Tarihteki İlk Organ Nakilleri

[KBASLIK]İnsandan insana ilk kan nakli – 1818[/KBASLIK]
[tbr]https://s12.postimg.cc/p9gzcgvz1/kannakli_zpso40eq9h9.jpg[/tbr]
James Blundell adındaki bir doğum uzmanı, doğum sırasında fazlasıyla kan kaybeden bir kadına, kocasından aldığı kanı nakletti. Tamamıyla deneysel olan bu girişim başarılı olunca aynı durumdan mustarip on kadına daha aynı yöntemle kan nakli yapıldı. Hastaların yüzde ellisi verilen kanı kabul ederek hayatta kalınca uygulama tıp literatürüne girdi. Bu hadise daha karmaşık nakil işlemleri için gelecek kuşakları cesaretlendirecekti.

[KBASLIK]İlk deri nakli – 1881[/KBASLIK]
[tbr]https://s4.postimg.cc/3xffr3ywd/derinakli_zps4fvabqnl.jpg[/tbr]
Cerrahlar deri nakliyle ilgili bilgiye uzun zamandır sahipti, ancak bir kadavradan alınan derinin, yıldırım çarpması sonucu derisinde geri dönülmez hasar oluşan bir hastaya nakli tıbbi olarak bir ilkti. 1881’de gerçekleştirilen operasyon başarılı olmuş ve tıp dünyasını sallamıştı.

[KBASLIK]İlk kemik iliği nakli denemesi – 1896[/KBASLIK]
[tbr]https://s4.postimg.cc/4zz7r1c0t/kemikiligi_zpssfkgowxe.jpg[/tbr]
Lösemi tedavisi için ilk kemik iliği nakli denemesi yapıldı. İlik hastalara yemeklerden sonra ağız yoluyla verildi. Başarısız olan denemelerden sonra takip eden yıllarda damar yoluyla ilik nakli denemeleri yapıldı ve az da olsa başarı elde edildi.

[KBASLIK]İlk başarılı kornea nakli – 1905[/KBASLIK]
[tbr]https://s12.postimg.cc/yd19t7n59/kornea_zpsuvg8z6ky.jpg[/tbr]
Avusturyalı Dr. Eduard Zirm, hayatını kaybeden 11 yaşındaki bir çocuktan aldığı korneayı, kaza sonucu görme yetisini kaybetmiş, Alois Glogar adındaki bir işçiye aktardı. Operasyon başarılı oldu ve işçi görme yetisine yeniden kavuştu.

[KBASLIK]İlk diz kapağı nakli – 1908[/KBASLIK]
[tbr]https://s18.postimg.cc/fflwpr7sp/dizkapaginakli_zps6pj6rt0r.jpg[/tbr]
Doktorlar, bir kadavradan alınan diz kapağını başarılı bir şekilde bir hastaya nakletti.

[KBASLIK]Hayvandan insana ilk böbrek nakli – 1909[/KBASLIK]
[tbr]https://s2.postimg.cc/4qh9qejg9/hayvandaninsana_zpsxpeq1rwt.jpg[/tbr]
Fransız bir cerrah, böbrek yetmezliği çeken bir çocuğa, tavşandan alınan bir böbrek parçalarını nakletti. Başlangıçta operasyon başarılı olmuş gibi görünüyordu, ancak çocuk 2 hafta sonra hayatını kaybetti.

Dört yıl sonra bu kez bir maymunun böbreği, civadan zehirlenen bir kız çocuğuna nakledildi. Kız beş gün yaşadıktan sonra hayatını kaybetti.

[KBASLIK]İlk yapay böbrek üretildi – 1913[/KBASLIK]
[tbr]https://s17.postimg.cc/4u1pyy5rz/yapaybobrek_zpsd2g0i82k.jpg[/tbr]
İngiliz araştırmacılar ilk yapay böbreği üretti. Daha sonları diyaliz makinesi olarak anılacak olan cihaz, tıp dünyasında bir devrim niteliği taşıyordu.

[KBASLIK]İlk kafa nakli – 1950[/KBASLIK]
[tbr]https://s2.postimg.cc/t293psevt/demikhov_4_zpssnho13de.jpg[/tbr]
Sovyet Doktor [URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/vladimir-petrovich-demikhov-ve-yasayan-bir-kopegin-kafasini-baska-bir-kopege-nakli.3885/’]Vladimir Petrovich Demikhov[/URL], 1950’ler köpekler üzerinde kafa nakli denemeleri yaptı. Yaşayan bir köpeğin kafasını bir başka köpeğe naklederek bilim dünyasını şoka uğratan Demikhov, bir ilke imza atıyordu.

[KBASLIK] İlk başarılı böbrek nakli – 1950[/KBASLIK]

Dr. Joseph Murrey, ilk başarılı böbrek naklini gerçekleştirdi. Ronald Herrick’in böbreği ikizi Richard’a nakledilmiş ve operasyon başarılı olmuştu.

[KBASLIK]Maymundan maymuna kafa nakli – 1970[/KBASLIK]
[tbr]https://s17.postimg.cc/6alq9nyvz/maymundan_zpsrnojeooi.png[/tbr]
Case Western Üniversitesindeki bir grup bilim adamı, Demikhov’dan etkilenerek kafa nakli denemesine girişti. Seçilen denek, insana genetik yakınlığıyla bilenen bir hayvandı. Bir maymunun kafası başka bir maymuna nakledilmiş, bu girişim bilim dünyasında olay yaratmıştı. Operasyon bir dereceye kadar başarılı olmuş, maymun görme, tat alma, koku, duyma gibi duyuları kullanabilmişti. Ancak hareket yeteneği yok denecek kadar kısıtlıydı.

[KBASLIK]İlk başarılı akciğer nakli – 1983[/KBASLIK]

Toronto hastanesinde ilk akciğer nakli gerçekleştirildi. Nakil sırasında hayatını yeni kaybeden bir hastanın akciğerinin bir parçası kullanıldı.

[KBASLIK]İlk kalp nakli – 1984[/KBASLIK]

Dr. Magdi Yacoub, yeni doğmuş bir bebeğe kalp nakli yaparak tarihe geçti. Yacoub ana damarları birleştirme konusunda daha önce hiç denenmemiş bir teknik geliştirmiş ve başarılı olmuştu.

[KBASLIK]İlk başarılı karaciğer nakli – 1989[/KBASLIK]

Alman Cerrah Dr. Christoph Broelsch, Chicago Tıp Merkezinde, ilk başarılı karaciğer naklini gerçekleştirdi. Yaşayan bir donörden alınan karaciğer parçası, karaciğer yetmezliği çeken bir hastaya nakledilmişti.

[KBASLIK]Hayvandan insana ilk başarılı karaciğer nakli – 1992[/KBASLIK]

Bir babundan alınan karaciğer, Pittsburg Tıp Merkezinde başarılı bir şekilde bir hastaya nakledildi ve hasta organı kabul ederek hayatta kaldı.

[KBASLIK]İlk başarılı el nakli – 1998[/KBASLIK]
[tbr]https://s3.postimg.cc/gqu7yrb0j/elnakli_zpsu4bkfaz8.jpg[/tbr]
Avustralyalı Dr. Earl Owen, 13 saat süren bir operasyonla ilk başarılı uzuv naklini gerçekleştirdi. Fransız hasta Dr. Jean Michel Dubernard 2001 yılında kendi isteğiyle Londra’da nakledilen kolu kestirdi. Dubernard, nakledilen kola alışamamış, bunun ölü birinden bir parça taşımak gibi olduğunu söylemişti.

[KBASLIK]İlk başarılı tam yüz nakli – 2010[/KBASLIK]
[tbr]https://s4.postimg.cc/4geew2ybx/yuznakli_zpsqgqpfuk0.jpg[/tbr]
İlk başarılı tam yüz nakli İspanya’da gerçekleştirildi. Silahlı çatışmada ağır yaralanan 31 yaşındaki Oscar, Barcelona’nın Vall d’Hebron hastanesinde başarılı bir operasyonla yeni yüzüne kavuştu.

[KBASLIK]İlk kafa nakli……………2017[/KBASLIK]
[tbr]https://s12.postimg.cc/hl37p2i25/kafanakli_zpsumlncxgk.jpg[/tbr]
Werdnig-Hoffman hastalığından muzdarip olan 30 yaşındaki Valery Spiridonov, tarihte gerçekleştirilecek olan en riskli ve en garip organ nakli operasyonu için gönüllü oldu. Spiridonov’un kafası, beyin ölümü gerçekleşmiş olan, ancak beden fonksiyonları hâlâ çalışan bir vücuda nakledilecek.

Operasyonu gerçekleştirecek olan Dr. Sergio Canavero kendinden oldukça emin, ancak uzmanlar nakil sonucunda Spiridonov’un yeni vücudu kabul etmeme olasılığının yüksek olduğunu ve sonunda acı dolu bir ölümle yüzleşebileceğini söyleyerek tıp dünyasını uyarıyor.

[KAYNAK]Kaynak: https://line.do/[/KAYNAK]

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Tarihin En Eski Cinayet Kurbanı Bulundu (430 Bin Yıllık)

Kuzey İspanya’da bulunan Sima de los Huesos mağarası, bir yeraltı mağarası sisteminin derinliklerinde bulunuyor. Mağarada, 430 bin yıl önceye, Orta Pleistosen dönemine tarihlenen en az 28 bireyin kalıntıları bulunuyor.Bu Alana tek erişim 12 metrelik dikey bir delikten sağlanıyor. Bu yüzden insan bedenlerinin buraya nasıl geldiği hala bir sır.

tb

Mağarada bulunan neredeyse tüm bir kafatası olan Cranium 17, yirmi senedir devam eden kazılar boyunca toplanmış 52 parçadan oluşuyor. Bu kafatasının alın kemiğinde, sol gözün üstünde içeri giren iki yara bulunuyor. Antropolog Rolf Quam, “İnsan fosillerinde bireyler arasında şiddetin kanıtları oldukça nadir görülen bir şey. Bu örnek de bilinen en eski cinayet gibi görünüyor” diyor.

Modern adli tıp teknikleri kullanan araştırmacılar, iki deliğin de bireyin ölümüne yakın zamanda, büyük ihtimalle aynı cismin iki farklı darbesiyle oluştuğunu ortaya çıkardı. İki darbede cismin kısmen farklı yörüngeleri vardı.

tb

Yazarlara göre, bu yaralanmaların, mağaraya kazara bir düşüş yüzünden gerçekleşmesi olası değil. Kırığın şekli, yeri, ve aynı cisimle iki darbe sonucu oluşmuş görünmesi, araştırmacılara bunun insanlar arasındaki bir şiddet olayından kaynaklandığını düşündürdü. Bu şiddetin ölümcül bir sonucu olması, onu aynı zamanda en erken ölümcül vakası yapıyor.

Eğer bu birey önceden ölmüşse, diğer insanların onu mağaranın girişindeki dikey deliğin tepesine taşımış olmaları gerekiyor. Araştırmanın yazarları, Sima de los Huesos mağarasındaki ceset yığınından büyük ihtimalle insanların sorumlu olduğunu düşünüyor.Bu durumda Sima de los Huesos, cenaze uygulamalarının erken kanıtlarını sunuyor.

Quam “Bu kafatası, mağarada cesetlerin birikmesinde insanların kasıtlı bir rolü olduğuna dair iyi bir kanıt. Bu zaman döneminde yaşayan homininlerin, çoktan kompleks kavramsal davranışlar sergilediğini görüyoruz” diyor.

Kaynak: 430,000 Yıllık En Eski Cinayet Kurbanı Bulundu | Arkeofili

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Tükenmez Kalemin İcadı

Sümerliler ile başlayan yazı macerası, Mısırlılar ve Çinlilere kadar uzanmış ve tabletlerin üzerine kazınan harflerden, mürekkebe ve kağıda evrilmişti.

Mürekkebin icadını kağıt ve kalem takip etmiş, insanlığı daha ileriye götürecek olan gelişim süreci başlamıştı. Bilginin yayılmasını hızlandıracak bu sürecin başında insanlar mürekkebi önce tüy kalemlerle birlikte kullandılar. Bunu 1846 yılında Alonzo Townsend Cross’un icat ettiği kurşun kalem izledi. O yıllarda mürekkebin yavaş kuruma sorunu ve yazı yazarken sızıntı yapan mürekkepli kalemler için henüz kimse çözüm getirememişti.

John Jacob Loud ve İlk tükenmez kalem

tb

1888 yılında bu sorunla ilgili ilk adımı atan kişi John Jacob Loud (1844 –1916) isimli bir tabakhaneci olmuştu. Loud, ucunda döner bir top olan ve mürekkep haznesinden uca doğru mürekkep akışını sağlayan bir kalem tasarladı. İlk tükenmez kalem macerası da böylece başlamış oldu. Ancak Loud’un tasarımında eksiklikler vardı ve sızıntı hala devam ediyordu. Üstelik pürüzlü yüzeylerde kolayca yazı yazılabiliyorken pürüzsüz yüzeylerde aynı başarıyı gösteremiyordu. Loud, tükenmez kalemi için patent başvurusunda bulunsa da tasarım hataları nedeniyle bu isteği kabul edilmedi ve belki de Loud’un hayatını tamamen değiştirebilecek olan bu fırsat ellerinden uçup gitmiş oldu.

Laszlo ve Georg Biro kardeşler

Loud’un bu başarısız girişimi, Macar Laszlo (29 Eylül 1899 – 24 Kasım 1985) ve Georg Biro kardeşlerin önünü açmış oldu. Gazeteci Laszlo ve kimyager olan kardeşi Georg, Loud’un icadını bir sonraki seviyeye taşıyacak kişiler olacaklardı.

Bíró'nun Birome adıyla icat ettiği tükenmez kalem.

Laszlo, mesleği gereği yazı yazmakla fazla haşır neşir biriydi ve mürekkebin sürekli damlaması ve sivri uçlu kalemlerin kağıtlarını deliyor olması onu çok rahatsız ediyordu. Bu sorunu çözmek için kardeşi Georg’la birlikte kolları sıvayan Laszlo, Loud’un tasarladığı ilk kalemden ilham alarak bir başka tükenmez kalem üretti. Tükenmez kalemde kullandığı mürekkep ise normal mürekkep değildi, çok daha çabuk kuruyan gazete mürekkebiydi. Bu da icat ettikleri kalemi çok daha kullanışlı bir hale getiriyordu.

İkinci Dünya Savaşı ve Biro kardeşlerin Arjantin’e yerleşmesi

İcat ettikleri tükenmez kalemin patentini aldıktan bir süre sonra İkinci Dünya Savaşı patlak verdi ve Biro kardeşler savaştan kaçıp Arjantin’e yerleştiler.

Savaş başlamadan önce iki kardeşin yaşlı bir adamla sohbet etme şansları olmuştu ve bu adama yaptıkları icadı hevesle anlatmaya başladılar. Yaşlı adam bu konuyla çok ilgilenmişti ve ne ilginçtir ki o yaşlı adam Arjantin’in devlet başkanı Agustin Pedro Justo’ydu. Justo, iki kardeşe ülkelerine kalıcı olarak yerleşmek isteyip istemeyeceklerini sordu. Biro kardeşler ise teklifi kabul etmekte kararsız kalmışlardı.

Bu davetten bir yıl sonra savaş çıkınca iki kardeş başkanın teklifini kabul etmeye karar verdi. Üstelik Arjantin’de çalışmalarına devam edip icatlarını geliştirme şansları vardı.

tb

Pek çok yatırımcı tükenmez kalemle yakından ilgileniyordu ancak kardeşler gelen teklifleri reddedip icatlarını mükemmel hale getirmek için uğraştılar. Arjantin’de fabrika açıp seri üretime geçen kardeşler, başlangıçta bazı sıkıntılarla karşılaştılar. Kalemlerde hala bazı sorunlar mevcuttu ancak kısa sürede bunlara çözüm getirildi ve yepyeni bir tasarımla tekrar üretime geçtiler. Bu üretimin ardından başarı da beraberinde geldi, Biro’lar artık Arjantin’de epey ün kazanmışlardı ve işleri yolunda gidiyordu.

Kurşun Kalemin Amerikaya Gidişi

Amerikan savaş pilotları kalemlerin yüksek irtifada dahi sorunsuz bir şekilde çalıştıklarına şahit olmuş ve bu mükemmel icadı kendi topraklarına taşımışlardı. Milton Reynolds adlı bir girişimci kalemlerin tasarımlarıyla oynamış ve yasal boşluklardan faydalanarak Biro kardeşlerin patent hakkını kendi üzerine almıştı.

Yakın arkadaşı Fred Gimbel’la anlaşıp kalemin pazarlama işlerini ona devreden Milton Reynolds’ın tükenmez kalemleri kısa sürede yok sattı.

II. Dünya Savaşı sırasında Amerikan Hava Kuvvetleri, uçuş personeli için tükenmez kalemi tercih etti çünkü 3 bin metre yüksekteki basınçta diğer kalemlerin mürekkebi akıyordu.

Biro kardeşler kendilerine ait patenti 1945’te Marcel Bich adlı bir Fransız’a verdiler. Kalemleri çok daha ucuza mal eden ve şık bir tasarım geliştiren Bich, kendi markasını yaratarak dünyanın en meşhur tükenmez üreticilerinden biri haline geldi.

Kaynak:
László József Bíró – Vikipedi
Savaştan Kaçan İki Kardeşin Yolunu Mucizevi Bir Şekilde Arjantin’e Düşüren Tükenmez Kalemin İcat Edilme Hikâyesini Biliyor musunuz?

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

3750 Yıl Önce Yazılan Tarihin İlk Müşteri Hizmetleri Şikayeti

Londra’daki British Museum’daki eserler arasında, Ur şehrinin Babil döneminde yazılmış ilk müşteri hizmeti şikayeti bulunuyor. Şikayet yazısı, kil bir tablet üzerine çivi yazısıyla yaklaşık MÖ 1750 tarihinde yazılmış.

Müzenin tanımında belirtildiğine göre, tabletteki şikayet bakır teslimatında yaşanan sorunlarla ilgili. Müşteri Nanni’nin, satıcı Ea-nasir’e ısmarladığı bakır cevheri, gecikmeli ve hasarlı olarak, ve beklediğinden daha düşük kalitede bir bakır cevheri gönderilmesiyle sonuçlanmış. Nanni bu olaylar sonucunda oldukça sinirlenmişe benziyor.

3750 yıllık çivi yazısıyla yazılan müşteri şikayeti

Ea-nasir’e söyleyin: Nanni müteakip mesajı gönderiyor

Geldiğinde, bana şöyle dedin: “Ben Gimil-Sin’e (o geldiğinde) kaliteli bakkır külçeler vereceğim.” Sonra sen gittin ama bana söz verdiğin şeyi yapmadın. Ulağımın (Sit-Sin) önüne iyi olmayan külçeler koydun ve “Almak istiyorsan bunları al; almak istemiyorsan git buradan!” dedin.

Sen beni ne sanıyorsun da, benim gibi birini bu kadar hor görüyorsun? Ulaklar olarak, içinde benim param bulunan (sana emanet edilmiş) keseyi geri almaları için, bizim gibi nazik beyler gönderdim, ama sen onları bana birkaç kez elleri boş, hem de düşman toprağı içinden geri göndererek beni hor gördün. Telmun’la ticaret yapan tüccarlar arasında bana böyle davranan kimse var mı? Sadece sen ulağımı hor gördün! Sana borcum (?) olan o (önemsiz) 1 mina’lık [mina= ağırlık birimi] gümüş yüzünden, hem de Samas tapınağında saklanan mühürlü tablette yazdığımız miktarın dışında, ben senin adına saraya 1,080 pound bakır vermişken ve umi-abum da aynı şekilde 1,080 pound bakır vermişken , sen böyle konuşmakta bir mahsur görmüyorsun.

Verdiğimiz o bakır karşılığında bana nasıl davrandın? Düşman toprağında benim para kesemi benden alıkoydun; artık (benim paramın) tüm meblağını bana iade etmek sana kaldı.

Şunu anla ki (bundan sonra) senden kaliteli olmayan hiç bir bakırı kabul etmeyeceğim. Ben (bundan sonra) külçeleri, kendi avlumda/şantiyemde tek tek kendim seçerek alacağım, ve sana karşı reddetme hakkımı kullanacağım çünkü beni böyle hor gördün.

,,

Kaynak: Tarihin İlk Müşteri Hizmetleri Şikayetini Okuyun | Arkeofili

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Tarihi Kadıkalesi’nde 8 Yüzyıllık Pati İzleri Bulundu

Aydın’ın Kuşadası ilçesi Kadıkalesi Örenyeri’ndeki kazılarda 8 yüzyıl öncesine ait, üzerinde kedi ve köpek patisi izleri taşıyan tuğla ve kiremit parçaları bulundu.

Aydın’ın Kuşadası ilçesinde eski ismi “Anaia” olan Kadıkalesi Örenyeri’nde yapılan kazılarda 8 asır öncesine ait tuğla ve kiremitlerde kedi ve köpek patisi izlerine rastlandı.

Kent merkezine 8 kilometre mesafede bulunan, geçmişi 5 bin yıl öncesine dayanan, Antik Çağ’daki ismi “Anaia” olan Kadıkalesi Örenyeri’ndeki kazılarda, geçmiş dönemdeki sosyal ve ticari yaşama dair buluntular bir bir gün yüzüne çıkarılıyor.

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bizans Sanatı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Zeynep Mercangöz başkanlığında yürütülen kazı çalışmalarında elde edilen ve ticaret eşyası olarak kullanılan seramikler önemli yer kaplıyor.

Seramiklerin çok çeşitli biçim, renk ile desen örneklerinin varlığı Kadıkalesi’ndeki üretimin oldukça zengin ve kaliteli olduğunu gösterirken, farklı kültürlere ait malzemelerin yanı sıra sosyal yaşama dair dikkat çekici detaylar da kaydediliyor.

8 asırlık pati izleri

Stratejik önemi dolayısıyla her dönem kullanılan Kadıkalesi’ndeki kazılarda 1200’lü yıllarda yapılan tuğla ve kiremitlerde kedi ve köpek patisi izlerine rastlandı.

Kadıkalesi Örenyeri Kazı Heyeti Başkanı Prof. Dr. Mercangöz, yaptığı açıklamada Bizans döneminde yapılan kalenin uzun dönem akropol olarak kullanıldığını, içerisinde 5. yüzyılda inşa edilen kilisenin bulunduğunu anlattı.

Kalenin 1413 yılında Osmanlı’ya geçmesine rağmen 1. Dünya Savaşı’na kadar kullanılmadığını, bu dönemde Osmanlı’nın siper olarak kullanmaya başladığını aktaran Mercangöz, Osmanlı’nın kilisenin yanında bir mescit yaptırdığını söyledi.

Mescit ve kilisenin yan yana bulunmasıyla önem taşıyan kalede ören yerindeki kazılarda çıkan tüm verileri kültür turizmiyle buluşturmayı hedeflediklerini ifade eden Mercangöz, önceki yüzyıllarda depremin yıktığı sütunları ve blokları şimdilik oldukları yerde sergilediklerini kaydetti.

Sevimli dostların izleri

Mercangöz, kazılarda buldukları tuğla ve kiremit parçaları üzerindeki izleri araştırdıklarında heyecan verici sonuçlara ulaştıklarını belirterek, şu bilgileri verdi:

“Alandan topladığımız her türlü çanak çömlek parçası bulundukları yerin yakınında sergilenmekte. Bunların arasında pek çok tuğla ve kiremit parçaları üzerinde rastladığımız hayvan patileri yer alıyor. Kedi ve köpek başta olmak üzere pek çok hayvan patisi var. Bu patiler, üreticisi alanda bu malzemeleri kurusun diye bıraktığında üzerinde gezinmiş hayvanlara ait. Hepsi de Orta Çağ’dan kalma malzemeler. Günümüzden yaklaşık 800 yıl öncesinin verileri bunlar. Bizim için her biri çok heyecan verici bir durum. O dönemki insanların hayvanlarla birlikte yaşadıklarının kanıtlarıdır. Sadece kiremit tuğla izleriyle değil arkeozooloji araştırmalarımızla da bu hayvanlara ilişkin kemikler ortaya çıkıyor. Bu sene çok sayıda köpek kafatası da bulduk.”

Bizans döneminde Venedik ile yapılan ticarete de değinen Mercangöz, canlı bir ticari yaşamın söz konusu olduğunu, Doğu Akdeniz’den mal getirip buradan aldıkları şarabı da İtalya’ya götürdüklerini belirtti.

Prof. Dr. Mercangöz, “Böylesi uluslararası ticari boyutu olan bir dönem. Muhtemelen buradan ayrılırken de ustalarını beraberinde götürdüler çünkü buradaki cam üretimi Orta Çağ için çok önemli. Bizans tarihçileri pek çok yerde söylerler; Bizanslı ustaların özellikle Venedik camcılığını başlattığına ilişkin. Ben bunu biraz daha ileriye götürüyorum; Kadıkalesi’nden götürülmüş cam ustaları İtalyan camcılığının başlamasına vesile oldular diye düşünüyorum.” ifadelerini kullandı.

Kaynak: TRT TÜRK – Tarihi Kadıkalesi’nde 8 asırlık pati izleri

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Batı Şeria’da 9 Bin Yıllık Taş Maske Bulundu

Batı Şeria’daki El Halil kenti güneyindeki tepelerde yürüyüş yapan biri tarafından tesadüfen 9 bin yıllık taş maske bulundu.

Çanak Çömleksiz Neolitik B dönemine tarihlenen taş maske

Arkeologlar taştan yapılmış olan bu Neolitik dönem eserinin, günümüze ulaşan dünyanın en eski ritüel maskeleri arasında olduğunu söylüyor. Söz konusu maske, insanlar geçim kaynağı olarak avcı-toplayıcılıktan, besin üretimine (tarıma) geçtiklerinde ve karmaşık toplumlar oluşturmaya başladıkları zamanda yapılmış.

Maskenin ve bölgedeki diğer buluntuların keşfi, onlarca yıldır kafaları karıştıran bu kaba görünümlü maskelerin işlevi hakkında daha fazla bilgi edinme şansı verebilir.

Bu maskelerin tarih öncesinde oynadığı rol bilinmiyor fakat arkeologlar, bunların ata kültü ile ilişkili bir rol oynamış olabileceğinden şüpheleniyor.

9 bin yıllık maske, geçtiğimiz yıl yürüyüşe çıkmış bir göçmen tarafından yüzeyde öylece dururken tesadüfen bulunmuştu.

Göbekli Tepe’de bulunan daha büyük boyutlu bir taş maske

İsrail Eski Eserler Dairesi hırsızlık önleme biriminde bir arkeolog olan Ronit Lupu, maskenin tam yerini ya da yerleşimcinin kimliğini bilmediğini, ancak herhangi bir yanlış durum ya da yağma girişimi olduğuna inanmak için sebep olmadığını söyledi.

Maskenin keşfedilmesinden bu yana arkeologlar, bulunduğu iddia edilen yeri araştırıyor ve orijinalliğini ve kimliğini doğrulamak için eseri test ediyorlar.

Bugüne kadar sadece 15 Neolitik maskenin gerçek olduğu doğrulandı ve hemen hemen hepsi, arkeolojik kazılar yerine, dünya çapında özel koleksiyoncuların ellerinde ortaya çıktı. Yani uzmanlar bunların kökeni veya işlevleri hakkında çok fazla bilgi toplayamıyor.

Buluntuyu inceleyen ve tarihöncesi alanında uzman olan arkeolog Omry Barzilai, “Bu maskeler gibi nadir tarih öncesi eserler, yağmacılar ve kaçakçılar için temel hedef ve antikacılar piyasasında her birini satmaya çalışıyorlar.” diyor. Bu tür nadir eserlerin ticareti, eserin gerçekliğini kanıtlamada ortaya çıkan güçlükler ve bölgede onunla ilişkili diğer eserlere ulaşma fırsatını kaybetmesi nedeniyle arkeologlara son derece zorluk çıkarıyor.

Batı Şeria’da bulunan 9 bin yıllık maskenin yandan görünümü

Bazı maskelerin yanlarında delikler olsa da, yüze takılıp takılmadıkları belli değil ve bu amaç için çok hantal olabilirler. Ölüm maskeleri olarak kullanılmış ya da başka bir şekilde sergilenmiş olabilirler.

Neolitik dönemden insan yüzünün diğer taş temsilleri, Türkiye’deki Göbekli Tepe de dahil olmak üzere, Levant genelinde bulunmuştu. Fakat bunlar nispeten soyut olma eğilimindeydi ve araştırmacılar aslında bunların maske olarak kabul edilip edilemeyeceği konusunda kararsız. Sonuç olarak, güney İsrail’de bulunan Neolitik maskeler, bu kültürel fenomenin en erken örnekleri olarak görülüyor.

2014 yılında İsrail Müzesi, dünya çapında bulunan Neolitik maskelerin bir sergisine ev sahipliği yaptı. Sergi, maskeleri bulmak için on yıl süren bir araştırmanın sonucuydu ve eserler özgünlüklerini belirlemek için çok sayıda bilimsel testten geçtiler. Belirlenen bir sahte maske çıkarıldıktan sonra uzmanlar, gerçek olanların Judean tepelerinde ve çevresindeki çölde yapılmış olduğu sonucuna vardılar.

Eretz İsrail Müzesi’nin baş küratörü yardımcısı Debby Hershman, “Maskeleri bulmak için çok fazla dedektif çalışması yaptık ve gerçek olup olmadığını belirlemek için bilimsel bir protokol geliştirdik.” diyor.

Maskenin bulunduğu alanda yapılacak ayrıntılar kazılar önemli bilgiler verebilir

Ekibin ulaştığı sonuçlardan biri, maskelerin ritüellerde kullanılmak üzere yüzlere bağlanmış olabileceği. Bu sonuç, üç boyutlu rekonstrüksiyon ve eserlerin analizine dayanıyordu; Maskelerdeki gözler ve ağız arasındaki mesafeler, insan yüzünün oranlarını takip ediyordu ve kullanıcının kolayca görmesini ve nefes almasını sağlıyordu.

Yine de, buluntunun arkeolojik bağlamı ile ilişkilendirilmesinin bir alternatifi yoktu. Maskeyi bulan yerleşimcinin yardımıyla, arkeologlar yeni maskenin bulunduğu yeri tespit etti ve bir ön kazı yaptı. Çanak Çömleksiz Neolitik B adı verilen döneme özgü çakmaktaşı aletler ortaya çıkardılar ve bu dönem aynı zamanda diğer maskelerin de yapıldığı dönemdi.

Bulunan aletlerin ve maskenin üzerinde binlerce yıldır oluşan kalsit kabuklarındaki izotopların test edilmesi, bunların hepsinin aynı yere ve aynı zamana ait olduğunu kanıtladı.

Lupu, “Bu, son 35 yıl içinde bulduğumuz ilk maske, bu yüzden çok önemli. Ancak daha da önemlisi, siteyi tamamen kazma ve bu kült nesnenin ilişkili olduğu maddi yaşamı daha iyi anlama şansımız var. Nasıl kullanıldığı veya hangi bağlamda kullanıldığı anlaşılabilir.” diyor.

Bu maskenin, Nahal Hemar’da bulunan ile birlikte, Batı Şeria ve Judean çölü arasında bulunduğu gerçeği, bu fenomenin bu bölge ile sınırlı olduğu varsayımını güçlendiriyor. Taş maskeler, Levant’ın diğer bölgelerindeki benzer ikonografik fenomenlerin yerel versiyonları olabilir.

Kuzey İsrail’deki ve Şam’a kadar uzanan neolitik alanlar genellikle sıvalı kafatasları ile biliniyor. Bu kafatasları, ölülerin kafatasları çıkarıldıktan sonra, sıva, deniz kabukları ve diğer malzemelerle süslenerek yapılıyordu. Başka yerlerde, Ürdün Vadisi’nde ve doğusundaki arkeologlar insan figürlerinin alçı heykelciklerini buluyor.

En olası açıklama, bu eserlerin, avcı-toplayıcı olmaktan çıkıp tarıma başlayan insanların ata kültünün yerel varyasyonlarını temsil etmesi.

Neolitik döneme tarihlenen taş maskeler çok nadir olarak bulunabiliyor.

Araştırmacılar, “Bu, tahılların evcilleştirildiği Neolitik devrimin en zirve noktası. İnsanlar yerleşti ve güzel sıvalı zeminler ile evler inşa etti ve çok gelişmiş bir malzeme kültürü yarattı. Tarımsal bir topluma dönüştüğünüz zaman, arazi büyük ölçüde önem kazanır, çünkü ona çok fazla yatırım yapmış olursunuz ve bunu bir şekilde sizin olduğuna dair işaretlemelisiniz: mimari, mezar veya ritüel aracılığıyla.” diyor.

Başka bir deyişle, Neolitik maskeler, sıvalı kafatasları ve figürinler, neredeyse bir ritüel mülk kaydı olarak işlev görmüş olabilirdi. Sıvalı kafatasları, kelimenin tam anlamıyla – bu erken dönem çiftçilerinin atalarıydı; bu eserler, bir yerle bağlantılarını ve belli bir toprak parçasına sahip olma haklarını göstermek için sergilenmiş veya ibadet görmüş olabilirler.

Bu teorinin doğru olup olmadığı, yeni keşfedilen bölgedeki arkeolojik kazı sonucu ortaya çıkabilir veya çıkmayabilir. Ama düşünün ki, bu, insanların bugün Ortadoğu’da ve dünyanın diğer çatışan bölgelerinde yaptıkları şeylerden çok da farklı değil. 9.000 yıl sonra Yahudiler, Araplar ve diğer gruplar, aynı topraklarda atalarının varlığını hala hatırlatarak “Burada olma hakkımız var.” diyor.

Kaynak: Batı Şeria’da 9.000 Yıllık Taş Maske Keşfedildi | Arkeofili

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Grönland’de Buz Tabakası Altında Meteor Çarpması Sonucu Oluşan Dev Krater Keşfedildi

Grönland’in kuzeyinde meteor çarpması sonucu oluşan, buz tabakası altında yer alan dev bir krater keşfedildi.

Danimarka Doğa Tarihi Müzesine bağlı Jeo Genetik Merkezi ve Kopenhag Üniversitesinden bilim adamları, Grönland’de Hiawatha Buzulunda 31 kilometre çapında bir krater keşfetti.

Yaklaşık bir kilometrelik buz tabakasının altında kalan kraterin, Paris’in yüzölçümünden daha büyük olduğu ve Dünya’da meteor çarpması sonucu oluşan en büyük 25 krater arasında yer aldığı belirtildi.

Keşfin, yerkürede kıtasal buz tabakaları altında keşfedilen ilk krater olduğu kaydedildi.

Bilim adamlarının, ilk kez 2015 yılında Hiawatha Buzulunda dairesel bir çöküntü tespit ettiği, 3 yıllık araştırmanın ardından çöküntünün bir kilometre genişliğinde demirli gök taşının çarpması sonucu oluşan bir krater olduğunun doğrulandığı ifade edildi.

Keşifle ilgili ayrıntılar Science Advances dergisinde yayınlandı.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Antalya’da Roma Dönemine Ait Jasper Taşından Yapılmış 1800 Yıllık Yüzük Taşı Bulundu

Antalya’nın Demre ilçesinde Likya Birliği’nin en önemli 6 kentinden biri olan Myra ve limanı konumundaki Andriake antik kentlerinde devam eden kazı çalışmalarında 1800 yıllık yüzük taşı bulundu. Kırmızı renkli Jasper taşından yapılmış 1 santimlik yüzük taşının üzerine 4 atlı yarış arabaları, hipodrom ve anıtların resmedilmesi, ‘sanat inceliğinin doruk noktası’ olarak tanımlandı.

Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nevzat Çevik, Demre ilçesinde Likya Birliği’nin en önemli 6 kentinden biri olan Myra ve limanı konumundaki Andriake antik kentlerinde devam eden kazı çalışmalarının 9’uncu yılda olduğunu belirtti. Kazı başkanlığını yaptığı çalışmaların 2018 yılında, bu 9 yılın bir uzantısı olarak devam ettiğini söyleyen Prof.Dr. Çevik, bu yıl Myra’da temizlik ve koruma çalışmaları gerçekleştirdiklerini ve Andriake’de yoğunlaştıklarını ifade etti. Prof. Dr. Çevik, bölgede kurdukları Likya Uygarlıkları Müzesi’nin etrafındaki atmosferi tamamlamak için rıhtım boyu yapılarının kazılarının tamamlanması için özellikle gezi güzergahının yakınındaki alanlarda yoğunlaştıklarını belirtti. Prof.Dr. Çevik, "Bilimsel amaçlarımızı sürdürürken aynı zamanda hem kentin genel havasını tamamlamak hem de müze güzergahını iyileştirmek istiyoruz" dedi.

Tersane bölgesine ilk kez girdik

Bu yıl, Likya bölgesinin en büyük limanı olan Andriake’de ikinci hamamın kazısına başladıklarını belirten Prof.Dr. Çevik, ayrıca Roma döneminde nekropol olan alanda da kazı çalışmalarının sürdüğünü söyledi. Nekropol bölgesindeki mezarlarda devam eden kazıların önemine dikkati çeken Prof.Dr. Çevik, şunları kaydetti:

"Mezarlar sadece ölüyü anlatmıyor, hayatı da anlatıyor bize. Dolayısıyla içindeki buluntular çok önemli. Bu eşyalar o dönemde yaşayana ait eşyalar. Çok enteresan buluntularla karşılaştık. Sikkeler, kandiller, takılar gibi. Bu eşyalar sahiplerinin kimlikleri ve sosyal statüleri hakkında ve o döneme ait bilgiler de veriyor."

1800 yıllık yüzük taşı

Bu buluntular içerisinde ilk kez karşılaştıkları bir buluntunun çok özel olduğunu belirten Prof.Dr. Nevzat Çevik, şunları söyledi:

"Roma dönemine ait yaklaşık 1800 yıllık bir yüzük taşı bulduk. Kırmızı renkli Jasper taşından yapılmış, 1 santimlik bir yüzük taşı. Üzerindeki işçilik ise çok şaşırtıcı. 1 santimlik alana 4 atlı yarış arabasının yarıştığı hipodrom sahnesi işlenmiş. Daha da önemlisi, bu yarış atlarının yarıştığı mimariyi de resmetmişler. 4 atlı yarış arabalarının yarıştığı ‘quadriga yarışları’ ve hipodrom anlatılmış. Yüzük taşının alt yarısında atlı arabalar, üst kısımda hipodromun mimarisini çizmişler. Bir hipodromu, yarış atlarını, anıtların sadece 1 santimlik yüzük taşının üzerine resmedilmesi hayranlık uyandırıcı."

Bölgede benzeri yok

Atların ve hipodromun bir yüzük taşına işlenmiş haline Likya bölgesinde hiç rastlanmadığını aktaran Prof.Dr. Çevik, "Böyle bir örnekle hiç karşılaşmadık. Bu yüzük taşı, sanatın inceliğinin doruk noktası. Herhangi bir figür değil, olduğu gibi sahnenin işlenmiş olması, üstelik sadece 1 santimlik alanda bunu yapmış olmaları, gerçekten çok büyüleyici" dedi.

Yüzük taşının sahibi at yarışçısı ya da at yetiştiricisi zengin biri

Yüzük taşının, kazılan mezardaki pek çok zengin buluntu arasında gün ışığına çıkarıldığını belirten Prof.Dr. Çevik, "Yüzük taşının Demreli üst sınıftan birine ait olduğunu düşünüyoruz. Zengin buluntular arasında çıkan bir parça. Büyük ihtimalle bir yarışçı ya da yarış atı yetiştiricisine ait. Çünkü diğer buluntuların bazılarında da at figürleri var" diye konuştu.

Myra-Andriaeke kazılarının yaz döneminde 3 aylık programının çok yoğun olduğunu belirten Prof.Dr. Çevik, eylülden itibaren kasım ayı ortalarına kadar Likya Uygarlıkları Müzesi ile birlikte temizlik, çevre düzenleme, moloz transferi ve ağaç temizliği gibi çalışmaları 50 işçiyle yürüttüklerini sözlerine ekledi.

Kaynak:
Roma dönemine ait 1800 yıllık yüzük taşının benzeri yok – Yurt

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Büyük Piramidin İnşasında Kullanıldığı Düşünülen 4.500 Yıllık Rampa Sistemi Bulundu

Antik Mısırlıların 4.500 yıl önce dünyanın en büyük piramidi olan Büyük Piramidi inşa ederken devasa taş blokları taşımak için kullandıkları sistem keşfedilmiş olabilir.

Arkeologlar, Mısır’ın Doğu Çölü’ndeki antik bir taş ocağı olan Hatnub arkeolojik alanında bu sistemin kalıntılarını keşfetti. Sahada çalışan arkeologlara göre bu mekanizma, ağır su mermeri taşlarını dik bir rampadan taşımak için kullanılmış olabilirdi. Ve muhtemelen Mısırlılar, firavun Khufu adına Büyük Piramit’i böyle inşa etmişlerdi.

Kazı başkan yardımcısı Yannis Gourdon, “Bu sistem, çok sayıda direk deliği bulunan ve yanlarında iki merdiven olan merkezi bir rampadan oluşuyor. Bu tahta direklere, taş blok taşıyan ve iplerle tutturulmuş bir kızak kullanılarak, taş ocaklarından yüzde 20 veya daha dik olan yamaçlarda su mermeri bloklarını çekebiliyorlardı.” diyor.

Bir diğer kazı başkan yardımcısı Roland Enmarch, “Kızağa bağlı halatlar, bir ‘kuvvet çarpanı’ olarak işlev görüyor ve kızağı rampadan çekmeyi kolaylaştırıyordu.” diyor.

Gourdon, “Bu tür bir sistem başka hiçbir yerde bulunmadı. Alet izlerinin incelenmesi ve Khufu’nun iki yazıtının varlığı, bizi bu sistemin en azından Khufu’nun saltanatı zamanlarına tarihlendiği sonucuna götürdü. Büyük Gize Piramidi’ni inşa ettiren de Khufu idi.”

“Bu sistem en azından Khufu’nun saltanat dönemine kadar uzanıyor. Bu da, Khufu döneminde, Antik Mısırlıların çok dik yamaçlarla büyük taş bloklarını nasıl hareket ettireceklerini bildiği anlamına geliyor. Bu yüzden bu yöntemi piramidin yapımı için de kullanmış olmalıydılar.”

Büyük Piramit, üç firavunun her biri için inşa edilen üç Gize Piramidi’nin (Khufu, Khafre ve Menkaure) en büyüğüydü. Khufu, ilk inşa edildiği zaman 146 m boyuyla Mısır’da inşa edilen en büyük piramitti. Antik yazarlar tarafından dünyanın harikalarından biri olarak kabul ediliyordu.

Arkeologlar genel olarak bu piramidin işçilerinin, taş blokları hareket ettirmek için bir rampa sistemi kullandığını kabul ediyor ancak bu sistemin tam olarak nasıl çalıştığı uzun zamandır devam eden bir gizem. Yeni yapılan keşif ise bu gizemin çözülmesine yardımcı olabilir.

Kaynak: Bu Rampa Sistemi, Büyük Piramidin İnşasında Kullanılmış Olabilir | Arkeofili

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Karadeniz’de Dünyanın Sağlam Durumda Olan En Eski Gemisi Bulundu

2400 yıllık ve hiç bozulmamış durumda olan Dünyanın en eski gemisi Karadeniz’de bulundu.

Karadeniz’in zemininde dünyanın en eski gemisi bulundu. Araştırmacılar tarafından yapılan açıklamada, bulunan geminin 2.400 yıl öncesine dayanan eski bir Yunan ticaret gemisi olduğu söylendi.

"Geminin ufak bir parçasının karbon ölçümü yapıldı ve bu geminin dünyanın sağlam durumda olan en eski gemi enkazı olduğu doğrulandı"

Proje tarafından yapılan açıklamada, "Geminin ufak bir parçasının karbon ölçümü yapıldı ve bu geminin dünyanın sağlam durumda olan en eski gemi enkazı olduğu doğrulandı" ifadeleri kullanıldı. M.Ö. 400 yılına tarihlenen gemi, Karadeniz’in Yunan gemilerinin hakimiyetinde bulunduğu zamandan kalma.

Gemi, Karadeniz’de 2000 metreden fazla bir derinlik içerisinde bulundu. Bu derinlikte bulunan suyun oksijensiz oluşu, maddelerin binlerce yıl boyunca korunabilmesi anlamına geliyor.

Projenin ana araştırmacısı olan Güney İngiltere’deki Southampton Üniversitesi’nden Jon Adams, "Klasik dünyadan kalma ve iki kilometre derinlikte bir geminin sağlam bir şekilde bulunması, mümkün olacağını asla düşünmeyeceğim bir şeydi" ifadelerini kullandı ve "Bu durum gemi yapımına ve antik dünya denizciliğine ilişkin anlayışımızı değiştirecek" dedi.

Gemi, Roma gemileri ve 17. yüzyıldan kalma bir Kazak askeri filosu da dahil olmak üzere Karadeniz Denizcilik Arkeolojisi Projesi tarafından tespit edilen 60’dan fazla gemi enkazından biri olma özelliğini taşıyor.

Kaynak: Dünyanın En Eski Gemisi Karadeniz’de Bulundu: 2400 Yıllık ve Hiç Bozulmamış Durumda!

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Van Gölü’nde Yeni Bir Balık Türü Keşfedildi

Bugüne kadar sadece balık türü olarak inci kefalinin yaşadığı düşünülen Van Gölü’nde yaşayabilen yeni bir balık türü bulundu. Balığın dünyanın başka herhangi bir yerinde görülüp görülmediğini ve türünü tam olarak tespit etmek için ise çalışmalar sürerken, Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Sarı, "Yani artık Van Gölü’nde endemik Van Gölü inci kefaline ilave olarak yeni bir balık türümüz daha var. Van Gölü’nde yaşayabilen ikinci bir tür balığımız var artık" dedi.

Van İl Jandarma Komutanlığı’nın Sualtı Timi’nin eğitim dalışları sırasında bir balık türü tespit edildi. Bunun üzerine araştırmalar yapan Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Sarı ile Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Öğretim Üyesi Mustafa Akkuş, araştırmalara başladı. Van Gölü’nün 800 bin yıllık tarihi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Sarı, yaklaşık 3 ay süren araştırma sonucunda Van Gölü’nde yaşayan ikinci bir balık türünün olduğunu tespit etti.

Yıllardır Van Gölü’nde yaptığı çeşitli araştırmaları ve dünyada sadece Van Gölü’nde yaşayan İnci Kefali’ni koruma çalışmalarıyla adından söz ettiren Prof. Dr. Sarı, Van Gölü’nün 3 bin 712 kilometre karelik çok büyük yüzey alanına sahip olduğunu ve 451 metrelik bir derinliği olduğunu ifade etti. Prof. Dr. Sarı, Van Gölü’nün çok farklı bir ortamı olduğunu belirtirken, bu yönüyle gölün dünyanın en büyük soda gölü olduğunu söyledi.

Van Gölü’nün hem tatlı sulardan hem denizlerden çok farklı bir takım ekolojik özelliklere sahip olduğunu belirten Prof. Dr. Sarı, "Van Gölü’nün altında dünyanın en büyük mikrobiyalitleri bulunuyor. Bu mikrobiyalitler gölün dibindeki çatlaklardan çıkan kalsiyumca zengin suların göldeki karbonat ve bikorbonatlarla reaksiyona girmesi ve bu reaksiyona biyolojik süreçlerin de katılmasıyla bir çökelme meydana geliyor. Ve göl dibinde yukarıya doğru yükselen taşlaşmış yapılar ortaya çıkıyor. Bu yapılan ağaç gibi sürekli büyüyor. Van Gölü’nün sıfır ile100 metre derinlikleri arasında 2013 yılından beri mikrobiyalit alanlarını tespit etmeye çalışıyoruz. Şu ana kadar yüzde 90’ndan fazla alanı taradık. Ve büyük ölçüde mikrobiyalit alanlarını belirledik. Geri kalanı için çalışmalarımız devam ediyor" dedi.

İnci kefali yalnız değil

Mikrobiyalitlerle ilgili yaptıkları çalışmalar sırasında çok ilginç bulgular elde ettiklerini belirten Prof. Dr. Sarı, "Bunlardan en ilgincini bugün sizinle paylaşmanın heyecanını yaşıyoruz. Bugüne kadar biz Van Gölü biyolojik çeşitliliğinden bahsederken ‘şimdiye kadar yapılan tespitlere göre 103 tür bitkisel plankton (fitoplankton), 36 tür hayvansal plankton (zooplankton) ve tek bir tür balık yani inci kefali yaşar’ dedik. Bu ifademiz bugün itibariyle değişti. Plankton türleriyle ilgili henüz yeni bir ifademiz yok. Fakat bu saat itibariyle Van Gölü’nde artık 2 tür balık yaşıyor diyebileceğiz" diye konuştu.

Yeni balık mikrobiyalitin üstünde yaşıyor

Van Gölü’nde yeni keşfedilen balıkla ilgili bilgiler veren Prof. Dr. Sarı şöyle konuştu:

"Van Gölü’nde çok sınırlı bir alanda bir mikrobiyalitin üstünde yaşayan yeni bir balık türü tespit ettik. 3 aydır bunun üzerinde çeşitli çalışmalar yapıyoruz. Bu çalışmalar kapsamında çok uzun süreli dalışlar, gözlemler, incelemeler yapıldı. Büyük olasılıkla bu balığın yeni bir tür olduğu kanaati oluştu bizde. Bu balık türü küçük bir balık türü. 5-6 santimetre boyunda gölün ortasındaki yaklaşık 13 metre boyundaki mikrobiyalitin üzerinde yaşıyor. Bu mikrobiyalit göl tabanından çıkan tatlı su kaynağı çatlağının üzerinde oluşmuş. Mikrobiyalitin gövdesinden göl suyunun etrafına sürekli tatlı su sızıyor. Bu yüzdende bu 13 metrelik mikrobiyalitin etrafında bir mikro tatlı su habitatı oluşmuş. Ve bu habitatta sadece o mikrobiyalitte yaşayan küçük bir balık türü ile karşı karşıyayız"

İnci kefaline kardeş geldi

Yeni bulunan balık türü ile ilgili bilimsel çalışmaların devam ettiğini belirten Prof. Dr. Sarı, "Yani artık Van Gölü’nde endemik bir canlı olan inci kefaline ilave olarak yeni bir balık türümüz daha var. Yani inci kefaline kardeş geldi diyebiliriz. İnci kefali yalnızdır diyebiliyorduk fakat artık yalnız olmadığını biliyoruz. Van Gölü’nde ikinci bir tür balığımız var artık. Bu balık grimsi ve sarımtırak, üzerinde siyah noktaları olan bir balık türü. Bu balığın adıyla ve bilimsel türüyle ilgili çalışmalarımız devam ediyor. Bunların tamamlanması biraz zaman alacak. Bunun yeni bir tür olup olmadığını, yeni tür ise hangi gruba dahil olduğu adının ne olduğuyla ilgili bilgileri daha sonra paylaşacağım" dedi.

İlk kez karşılaşıldı

Bu balık türünden bahsederken çok heyecanlandığını belirten Prof. Dr. Sarı, "Şöyle düşünün Van Gölü oluşalı 800 bin yıl oldu. Ve bu süre boyunca bu balık burada yaşıyor ama hiç kimse bunun farkında değil. Üstünden tekneler geçiyor, balıkçılar dolaşıyorlar, insanlar dalıyor, çıkıyor ama hiç kimse bu balığın farkında değil. 800 bin yıllık tarih içerisinde bu balıkla ilk karşılaşan kişiler bizler olduk. Bu balığın ilk görüntülerini sualtı fotoğrafçısı Saygın Dura görüntüledi. Bu çalışma kurumlar arası işbirliğinin bir ürünü. Hiç kimse bir şeyi tek başına tam olarak yapamaz. Akademik yaşamı boyunca Van Gölü ve inci kefaliyle ilgili araştırmalar yapan bir akademisyen olarak çok heyecanlı ve duyguluyum. Çünkü Van Gölü’nün 800 bin yıllık ömrü içinde bu balık ilk defa insanla karşılaştı. Bizler bu türün, bu balık neslinin karşılaştığı ilk insanlarız. Bu bir bilim insanı için çok heyecan verici. Ama aynı zamanda büyük sorumluluk gerektiriyor. Bilimsel çalışmalar tamamlanır tamamlanmaz bu balığın yaşam habitatı olan bölgenin korunması için gerekli birimlere müracaatlarda bulunacağız" dedi.

Kaynak: Van Gölü’nde yeni bir balık türü keşfedildi – Yurt

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

1500 Yıllık ‘Vampir Mezarı’ Bulundu

İtalya’daki bir Antik Roma bölgesinde bulunan 10 yaşındaki bir çocuk iskeleti, muhtemelen sıtma olan çocuğun tekrar dirilmemesi ve hastalığını yaşayanlara bulaştırmaması için önlemler alındığını gösteriyor.

Çocuk iskeletinin ağzına kasıtlı olarak büyük bir taş konulmuş. Araştırmacılar bu taşın, hastalığı ve vücudun kendisini içeren bir çeşit ritüelin bir parçası olarak ağza yerleştirildiğini düşünüyor.

Arkeolog David Soren, “Daha önce hiç böyle bir şey görmedim. Son derece ürkütücü ve garip. Yerel halk bunu “Lugnano’nun Vampiri” olarak adlandırıyor.” diyor.

Söz konusu mezar, ölümcül sıtma salgınının yayıldığı ve birçok bebeği ve küçük çocuğu öldürdüğü 5. yüzyıla tarihlenen La Necropoli dei Bambini ya da Bebek Mezarlığı’nda bulundu. Genç kurbanların cesetleri, aslen MÖ 1. yüzyılın sonunda inşa edilmiş ve daha sonra terk edilmiş bir Roma villası yerine gömülmüştü.

Şimdiye kadar, arkeologlar mezarlığın özellikle bebekler, küçük çocuklar ve doğmamış fetüsler için belirlenmiş olduğuna inanıyorlardı. Zira daha önceki kazılarda, 50’den fazla iskelet ortaya çıkarılmıştı ve bunların en yaşlısı 3 yaşında bir kız çocuğuydu.

Yaşı diş gelişimlerine göre belirlenmiş, ancak cinsiyeti bilinmeyen 10 yaşındaki çocuğun keşfi, mezarlığın daha büyük çocuklar için de kullanılmış olabileceğini düşündürüyor.

10 yaşındaki çocuk iskeleti, şimdiye kadar 5. yüzyıla tarihlenen bu mezarlıkta bulunan en yaşlı insan kalıntısı.

Biyoarkeolog Jordan Wilson, “Mezarlığın henüz kazmadığımız bölümleri var, yani daha büyük çocuklar bulabilir miyiz bilmiyoruz.” diyor.

Bölgedeki kazıları yürüten David Pickel, keşfin, yaklaşık 1.500 yıl önce Umbria’yı sarsan yıkıcı sıtma salgını ve topluluğun buna cevabı hakkında daha fazla bilgi verme potansiyeline sahip olduğunu söylüyor.

“Bu çocuğun yaşı ve gömülme şekli göz önüne alındığında, anormal bir mezarlık içinde bir anomaliyi temsil ettiğini görüyoruz. Bu, Lugnano’daki çocuk mezarlığının ne kadar eşsiz olduğunu da gösteriyor.”

Hastalık kontrolü olarak büyücülük

Buradaki daha önce yapılan kazılarda, bebek kemiklerinin yanında, kuzgun pençeleri, kurbağa kemikleri, külle dolu bronz kazanlar ve kurban edilmiş gibi görünen köpek kalıntıları gibi genellikle cadılık ve büyücülükle ilişkilendirilen objeler bulunmuştu. Buna ek olarak, 3 yaşındaki kızın iskeletinin ellerine ve ayaklarına ağırlık olarak taşlar konmuştu. Bu uygulama, ölenleri mezarlarında tutmak için tarih boyunca farklı kültürlerin kullandığı bir uygulamaydı.

Soren, “Romalıların bununla çok ilgili olduklarını biliyoruz ve kötülüğün ortaya çıkmasını önlemek için cadıları kullanıyorlardı.” diyor.

Soren, bu durumda, Lugnano’da ortaya çıkarılan bebeklerin ve çocukların içine düştüğü kötülüğün sıtma olduğunu söylüyor. Kazı yapılan kemiklerin birkaçının DNA testi de bu teoriyi destekliyor.

Henüz 10 yaşındaki çocuk iskeletine DNA testi yapılmasa da, sıtmanın bir yan etkisi olan apseli bir dişe sahip olması, onun da sıtma hastalığına yakalandığına işaret ediyor.

Bu çocuk, yaz boyunca mezarlıkta ortaya çıkarılan beş yeni mezardan biriydi. İskeleti, Roma İtalya’sına özgü ‘alla cappuccina’ tarzı bir gömme biçimi olan bir duvara yaslanmış iki büyük çatı kiremitinin oluşturduğu bir derme çatma mezarın sol tarafında yer alıyordu.

Vücudu yan yatırılarak gömüldüğü için çocuğun çenesi, vücudun çürümesi sırasında doğal olarak açılamazdı. Bu da ağzındaki taşın ölümden sonra kasıtlı olarak koyulduğunu gösteriyor. Taşın yüzeyindeki diş izleri de kasıtlı olarak yerleştirildiğine dair daha fazla kanıt sağlıyor.

10 yaşındaki çocuk, ağzında bir taş ile bulunan bu bölgedeki ilk mezardı. Ancak buna benzer ölü gömme şekilleri daha önce farklı yerlerde de belgelenmişti. Örneğin 2017 yılında İngiltere’de bulunan bir mezarda, 3-4. yüzyıllarda yaşamış yetişkin bir erkeğin dili yerinden çıkarılmış ve yerine bir taş konmuştu.

Bu tür mezarlara genel olarak vampir mezarları deniyor ve ölülerin tekrar dirilmemesi amacıyla yapıldığı düşünülüyor. Tarih boyunca bulunan diğer vampir mezarlarında ölülerin kalbine kazık çakmak gibi uygulamalar da görülmüştü.

Araştırmacılar, “Bu, özellikle Roma dünyasındaki farklı kültürlerde çeşitli biçimlerde gördüğümüz, sıradan bir insanın ölümden geri dönüp, hastalıkları yaymaya çalışacağına dair bir korku olduğunu gösteren çok sıradışı bir ölü gömme uygulaması.” diyor.

Kaynak: İtalya’da 1500 Yıllık ‘Vampir Mezarı’ Bulundu | Arkeofili

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın