından seslendirilmiştir: David Bowie, Terry Jacks, Alex Harvey, Jack Lukeman, Marc Almond, Neil Diamond, The Paper Chase, Tom Robinson, Frank Sinatra, Dusty Springfield ve The Dresden Dolls. Marlene Dietrich "Ne Me Quitte Pas"`yı Almanca`da Bitte geh nicht fort adıyla seslendirdi. Amerikalı Nina Simone da şarkıyı Fransızca seslendirdi.

Albümleri

  • Grand Jacques (1954)
  • Quand On n’a Que l’Amour (1957)
  • Au Printemps (1958)
  • La Valse à Mille Temps (1959)
  • Marieke (1961)
  • Les Bourgeois (1962)
  • Les Bonbons (1966)
  • Ces Gens-Là (1966)
  • Jacques Brel ’67 (1967)
  • J’arrive (1968)
  • L’Homme de la Mancha (1968)
  • Ne Me Quitte Pas (1972)
  • Les Marquises (1977)

Konser albümleri

  • Enregistrement Public à l’Olympia 1961 (1962)
  • Enregistrement Public à l’Olympia 1964 (1964)
Filmleri

Yönetmen olarak

  • Franz (1971)
  • Le Far West (1973)

Aktör olarak

  • La Grande Peur de Monsieur Clément (yön. Paul Diebens) (1956)
  • Les Risques du Métier (yön. André Cayatte) (1967)
  • Mon Oncle Benjamin (yön. Edouard Molinaro) (1969)
  • La Bande à Bonnot (yön. Philippe Fourastié) (1969)
  • Les Assassins de l’Ordre (yön. Marcel Carné) (1971)
  • Mont-Dragon (yön. Jean Valère) (1971)
  • Franz (yön. Jacques Brel) (1971)
  • L’Aventure, c’est l’Aventure (yön. Claude Lelouch) (1972)
  • Le Bar de la Fourche (yön. Alain Levent) (1972)
  • Le Far West (yön. Jacques Brel) (1973)
  • L’Emmerdeur (yön. Edouard Molinaro) (197

Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Jacques_Brel

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın
1

Cihangir Şah (1569 – 1627) – Babür İmparatoru

Cihangir (Ebü’l-Muzaffer Nûreddîn Muhammed Cihângîr b. Ekber, 31 Ağustos 1569, Fetihpur Sikri -ö. 28 Ekim 1627, Keşmir, Babür İmparatorluğu’nun 4. Hükümdârı (1605-1627).

Cihangir Şah (1569 - 1627)

Ekber Şah’ın oğlu olup, asıl adı Selim’di. Küçük yaşta babası Ekber tarafından tahtın varisi ilan edildi. Ama 1599’da, Ekber Dekkan’dayken, bir an önce tahta çıkma isteğiyle ayaklandı. Kendisini doğru yola getirmek isteyen Ebülfazl’ı öldürttü. Babası Ekber ölüm yatağında onun ardılı olacağını doğruladı. Babasının 1605’te ölümü üzerine Selim, “Cihangir” (Farsça: Dünyaya hükmeden) adıyla tahta çıktı.

1569’da doğan Selim, babasının ölümü üzerine 1605’te “Nûreddîn Cihangir” unvanı ile tahta çıktı. Ancak oğlu Hüsrev, Sihleri etrafında toplayarak Pencab’da isyan etti. Cihangir Şah, âsî kuvvetleri Cullandar Nehri kenarında bozguna uğrattı. Yakalanan oğlu Hüsrev’i Burhanpur’a sürgüne gönderdi. Hüsrev orada 1622 yılında öldü.

Cihangir Şahın saltanatının son yılları, huzursuzluk içerisinde geçti. Eşi Nurcihân ve veziri Mehabet Hanın sık sık devlet işlerine karışmaları sağlığını bozdu. Tabiplerin isteği üzerine iklimi daha müsait olan Lahor’a giderken, yolda 28 Ekim 1627 günü vefat etti. Cesedi Ravi Nehri kıyısındaki, Şah Dârâ denilen yerde toprağa verildi. Daha sonra mezarının üstüne büyük bir türbe yapıldı.

Âdil bir hükümdar olan Cihangir, alimleri sever, onlara izzet ve ikramda bulunurdu. Babasının Müslümanlara karşı uyguladığı ağır baskıyı kaldırdı. Ancak devrinin büyük âlimi İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî’ yi Gwalyar şehrinde hapsettirdi. İki yıl sonra hatasını anlayıp bu büyük âlimi hapisten çıkaran Sultan, 1000 rupye ihsân edip bağışlanmasını diledi. İmâm-ı Rabbânî’nin Cihangir Şâh’a yazdığı mektuplar, Mektûbât isimli eserinde mevcuttur.

Cihangir Şah, bayındırlık işlerine de önem vermiştir. Agra’dan Etek’e ve Bengâl’e giden ağaçlıklı yollar ve Agra ile Lahor arasında her üç kilometrede bir işaret kuleleri ve sulu gölgelikler yaptırmıştır. Tüzük-i Cihângîrî ismi ile yazdığı hatıratı, kıymetli bir eserdir.

Kendisinden sonra oğlu Şihâbuddîn Muhammed, Şah Cihan unvanı ile tahta geçmiştir.

Cihangir Şah ve Nur Cihan
Hükümdarlığı

Miras aldığı imparatorluk o dönemde dünyanın en güçlü imparatorluklarından biriydi. Ülke o kadar güçlüydü ki, içki ve afyon düşkünü ve bahçe tutkunu olan imparator, savaşmak yerine, kendini zevk ve eğlenceye verebiliyordu.

Babasının başlattığı askeri siyaseti sürdürdü. Ancak hemen hemen hiçbir askerî başarı elde edemedi ve Kandahar şehrini İranlılara kaptırdı. Mevar’daki Racput Prensliği ile girişilen savaş 1614’te büyük kazanımlarla sona erdirildi. Ekber’in Ahmednagar’a karşı başlattığı seferler, ordunun ve diplomasinin de desteğiyle zaman zaman şiddetlenerek sürdü; ama saldırıların çoğu güçlü Habeşi Melik Amber tarafından savuşturuldu. 1613’ten itibaren savaşmayı, bu konuda çok usta olan oğlu Şehzade Hürrem’e (sonradan Şah Cihan) bıraktı. 1617 ve 1621’de Hürrem zafer kazanarak barış anlaşmaları yaptı.

Zayıf iradeli bir hükümdar olan Cihangir zamanında saray ve entrikalarına kadınlar da karışmaya başladılar. Gevşek yönetimi yüzünden oğulları ile arası açıldı. 1611’den sonra Cihangir, İranlı karısı Mihrü’n-Nisa (Nur Cihan, Farsça: dünyanın ışığı) ile kayınpederi İtimadü’d-Devle ve kayınpederi Asaf Han’ın etkisi altına girdi. Nur Cihan kızı Mümtaz Mahal’i Hürrem ile, kız kardeşini ise Hürrem’in küçük kardeşi Şehriyar ile evlendirdi.

Şehzade Hürrem’in de aralarında olduğu bu hizip 1622’ye değin siyasal yaşama egemen oldu. Daha sonra, Cihangir’in gücünün azaldığı yıllarda Nur Cihan ile Şehzade Hürrem arasında çatışma başladı. Hürrem 1622’de ve 1625’te açıkça ayaklandı. 1621’den 1627’ye değin süren taht kavgalarından Şehzade Hürrem (Şah Cihan) galip çıktı ve tüm rakiplerini öldürttü. Şah Cihan’ın kardeşi Şehriyar’ı destekleyen Nur Cihan ise, 1645’te Lahor’da sürgündeyken öldü. 1626’da Cihangir, Nur Cihan grubunun başka bir rakibi olan Mehabet Han tarafından baskı altına alındı. Keşmir ve çevresine duyduğu sempati nedeniyle zamanının büyük bir bölümünü bu bölgeye ayırdı. Cihangir, Keşmir’den Lahor’a giderken yolda öldü. Türbesi Lahor’dadır.

Yönetiminin ilk yıllarında ünlü 12 hükmünü çıkararak taşradaki tımar sahiplerinin vergi toplamasını önledi. Issız yerlerde kervansaray ve mescitler, kentlerde de hastaneler yaptırdı. Kendi doğum gününde hayvan kesimini yasakladı. Miras konusunda yeni bir düzenleme getirdi. Konutlara zorla girilmesini önledi; suçluların kulak ve burunlarının kesilmesi gibi cezaları kaldırdı. Halkın elindeki topraklara beyler ve devlet yöneticileri tarafından el konmasını önledi.

Babası Ekber Şah’ın İslâm ve Hindu dinleri arasındaki ayrılıkları giderip birlik oluşturmayı ve böylece ortak bir dinî yol bulmayı ve Müslümanlarla Hinduları kaynaştırmayı hedeflediği “Dîn-i İlâhî” projesini devam ettirdi. Cihangir, Cizvitlerin halkın önünde Müslüman ulema ile tartışmaya girişmelerine ve kendi dinlerini yaymalarına izin verdi.

Cihangir Türbesi - Lahor
Cihangir ve sanat

Ülkesindeki Fars kültürünün gelişmesini destekledi. Cihangir’in saltanatı sırasında Farsça devlet ve kültür dili olmuştu. Pers şair, sanatçı, heykelci ve müzisyenler Agra’yı İsfahan’ın kültürel düzeyine yükseltmişlerdi. Sultan Cihangir’in mimarlık alanındaki çalışmaları, diğer Babür imparatorlarına göre azdır. Onun döneminde yapılan eserler arasında Lahor’da Motî Mescid (İnci Cami) ile tamamına yakını beyaz mermerden inşa edilmiş olan, kayınpederi İtimadü’d-Devle için Agra’da yaptırdığı türbesidir. Doğaya yakınlığı olan, insan kişiliği konusunda keskin bir sezgiye ve sanatçı duyarlığına sahip bir insandı. Bu nitelikleriyle minyatür sanatının korunmasını sağladı. Tüzük-i Cihangiri (Cihangirname, ös 1683, yay. haz. S. Ahmed) adlı anılarında yönetiminin ilk 17 yılını anlatır. Bundan sonraki iki yıllık bölüm katibi Mutemed Han tarafından yazılmıştır. Ölümünü ve şehzade kavgalarını içeren bölümü ise yapıta Mirza Muhammed Han eklemiştir.

Kaynak: https://en.wikipedia.org/wiki/Jahangir

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Nur Cihan (1577 – 1645) – Babür İmparatoru Cihangir’in Eşi

Nur Cihan (31 Mayıs 1577, Kandehar – 17 Aralık 1645, Lahor), Babür İmparatoru Cihangir’in eşi. Babası Babür İmparatorluğu veziri İran asıllı Mirza Gıyas Bey’dir. Doğum adı Mihrünnisa’dır. İlk eşi Şir Afgan Han’dır.

Cihangir tahta çıktıktan sonra Nur Cihan’ın babasını vezir tayin etti. Bir süre sonra Nevruz kutlamaları sırasında gördüğü Nur Cihan’a aşık oldu ve evlendiler. Güzelliği ve zekasıyla kocası üzerinde etkili oldu ve yakınlarını çeşitli görevlere getirtti. Kardeşinin kızı Mümtaz Mahal Şah Cihan adını alacak olan Şehzade Hürrem ile evlendi. Devlet içinde ailesinin giderek güçlenmesi rahatsızlıklara sebep oldu. Nur Cihan vezir olan babasının ölümünün ardından yönetimde gücünü daha da arttırdı. Fermanlar çıkartmaya, kendi adına para bastırmaya başladı. Veliahtlık sorunu sebebiyle Şehzade Hürrem ile arası açıldı.

Kabil Valisi Mehabet Han’ın sadakatini ölçmek için isyan eden Şehzade Hürrem’in üzerine gönderdi. İsyan bastırıldıktan sonra Mehabet Han’ı başkentten uzaklaştırdı ve ağır vergiler istedi. Bunun üzerine Mehabet Han Cihangir ile görüşmek için yola çıktı ve Kâbil’de karşılaştılar. Görüşmede Nur Cihan’ın Mehabet Han’a hakaret etmesi üzerine Mehabet Han çevrelerini kuşatıp Nur Cihan’ı teslim aldı ancak bir süre sonra serbest bırakıp kaçtı.

Kocası Cihangir’in 1627’de ölümü üzerine kardeşi Asaf Han ile Nur Cihan arasında tahta kimin çıkacağı konusunda ihtilaf çıktı. Asaf Han kardeşi Nur Cihan’ı etkisiz hale getirip kumandanların desteğini alarak Şehzade Şehriyâr’ı öldürtüp damadı Şah Cihan’ı tahta çıkarttı. Bundan sonra gözetim altında tutulan Nur Cihan 1645 yılında ölünce kendisi için yaptırdığı Lahor’daki türbesine gömüldü. Sanatkârlara destek olan ve sanata düşkün olan Nur Cihan babası ve kendisi için mimarî açıdan seçkin türbeler yaptırmıştır.

Nur Cihan’ın silah tutarken tasvir edildiği bir resim
Feminizm İkonuna Dönüşen Babür Kraliçesi Nur Cihan

İmparatoriçe Nur Cihan, 17. yüzyıl Hindistan’ındaki en güçlü kadındı. Kendisi, büyük Babür imparatorluğununun yönetiminde eşi görülmemiş bir rol oynamıştı.

Doğduğunda adı Mihr un Nisa koyuldu ancak daha sonra kocası Babür imparatoru Cihangir tarafından Nur Cihan (dünyanın ışığı) olarak değiştirildi. Nur Cihan, Kraliçe I. Elizabeth’den sadece birkaç on yıl sonra doğdu, ancak İngiliz meslektaşınınkinden çok daha geniş bir bölgeyi yönetti.

Babürler, 16. yüzyılın başlarında iktidara geldikten sonra 300 yıldan fazla bir süre boyunca Hint Yarımadası’nın çoğuna hükmetti. Bu hanedanlık, Hindistan’ın en büyük ve en güçlü hanedanlıklarından biriydi. Nur Cihan’ın da dahil olduğu imparatorları ve kraliyet kadınlarının birçoğu, sanat, müzik ve mimarlığın patronlarıydı. Büyük şehirler, görkemli kaleler, camiler ve mezarlar inşa ettiler.

Ve hanedanın tek kadın hükümdarı olan Nur Cihan, Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’in folklorunda her yerde bulunuyordu. Babür İmparatorluğu döneminde iki büyük şehir olan Kuzey Pakistan’daki Lahor’da ve Kuzey Hindistan’daki Agra şehrindeki evlerde ve anıtların yakınında, özellikle de kendi hüküm döneminde birçok hikayesi anlatılıyordu. Yaşlı erkekler ve kadınlar, tur rehberleri ve tarih meraklıları, Nur ve Cihangir’in nasıl bir araya geldiğini ve aşık olduklarını, insan yiyen kaplan tarafından işkence edilen bir köyü nasıl kurtardığını anlatıyor.

Nur Cihan’ın diğer kadınlarla polo oynarken tasvir edildiği bir resim.

İnsanlar onun romantikliği ve cesareti hakkında hikayeler duysa da, onun dinamik dünyası, politik zekası ve güçlü hırsları hakkında çok az şey biliniyor. Nur Cihan, olağanüstü şartlara karşı bir imparatorluğu yönetmeye gelen büyüleyici bir kadındı.

Şair, uzman bir avcı ve yenilikçi bir mimardı. Agra’daki ailesinin mezarı için yaptığı tasarım, daha sonra Tac Mahal’in yapımına ilham verdi.

Erkek egemen bir dünyada kayda değer bir lider olan Nur Cihan, kraliyet soyundan gelmemişti. Ancak, imparatorun hareminden, büyük bir politikacı ve Cihangir’in en sevdiği karısı olarak büyük yerlere yükseldi ve büyük Babür imparatorluğunu ortak bir hükümdar olarak yönetmeye başladı.

Fakat kadınların nadiren kamusal alanlarda görülebildiği bir dönemde nasıl bu kadar güçlü oldu?

Onun yetiştirilmesi, onun yanında yer alan erkek ve kadınların destekleyici ağı, Cihangir’le yaşadığı özel ilişki, tutkusu, toprakları ve insanları hakkında söylenecek çok şey var.

Al-Hind’in (İndus nehrinin ötesindeki arazi) çoğul, zengin ve hoşgörülü kültürü, farklı hassasiyetlerin, dinlerin ve geleneklerin bir arada var olmasına izin verdi.

Nur Cihan, 1577’de Kandehar (Günümüzde Afganistan’da) yakınında, daha liberal Babür imparatorluğuna sığınmak için Safevi hanedanlığı altında artan hoşgörüsüzlük yüzünden İran’da evlerini terk eden saygın Pers soyluları arasında dünyaya geldi.

Hayranlık veren bir portre

Ailesinin doğum yeri ve kabul edilen vatanlarından gelen geleneklerin bir karışımıyla yetiştirilen Nur, 1594’te bir Marakal hükümet yetkilisi ve eski bir subayla evlendi. Doğu Hindistan’da zengin bir il olan Bengal’e taşındı ve tek çocuğunu doğurdu.

Kocasının Cihangir aleyhine bir komplo kurduğundan şüphelenildiğinde, imparator, Bengal valisini Agra’daki kraliyet mahkemesine getirilmesini emretti. Fakat Nur’un kocası, valinin adamları ile girdiği bir savaşta öldürüldü.

Dul kalan Nur, Jahangir’in haremine sığındı, diğer kadınlar yavaş yavaş ona güvenmeye ve hayran olmaya başladı. 1611’de Cihangir ile evlendi, Cihangir’in 20. ve son eşi oldu.

O zamanlar resmi mahkeme kayıtlarında az sayıda kadından söz edilmesine rağmen, Cihangir’in 1614’ten sonraki anıları Nur ile olan özel ilişkisini teyit ediyor. Ve Cihangir, onun için hayranlık verici bir portre çizdi; hassas bir arkadaş, mükemmel bir bakıcı, başarılı bir danışman, yetenekli bir avcı, bir diplomat ve bir sanatsever.

Pek çok tarihçi, Cihangir’in artık direnişe ya da yönetime odaklanmayan bir sarhoş olduğuna ve bu yüzden krallığının kontrolünü Nur’a bıraktığına inanıyor. Ancak bu tam olarak doğru değil.

Cihangir ve Nur Cihan’ın isimlerinin geçtiği gümüş bir sikke.

Evet, imparator bir sarhoştu ve afyon içiyordu. Evet, karısına çok aşıktı. Ama Nur’un bir yönetici olarak seçilmesinin nedeni bu değildi. Aslında, Nur ve Cihangir birbirlerini tamamlıyorlardı ve imparator hiçbir zaman eşinin gelişmekte olan etkisinden rahatsız hissetmedi.

Nur Cihan, evlenmelerinden kısa bir süre sonra, bir çalışanın toprak haklarını korumak için ilk kraliyet emrini çıkardı. Emirdeki imzada, Nur Cihan Padshah Begum, yani Nur Cihan Leydi padişah yazıyordu. Bu imza, Nur Cihan’ın egemenliğinin bir işareti ve gücünün büyüdüğünün göstergesiydi.

1617’de, Cihangir’in karşısında Nur Cihan’ın ismini taşıyan altın ve gümüş sikkeler dolaşmaya başladı. Mahkeme tarihçileri, yabancı diplomatlar, esnaf ve ziyaretçiler kısa süre sonra Nur Cihan’ın kendi özgün statüsüne dikkat çekmeye başladı.

Bir mahkeme, Nur Cihan’ın sadece erkekler için ayrılmış olan imparatorluk balkonunda görünerek birçok kişiyi şaşırttığı bir olayı kayıt altına almıştı. Ancak bu olay, Nur Cihan’ın tek başkaldırışı değildi.

Avlanma, emperyal emirler ve madeni paralar çıkarma, kamu binalarını tasarlama, fakir kadınları destekleme veya dezavantajlıları destekleme amaçlı tedbirler almak gibi, kadınlar arasında sıra dışı bir hayat yaşadı.

Aynı zamanda esir alınan imparatoru kurtarmak için bir orduyu yönetti. Bu, isminin kamusal hayal gücünde ve tarihte silinmez bir şekilde kazınmış olmasını sağlayan cesur bir eylemdi.

Kaynak:
https://tr.wikipedia.org/wiki/Nur_Cihan
http://arkeofili.com/feminizm-ikonuna-donusen-babur-kralicesi-nur-cihan/

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Charles Aznavour – Ermeni Asıllı Fransız Şarkıcı – 1924 – 2018

Charles Aznavour

Shahnour Vaghenag Aznavourian bilinen sahne adıyla Charles Aznavour (22 Mayıs 1924, Paris – 1 Ekim 2018, Mouriès), Ermeni asıllı Fransız şarkıcı, söz yazarı, oyuncu ve diplomat. Fransa’nın popüler ve kalıcı sanatçılarından biri.

Ermeni kökenli bir ailenin oğlu olarak 22 Mayıs 1924’te Paris’te dünyaya geldi. Fransa’ya Gürcistan’dan göç eden babası Michael Aznavourian şarkıcı, İzmir’den göç eden annesi Knar Baghdasarian ise oyuncuydu. "Caucase" isimde bir lokantaları vardı. Sanatçı bir aileden geldiğinden küçük yaşta tiyatroyla tanışan Aznavour henüz dokuz yaşındayken oyunlarda rol alıp şarkı söylemeye başladı. Küçük kumpanyalarda şarkı söyleyerek başlayan kariyerinin dönüm noktası ünlü Fransız şarkıcı Edith Piaf’la tanışması oldu. Piaf’la birlikte Amerika’ya ve Avrupa’nın çeşitli kentlerine düzenledikleri turneler sonucu dünyaca ünlü bir şarkıcı haline geldi.

Altı dilde (Fransızca, İngilizce, İtalyanca, İspanyolca, Almanca ve Rusça) dilde şarkı söyleyebilen çok yönlü bir sanatçı olan Aznavour’un dünyanın dört bir yanında pek çok hayranı vardır. Ana dili Fransızca dışında, İngilizce ve Almanca da konuşur, ama Ermenice bilmemektedir. Bugüne dek, altmışa yakın filmde rol alan Aznavour yüzlerce beste yapmış ve şarkı sözleri yazmıştır. Fransa`nın Frank Sinatra`sı olarak da lanse edilen Aznavour`un hemen hemen bütün parçaları aşkla ilgilidir. 1970’lerde "Dance in the Old Fashioned Way" ve "She" parçalarıyla İngiltere’de büyük başarı elde etti.

Charles Aznavour - 1956

1988’de yaşadığı depremle ağır yaralar alan Ermenistan’a "Ermenistan için Aznavour" adlı bir vakıf kurarak maddi manevi yardımlarda bulunuyor. Bu çabaları nedeniyle Ermenistan Hükümeti 2004 yılında ülkenin en yüksek mertebesi olan "Ermenistan Ulusal Kahramanı" ödülüne layik görmüştür. 2008 yılındada Serj Sarkisyanın imzaladığı kararname ile Aznavour’a Ermenistan vatandaşlığı verilmiş ayrıca 2009 yılında Ermenistan’ın İsviçre Büyükelçisi olarak atanmıştır. Ayrıca 2009 yılından itibaren Birleşmiş Milletler’de Ermenistan’ın daimi delegesi olmuştur. 2011 yılında yayınladığı kitabında Soykırım kelimesi beni rahatsız etmeye başladı demiş ve Türkiye’ye karşı kin beslemediğini söylemiştir

Sinema kariyeri

1960’dan fazla filmde oynayan Aznavour, François Truffaut’nun Piyanisti Vurun (Tirez sur le pianiste) filminde Édouard Saroyan karakterini canlandırmıştır. 2002 yılında Ermeni Kırımı iddialarını konu alan Ermeni asıllı Kanadalı yönetmen Atom Egoyan’ın Ararat filminde rol aldı. 2006 tarihli, hikâyesini Costa-Gavras’ın yazdığı, yönetmenliğini Laurent Herbiet’nin yaptığı Albayım adlı filmde Peder Rossi karakterini canlandırdı.

https://twitter.com/i/web/status/1046754909444608001

Diskogafi

  • 1953 Charles Aznavour chante Charles Aznavour, n° 1] (Ducretet-Thomson)
  • 1955 Charles Aznavour chante Charles Aznavour, n° 2 (Ducretet-Thomson)
  • 1956 Charles Aznavour chante Charles Aznavour, n° 3 (Ducretet-Thomson)
  • 1957 Bravos du Music-Hall (Ducretet-Thomson)
  • 1958 Believe in me! (Ducretet-Thomson)
  • 1958 C’est ça (Ducretet-Thomson)
  • 1960 Les deux guitares (Barclay)
  • 1960 Je m’voyais déjà (Barclay)
  • 1961 Il faut savoir (Barclay)
  • 1962 Alléluia (Barclay)
  • 1963 Qui ? (Barclay)
  • 1963 La mamma (Barclay)
  • 1964 Charles Aznavour, vol. 1 New recordings (Columbia)
  • 1964 Charles Aznavour, vol. 2 New recordings (Columbia)
  • 1964 Que c’est triste Venise (Barclay)
  • 1964 Charles Aznavour, vol. 3 New recordings (Columbia)
  • 1965 Aznavour 65 (Barclay)
  • 1966 La bohème (Barclay)
  • 1966 De t’avoir aimée (Barclay)
  • 1967 Entre deux rêves (Barclay)
  • 1968 J’aime Charles Aznavour, vol. 4 New recordings (Columbia)
  • 1969 Désormais (Barclay)
  • 1969 Aznavour sings Aznavour, vol. 1 (Barclay)
  • 1970 Aznavour sings Aznavour, vol. 2 (Barclay)
  • 1970 Aznavour sings Aznavour, vol. 3 (Barclay)
  • 1971 Non, je n’ai rien oublié (Barclay)
  • 1972 Idiote je t’aime (Barclay)
  • 1974 A Tapestry of Dreams (Barclay)
  • 1974 I sing for… you (Barclay)
  • 1974 Visages de l’amour (Barclay)
  • 1975 Hier encore New recordings, orchestrations by Del Newman (Barclay)
  • 1976 Voilà que tu reviens (Barclay)
  • 1978 Je n’ai pas vu le temps passer (Barclay)
  • 1978 Un enfant est né (Barclay)
  • 1980 Autobiographie (Barclay)
  • 1982 Je fais comme si (Barclay)
  • 1982 Une première danse (Barclay)
  • 1983 Charles chante Aznavour et Dimey (Barclay)
  • 1983 I’ll be there (Barclay)
  • 1986 Aznavour (Embrasse-moi) (Tréma)
  • 1987 Aznavour (Je bois) (Tréma)
  • 1989 L’éveil New recordings (Tréma)
  • 1989 L’élan New recordings (Tréma)
  • 1989 L’envol New recordings (Tréma)
  • 1991 Aznavour 92 (Tréma)
  • 1994 Toi et moi (Musarm)
  • 1995 You and me (EMI)
  • 1996 Roche et Aznavour (Album featuring for the first time all the six 78rpm recorded by Pierre Roche and Charles Aznavour between 1948 and 1952) (EMI)
  • 1997 Plus bleu (EMI)
  • 1998 Jazznavour (EMI)
  • 2000 Aznavour 2000 (EMI)
  • 2003 Je voyage (EMI)
  • 2005 Insolitement vôtre (EMI)
  • 2007 Colore ma vie (EMI)
  • 2008 Duos (EMI) (2-CD Box Set, duets with Elton John, Julio Iglesias, Paul Anka, Sting, Celine Dion and Josh Groban)
  • 2009 Charles Aznavour and The Clayton Hamilton Jazz Orchestra (EMI)
  • 2011 Aznavour Toujours (EMI)

Filmografi

  • La Guerre des gosses (1936) — Extra
  • Adieu chérie (1946) (as Aznavour) — Le duettiste
  • Entrez dans la danse (1948)
  • Une gosse sensass’ (1957) — Le chanteur
  • Paris Music Hall (1957) — Charles
  • La Tête contre les murs (1959) — Heurtevent
  • Les Dragueurs (1959) — Joseph Bouvier
  • Pourquoi viens-tu si tard? (1959) — Un danseur
  • Oh! Qué mambo (1959) (uncredited) — Un spectateur au cabaret
  • Le Testament d’Orphée (1960) (uncredited) — The Curious Man
  • Un taxi pour Tobrouk (1960) — Samuel Goldmann
  • Tomorrow Is My Turn (Le Passage du Rhin) (1960) — Roger
  • Tirez sur le pianiste (1960) — Charlie Kohler/Édouard Saroyan
  • Gosse de Paris (1961)
  • Les Lions sont lâchés (1961) — Charles, un convive de Marie-Laure
  • Esame di guida – tempo di Roma (1962) — Marcello
  • Horace 62 (1962) — Horace Fabiani
  • Le Diable et les dix commandements (1962) — Denis Mayeux (episode "Homicide point ne seras")
  • Les Quatre vérités (1962) — Charles
  • Les Vierges (1963) — Berthet
  • Cherchez l’Idole (1963) — Aznavour
  • Le Rat d’Amérique (1963) — Charles
  • Thomas l’imposteur (1964)
  • Alta infedeltà (1964) — Giulio (segment "Peccato nel Pomeriggio")
  • La Métamorphose des cloportes (1965) — Edmond
  • Le Facteur s’en va-t-en guerre (1966) — Thibon
  • Paris au mois d’août (1966) — Henri Plantin
  • Caroline chérie (1968) — Postillon
  • Candy (1968) — Hunchback juggler
  • Le Temps des loups (1969) — Inspector
  • The Adventurers (1970) — Marcel Campion
  • L’Amour (1970) — Le présentateur
  • The Games (1970) — Pavel Vendek
  • The Selfish Giant (1971) — Narrator (French version)
  • Un beau monstre (1971) — Inspector Leroy
  • Part des lions (1971) — Éric Chambon
  • Les Intrus (1972) — Charles Bernard
  • The Blockhouse (1973) — Visconti
  • Dix Petits Negres (1974) Dir Peter Colinson, Produit par Gerard Thum
  • Ein Unbekannter rechnet ab (1974) — Michel Raven
  • Sky Riders (1976) — Insp. Nikolidis
  • Folies bourgeoises (1976) — Dr. Lartigue
  • Die Blechtrommel (1979) — Sigismund Markus
  • Ciao, les mecs (1979) — L’amnésique
  • Der Zauberberg (1982) — Naphta
  • Qu’est-ce qui fait courir David? (1982) — Léon, le père de David
  • Les Fantômes du chapelier (1982) — Kachoudas
  • Une jeunesse (1983) — Bellun
  • Viva la vie! (1984) — Édouard Takvorian
  • Yiddish Connection (1986) — Aaron Rapoport
  • Mangeclous (1988) — Jérémie
  • Il Maestro (1989) — Romualdi
  • Le chinois (1989) — Charles Cotrel
  • Charles Aznavour Armenia 1989 (1989)
  • Les Années campagne (1992) — Le grand-père/Grandfather
  • Pondichéry, dernier comptoir des Indes (1997) — Léo Bauman
  • Le Comédien (1997) — Monsieur Maillard
  • Laguna (2001)
  • Truth About Charlie (2002) — Himself
  • Ararat (2002) — Edward Saroyan
  • Le Père Goriot (2004) — Jean-Joachim Goriot
  • Ennemis publics (2005)
  • Mon colonel (2006) — Père Rossi
  • Up (2009) — Carl Fredricksen (French Voice)

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Kemal İnci 1933 – 2018

Kemal İnci

Kemal İnci, (15 Mayıs 1933, Adana – 30 Eylül 2018, İzmir), Türk sinema ve dizi oyuncusu, yönetmen, senarist ve yapımcı.

Kemal İnci, ortaokuldan mezun olduktan sonra çadır ve gezici tiyatrolarda başlayan sanat ve iş yaşamına, sinemada set işçiliğiyle devam etti. Alışılagelenin tersine, yönetmenlikten oyunculuğa geçti. Dış kaynaklı yapımlarda da rol alan sanatçı, yönetmenlik ve oyunculukla sınırlı kalmayıp, senaristlik ve yapımcılık işleri de yaptı. Ayrıca Kemal İnci, 16 Haziran 2015’te FOX TV’de yayınlanan evlendirme programı Esra Erol’la İzdivaç’a katılmıştır. Kemal İnci, yeşilçam oyuncularından Bilal İnci’nin ağabeyidir.

Kemal İnci, 30 Eylül 2018’de İzmir’de geçirdiği kalp krizi nedeniyle hayatını kaybetti.

Kemal İnci, kariyeri boyunca birçok filmde rol almış ve bazı projelere ise yapımcı ve yönetmen sıfatıyla katkı sağlamıştır. Önceleri yönetmen ve yapımcı olarak başladığı kariyerine, oyunculuğa geçerek yön veren Kemal İnci, son dönemlerde Düğün Dernek, Kolpaçino Bomba, Umut gibi projelerde yer almıştır.

Oyuncu olarak yer aldığı projeler:

  • Üsküdar İskelesi – 1960
  • Toros Canavarı – 1961
  • Fakir ve Mağrur – 1966
  • Züğürt Ağa – 1985
  • Kuyucaklı Yusuf – 1985
  • Değirmen – 1986
  • Milyarder – 1986
  • Gramofon Avrat – 1987
  • Anayurt Oteli – 1987
  • Biri ve Diğerleri – 1987
  • İpekçe – 1987
  • Kanun Savaşçıları – 1988
  • Bu Talihimin Canına Okuyacağım – 1988
  • Ah Bir Çocuk Olsaydım – 1988
  • Bir Tren Yolculuğu – 1988
  • Dört Köşe Dünya – 1988
  • Heykel – 1988
  • Ayaz Geceler – 1989
  • Buzdan Mutluluk – 1989
  • Sevgiler Düşlerde Kaldı – 1989
  • Bizimkiler – 1989
  • Yeşil Bir Dünya – 1990
  • Gizli Yüz – 1990
  • Şans Blokları – 1993
  • İz – 1994
  • La Passion Turca – 1994
  • Aşk Ölümden Soğuktur – 1994
  • Garip Bir Kolleksiyoncu – 1994
  • Şöhretin Bedeli – 1994
  • Bize Nasıl Kıydınız – 1994
  • Eşkıya – 1996
  • Feride – 1996
  • Çökertme – 1997
  • İkinci Bahar – 1999
  • Baba Evi – 1999
  • Beni Unutma – 2000
  • Beyoğlu Rüyası – 2000
  • Baykuşların Saltanatı – 2000
  • O da Beni Seviyor – 2001
  • Sultan – 2001
  • Günahım Neydi Allahım – 2003
  • Gece Yürüyüşü – 2004
  • Büyük Buluşma 59.Bölüm – 2005
  • Ne Gezer Aşk Dağlarda – 2005
  • Acı Hayat – 2005
  • Hokkabaz – 2006
  • İlk Aşk – 2006
  • Azap Yolu – 2006
  • Kabadayı – 2007
  • Aşk Yeniden – 2007
  • Hicran Sokağı – 2007
  • Kırmızı Işık – 2008
  • Aşk Geliyorum Demez – 2008
  • Umut – 2008
  • Kolpaçino – 2009
  • Kolpaçino: Bomba – 2011
  • Düğün Dernek – 2014

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın