Kayıp kent PETRA

Arap çöllerinde kayıp bir mücevher, dünyanın da en gizemli antik kentlerinden biri, Petra. Antik kentin girişinde ise kale gibi yükselen bir mühendislik harikası var: El Hazne.
[TBR]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/kapakpetra.jpg[/TBR]
2200 yıllık Petra Antik Kenti’nde atılan her adım, dönülen her köşe, takip edilen her patika sizi yeni bir kaya mezarına ya da kült merkezine götürüyor. Her köşesi sürprizlerle dolu bu kentin. Kent içerisinde gezerken ve gizemli yapılara bakarken zaman zaman bu görkemli mimariye hayran kalıyorsunuz. Zaman zaman da bu topraklarda yaşayanların nasıl olup da bir anda arkalarında hiç iz bırakmadan ortadan kaybolduklarına dair düşünüyorsunuz.

Ürdün’ün saklı bir kanyonunda milattan önce Nebatiler tarafından yapılan antik kent, bir dönem tarihin tozlu sayfalarında kayboluyor ve kayıp kent Petra, on sekizinci yüzyılda yeniden keşfediliyor.

Nefes kesici görünümü, heybeti, gizemi, gün ışığına göre değişen kayalarının renkleri ile dünyanın en ünlü yapıları arasında yerini alan Petra’nın bilinmeyen arka yüzünü bizlerle birlikte gelin siz de yeniden keşfedin.

[KBASLIK]1 – Petra’nın Kuruluşu[/KBASLIK]
[TBR]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/petra-resim-1.jpg[/TBR]
Eski el yazmalarında Yunanca taş anlamına gelen Petra adıyla söz edilen bir zamanların antik başkenti burası. Petra da tam olarak anlamını karşılayan bir şehirdir. Bulundukları dönem için oldukça geniş bir coğrafyada yaşayan Güney Ürdünlü bir Arap topluluğu olan Nebati halkının şehirlerinden biri olan Petra, taş kelimesinin hakkını vererek gün ışığında renkleri değişen kayalık kanyonun ortasında, saklı yolların ardında, kayaların içine yukarıdan aşağıya doğru oyma yöntemi ile kazıyarak inşa edilmiş.

[KBASLIK]2 – Petra’da Yaşam[/KBASLIK]
[TBR]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/petra-resim-2.jpg[/TBR]
Petra, Nebati İmparatorluğu ile birlikte büyüyüp gelişti. Yıllar geçtikçe kuruluşundan itibaren büyüyen krallık bölgeden geçen ticaret yollarını da kontrol etmeye başlayarak bu topraklarda MÖ 400 ile MS 106 yılları arasında burada muhteşem bir kent kurdular. Kurdukları bu kenti de krallığın ticaret merkezi haline getirdiler.

[KBASLIK]3 – Petra’nın Yükselişi[/KBASLIK]
[TBR]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/petra-resim-3.jpg[/TBR]
Ticaretle gitgide zenginleşen Petra, Kızıldeniz’den Basra Körfezi’ne hatta Gazze’den Şam’a kadar ticarette önemli bir kavşak noktası haline döndü. Böylece Arabistan, Mısır, Suriye, Hindistan, Yunanistan ve Roma’yı birbirine bağlayan bir yer oldu. Bu sırada batıda Romalılar ve Yunanlılarla ve doğuda da Perslerle ticaret yapmaya başladılar.

[KBASLIK]4 – Petra’nın İnşası[/KBASLIK]
[TBR]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/petra_6.jpg[/TBR]
Krallık böylece ticaretten elde ettiği yüksek gelirle kumtaşı kayalıklara kendileri için oldukça görkemli ve gizemli bir şehir inşa ettiler. Tüm heybetiyle günümüze kadar gelmeyi başaran bu görkemli antik kentinin tespit edilebilen inşası 500 yıl kadar sürmüş.

[KBASLIK]5 – Petra’nın Konumu[/KBASLIK]
[TBR]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/petra1.jpg[/TBR]
İnşasının bitmesi 500 yıl süren Petra Antik Kenti oldukça korunaklı bir yerde. Korunaklı diyoruz çünkü; şehre ulaşmak için Siq adı verilen yer yer birkaç metreye kadar daralan bir vadiden kente ulaşılıyor buraya. Görkemli bu kent dar geçitlere sahip bu vadinin, yaklaşık 1 km içerisinde bulunuyor. Böylesine gizli bir yerde bulunan kent krallığa şehrin korunması konusunda çok büyük avantajlar sağlıyor. Ayrıca vadide bir yandan kent inşa edilirken bir yandan da inşa edilmiş olan antik çağ barajı da, şehrin su ihtiyacını karşıladığı gibi bu görkemli kenti su baskınlarına karşı da korumuş.

[KBASLIK]6 – Petra’nın Görkemli Yapıları[/KBASLIK]
[TBR]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/petra2.jpg[/TBR]
Nebati Krallığı hüküm sürdüğü yıllar boyunca Petra’nın yumuşak, güneşin açısına göre rengi pembe, kırmızı, turuncu ve sarıya dönüşen kumtaşı kayalarına anıt mezarlar, görkemli tapınaklar, kaya mezarlar, evler, ticarethaneler yaptılar. Bu eserler ilk zamanlarda daha çok Mısırların ve Asurluların yapılarına benzemekteydi. Sonrasında ise ticaretle birlikte doğan etkileşimle eski Yunanlılardan ve Romalılardan esinlenmişler.
[TBR]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/petra3.jpg[/TBR]
Antik kentte dikkat çeken en görkemli yapılar, Al Khazneh (Hazine), Roma tarzında inşa edilmiş Amfitiyatro, Ad – Deir Manastırı, kayalara mezarların bulunduğu geniş kanyon Street of Facades, Kraliyet Mezarları, Hz Musa’nın Kardeşi Harun’un Mezarı (Aaron’un Mezarı). Bu görkemli ve şahane yapıtların çok büyük bölümü günümüze kadar ayakta kalarak gelmeyi başarabilmişlerdir. Eserlerin günümüze kadar korunarak gelmesinin temel nedeni ise; bölgenin hava olaylarına özellikle de yağmura maruz kalmamasıdır. Öyle ki konum olarak Petra Antik Kenti fazla yağış alan bir konumda olsaydı kayaya oyulmuş eserlerin büyük bir bölümü suyun etkisiyle ufalanarak yok olurdu.

[KBASLIK]7 – Petra Dikkatleri Üstüne Çekiyor[/KBASLIK]
[TBR]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/petra4.jpg[/TBR]
Böylesine bir zenginliğe ve görkeme sahip olan şehir dikkatleri üstüne çekmeye başlıyor ve kaçınılmaz sona doğru ilerliyor. Çevredeki uygarlıkların ve imparatorlukların göz diktiği krallıkta savaşlar baş gösteriyor.

[KBASLIK]8 – Petra Krallığını Kaybediyor[/KBASLIK]
[TBR]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/petra5.jpg[/TBR]
Petra’nın kurucusu olan Nebatiler yaşanan savaşlar sonucunda M.S. 106 yılında Romalılara yenilerek yıkılmışlar ve kenti Roma İmparatorluğu’na teslim etmişler. Bu tarihten sonra Romalıların yönetimindeki görkemli şehir Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığı benimsemesi ile tam bir Hıristiyan kenti olmuş.

[KBASLIK]9 – Petra’da Dengeler Değişiyor[/KBASLIK]
[TBR]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/petra6.jpg[/TBR]
Romanın ikiye ayrılması ile Bizans egemenliğinin hüküm sürdüğü topraklar yaklaşık 300 yıl sonra İslamiyet’le tanışır. 661’de Emevi Uygarlığı, 750 yılında ise Abbasi Uygarlığı renkli ve görkemli bu şehri ele geçiriyor.

[KBASLIK]10 – Petra Kayboluyor[/KBASLIK]
[TBR]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/petra7.jpg[/TBR]
Petra’da yaşanan bu hakimiyet savaşları, sürekli değişen dengelere bir de sık sık bölgede meydana gelen depremler, dünyadaki ticaret yollarının da yer değiştirmesi eklenince Petra’nın ticaretteki öneminin yanında tarihi önemi de kaybolmaya başlıyor. Yine hazin bir son ve Petra Antik Kenti yavaş yavaş kaderine terk ediliyor. Tam olarak kesin tarihi bilinmese de 1300’lü yıllarda bu görkemli şehrin tamamen terk edildiği düşünülüyor. Bu terk edilmişliğin etkisiyle antik Petra kenti uzun süre üzerinde insan yerleşimi bulunmadığı için de günümüze kadar hiçbir tahribata uğramadan gelebilmeyi başarmıştır.

[KBASLIK]11 – Kayıp Kent Petra[/KBASLIK]
[TBR]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/petra8.jpg[/TBR]
Yaşanan tüm bu olumsuzluklarla gözden düşen Petra, zaman içerisinde terk edilmesinin yanında tüm dünya tarafından unutulup gitti. Nebatiler ise ardında bu kayıp kenti bırakarak yeryüzünden tamamen silindiler.

[KBASLIK]12 – Petra Keşfediliyor[/KBASLIK]
[TBR]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/petra9.jpg[/TBR]
Petra Antik Kenti tarih sahnesinden silinmesinden yaklaşık 1000 yıl sonra çoğu Ürdünlü’nün belki de bir efsane olarak bildiği ve sıklıkla anlattığı şehir, modern insanlık tarafından ancak 1812’de maceraperest gezgin İsviçreli Johann Burckhardt tarafından yeniden keşfedildi. Bu keşifle birlikte kayıp kentinadı batıya duyurulmuş oldu. Böylece Petra o dönemden itibaren eski parlak günlerine dönemese de turistlerin akın akın keşfetmeye gittiği bir yer.

[KBASLIK]Petra’nın Bilinmeyen Arka Yüzü – El Hazne[/KBASLIK]
[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/petra10.jpg]Kayıp kent PETRA[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/petra11.jpg]Kayıp kent PETRA[/KRSOL]Petra’da ayakta kalan en büyük ve en görkemli yapı: El Hazne. Petra’daki hiçbir yapıda El Hazne’deki mükemmellik yok. Çok yönlü bir mühendislik harikası olarak nitelendirilen El Hazne, 12 katlı bir binanın yüksekliğine sahip. Günümüzde ise uzmanlar neredeyse 200 yıldır inşaatının ardındaki mühendislik dehasını ve neden yapıldığını anlamak için uğraşıyordu. Ortaya atılan teoriler sürekli çürütülüyor ve değişiyor. Böylesine çorak bir çölde neden böyle görkemli bir yapı inşa edilmişti?

Cevap; son yapılan araştırmalar ile bu gizemli yapı yüzeyinin 6 metre altında kazı yapıldı ve 4 gömü odası bulundu. Bu odaların içinde ise 11 kişinin kemiklerine ulaşıldı. Böylece birçok bilgi daha ele geçti ve geçmeye devam ediyor.
[TBR]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/petra12.jpg[/TBR]
El Hazne’nin bir anıttan çok daha fazlası. Altında bir mahsen saklayan bir mozole…

1985 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınan görkemli şehir Petra, 2007 yılında oluşturulan Dünyanın Yeni Yedi Harikası arasında yer almıştır.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

An Luşan ( An Lu-shan ) İsyanı

[KBASLIK]An Luşan İsyanı[/KBASLIK]
[KRSAG=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/an-lu-shan.jpg]an lu-shan[/KRSAG]An Luşan İsyanı, Çin’de Tang Hanedanı döneminde, 16 Aralık 755’den 17 Şubat 769’a kadar sürmüş, büyük toplumsal kargaşa ve huzursuzluk ortamına neden olan ayaklanma General An Luşan’ın Kuzey Çin’de kendi imparatorluğunu ilan etmesiyle başladı. An Luşan Yan Hanedanlığını kurarak ayaklanmayı ilan etti. Onun kendi oğlu tarafından öldürülmesiyle vekili ve yol arkadaşı Shi Sming ve oğlu mücadelesini devraldı ve davam ettirdiler. İsyan üç Tang imparatoru döneminde devam etti. Tang hanedanına sadık aileler ve onların karşısında yer alan ailler ile isyan büyüdü. an Luşan Arap, Göktürk ve Sogdluları da etkileyerek kendi saflarına çekti. İsyan sonrası büyük bir kargaşaya, dev kayıplara ve geniş bir sahada yıkıma neden oldu. Tang Hanedanı zayıfladı ve batı Çin üzerindeki hakimiyetini kaybetti. 742 yılı başlarında, Asya 13 yıl süren bir kaos dönemindeydi. Bölgedeki imparatorlar büyük ayaklanma, devrim, hanedan değişikleriyle çalkalanıyordu. Bu yılda doğu steplerinde Türk-Sogd etkisiyle 744 yılında Uygur Kağanlığı kuruldu. Bu İpek Yolunu kullanan tacirler ve gezginler aracılığıyla samimi ilişkiler arttı. Abbasiler Horasan’da başlattıkları isyan sonucunda Emeviler’e son vermiş ve Abbasi Halifeliğini kurmuşlardı. Batıda genişlemek isteyen Tang hanedanlığı müslüman Araplar ve Karluk Türkleriyle Talas Muharebesi’ne girmiş ve muharebeyi kaybetmişti. Bu arada güneyde Nanzo Krallığına karşı yapılan sefer etkisiz olmuştu. Aynı zamanlarda Tibet üzerine yapılan sefer görece daha başarılı olmuştu, bu sefer ile Tibetlilerin orta Asya toprakları ele geçirildi. 755 yılında Tibet imparatorunun suikasta uğramasıyla Tang imparatorluğu zaferini sağlamlaştırdı. Bu arada Türk bir general imparatorluk içerisinde güçlü bir pozisyona gelmişti.

[KBASLIK]General An Luşan[/KBASLIK]
[KRSAG=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/Tang-hanedanligi-doneminde-cin.-M.S-700.png]Tang hanedanlığı döneminde Çin. M.S 700 [/KRSAG]An Luşan kesin olmamakla birlikte Sogdlu bir baba ve Türk bir annenin çocuğuydu, Çin’de kısa sürede saygı değer bir yönetici durumuna geldi. Altın ve gümüşten yapılma lüks bir evde ikamet ederdi. İmparator Huanzong tarafından üç garnizonun komutanlığına getirildi ve Sarı Nehir’in kuzeyinde alanın tümü sorumluluğuna verildi. İsyan, imparator Huanzong’un son dönemlerinde başlamış ve Suzong ile Daizong zamanında devam etmiş ve Daizong döneminde sona ermiştir.

[KBASLIK]İsyan[/KBASLIK]
755 yılı sonlarında An Luşan ayaklandı. Ordusu ile Pekin yakınlarından harekete geçti. Yol boyunca, An Luşan yerel yöneticileri itaat altına alarak ilerledi. Daha fazla insan ona katıldı ve isyan genişledi. Büyük Kanal yönünde süratle ilerleyerek Luoyang şehrini aldı. Burada Tang güçlerini bozguna uğrattılar. Luşan kendisini Yan Hanedanlığı’nın imparatoru ilan edildi. Batı şehirlerini zaptettikten sonra güney Çin’e dayandı.

[KBASLIK]Yongkiu Muharebesi[/KBASLIK]
756 yılının baharında gerçekleşen Yong ki muharebesi korkunçtu. Yan kuvvetleri 20.000 kayıp verdiler ve fiyasko ile sonuçlanan bir ilerleme harekatı yaptılar ancak başarılı olmadılar ve bu bölge Tang kuvvetlerinin kontrolüne geçti. Bu Yan güçlerinin güney Çin’i ele geçirmesini engelledi. Yan ordusu burada kontrolü sağlayamadı ve üç ay sürece Suiyang kuşatmasını başlattı. Luoyang şehrini iki yıl boyunca ellerinde tuttular.

[TBR]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/an-lu-shan-isyani.jpg[/TBR]

[KBASLIK]Çangan ilerlemesi[/KBASLIK]
An Luşan’ın güçleri ana karargahları olan Batı Çin’de yüksek tepelerde savunma pozisyonuna geçmiş Tongguan geçidini tutmuşlardı. Bu arada geçit üzerinden hücuma geçmekte olan ordunun iki generali saray içi entrikalar yüzünden idam edildi.Yeni generalin tayini ile ordu takviye güçleri ile geçitten hücuma geçti ve An Luşan’ın savunmasını yardı.

[KBASLIK]İmparator’un kaçışı[/KBASLIK]
İsyancılar, imparatorluk güçlerinin ve sarayın bulunduğu Çangan’ın ele geçirmek üzereydi ve ve yardımcıları İmparator Huanzong’un Siçuan şehrine kaçmasını tavsiye ettiler. Dağlık bölgenin doğal savunması sayesinde ordu tekrar örgütlenecek ve toparlanacaktı. İmparator saraydakileri de beraberinde alarak dağlık bölgeden Siçuan’a doğru yola çıktı. Tek sorun coğrafi koşullar değildi Yang Guozhong ve kuzeni aynı zamanda imparatorun sevgilisi Yang Gufie ile imparatorun muhafızları arasındaki sürtüşme arttı yol boyunca Xiangyang şehri yakınlarında muhafızlar yang Gufei ve Yang Guozhong’un öldürülmesini talep etti. İmparator’un kabulden başka seçeneği yoktu. Bunun üzerine Guozhong intihar etti, kuzeni Gufei ise boğduruldu.

[KBASLIK]Chang’an’ın düşüşü[/KBASLIK]
756’da, An Lushan ve isyancı güçleri Chang’an şehrini aldı, bu gelişmiş bir şehir için yıkıcı bir olay oldu. Şehirde 1.960.188 kişi yaşıyordu. Nüfusun çoğu isyancıların tutumu nedeniyle bölgeyi terk etti. Nüfus çevredeki küçük şehirlerle birlikte 800.000 – 1.000.000 arası bir sayıya kadar düştü.

756’da, Xuanzong’un oğullarından Li Heng, Lingzhou şehrinde imparatorluğunu ilan etti. Başka bir şehirde prens Li Lin yerel otoritelerce Yong Prensi ilan edildi. Suzong ilk olarak Guo Ziyi ve Li Guangbi isimli iki general isyancıyla mücadele için görevlendirdi. Bu generaller bazı Türk kabilelerinden aldıkları kuvvetlerle Uygur Kağanlığı üzerine gitmiş ve Bayançur Kağan’ı 759 yazında öldürmüşlerdi. Bu arada Abbasi halifesi Mansur, Tang hanedanlığı üzerine 4.000’den fazla paralı asker yolladı ve akabinde savaş yapıldı. Bu askerlerin çoğu bölgedeki kabilelerle karıştı. 757 yılında imparatorluk ordusu Çang’an ve Luoyang şehirlerini geri aldı, isyancılar püskürtüldü ve isyanın ana merkezi kuzeydoğuya doğru kaydı.

[KBASLIK]Suiyang kuşatması[/KBASLIK]
757 yılıda, isyancılar Suiyang şehrini kuşattılar 30.000 insan açlıktan öldü ve kalanlar ölenleri yiyerek hayatta kalabildiler. Şehir uzun süre sonra düştüğünde sadece 400 kişi hayattaydı.

[KBASLIK]İsyanın Sonu[/KBASLIK]
Ocak 757’de An Luşan oğlu tarafından öldürldü. Yerine Shi Siming isimli general geçti. Shi Siming onun çocukluk arkadaşı ve takipçisiydi. Shi hemen akabinde Luoyang şehrini geri aldı. Shi Siming 761 yılında kendi oğlu tarafından öldürüldü. Oğlu derhal kendi imparatorluğunu ilan etti ve generallerin desteğini aldı. 762 yılında imparator Suzong ağır bir hastalığa yakalandı. Tang ve Huige birleştirilmiş güçlerinin komutasını ortanca oğluna verdi. Oğlu Li Çu, isyancılar üzerine son seferleri yaptı, bu arada yeni Yan hanedanlığı uzun sürmeyecekti birçok asker ve üst düzey görevli Tang tarafına geçmeye başlamıştı. 762 kışında Luoyang yeniden alındı ve Yan İmparatoru Shi Chaoyikaçmaya çalışırken önü kesildi. Yakalanacağını anlayan Shi Çaoyi intihar etti. Böylece sekiz yıllık isyan sona erdi İsyanın sona ermesiyle Tang imparatorluğu kendisini yeniden inşa etmeye başladı.İsyan Tang hanedanını oldukça zayıflatmıştı ve kaos yer yer devam ediyordu. Tang hanedanının zayıflamasıyla Tibet İmparatoluğu yeniden orta asyayı ele geçirdi ve hatta Çangan şehrini 763’te aldı.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Chp döneminde Deniz Müzesi yapılan tarihi Bezm-i Alem Valide Sultan Camii

[B][COLOR=rgb(184, 49, 47)]İstanbul’daki tarihi [/COLOR][COLOR=rgb(41, 105, 176)]Bezm-i Alem Valide Sultan Camii[/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)]’nin tıpkı Ayasofya gibi CHP’nin baskıcı tek parti döneminde ibadete kapatılarak deniz müzesine çevrildiği ortaya çıktı. [/COLOR][/B]

[IMG alt=”İlk kez duyacaksınız! Tarihi cami ile ilgili gerçek ortaya çıktı”]http://i2.haber7.net//haber/haber7/photos/2019/23/RzbOX_1560081918_3013.jpg[/IMG]

Gezi Parkı’ndaki şiddet olaylarında eylemcilerin bira içip, ayakkabılarıyla girerek saygısızlık yaptığı ve ‘üs’ olarak kullandığı Bezm-i Alem Valide Sultan (Dolmabahçe) Camii daha önce de CHP zulmüne maruz kalmıştı. 1948’de müzeye çevrilen ve 27 Mayıs darbecileri tarafından karargah olarak kullanılan Bezm-i Alem Valide Sultan Camii’nde 1967’ya kadar ezan sesi yükselmedi. Star gazetesi Müslümanların içini acıtan ve tarihe kara bir leke olarak geçen vahim olayın fotoğraflarına ulaştı. 19 yıl ezan sesine ve müminlere hasret bırakılan Dolmabahçe Camii’nin müze çevrilmesinin ardından dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın buradaki sergiyi gezdiği güne ait fotoğraflar ortaya çıktı.

[KBASLIK]EZANA HASRET KALDI [/KBASLIK]
CHP’nin tek parti döneminde 1950’ye kadar 513 cami; 327 cami arsası, bin 70 mescit satıldı, türbeler, darüşşifalar, imaretler ve mezarlıklar talan edildi. Sultanahmet ve Bursa Alacahırka camileri de barınak yapıldı. İstanbul Boğazı’nda ‘Dolmabahçe Camii’ olarak bilinen Bezm-i Alem Valide Sultan Camii 31. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid’in annesi, Padişah II. Mahmud’un eşi Bezm-i Alem Valide Sultan tarafından inşa ettirilen, mimarisi neoklasik ve ampir üslubun belirgin özellikleriyle göz dolduran cami de 19 yıl boyunca aynı kaderi yaşadı. Sultan Abdülmecid tarafından yapımı tamamlanan ve 23 Mart 1855 tarihinde ibadete açılan Dolmabahçe Camii’nin 1948-1967 yılları arasında CHP döneminde kapısına kilit vuruldu. 1948’de ibadete kapatılan camii 1961’e kadar müze olarak kullanıldı.

[IMG]http://i2.haber7.net//haber/haber7/photos/2019/23/nw1Qc_1560082718_1573.png[/IMG]

[KBASLIK]İSMET İNÖNÜ MÜZE YAPTI [/KBASLIK]
Camiinin müze olarak açılışını ise 28 Eylül günü 1948’de İsmet İnönü tarafından yapıldı. 1948-19 61 yılları arasında Hünkâr Kasrı ile birlikte ‘Deniz Müzesi ve Arşivi Müdürlüğü’ olarak kullanılan cami, müzenin Beşiktaş’taki İskele Meydanı’nda Türk Amirali Kapdan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa’nın türbesi karşısında yeni binasına taşınmasıyla hizmete açılabildi. Dolmabahçe Camii, 1966 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmesinin ardından 1967 tarihinde tekrar ibadete açılabildi.

[IMG]http://i2.haber7.net//haber/haber7/photos/2019/23/P4nNw_1560081645_9467.jpg[/IMG]

[KBASLIK]ŞEHİR PLANLAMASI KILIFIYLA İLK DARBE[/KBASLIK]
Yaklaşık 100 yıl boyunca müslümanların ibadet mekanı olan Dolmabahçe Camiinin kaderi 1930’lu yıllarda istanbul’un nazım planının yeniden ele alınması ile değişti. Dolmabahçe Camii’ne ilk darbe ‘şehir planlaması’ adıyla vuruldu. Fransız mimar Henri Prost’un projesi ile Dolmabahçe-Harbiye arasında Kadırgalar Caddesi açılması kararlaştırıldı. Proje kapsamında Bezm-i Alem Valide Sultan Camii’nin tarihi avlusu ve dış duvarları söküldü. Yıkılan cami avlusu ve duvarların yerine cadde yapıldı.

[IMG]http://i2.haber7.net//haber/haber7/photos/2019/23/h7HsW_1560081659_674.jpg[/IMG]

[KBASLIK]800 CAMİ KAPATILDI[/KBASLIK]
CHP’nin tek başına iktidar olduğu 1940 1950’li yıllarda çok sayıda cami kapatıldı. CHP’nin tek parti döneminde 1950’ye kadar 513 cami; 327 cami arsası, bin 70 mescit satıldı. Yıkılmayan camiler CHP’li işadamları tarafından satın alınarak işyeri, depo ve imalathane olarak kullanıldı. CHP tarafından kapatılan camilerin bir kısmı Demokrat Parti’nin (DP) iktidara gelmesinin ardından tekrar ibadete açıldı. Adnan Menderes de 1957 Adana mitinginde, CHP’nin 800 camiyi kapattırdığını söylemiş; bu konuşma Yassıada Mahkemesi’ndeidam kararı gerekçeleri arasında sayılmıştı.

[IMG]http://i2.haber7.net//haber/haber7/photos/2019/23/uHuEz_1560082757_4848.png[/IMG]

[IMG]http://i2.haber7.net//haber/haber7/photos/2019/23/068o2_1560081709_0974.jpg[/IMG]

[IMG]http://i2.haber7.net//haber/haber7/photos/2019/23/6bLsr_1560082789_1741.png[/IMG]

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Bir seyyah gözünden 3.Ahmet Çeşmesi

Türk sanat tarihinde, meydan çeşmeleri arasında ortaya konulmuş en göz kamaştırıcı örnek Topkapı Sarayı girişindeki III. Ahmet Çeşmesi’dir. Osmanlı çeşme mimarisinde bir şaheser olan yapı, İstanbul’a gelen yabancı gezginlerin eserlerinde hayranlık oluşturan ifadelerle anlatılmış.

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/ucuncu-ahmet-cesmesi-4.jpg]3.Ahmet Çeşmesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/ucuncu-ahmet-cesmesi-3.jpg]3.Ahmet Çeşmesi[/KRSOL]Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın tavsiyesiyle III. Ahmet tarafından 1729 yılında(Lale Devri) yaptırılan çeşme, Osmanlı Mimarisinde Batılılaşma etkilerinin görüldüğü ilk eser olmasıyla da önemli. III. Ahmet Çeşmesi Sultan Ahmet Meydanı’nda mutlaka görülmesi gereken yapılardan.

Osmanlı döneminde çeşmeler önce su ihtiyacını karşılamak amacıyla yapılara bir bütün olarak yapılmış. Daha sonraları 18. yüzyıla gelindiğinde ise Osmanlı’nın batı mimari beğenisini kendisine uyarlama isteğinin etkisiyle anıtsal meydan çeşmeleri ortaya çıkmış.

Bu anıtsal meydan çeşmelerinden biri olan III. Ahmet Çeşmesi, Perayton isimli eski bir Bizans çeşmesinin yerine inşa edilmiş. Çeşmenin mimarı tam olarak belli değil ancak birçok yazıda dönemin başmimarı olarak Kayserili Mehmet Ağa’nın ismi geçmekte.

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/ucuncu-ahmet-cesmesi-2.jpg]3.Ahmet Çeşmesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/ucuncu-ahmet-cesmesi-1.jpg]3.Ahmet Çeşmesi[/KRSOL]Çeşmenin dört cephesinde 14 kıtalık bir kitabe bulunuyor ve Ayasofya’ya bakan cephesindeki kitabenin “Aç Besmeleyle İç Suyu, Han Ahmed’e Eyle Dua” şeklindeki son beytinin bizzat III. Ahmet tarafından yazıldığı belirtilmekte.
[QUOTE][ALINTI]III. Ahmet Çeşmesi İstanbul’a gelen yabancıların da hayran olduğu bir eser. Çeşme için İtalyan edebiyatçı Edmon de Amicis ; ‘’İnsan elinin oyup işlemediği yer kalmamıştır. Zarafet, sabır ve servetin harikasıdır. Hiç şüphesiz billur bir fanus altında korunmaya değer. Bu eşsiz koca pırlanta ilk günü kimbilir nasıl parlıyordu. Onu bir defa görmek, hayalinin ölünceye kadar hafızadan silinmemesi için yeterlidir’’ şeklinde ifadeler kullanmış.[/ALINTI][/QUOTE]
Sultan III. Ahmet’in bu çeşme haricinde Üsküdar Meydanı’nda annesi Rabia Emetullah Gülnuş Sultan’ın hayratı olarak yaptırdığı bir meydan çeşmesi daha bulunuyor.

[KBASLIK]III. Ahmet Çeşmesi Mimarisi[/KBASLIK]
[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-seyyahin-gozunden-3-ahmet-cesmesi-2.jpg]3.Ahmet Çeşmesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-seyyahin-gozunden-3-ahmet-cesmesi-1.jpg]3.Ahmet Çeşmesi[/KRSOL]Dört köşeli bir meydan çeşmesi olarak tasarlanan III. Ahmet Çeşmesi’nin üstü geniş saçaklı ahşap bir çatı ile örtülü. Çatının üzerinde ufak kubbecikler bulunmakta . Bu kubbecikler o kadar güzel bir şekilde yerleştirilmiştir ki, çeşmeye hangi cepheden bakarsanız bakın üç kubbecik görürsünüz.
[QUOTE][ALINTI]Görenlere muhteşem bir köşk görünümü veren çeşmenin üzerinde hiç boş yer kalmayacak şekilde süslemeler yapılmış. Çeşmenin üst kesiminde tüm cepheleri yatay biçimde dolaşan çini ve mermer üzerine kabartma şeklinde mukarnas süslemeler bulunur. Köşelerde yarım yuvarlak çıkıntılar teşkil eden sebiller ile bu sebillerin aralarındaki altın yaldızlı tunç şebekelerindeki lale motifleri, sütunların üzerindeki duvar işlemeleri çeşmeye ahenkli bir görünüm verir.[/ALINTI][/QUOTE]
Yapıda her cephenin ortasında birer çeşme yer alır ve bu çeşmelerin iki tarafında mihrap şeklinde işlemeler bulunur. Yalnızca bir cephede bu mihrap işlemelerin yerine çeşmenin içine girilebilen kapılar yer almakta. Ayasofya’ya bakan cephede yer alan çeşmenin üstünde bir madalyon şeklinde “Maşallah” yazılı.

[KBASLIK]III. Ahmet Çeşmesi Nerede ve Nasıl Gidilir?[/KBASLIK]
[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-seyyahin-gozunden-3-ahmet-cesmesi-5.jpg]3.Ahmet Çeşmesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-seyyahin-gozunden-3-ahmet-cesmesi-6.jpg]3.Ahmet Çeşmesi[/KRSOL]Yapı, Tarihi Yarımada’nın bulunduğu Fatih ilçesinde Sultanahmet Meydanı’nda, Topkapı Sarayı girişi ile Ayasofya Müzesi arasında yer almaktadır. Yapının bulunduğu yer ve civarı Bizans ve Osmanlı döneminden kalma birçok tarihi eser ile doludur. Sultanahmet Camii, antik Mısır Dikilitaş’ı ve Bizanslılar döneminde su deposu olarak kullanılan Yerebatan Sarnıcı yapıya yakın görülmesi gereken diğer tarihi yerlerdendir.

Çeşmenin bulunduğu yere toplu taşıma araçlarıyla ulaşmanın en kolay yolu Bağcılar-Kabataş Tramvay hattını kullanmak. Bu tramvay hattına binerek Sultan Ahmet durağında indiğinizde 5-10 dakikalık bir yürüyüş ile çeşmenin bulunduğu yere ulaşabilirsiniz.

İstanbul’a gelen binlerce seyyahtan biriydi Edmondo de Amıcıs. İtalyan bir edebiyatçıydı. Dünyaca ünlü olan Çocuk Kalbi adlı kitabını yazmadan sadece birkaç yıl önce 1870’lerde İstanbul’a gelmişti. İstanbul’un Bizans’ından Osmanlı’sına uzanan anıtlarını incelemiş, çarşılarını gezmiş, köpeğinden dilencisine kadar İstanbul’un yaşantısını izlemiş ve izlenimlerini İstanbul adlı seyahatnamesinde toplamıştı. Güçlü bir edebiyatçının kaleminin ağırlığını taşıyan seyahatnamesi İstanbul’la ilgili yazılmış seyahatnameler içinde bir baş yapıt, bir klasik olarak kabul edilir.

Edmondo de Amıcıs işte bu seyahatnamesinde Topkapı Sarayı girişinde bulunan 3. Ahmet Çeşmesi için [COLOR=rgb(85, 57, 130)][B]“… İstanbul’un bütün küçük harikaları arasında ilk sırayı alır”[/B][/COLOR] der. Çünkü bu çeşmede “Oyulmamış, süslenmemiş, emek verilmemiş bir karış yer yoktur. Bu çeşme cam fanus içinde saklanması gereken bir güzellik, ihtişam ve sabır eseridir; bu sadece göz zevki için yapılmışa benzemez, sanki lezzeti de vardır, insanın ağzına bir lokma atıp içinde ne var diye bakası gelir; ille de açıp, içinde bir çocuk tanrıça mı, devasa bir inci mi, yoksa sihirli bir yüzük mü var diye bakma isteği uyandıran bir mücevher kutusudur.”

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-seyyahin-gozunden-3-ahmet-cesmesi-7.jpg]3.Ahmet Çeşmesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-seyyahin-gozunden-3-ahmet-cesmesi-8.jpg]3.Ahmet Çeşmesi[/KRSOL]Çeşmenin güzelliği karşısında büyülenen Amıcıs, heyecandan aşka gelmiş, milyonlarca cümleciği bir anda söylemeye çalışan bir şairden farksızdır. “ Bu çeşme, Türk sanatının en özgün, en gösterişli anıtlarından biridir. Bir anıttan ziyade, romantik bir sultanın aşka geldiği an, insanın alnına kondurduğu mermerden bir mücevherdir. Bana öyle geliyor ki, bu çeşmeyi ancak bir kadın tasvir edebilir. Kalemim bu görüntüyü tasvir edecek kadar ince değil.”

1728-29 yıllarında yapılan 3. Ahmet Çeşmesi hem bol çiçekli dış bezemeleriyle hem de barok etkisiyle Lale Devri’nin en güzel simgesi. Çünkü Lale Devri Osmanlı’da ciddi anlamda ilk Batı etkilerinin görüldüğü bir devir ve bu devir uygarlığımızın incelikle, zerafetle donanmış bir sayfası.

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-seyyahin-gozunden-3-ahmet-cesmesi-9.jpg]3. Ahmet Çeşmesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-seyyahin-gozunden-3-ahmet-cesmesi-11.jpg]3. Ahmet Çeşmesi[/KRSOL]Saf beyaz ve damarsız mermerden yapılmış çeşmenin dört bir yanında dört sebil var ve her sebilin üstünde de altın yaldızlı alemle sonlanan birer kubbe bulunuyor. Çeşme bu sebillerin merkezinde ve dört kubbenin ortasındaki büyük kubbe de çeşmenin kubbesi. Çatısı ahşap ve kurşunla kaplı. Ahşap çatının saçakları üzüm, armut, nar gibi meyvelerin ahşap kabartmalarıyla bezeli.

Çeşmenin her bir cephesi farklı bir şekilde bezenmiş. En güzel bezenmiş cephesiyse Topkapı Sarayı’na giden yola bakan cephesi. Öyle ki bu cephede birbirinden güzel vazoların içinden birbirinden güzel çiçek demetleri fışkırıyor. Laleler, düğünçiçekleri, sarmaşıklar, Maşallah yazılı madolyon hep bu cephede.3. Ahmed’in “ Aç besmeleyle iç suyu Han Ahmede eyle dua” adlı efsane kitabeside yine bu cephede.

Kubbeleriyle, taş ve bronz işçiliğiyle, ahşap kabartmalarıyla, hat yazılarıyla, işlenmiş mukarnaslarıyla bir Osmanlı başyapıtı olan bu çeşme için Amıcıs, emek verilmemiş bir karış yeri yoktur derken hiç abartmamış. Kubbeli mücevher kutusu gibi bişey bu çeşme.

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-seyyahin-gozunden-3-ahmet-cesmesi-12.jpg]3. Ahmet Çeşmesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-seyyahin-gozunden-3-ahmet-cesmesi-15.jpg]3. Ahmet Çeşmesi[/KRSOL]III.Ahmet Çeşmesi, Sultanahmet’de, Topkapı Sarayı’nın giriş kapısı ile Ayasofya arasında yer alır. Çeşme, 1728 yılında, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın önerisiyle, III. Ahmet tarafından, Perayton adlı bir Bizans çeşmesi yerine inşaa edilmiştir. Zengin ve renkli dekorasyonu, taş ve bronz işçiliği, geniş saçaklarıyla Lale Devri’nin en karakteristik abidelerinden biri olan III.Ahmet Meydan Çeşmesi’nin, mimarı Mehmet Ağa’dır. Çesmenin planını bizzat III. Ahmet’in çizdiği, başmimar Mehmet Ağa’nın bu planı uyguladığı söylenir.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Tarihi Alman Çeşmesi

[KBASLIK]Tarihi Alman Çeşmesi[/KBASLIK]
Alman Çeşmesi, Sultanahmet Meydanı’nın kuzey ucunda bulunan ve çevresindeki diğer tarihi eserlere göre oldukça yeni ve farklı bir stile sahip olan çeşmedir. Alman İmparatoru Kayser II. Wilhelm’in 19 Kasım 1898 tarihindeki İstanbul’u ikinci ziyaretinin hatırası olarak Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit’e hediye edilmiştir. Tabi ki bu hediye karşılıksız kalmamış, II. Wilhelm bu ziyaretinde İstanbul-Bağdat Demiryolu inşasının Alman firmalara verilmesi sözünü almıştır. 1889 yılındaki ilk ziyaretinden ise Osmanlı ordusunun Alman tüfekleri satın alması sözüyle dönmüştü.

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/tarihi-alman-cesmesi-1.jpg]Tarihi Alman Çeşmesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/tarihi-alman-cesmesi-2.jpg]Tarihi Alman Çeşmesi[/KRSOL] Çeşmenin planlarını Kayser’in özel danışmanı olan Mimar Mark Spitta çizmiş, yapımını Mimar Schoele üstlenmiştir. Ayrıca Alman Mimar Carlitzik ve İtalyan Mimar Joseph Antony de bu projede çalışmışlardır. Çeşmenin tüm parçaları Almanya’da hazırlanmış ve parçalar halinde İstanbul’a getirildikten sonra Alman heyeti tarafından önce At Meydanı’nı ağaçlandırma çalışmaları yapılmış ardından da çeşme bugün bulunduğu yerde birleştirilmiştir. Çevre düzenlemesinden çeşmenin kanalizasyon giderine kadar yapılan tüm işlerin masrafları II. Wilhelm tarafından karşılanmıştır. Çeşmenin, Sultan II. Abdülhamit’in 1 Eylül 1900 tarihindeki 25. cülüs töreninde açılması planlanmış ancak bu tarihe yetiştirilemeyince çeşme, II. Wilhelm’in doğum günü olan 27 Ocak 1901 günü görkemli bir törenle açılmıştır.

18. yüzyıldan itibaren Osmanlı şehirlerinde görkemli, süslü meydan çeşmelerine rastlasak da Bizantino-morik / Neo-Bizans mimarideki bu çeşme, Türk cami şadırvanları örnek alınarak tasarlanmış olmasına rağmen kendinden önce inşa edilen hiç bir Osmanlı çeşmesine benzememektedir. Aynı şekilde üstü açık, heykelli Avrupa çeşmelerinden de oldukça farklıdır. Yine de çeşmenin genel konsepti bir tür Alman neo-rönesansı olan rundbogenstil çizgisindedir. Çeşmenin sekizgen mermer kaidesinin, merdiven olan güney yüzü hariç diğer her bir yüzünde oymalarla süslenmiş döküm musluklar ve bunların geniş mermer yalakları bulunur. Musluklar, muslukların takılı olduğu levhalar, kubbe çemberi, sütun kaideleri ve başlıkları Alman üslubunda kabartma nakışlı tunçtan yapılmıştır. Güney tarafından sekiz basamaklı merdivenle çıkılan bir platform, sütunların ortasında kalan mermer su haznesinin etrafını dolaşır. Platformun içinde yedi tane sabit mermer kanepe bulunmaktadır, zemininde ise mozaik süslemeler mevcuttur. Bu mermer kanepeler zamanının İstanbul serserileri arasında “Lüks Otel” ve “Alman Palas” adları ile meşhur olmuş, bu yüzden zemin mozaikleri de zarar görmüştür.

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/tarihi-alman-cesmesi-3.jpg]Tarihi Alman Çeşmesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/tarihi-alman-cesmesi-4.jpg]Tarihi Alman Çeşmesi[/KRSOL]Son derece iyi bir işçilikle kaliteli malzemelerden inşa edilen sekizgen biçimdeki çeşme sekiz yeşil sütunun taşıdığı bakır kaplı açık yeşil renkte bir kubbeye sahiptir. Kubbenin iç yüzü altın mozaiklerle kaplanmış ve bu yüzde bulunan sekiz madalyondan dördünün içine yeşil zemin üstüne Sultan II. Abdülhamit’in tuğrası, diğer dördünün içine de Prusya mavisi üstüne II. Wilhelm’i temsilen üzerinde taç bulunan “W” harfi ile altına “II” rakamından oluşan imparatorluk arması yine mozaik ile işlenmiştir. Kubbeyi taşıyan kemerlerin dış yüzleri mozaiklerle süslenmişken iç yüzünde Hattat Mehmed İzzet Efendi’nin sülus hattıyla Ahmed Muhtar Efendi’nin sekiz beyitlik manzumesi her kemere bir beyit denk gelecek şekilde yer almaktadır. Manzumede yazanlar şöyledir:

[COLOR=rgb(0, 0, 0)]Hazret-i Abdülhamid Hân’ın muhibb-i hâlisi [/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)]/ Ziver-i iklil-i haşmet Kayser-i âli-tebâr [/COLOR]
[COLOR=rgb(0, 0, 0)](Sultan Abdülhamid Han’ın gerçek, saffetli dostu[/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)] / Müzeyyen taç sahibi, büyük Kayserler soyundan gelen)[/COLOR]
[COLOR=rgb(0, 0, 0)]Ya’ni Alman İmparatoru, hükümdâr-ı güzîn[/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)] / Hazret-i Wilhelm-i sânî, kâmurân-ı ruzigâr [/COLOR]
[COLOR=rgb(0, 0, 0)](Yani Alman İmparatoru, seçkin hükümdar[/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)] / II. Wilhelm Hazretleri bu devirde arzusuna nail olarak)[/COLOR]
[COLOR=rgb(0, 0, 0)]Pâdişâh-ı âl-i Osmân’ı ziyâret kasd idüb[/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)] / Makdemiyle eyledi İstanbul’u pirâye-dâr [/COLOR]
[COLOR=rgb(0, 0, 0)](Yüce Osmanlı Padişahını ziyaret amacıyla[/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)] / İstanbul’a tekrar geldi)[/COLOR]
[COLOR=rgb(0, 0, 0)]Bu mülâkât-ı muhabbetperveri tezkâr içün[/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)] / Eyledi bu çeşmesâr-ı sâha pirâ-yi karar [/COLOR]
[COLOR=rgb(0, 0, 0)](Bu dostça, samimi görüşmeyi hatırlatması için[/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)] / Meydanı süsleyen bu çeşmeyi yaptırmaya karar verdi)[/COLOR]
[COLOR=rgb(0, 0, 0)]Su-be-su câri olan âb-ı safâ teşkil eder[/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)] / Ab-ı sâfî-i musâfâta misâl-i âb-dâr [/COLOR]
[COLOR=rgb(0, 0, 0)](Çeşmeden akan temiz ve duru sular örnek teşkil eder[/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)] / İki ülke ve hükümdarları arasındaki samimi dostluğa)[/COLOR]
[COLOR=rgb(0, 0, 0)]Vakfe-gir hayret eyler çeşm-i ehl-i dikkati [/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)]/ Tarz-ı inşâsındaki hüsn-i bedî-i zernigâr [/COLOR]
[COLOR=rgb(0, 0, 0)](Durup dikkatli gözlerle bakanlar hayret eder [/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)]/ Altın yaldızlarla süslenmiş eşsiz güzellikteki yapısına)[/COLOR]
[COLOR=rgb(0, 0, 0)]Rükn-i akvâ-yı hayât oldukca âb-ı cân-fezâ [/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)]/ Pâyedâr olsun bu te’sis-i muhabbet üstüvar [/COLOR]
[COLOR=rgb(0, 0, 0)](Hayatın en önemli esası, yapı taşı su aktıkça[/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)] / Bu dostluk eseri de sağlam bir şekilde itibarını korusun)[/COLOR]
[COLOR=rgb(0, 0, 0)]Bi-bedel târihi câridir lisân-ı luleden[/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)] / Oldu bu çeşme mülâkâta ne dil-cu yâdigâr. İzzet 1316/1898 [/COLOR]
[COLOR=rgb(0, 0, 0)](Musluğundan akan su bedelsiz olan[/COLOR][COLOR=rgb(184, 49, 47)] / Bu çeşme iki hükümdar arasındaki görüşmenin gönül çekici bir hatırası oldu. İzzet 1316/1898)[/COLOR]

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/tarihi-alman-cesmesi-6.jpg]Tarihi Alman Çeşmesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/tarihi-alman-cesmesi-9.jpg]Tarihi Alman Çeşmesi[/KRSOL]Su haznesinin üstünde bulunan tunç kitabede unisiyal yazı karakteriyle Almanca olarak “Almanya Kayseri II. Wilhelm, 1898 senesi sonbaharında Osmanlı padişahı haşmetli II. Abdülhamid’i ziyaretinin bir şükran hatırası olarak bu çeşmeyi inşa ettirdi.” (Wilhelm:II: Deustscher:Kaiser / Stiftete: Diesen:Brunnen:In / Dankbarer:Erinnerung:An:Seinen:Besuch:Bei:Seiner: Majestaet: Dem:Kaiser / Der:Osmanen:Abdul:Hamid:II / Im:Herbest: Des:Jahres:1898) yazılıdır.

Çeşme, dönemin İstanbul halkı tarafından “Kanlı Çınar” veya “Vakvak Ağacı” olarak adlandırılan büyük bir çınar ağacının yakınına inşa edilmiştir. Bu ağaca Kanlı Çınar denilmesinin sebebi ağacın Osmanlı tarihindeki bir çok kanlı olaya şahit olmasıdır. Çınarın ismi ilk olarak 1648 senesinde Sultan İbrahim’i tahttan indirmek üzere çıkan yeniçeri isyanında geçer. İsyancı yeniçeriler Sadrazam Ahmed Paşa’yı öldürdükten sonra cesedini bu ağacın dibine atmışlardır. Olaydan kar sağlamaya çalışan yeniçeri kılıklı kurnaz bir isyancı ise “insan yağı mafsal ağrılarına iyi gelür” diyerek paşanın cesedini parçalar halinde İstanbul halkına satmıştır. Paşanın cesedinden geri kalan parçalar ancak akşam vakti gömülebilmiştir. Bu olaydan sonra Ahmed Paşa “hezarpare” (bin bir parça) lakabıyla anılmaya başlanacaktır. Ağacın, “Vakvak Ağacı” adını kazanması ise 1655 yılında Sultan IV. Mehmed döneminde paranın tağşiş edilmesi (değerinin düşürülmesi) ve Girit seferinden dönen bir kısım yeniçerinin maaşlarını alamamaları üzerine çıkan bir isyan vesilesiyle olmuştur. İsyan eden yeniçeriler ve öfkeli halk sarayın önünde toplanıp henüz 15 yaşındaki IV. Mehmed’i bir ayak divanı düzenlemeye mecbur bırakmışlardı.

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/tarihi-alman-cesmesi-10.jpg]Tarihi Alman Çeşmesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/tarihi-alman-cesmesi-11.jpg]Tarihi Alman Çeşmesi[/KRSOL]İsyancıları Alay Köşkü’nde kabul eden padişah, isteklerinin ne olduğunu sorduğunda el kaldırarak söz alan Mehmet Ağa, kendilerinin padişaha bağlı olduklarını ancak bir takım saray görevlilerinin kellelerini istediklerini söylemiş ve kellesini istedikleri devlet adamlarının isimlerini bir kağıda yazarak padişaha sunmuşlardı. IV. Mehmet isyancıları taleplerinden vazgeçirmeye çalışmışsa da başarılı olamamıştır. Bunun üzerine, padişahın emri ile aralarında Kızlarağası Behram Ağa, Kapuağası Ahmet ve İbrahim Ağaların da bulunduğu yaklaşık otuz kişinin cesedi isyancılara teslim edilmiştir.

İsyancılar teslim aldıkları cesetleri hemen orada paramparça etmiş, kellelerini ise At Meydanı’na getirerek Kanlı Çınar’ın dallarına asmışlardır. Vaka-i Vakvakiye olarak anılan bu olayın ardından, kellelerin günlerce asılı kaldığı ağaç, İstanbul halkı tarafından cehennemde olduğuna inanılan ve meyvesi insan kellesi olan Vakvak Ağacı’na benzetildiği için Vakvak Ağacı (Şecere-i Vakvak) olarak anılmaya başlandı. Ağacın şahit olduğu kanlı olaylar bununla da bitmedi. 1826 yılında yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla neticelenen son yeniçeri isyanında öldürülen yeniçerilerin cesetleri yine bu ağaca asılmıştır. Kanlı Çınar veya diğer adıyla “Vakvak Ağacı” cumhuriyet dönemine kadar yaşamış ancak günümüze kadar gelememiştir. Bugün Alman Çeşmesi’nin yanında gördüğümüz çınar ağacı muhtemelen Almanların yaptığı çevre düzenlemesinde dikilmiş olup söz konusu “Vakvak Ağacı” değildir.

Alman çeşmesi hiç bir figuratif motifin kullanılmadığı bezemesi, çeşme tipolojisi açısından özgün şeması, politik ve anısal içeriği ve anıtsallığı ile görece yeni bir eser olmasına rağmen İstanbul’un tarihi eserleri arasında önemli bir yer kazanmıştır.

[KBASLIK]Mimari özellikleri[/KBASLIK]
[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/tarihi-alman-cesmesi-16.jpg]Tarihi Alman Çeşmesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/tarihi-alman-cesmesi-17.jpg]Tarihi Alman Çeşmesi[/KRSOL]Değerli malzemeler ile kaliteli, zengin bir biçimde yapılan çeşmede Almanların kendi mimarilerini yansıtan heykeller, figüratif motifler bulunmazken, Osmanlı mimarisini de yansıtan herhangi bir unsur bulunmuyor.

Alman mimarın bu eserle kendi mimari tarzlarını yansıtan, ancak Osmanlı’ya da hitap eden bir eser ortaya koymaya çalıştığı anlaşılmakta. Bunun bir sonucu olarak Alman Neo-Rönesans eserleriyle, Osmanlı Şadırvanları arasında kalmış bir yapı ortaya çıkmış.
[QUOTE][ALINTI]Kubbenin iç yüzeyinin ortasında oldukça güzel süslemeli bir on altıgen bir yıldız ve bu yıldızın etrafında sekiz adet daire şeklinde süslemeler bulunuyor. Bunlardan dördünde yeşil zemin üstüne Sultan II. Abdülhamit’in tuğrası bulunurken, diğer dördünde mavi zemin üstüne II. Wilhelm’in imparatorluk arması bulunmakta.[/ALINTI][/QUOTE]
Çeşmenin Dikilitaş’a bakan ve merdivenle içine çıkılabilen tarafında bir demir şebekeli kapı bulunuyor. Bu kısmın ortasında mermer su haznesi ve üzerinde tunç levha kabartmalı Almanca kitabe var.

[KBASLIK]Alman çeşmesi nerede ve nasıl gidilir?[/KBASLIK]
Yapı, Tarihi Yarımada’nın bulunduğu Fatih ilçesinde Sultanahmet Meydanı’nın en gözde yerinde Sultan I. Ahmet Türbesi’nin karşısında bulunmakta.

Yapının bulunduğu yer ve civarı Bizans ve Osmanlı döneminden kalma birçok tarihi eser ile dolu. Topkapı Sarayı, Ayasofya Müzesi, Sultanahmet Camii, III. Ahmet Çeşmesi, antik Mısır Dikilitaş’ı ve Bizanslılar döneminde su deposu olarak kullanılan Yerebatan Sarnıcı yapıya yakın görülmesi gereken diğer tarihi yerlerden.

Çeşmenin bulunduğu yere toplu taşıma araçlarıyla ulaşmanın en kolay yolu Bağcılar-Kabataş Tramvay hattını kullanmak. Bu tramvay hattına binerek Sultanahmet durağında indiğinizde 5 dakikalık bir yürüyüş ile çeşmenin bulunduğu yere ulaşabilirsiniz. Anadolu yakasından ulaşmak için Üsküdar veya Kadıköy’den Eminönü’ne kalkan vapurlara binip ardından tramvaya aktarma yapabilirsiniz. Ya da bunun yerine Marmaray ile Sirkeci durağına geldikten sonra yine tramvaya aktarma yaparak ulaşabilirsiniz.

[KBASLIK]Alman Çeşmesi ne amaçla yapıldı?[/KBASLIK]
Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından Almanya’da yaptırılıp Sultan 2.Abdülhamid’e ve İstanbul’a hediye olarak gönderilen; 1901’de de İstanbul’daki yerine monte edilen çeşmenin meğer altında bir sır yatıyormuş. Neo-Bizanten üslubunda bir çeşme olan ve Alman Çeşmesi olarak da bilinen bu tarihi yapı içerden altın mozaikle süslüdür. Yaptığımız araştırmalar sonucunda bakın ortaya şöyle bir bilgi çıktı.

[KBASLIK]Amaç çeşme değil altındaki lahiti almak [/KBASLIK]
[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/tarihi-alman-cesmesi-18.jpg]Alman Çeşmesi ne amaçla yapıldı?[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/tarihi-alman-cesmesi-20.jpg]Alman Çeşmesi ne amaçla yapıldı?[/KRSOL]Alman imparatorunun, Hipodrom’da (Sultanahmet Meydanı) Sultan I. Ahmed türbesinin tam karşısında duran bu çeşmeyi Almanya’da yaptırarak İstanbul’a göndermesinin gerçek sebebi, İstanbul’da Arkeoloji Müzesi’nde gördüğü İskender Lahdi’ni almakmış. Lahdi bugün Lübnan sınırları içerisinde kalan bir yerde yaptığı kazı sonucu bularak İstanbul’a getiren Osman Hamdi Bey, Sultan 2.Abdülhamid’in “Lahdi verelim” ricasına “Ancak ölümü çiğneyerek verebilirsiniz” demesi üzerine, Sultan 2. Abdülhamid İmparator Kayzer’in eline lahit yerine bir Hereke halısı tutuşturur. Böyle yaparak imparatorun bir nebze gönlünü aldığını zanneder ama öyle olmaz. Zira İmparatora lahit yerine yeni imtiyazlar verilir.

[KBASLIK]Alman çeşmesinin yapımı Osmanlı’ya pahalıya patladı[/KBASLIK]
Alman Çeşmesi, Türkiye’ye üç kez gelen imparatorun 1898’de istanbul’a ikinci gelişinin anısına bulunduğu yere konulmuştur. 1889 yılındaki ilk gelişinde Osmanlı Ordusu’na Alman tüfeklerinin satışını sağlayan II. Wilhelm, ikinci İstanbul ziyaretinde istediği Lahdi alamadı ama İstanbul-Bağdat Demiryolunun Alman firmalarına verilmesi vaadini almıştı. Bu ziyaretin anısına Alman hükümeti tarafından yaptırılan çeşme, imparatorun bir deseninden yola çıkarak düzenlenmiştir.

[KBASLIK]Vakvak ağacının olduğu yere yapıldı [/KBASLIK]
Çeşmenin yerinde eskiden Vakvak Ağacı, yani tarihte Kanlı Çınar olarak bilinen ağaç bulunuyordu. Şimdi haklı olarak diyeceksiniz ki nedir bu Kanlı Çınar ya da Vakvak Ağacı. Haydi şimdi de onunla ilgili yaptığımız araştırmayı paylaşalım. l656 yılında tahtta IV. Mehmet vardı. Hükümdar, devlet işlerini kendi başına yürütemeyecek kadar küçük yaştaydı. Osmanlı devlet hazinesi bozulduğu zaman yeniçerilere düşük ayarlı akçe ile maaş verilirdi. “Züyuf” ya da “kızıl akçe” denen parayı esnaf almak istemiyordu. Yeniçeriler kaba kuvvetle bu akçeleri günlük harcamalarında kullanabiliyorlardı. Bu yüzden İstanbul’da her gün yüzlerce olay meydana geliyordu. Alay Köşkü önünde toplanan yeniçeriler, “bu duruma sebep oldukları” gerekçesiyle otuz kişinin listesini padişaha verdi. Padişah kendisine adı verilenlerin mallarına el koyacağını ve onları sürgüne göndereceğini söyledi. İsyancılar, adlarını verdikleri kişilerin öldürülmesini istediler. Öldürülenler sürüklenerek Sultanahmet Meydanı’na getirildi. İsyancılar istedi diye öldürülen devlet görevlilerinin cesetleri, şimdi Sultanahmet Meydanı’nda bulunan ulu çınar ağacına asıldı. Bu nedenle günlerce süren ayaklanma tarihte “Çınar Olayı” olarak da bilinir. Sultanahmet Meydanı’ndaki bu çınar da “Kanlı Çınar” olarak hatırlanagelir günümüze kadar. Öte yandan Doğu mitolojisinde meyvesi insan olan bir ağaç daha vardır. Bu ağaca “Vakvak ağacı” denildiği de kaynaklarda belirtilmektedir. Meyvesi insan vücuduna benzeyen bu ağacı hatırlattığı için Çınar Olayı’na “Vaka-i Vakvakiye”de denilmektedir.

[COLOR=rgb(184, 49, 47)][KBASLIK]German Fountain[/KBASLIK][/COLOR]
[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/tarihi-alman-cesmesi-12.jpg]German Fountain[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/tarihi-alman-cesmesi-14.jpg]German Fountain[/KRSOL]The German Fountain (Turkish: Alman Çeşmesi German: Deutscher Brunnen) is a gazebo styled fountain in the northern end of old hippodrome (Sultanahmet Square), Istanbul, Turkey and across from the Mausoleum of Sultan Ahmed I. It was constructed to commemorate the second anniversary of German Emperor Wilhelm II’s visit to Istanbul in 1898. It was built in Germany, then transported piece by piece and assembled in its current site in 1900. The neo-Byzantine style fountain’s octagonal dome has eight marble columns, and dome’s interior is covered with golden mosaics.

[COLOR=rgb(184, 49, 47)][KBASLIK]History[/KBASLIK][/COLOR]
The idea of Great Palace of Constantinople’s Empire Lodge (Kathisma) being on the site of the German Fountain’s, conflicts with the view that Carceres Gates of Hippodrome was found on the site of the fountain however, the hypothesis of Carceres Gates being on the site enforces the view that Quadriga of Lysippos was used to stand on the site of the German Fountain.

During his reign as German Emperor and King of Prussia, Wilhelm II visited several European and Eastern countries. His trip started in Istanbul, Ottoman Empire on 18 October 1898 during the reign of Abdülhamid II. According to Peter Hopkirk, the visit to Ottoman Empire was an ego trip and also had long-term motivations. The Emperor’s primary motivation for visiting was to construct the Baghdad Railway, which would run from Berlin to the Persian Gulf, and would further connect to British India through Persia. This railway could provide a short and quick route from Europe to Asia, and could carry German exports, troops and artillery. At the time, the Ottoman Empire could not afford such a railway, and Abdülhamid II was grateful to Wilhelm’s offer, but was suspicious over the German motives. Abdülhamid II’s secret service believed that German archeologists in the Emperor’s retinue were in fact geologists with designs on the oil wealth of the Ottoman empire. Later, the secret service uncovered a German report, which noted that the oilfields in Mosul, northern Mesopotamia were richer than that in the Caucuses. In his first visit, Wilhelm secured the sale of German-made rifles to Ottoman Army, and in his second visit he secured a promise for German companies to construct the Istanbul-Baghdad railway. The German Government constructed the German Fountain for Wilhelm II and Empress Augusta’s 1898 Istanbul visit. According to Afife Batur, the fountain’s plans were drawn by architect Spitta and constructed by architect Schoele, also German architect Carlitzik and Italian architect Joseph Anthony worked on this project.

According to the Ottoman inscription, the fountain’s construction started in the Hejira 1319 (1898–1899), although inauguration of fountain was planned to take place on 1 September 1900 – the 25th anniversary of Abdülhamid II’s ascension to the throne. Construction, however, could not finish at the planned time and it was instead inaugurated on 27 January 1901, which was Wilhelm II’s birthdate. Marble, stone and gem parts of the fountain were constructed in Germany and transported piece by piece to Istanbul by ships.

[COLOR=rgb(184, 49, 47)][KBASLIK]Architecture[/KBASLIK][/COLOR]
The German Fountain was constructed on the site where there was a tree which is known as Vakvak Tree (Turkish: Vakvak Ağacı) or The Bloody Plane (Turkish: Kanlı Çınar).In the 1656 janissary rebellion, Mehmed IV yielded a number of officials to the demands of the rebels and these victims, when killed, were suspended on the Plane in the Hippodrome. Boynuyaralı Mehmed Pasha overcame this rebellion, which took two months and named Vak’a-i Vakvakiye, after becoming Grand Vizier. The plane named after Seçere-i Vakvak (Vakvak Tree) which believed to be in Jahannam and its fruits are human heads.

The neo-Byzantine style octagonal fountain stands on a base with eight steps rising up to an entry gate. There are seven brass fountain spouts over basins on the remaining sides, and over the central reservoir there is a dome supported by eight porphyry columns. The fountain’s central reservoir stands on a mosaic-tiled platform and surmounted with the bronze dome, which is raised on carved marble arches. There are eight monograms in the arch stonework and they represent the political union of Abdülhamid II and Wilhelm. In four of these medallions, Abdülhamid II’s tughra is written on green background, and in other four Wilhelm’s symbol “W” is written on a Prussian blue background. Also, over “W” there is a crown and below it a “II” is written. The fountain was surrounded with a bronze fence, but unfortunately this has been lost. The outside of the dome is ornately patterned bronze; the dome’s ceiling is decorated with golden mosaics and again with Abdülhamid II’s tughra and Wilhelm II’s symbol.

The bronze inscription on the reservoir, which was written in German, reads “Wilhelm II Deutscher Kaiser stiftete diesen Brunnen in dankbarer Erinnerung an seinen Besuch bei Seiner Maiestaet [sic] dem Kaiser der Osmanen Abdul Hamid II im Herbst des Jahres 1898” meaning “German Kaiser Wilhelm II endowed this fountain, in thankful remembrance of his visit in 1898 autumn, to the Ottoman Sultan Abdülhamid II”. There is also an Ottoman inscription in the arch of fountain, Undersecretary of Seraskery Ahmet Muhtar Bey’s eight couplet history verse is written by Hattat İzzet Efendi. The poem commemorates the construction of the fountain for Wilhelm II’s visit to Istanbul.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Haydarpaşa Sabotajı 6 Eylul 1917

Kadıköy-Haydarpaşa koyunun kuzey tarafında, Kadıköy ile Üsküdar ilçelerinin arasında yer alır. Osmanlılar döneminde önce bir mesire yeri olarak tanınmış, XX. yüzyılın başlarından itibaren de Anadolu demiryolu şebekesinin başlangıcına ait tesislerin kurulduğu bir semt olarak önem kazanmıştır. Haydarpaşa semti, Kadıköy’ün en yüksek yerinde Yeldeğirmeni mahallesinin bulunduğu tepe ile Numune ve Askerî hastahanelerinin işgal ettiği yüksekliğin arasında kalmaktadır. Burada çok yakın tarihlere gelinceye kadar geniş bir çayır ile gerilerden iki kol halinde inen bir dere bulunuyordu. İlkçağ’da Himerios adıyla anılan Haydarpaşa deresinin bazı eski haritalarda Ayrılık Çeşmesi deresi olarak adlandırıldığı görülür. Kıyıda ise evvelce şimdiki duruma nisbetle çok daha içerilere kadar giren bir koy bulunmaktadır.

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/6-eylul-1917-haydarpasa-sabotaji-4.jpg]Haydarpaşa Sabotajı 6 Eylul 1917 [/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/6-eylul-1917-haydarpasa-sabotaji-3.jpg]Haydarpaşa Sabotajı 6 Eylul 1917 [/KRSOL]Bölgenin yeni yapılaşması ile Haydarpaşa semtinin tabii topografyası çok değişmiştir. İlkçağ’da herhangi bir şekilde tanınmayan Haydarpaşa semti, şimdiki Kadıköy’ün yerinde kurulan Khalkedon’un kenarında ve büyük ihtimalle surlarının dışındaki araziyi teşkil ediyordu. Ayrıca destekleyici bir bilgi olmasa da Khalkedon’un nekropolünün surların dışında Haydarpaşa bölgesine doğru yayıldığı düşünülebilir. Yalnız altmış yetmiş yıl kadar önce Kadıköy’den Selimiye’ye çıkan yol, Haydarpaşa garına yakın bir yerden demiryollarının üstünden geçerdi. Burada tren ve kara nakil vasıtalarının geçişlerini ayarlayan bariyerli geçidin yanındaki küçük yeşil sahada yekpâre taştan yontulmuş, üstünde akroterli kapağı da olan sağlam durumda bir İlkçağ lahdi dururdu. Bu lahit, eğer burada demiryollarının kurulması sırasında meydana çıkarılmışsa Haydarpaşa’daki nekropolün bir hâtırası olmalıdır. Fakat Bağdat demiryolunun yapımı sırasında tren hattının Anadolu içlerindeki güzergâhı üzerinde bir yerde bulunup buraya taşınmış da olabilir. Khalkedon’un limanı da koyda olmalıydı. Bunun, İlkçağ’ın limanlarının hepsinde tesbit edildiği gibi iri kaba kayaların üst üste yığılması suretiyle yapılmış mendireği herhalde lodos dalgalarına karşı daha muhafazalı Haydarpaşa tarafında uzanıyordu. Ancak burada gar binası ve önündeki rıhtımların inşası ile bütün izler kaybolmuştur.

Bizans çağında Haydarpaşa ile ilgili olması muhtemel önemli bir yapı, Khalkedonlu Azize Euphemia için inşa edilmiş büyük kilise ile bunun yanında bulunan azizenin mezarıdır. IV. Ekümenik Konsil bu kilisede toplanmıştı (451). Bazilika tipindeki kilise, kaynaklardan öğrenildiğine göre kıyıdan 370 m. kadar içeride bir tepede yer aldığından günümüzdeki Yeldeğirmeni mahallesinde bulunan Duatepe sokağı civarında bir yerde olmalıdır. A. M. Schneider’in buranın Yeldeğirmeni tarafında olduğunu ileri sürmesine karşılık R. Janin Ayrılık Çeşmesi’nin yukarısında bulunabileceğini söylemiştir. Fakat bunları destekleyecek herhangi bir kalıntı bulunmadığından kesin bir kanaat belirtmek mümkün değildir.

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/6-eylul-1917-haydarpasa-sabotaji-2.jpg]Haydarpaşa Sabotajı 6 Eylul 1917 [/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/6-eylul-1917-haydarpasa-sabotaji-1.jpg]Haydarpaşa Sabotajı 6 Eylul 1917 [/KRSOL]Haydarpaşa çevresinde Erken hıristiyan döneminde kurulan dinî tesislerden biri de Azize Bassa adına V. yüzyıl içinde inşa edilen kilisedir. 536’da bunun yanına bir manastır yapılmış, ancak VI. yüzyıldan itibaren bu manastıra dair hiçbir belge kalmamıştır. Himerios mahallesinde ve deniz kıyısında bulunduğu kaydedilen manastırın Haydarpaşa deresi çevresinde bir yerde olduğu tahmin edilmektedir.

Dördüncü Haçlı ordusu 1203 yazında İstanbul önlerine geldiğinde gemiler önce Khalkedon karşısında demirlemiş ve ileri gelenler buradaki saraya yerleşirken çadırlı bir ordugâh kurulmuştur. Böyle bir ordugâh için en uygun yerin Haydarpaşa çayırı olacağı açıktır. Haçlı kuvvetleri birkaç gün sonra buradan ayrılarak Üsküdar’a geçmiştir.

Osmanlı Beyliği’nin batıya doğru genişlemesi sırasında Haydarpaşa ve Üsküdar çevresi Türkler tarafından ele geçirilmişti. İstanbul’un fethinden sonra Khalkedon, şehrin ilk kadısı Hızır Bey’e temlik edildiğinden adı Kadıköyü olmuştur. Osmanlı Devleti’nin daha ileri döneminde Dârüssaâde ağalarının mülkiyetine geçen Kadıköy’ün Haydarpaşa tarafındaki kesimi İbrâhim Ağa’nın olmuş, o da 988’de (1580) burada bir mescid yaptırmıştır. Bu mescidin yanında Sultan Abdülmecid tarafından inşa ettirilen, manzum kitâbesini Zîver Bey’in yazdığı bir karakolhâne bulunuyordu. Yine siyahî ağalardan Hâlid Ağa Haydarpaşa’dan geçen bir su yolu yaptırarak biri Kadıköy içinde, diğeri Haydarpaşa semtinde iki çeşme inşa ettirmiştir (bk. HÂLİD AĞA ÇEŞMELERİ).

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/6-eylul-1917-haydarpasa-sabotaji-8.jpg]Haydarpaşa Sabotajı 6 Eylul 1917 [/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/6-eylul-1917-haydarpasa-sabotaji-7.jpg]Haydarpaşa Sabotajı 6 Eylul 1917 [/KRSOL]Semtin, adını III. Selim’in vezirlerinden Haydar Paşa’dan aldığı yolundaki görüş herhalde doğru değildir. Hüseyin Ayvansarâyî’nin Vefeyât-ı Selâtîn ve Meşâhîr-i Ricâl adlı eserinden semtin adını, deniz kıyısında muhteşem bir kasır yaptıran I. Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman dönemi vezirlerinden Haydar Paşa’dan aldığı öğrenilmektedir. Fakat yine Ayvansarâyî Hadîkatü’l-cevâmi‘de, aynı Haydar Paşa’nın İstanbul içerisinde bulunan ve günümüze gelen çeşme ve medresesinden bahsederken 977 (1569-70) tarihli kitâbesinde “merhum” ibaresinin bulunduğunu yazmaktadır. Bu duruma göre Haydarpaşa semtindeki kasrın sahibinin şehrin içindeki hayratın da kurucusu olması ihtimali şüphe ile karşılanabilir. Çünkü Ayvansarâyî, köşkü yaptıran Haydar Paşa’nın 930’da (1524) öldüğünü bildirir. Burada şu hususa da işaret edilmesi yerinde olur ki 1549’dan itibaren beşinci vezir olan, 1553’te Osmanlı-Avusturya münasebetlerinde adı geçen bir Haydar Paşa daha vardır. Mora’da Tirepoliçe (Tripolitza) şehrinde Haydar Paşa evkafından bir hamam bulunmakla birlikte bunun hangi Haydar Paşa’ya ait olduğu bilinmemektedir (Göyünç, s. 16). Yine Hüseyin Ayvansarâyî, Mecmûa-i Tevârîh’inde Bosnalı Şeyh Mehmed Ağa’dan bahsederken onun Haydarpaşa bahçesine babası yerine usta olduğunu bildirmektedir. Bu kayıt, Haydarpaşa bahçesinin varlığına işaret ettiği gibi burada bir şeyhin yaşadığı ve bir tekkenin bulunduğunu da gösterir.

Haydar Paşa’nın XVI. yüzyılda yapılan kasrının yeri bilinmemektedir. Ancak yakın tarihe kadar Yeldeğirmeni’ne çıkan yamaçta Rıhtım İskele sokağı ile Nemlizâde sokakları arasında, Çeltikçi sokağı karşısındaki boş arsa ile yapı adasının ortasında moloz taşlarından örülmüş çok eski ve kalın bir set duvarı vardı. Bunun Haydarpaşa Kasrı ve bahçesine ait araziyi düzleyen set duvarı olduğunu tahmin ediyoruz. Bu kalın duvar, Pervitich’in 1936’da yayımlanan sigorta planlarının Haydarpaşa paftasında da gösterilmiştir. Aynı haritalarda daha güneyde Nemlizâde ve Uzunhâfız sokaklarında görülen teras duvarları herhalde Haydarpaşa bahçesinin arsalarına aittir.

Haydarpaşa çayırı ve arkasındaki düzlük, Osmanlı ordusunun bir kısmının Anadolu yönünde sefere çıktığında toplandığı yerdi. XIX. yüzyılda Nizâm-ı Cedîd askerleri tâlimlerini burada yapıyorlardı. Ayrıca I. Dünya Savaşı sırasında Haydarpaşa çayırı açık ordugâh olarak kullanılmıştı. Başta Çanakkale olmak üzere savaş alanlarından getirilen yaralıların da burada kurulan çadırlarda barındırıldığı söylenir. Mütareke’de İstanbul’daki İngiliz işgal kuvvetlerinin bir birliği yine Haydarpaşa’da konaklamıştı.

XIX. yüzyılda içinden demiryolu geçirilinceye kadar Haydarpaşa çayırı şehir halkının başlıca mesire yerlerinden biriydi. II. Mahmud döneminde çayırın kuzey tarafındaki köşkte Şehzade Murad ile Abdülhamid’in sünnet düğünleri yapılmıştı. Câbir Said Efendi’nin Vekāyi‘nâme’sinde 1228 (1813) yılında İbrâhim Paşa’nın burada alay gösterdiği ve Sultan Mahmud’un bunu Gümrükçübaşı Köşkü’nden seyrettiği bildirilir. İlk Türkçe gazete olan Cerîde-i Havâdis’i çıkaran William Churchill, 1836’da Haydarpaşa çayırı dolaylarında avlanırken bir çocuğun ölümüne sebep olmuştur. Bu olay, o tarihlerde çevrede hâlâ av hayvanlarının bulunduğunu göstermesi bakımından dikkate değer.

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/6-eylul-1917-haydarpasa-sabotaji-6.jpg]Haydarpaşa Sabotajı 6 Eylul 1917 [/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/6-eylul-1917-haydarpasa-sabotaji-5.jpg]Haydarpaşa Sabotajı 6 Eylul 1917 [/KRSOL] Haydarpaşa çayırı balonla uçuş denemelerinin yapıldığı bir mekân olarak da kayıtlara geçmiştir. Nitekim Comaschi adında bir İtalyan baloncu, 1260’ta (1844) Haydarpaşa’daki kasrın önünde ilk uçuş denemesini yapmıştır. İbrâhim Ağa çayırı üstündeki yamaçta (şimdiki Koşuyolu yamacı olmalı) hey’et-i vükelâ, ileri gelen davetliler, yabancı elçi ve konsoloslar için çadırlar kurulmuş, padişah da buradaki kasra gelmiştir. Comaschi, balon havalandıktan sonra aşağıya üzerinde İzzet adlı şair tarafından kaleme alınan beş beyitlik bir kaside yazılı matbu bir kâğıt atmıştır. “Sâyesinde on iki burcu görüp İzzet dedim / Han Mecîd’in şânı çıksın göklere balon ile, 1260” şeklinde tarih beyti bulunan bu ta‘miyeli ve mücevher manzumeyi Reşat Ekrem Koçu nakletmektedir. Comaschi üçüncü uçuşunu Nisan 1845’te yine Haydarpaşa çayırından, Âdile Sultan’ın Mehmed Ali Paşa ile evlenmesi dolayısıyla yapılan ve yedi gün, yedi gece süren düğünü sırasında gerçekleştirmiştir. Bu evlenme töreni, Murad Molla Tekkesi Şeyhi Hâfız Mehmed Murad Efendi’nin yalnız 1261 (1845) yılına ait olaylara yer verilen Vekāyi‘nâme’sinde (Millet Ktp., Ali Emîrî Efendi, nr. 103) ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Uçuşlara dair haberler Cerîde-i Havâdis ve yirmi yıl sonra Hakāyiku’l-vekāyi‘ gazetelerinde çıkmış, konuyla ilgili bir gravür de Paris’te yayımlanan Journal des voyages’ın 362. sayısında yer almıştır (Toydemir, I/3, s. 100-102).

Fransa Krallığı’nın İstanbul’daki elçisi Comte de Choiseul-Gouffier için mühendis F. Kauffer tarafından 1776’da çizilen, 1786’da üzerinde tamamlama ve düzeltmeler işaretlenen, J. D. Barbié du Bocage’in yeni düzeltmeleriyle 1821’de J. von Hammer’in İstanbul hakkındaki eserinde tekrar yayımlanan İstanbul haritasında XVIII. yüzyıl sonlarındaki Haydarpaşa ayrıntılı olarak gösterilmiştir. Burada, Harem İskelesi güneyinde kıyıdaki bir çıkıntı Sağarcılarburnu olarak işaretlenmiştir. Harem İskelesi’nden itibaren Kadıköy’e kadar olan saha yer yer ağaçlarla kaplı boş bir arazi şeklinde görülmektedir. Haritada Ayrılık Çeşmesi deresi olarak adlandırılan akarsuyun kuzeyinde Halil Hamîd Paşa’nın mezarının az aşağısında Abdullah Ağa Çeşmesi vardır. Bu Saraçlar Çeşmesi olarak tanınan çeşme olmalıdır. Karacaahmet Mezarlığı’nın Haydarpaşa’ya inen ucunda, Fransızlar’la çok yakın dostluğu olduğu bilinen, 1782-1785 yıllarında sadrazamlık yaptıktan sonra idam edilen Halil Hamîd Paşa’nın ailesine ait mezarlar bugün hâlâ mevcuttur. Daha aşağıda Seyyid Ahmed ve Ayrılık Çeşmesi dereleri olarak adlandırılan, sonra denize kadar Haydarpaşa deresi olarak uzanan akarsuyun iki kolu arasındaki arazide küçük bir yerleşme yeri gösterilmiş ve İbrâhim Ağa Tekkesi işaretlenmiştir. Ayrılık Çeşmesi’nin yerinde birkaç evlik küçük bir yerleşim vardır. Kauffer bunun yanına Haydarpaşa adını yazmıştır. Derenin denize kavuştuğu yerde koyun kuzeydeki kıvrımı içinde ise Haydarpaşa İskelesi vardır. 1940’lı yıllara kadar burada denizde eski iskelenin kalıntısı görülürdü.

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/6-eylul-1917-haydarpasa-sabotaji-12.jpg]Haydarpaşa Sabotajı 6 Eylul 1917[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/6-eylul-1917-haydarpasa-sabotaji-11.jpg]Haydarpaşa Sabotajı 6 Eylul 1917[/KRSOL]Kauffer’in haritasında Haydarpaşa’nın bahçesi Yeldeğirmeni tepesiyle kıyı arasındaki arazide işaretlenmiştir. O tarihlerde Kadıköy’deki yerleşme alanı Yoğurtçu Şükrü sokağından ileri taşmamaktadır. Bu sebeple Haydarpaşa semtinin tamamı haritada ağaçlık ve boş olarak gösterilmiştir. Helmuth von Moltke’nin haritası esas alınıp 1268’de (1851-52) Türkçe olarak basılan İstanbul ile Anadolu yakasının haritasında aynı durum görülür. Haydarpaşa İskelesi ile Kadıköy arasında kıyıya paralel uzanan dikdörtgen planlı, etrafı duvarla çevrili çok büyük bir bahçe işaretlenmiştir; içinde de iki bina vardır.

XIX. yüzyılda Kâğıthane, Göksu ve Fenerbahçe mesire yerleri kadar şöhretli olmamakla beraber Haydarpaşa çayırı da şehir halkının rağbet ettiği bir mesire idi. Kadıköy’ün İbrâhim Ağa Camii ve Tekkesi’ne giden yola inen yamacında, kareli bir sokak düzenlemesiyle (dama tahtası veya ızgara denilen planlama) eski Haydarpaşa bahçesi ve herhalde kasrın arsası yapı adalarına bölünerek parsellenmiş ve buralara büyük çoğunluğu kâgir evler yapılmıştır. Aralarda tek tük ahşap evler de vardı. Bunlardan biri, Rıhtım İskele sokağı yokuşu ile Çeltikçi sokağı köşesinde Rumlar’a ait çok eski bir evdi. Yeldeğirmeni ile Rıhtım caddesi ve Çayırbaşı yolu arasında kalan bölgede Türkler ile birlikte bilhassa Yeldeğirmeni semti tarafında yahudiler, sahilden yukarı çıkan sokaklarda Rumlar, Ermeniler ve Levantenler’le (tatlı su frenkleri) yabancılar yaşıyordu. Burada bazı apartmanlar da bulunuyordu. İçlerinde en büyüğü bir İtalyan’a ait Valpreda Apartmanı’dır ki Batı mimarisi üslûbundaki heybetli kitlesiyle üst katları Haydarpaşa-Kadıköy koyunun her tarafına hâkimdir. J. Pervitich’in 1936’da yayımlanan sigorta planlarının Haydarpaşa paftasında apartmanların üzerlerinde yazılı olan sahiplerinin adları, Haydarpaşa bahçesinden parsellenen yerlerin çoğunlukla gayri müslim azınlığın mülkiyetinde olduğunu açık şekilde belli eder.

Haydarpaşa garının yapımı ve Almanlar’ın idaresindeki Bağdat demiryolunun tesisiyle Rıhtım İskele sokağında bir Alman okulu inşa edilmiş (daha sonra Osman Gazi İlkokulu), Fransız rahibeleri de aynı sokağın az yukarısında Sainte Marie du Rosaire Kilisesi ile Sainte Euphémie kız okulunu inşa ettirmişlerdi. Daha ileride Yeldeğirmeni Karakolhane caddesi üzerinde de yine Fransız rahiplerin Saint Louis İlkokulu (şimdi kız yetiştirme yurdu) vardı. Burada iki de otel yapılmıştı. 1923’te Çayırbaşı yolunda bir evde başlayan yangın, Nemlizade sokağı yönünde ilerleyerek Haydarpaşa’nın bu kesimindeki evlerin mahvına sebep olmuştur.

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/6-eylul-1917-haydarpasa-sabotaji-10.jpg]Haydarpaşa Sabotajı 6 Eylul 1917 [/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/6-eylul-1917-haydarpasa-sabotaji-9.jpg]Haydarpaşa Sabotajı 6 Eylul 1917 [/KRSOL] XIX. yüzyıl sonlarında Haydarpaşa semtinin büyük ölçüde değişmesinde, 1844-1846 yıllarında Sultan Abdülmecid döneminde Askerî hastahanenin inşası rol oynamıştır. Kırım Savaşı sırasında bu hastahane ile iskele arasındaki bölge İngiliz Mezarlığı’na tahsis edilmiş, daha yukarıda ise II. Abdülhamid döneminde 1894’te başlayarak mimar Raimondo d’Aronco ile Vallaury tarafından gösterişli Mekteb-i Tıbbiyye binası yapılmış, Üsküdar’a giden caddenin karşı tarafında da bu mektebin tamamlayıcı unsuru olan hastahane bloklarının 1901’den itibaren yapımına girişilmiştir. Alman Rieder Paşa tarafından düzenlenen esaslara göre kurulan bu hastahane (Haydarpaşa Numune Hastahanesi) ilk projesine göre bütünüyle tamamlanmadan kalmıştır. Semtin tarihinde ve topografyasının değişmesinde çok önemli bir yeri olan kuruluş, hiç şüphe yok ki dev ölçülü gar yapısı ile buna bağlı olan demiryolu şebekesi ve burada kurulan çeşitli tesislerdir. Bunlara bir dereceye kadar, eski Haydarpaşa İskelesi’nin karşısına isabet eden yerde 1930’lu yıllarda Wagon-Lits Cook’un kurdurmuş olduğu tamir atölyesi de dahil edilebilir.

Anadolu demiryolunun Haydarpaşa’daki ilk istasyonu daha geride küçük, basit bir bina idi. 1872’de işletmeye açılan bu demiryolu bir banliyö hattı ölçüsünü aşmıyordu. Fakat 1906’da II. Abdülhamid zamanında, Anadolu yönünde Bağdat demiryolunun Alman sermayesiyle gelişmesi sonunda kazıklar çakılarak doldurulan arazi üstünde, mimar Otto Ritter ile Helmuth Cuno’nun projelerine göre Prusya neo-Rönesans üslûbunda heybetli bir bina olarak yapılan Haydarpaşa Garı 1908’de tamamlanmıştır. I. Dünya Savaşı içinde Almanya’dan gelerek buradan cephelere sevkedilen patlayıcı maddeler ve cephaneler bunları trene taşıyan azınlıktan bir hamalın sabotajı sonunda patlamış, çıkan yangında gar binası tamamen yanmıştır. 1930’lu yıllara gelinceye kadar kulelerin külâhları ve binanın çatısı yoktu. Önce bu kısımlar eski resimlere göre ihya edilmiş, 1938’de alevlerden kavrulan ve ufalanan pencere kemer taşları yenileriyle değiştirilerek gar ilk görünümünü yeniden kazanmıştır.

Garın önündeki rıhtımda 1915’te Türk neo-klasik üslûbunda çok güzel bir vapur iskelesi yapılmıştır. Mimarisi, duvarlarını kaplayan Kütahya çinileri ve içindeki ahşap oyma işleriyle Türk millî mimari akımının en başarılı eserlerindendi. Fakat yakın tarihlerde iç mimarisi değiştirilmiş, bu arada oymalı ahşap doğramaların büyük kısmı sökülüp kaldırılmıştır. Vapurların lodos havalarda iskeleye rahat yanaşmasını sağlamak üzere karşısında 600 m. kadar uzunluğunda bir de mendirek inşa edilmiştir. Açılış töreni 1 Nisan 1903 tarihinde yapılan Haydarpaşa Limanı dalgakıranının tam ortasında anıt biçiminde bir kitâbe taşı bulunmaktadır (bu anıtın bir benzeri de Selânik’te Hamidiye bulvarı başına dikilmişti). Deniz Albay Ahmed Râsim’in, “Dalgıranın vasatında bir noktada bir dikilitaş âbidesi vardır ki târîh-i inşâ ve sâireyi hâvî bir kitâbeyi hâizdir” diyerek tanıttığı bu kitâbenin (Marmara Denizi Kılavuzu, s. 286) hâlâ durup durmadığı ve metni öğrenilememiştir.

Haydarpaşa Garı’nın kuzeydeki kolu daha kısa bir “U” şeklindedir. Buradan başlayan demiryolu hatları çayırı güneye doğru bölen bir kavis çizerek devam eder. 1930’lu yıllara kadar, garın güney tarafında kıyı ile hatlar arasında uzanan İstasyon caddesi kenarında ve garın parmaklıkları içinde bir açık hava gazinosu bulunuyordu. Sonraları demiryolunun hatları çoğaltıldığından buradaki bahçe ortadan kalkmıştır.

Demiryolu ile kıyı arasında çok küçük bir parça halinde kalan Haydarpaşa çayırı, 1940’lı yıllara kadar Kadıköy’ün bir kısım halkının açık havaya çıktığı bir alandı. Zamanla burada da demiryolları çoğaltıldığı gibi Selimiye ile Kadıköy arasındaki köprü ve alttaki geçişler yapılmış, Haydarpaşa çayırı buradan geçen dere ile birlikte ortadan kalkmıştır. Derenin denize aktığı yerde, Kadıköy Rıhtımı’ndan Haydarpaşa’ya uzanan caddenin altında II. Abdülhamid döneminde 1304 (1886-87) yılında tek gözlü kâgir bir köprü yapılmıştı. Harap durumdaki daha eski bir köprünün yerine inşa edilen bu köprünün mermer üzerine işlenmiş kitâbesi 1940’a kadar caddenin kenarında görülürdü. Ancak daha sonra yıkılan bu köprünün kitâbesinin ne olduğu bilinmemektedir.

XIX. yüzyıl içlerine gelinceye kadar bir yerleşmeye sahne olmayan Haydarpaşa’da önemli tarihî eserler bulunmamaktadır. Çayırın koya yakın ucunda XIX. yüzyıl içinde yapıldığı mimarisinden anlaşılan büyük, sarı badanalı bir konak vardı. Moltke haritasının Türkçe’si olarak 1268’de (1851-52) yayımlanan İstanbul haritasında, ağaçlarla kaplı büyük bahçenin kuzey tarafında işaretlenen veya onun yerinde yapılmış olan bu bina çevre halkı tarafından Hasırcıbaşı Konağı (Köşkü) olarak adlandırılırdı. Bu çok katlı ve dışında göze çarpar bir özelliği olmayan harapça binada 1930’lu yıllarda devlet demiryolları personeli oturuyordu. Kısa bir süre sonra yapı yıktırılmış olup izi de kaybolmuştur.

Haydarpaşa garından başlayan demiryolları ağının içinde kalmış halen üst geçitten görülebilen bir açık türbe bulunmaktadır. Bu türbenin içindeki şâhide üzerinde şu yazı görülür: “Yâ hû merhûm ve mağfûrun leh Lâhûtî (?) Abdullah Baba’nın ruhuna el-Fâtiha, 1282” (1865-66). Ayvansarâyî de bir Haydarpaşa Camii’nden bahseder (Hadîkatü’l-cevâmi‘, II, 241-242). Bu ibadet yeri, Mehmed Efendi adlı bir kişi tarafından III. Mustafa döneminde (1757-1774) babası Cebehâne Ocağı’ndan Ömer Efendi’nin ruhu için yaptırılmıştır. Ancak bu camiden bir iz günümüze gelmemiştir. Ayrıca Haydarpaşa semtinde bu adla tanınan küçük bir cami daha bulunmaktadır. Yeldeğirmeni caddesiyle tren yolu arasındaki evlerin içinde sıkışmış olan cami Yeldeğirmeni veya Râsim Paşa Camii olarak da bilinir. Çok küçük ölçüde olan bu yapı, Osmanlı dönemi Türk sanatının son safhasında uygulanan Türk neo-klasiği üslûbunun basitleştirilmiş bir örneğidir. Demiryolları ile kıyı arasında son yıllarda inşa edilen kubbeli büyük cami ise estetik bir değere sahip değildir. Eski Haydarpaşa İskelesi başındaki bir namazgâhın yerinde yapılmış olup Haydarpaşa Camii’nin adını sürdürür.

Kauffer haritasında Haydarpaşa-Kadıköy arasındaki tepede, Yeldeğirmeni semti çevresinde Kloster yazısıyla işaretlenen tekke günümüze kadar gelmemiştir. Bu semte adını veren yel değirmenleri de yüz yılı aşkın bir süre içinde ortadan kalkmıştır. Zamanımıza ulaşmamakla birlikte I. Ahmed tarafından Haydarpaşa’da deniz kıyısında 1614 yılında bir çeşme yaptırıldığı bilinmektedir (Ayvansarâyî, Mecmûa-i Tevârih, s. 106). Daha sonra III. Selim dönemi Dârüssaâde ağalarından Hâlid Ağa Kadıköy’e getirdiği su için Haydarpaşa’da bir çeşme inşa ettirmişti. Buradaki eski İntaniye Hastahanesi duvarında olan ve bütünüyle kazınan kitâbesinin tam metnini Mehmed Râif Bey’in evvelce yayımladığı bu çeşme, 1255’te (1839-40) Sultan Abdülmecid tarafından su yolu tamir edilirken yeni baştan yaptırılmıştır.

Haydarpaşa semtinde diğer bir çeşme koyun kuzey tarafında, İbrâhim Ağa Mescidi’ne giden Çayırbaşı yolunun başında bulunmaktadır. Burada Çuhadar Ağası Lâdikli Ahmed Ağa 1208 (1793-94) yılında bir namazgâhla bir çeşme yaptırmıştı. Aynı zamanda buraya serviler de diktirmiş olduğu çeşme kitâbesinden öğrenilir. Serviler günümüze kadar gelmemiştir. Fakat namazgâhı gölgeleyen çok yaşlı büyük bir çınar vardı. Son yıllarda bu ağaç kurutulmuş ve arkasından da kesilmiştir. Namazgâhın, üstü istiridye kabuğu biçiminde kabartmalı mihrap taşında, “Sâbıkan çuhadar ağa-yı hazret-i şehriyârî sâhibü’l-hayrât ve’l-hasenât Lâdikli Ahmed Ağa, 1208” yazısı yer alıyordu. Bu taş 1930’lu yıllarda kaybolmuştur. Namazgâhın yerinde, Mütareke yıllarında Haydarpaşa’da konaklayan İngiliz işgal kuvvetleri birliğinin askerleri için bir patenle kayma yeri yapılmıştı. Kalın betondan olan bu düzlük namazgâh arsasında ev yapılırken ortadan kalkmıştır. Çeşme ise çok harap halde iken Kadıköy belediyesi tarafından 1996 yılında klasik biçimde yeniden yaptırılmıştır. Damını teşkil eden yüzü işlemeli mermer bir levhadan öğrenildiğine göre ilk yapıldığında çağının üslûbunda bezemeli bir yapıya sahipken sonraları yıkılarak yuvarlak kemerli gösterişsiz basit çeşme inşa edilmişti. Yeni onarımda ise çeşmeye tekrar klasik bir görünüm verilmiştir.

Haydarpaşa çayırının geride bitimine işaret eden ikisi de namazgâhlı iki çeşme daha vardır. Bunlardan kuzeyde olanı, İbrâhim Ağa Camii’nin daha ilerisinde Karacaahmet Mezarlığı’nın kenarında toprağın bir set teşkil ettiği yerde bulunuyordu. Saraçlar Namazgâhı ve Çeşmesi, Mehmed Râif Bey’in yayımladığı uzun manzum kitâbesine göre 1190’da (1776) yaptırılmıştı. Bânisi belli olmamakla beraber Kauffer haritasında burada bir Abdullah Efendi Çeşmesi işaretlenmiştir. Kitâbesinde de belirtildiği gibi çeşmenin haznesinin üstü sofa yani namazgâhtı. Yekpâre mermerden büyük bir taş hem ayna taşı görevi görüyor hem de kitâbeyi taşıyordu. Bunun yanında birer sütun yer almıştı. Hiçbir süslemesi olmayan çeşme sofasını birçok ağaç gölgeliyor, önünde normal yalağından başka hayvanlar için iki yalağı daha bulunuyordu. Haydarpaşa semtinin güzel bir köşesini teşkil eden Saraçlar Namazgâhı ve Çeşmesi, ressam Üsküdarlı Hoca Ali Rizâ Bey’in bir eserine konu olmuştur. Mehmed Râif Bey’in bir halk rivayetine dayanarak yazdığına göre Saraç Ahmed Efendi adında biri bu namazgâhın kurucusudur. Karayolunun buradan geçirilmesi sırasında 1956’da Karacaahmet Mezarlığı’nın bu taraftaki ucu ile birlikte namazgâh ve çeşme ortadan kalkmıştır.

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/6-eylul-1917-haydarpasa-sabotaji-14.jpg]Haydarpaşa Sabotajı 6 Eylul 1917[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/6-eylul-1917-haydarpasa-sabotaji-13.jpg]Haydarpaşa Sabotajı 6 Eylul 1917[/KRSOL]Haydarpaşa çayırının güneydeki sınırında, eski Bağdat kervan ve sefer yolunun kenarında bulunan ve Ayrılık Çeşmesi adıyla tanınan menzil çeşme ve namazgâhı bulunmaktadır. Mimari bakımdan XVI. yüzyılın klasik üslûbuna işaret eden çeşme Kapıağası Gazanfer Ağa tarafından yaptırılmış, Kapıağası Ahmed Ağa 1154’te (1741) su yolunu ve çeşmeyi tamir ettirerek kendi adına bir kitâbe koydurmuştur. Çeşmenin üzerinde görülen ikinci kitâbe ise bu eserin 1340 (1921-22) yılında Dürriye Sultan ruhu için tamir ettirildiğini bildirir. Dürriye Sultan, V. Mehmed Reşad’ın büyük oğlu Şehzade Mehmed Ziyâeddin Efendi’nin veremden ölen kızıdır. Arkadaki tepede Ziyâeddin Efendi’nin köşkü bulunuyordu. Alçak kesme taştan bir duvarla çevrili olan namazgâh sofası 1960’ta toprak altında bırakılarak yok edilmiştir. 1997’de kaldırım düzenlemesi sırasında bu tarihî değeri çok büyük olan çeşme kısmen gömülmüştür.

Kadıköy’ün Haydarpaşa semti sayılan ve Haydarpaşa bahçesinden ayrıldığı sanılan kuzey kısmında, koya dikine inen sokakların iki tarafına bölünen parsellerde bitişik olarak yapılan evlerin aralarında pek az sayıda ahşaptan bulunanlar olmakla beraber genellikle kâgir meskenler ve apartmanlar inşa edilmiştir. Hemen hemen çoğu XIX. yüzyılın son çeyreğiyle XX. yüzyılın başlarında yapılan bu evlerle az sayıdaki apartmanlar Batı mimari üslûbundadır. Gayri Menkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu kararıyla bu bölge tarihî sit olarak ilân edilip evlerin korunması gerekli kültür varlıkları olduğu kabul edilmiş, fakat yakın tarihlerde bu karar bir ölçüde bozulmuştur.

[KBASLIK]İlk Haydarpaşa Faciası [/KBASLIK]
6 Eylül 1917′de Haydarpaşa, cehennemi yaşadı. Suriye Cephesi’ndeki Dördüncü Ordu’ya asker, silah ve cephane götürmek üzere harekete hazır bekleyen bir trenle, yolcu dolu bir banliyö treni ateş aldı. Gar harabeye döndü. Yüzlerce insan öldü.

İmparatorluk başkenti İstanbul’da büyük korku ve dehşet yaratan, yüzlerce insanın ölümüne yol açan olay, 6 Eylül 1917 günü yaşandı. Saatler 16.30′u gösterirken, kentin Anadolu yakasındaki büyük patlamayla birlikte, toprak sarsıldı, kimi yerlerde binaların camları kırıldı, sokaklardaki insanlar, korku içinde, kaçacak yer aramaya başladılar. Hemen herkesin zihninde aynı soru şekilleniyordu:

[KBASLIK]Neydi bu patlama?.. [/KBASLIK]
Birinci Dünya Savaşı’nın tüm hızıyla sürdüğü günlerdi. O sıralarda İngiliz savaş uçakları, sık sık İstanbul semalarında beliriyor, birkaç yere bomba attıktan sonra uzaklaşıp gidiyorlardı. Bu nedenle, önce patlamanın İngiliz uçaklarının attığı bombalardan kaynaklandığı sanıldı.

Ama ilkinden 7 saniye sonra duyulan ikinci bir patlama, ortalığı yeniden sarstı ve bunu, daha küçük çapta infilaklar izledi. Biraz cesaretlenip sahillere çıkanlar, gördükleri manzara karşısında dona kaldılar. Haydarpaşa alev alev yanıyor, her patlamayla birlikte, çevreye taş ve toz bulutu yağıyordu. Binaya ayrı bir güzellik katan sivri kuleleri uçmuş, çatısından yükselen alevler aç bir canavar gibi önüne gelen yeri tutmaya başlamıştı.

Cephane stoklarının peş peşe infilakı, her geçen dakika, ölü sayısını artırıyordu. Yangın iyice yayılmış; ambarları, silo ve diğer küçük binaları da etkisi altına almıştı.

[KBASLIK]Kadıköy’de korku ve panik [/KBASLIK]
İlk patlamayla birlikte Kadıköy’de, özellikle sahil kesiminde tüm evlerin camları kırılırken, sokaktaki insanların üzerlerine yağmur gibi, irili ufaklı taşlar, ahşap vagon parçaları yağıyordu.Kadıköy Çarşısı’nda alışveriş yapanlar, kendilerini bir anda böylesi bir felaketin içinde bulunca, can havliyle çevredeki binalara sığınmaya çalıştılar. Bu kargaşa içinde, ayaklar altında kalıp ezilenler de oldu.

Birer şarapnel gibi ortalıkta uçuşan taş parçaları, yalnız Kadıköy’de değil, olay yerine bir hayli uzaktaki Kuşdili Çayırı’nda bile yaralanmalara yol açtı. Örneğin Kuşdili Çayırı’nda sevgilisiyle kol kola gezmekte olan gümrük komisyoncusu Dimitri, acı bir feryatla yere yığılmış, yüzü gözü kan içinde kalarak bayılmıştı. Daha sonra hastanedeki tedavisi sırasında, bir mermi parçasının yanağını parçalayarak dilini kopardığı ortaya çıkacaktı.

[KBASLIK]Patlama şehrin her yerinde halk arasında paniğe yol açmıştı [/KBASLIK]
Korkunç patlamalar yalnız Haydarpaşa ve Kadıköy’de değil, şehrin hemen her kesiminde duyulmuş, halk arasında paniğe yol açmıştı. Olay sırasında denizde sefer halinde olan gemilerdeki yolcular arasında da büyük panik yaşanmıştı. Köprü-Kadıköy seferini yapan bu gemilerden birinde bulunan ve patlamanın kaza sonucu meydana geldiğini iddia eden Alman doktor Wilhelm Feltman, yaşadıklarını şöyle anlatıyordu:

“6 Eylül 1917′de öğleden sonra saat 3 ila 4 arasında, tanıdığım bir Türk subayıyla birlikte Galata Köprüsü’nden vapurla Asya sahilindeki Kadıköy’üne geçiyordum. Bu subay, bana bir yerde cereyan eden ateş düellosuna ait uzun bir hikayeyi anlatırken ben Haydarpaşa’ya bakıyordum, İstasyonun önünde birçok mavna boşaltılıyordu. Birdenbire tam karaya çıkarken, bir hamalın sırtındaki büyük bir sandığın yere düştüğünü gördüm. Akabinde bir şey parladı ve patladı. Yanımdaki subayla bir kelime konuşmaya zaman kalmadan müthiş bir infilak bizi sarstı. Gemimizde bir kargaşa oldu ve infilaklar birbirini izlerken dört tarafımızda suya öte beri düşmeye başladı. Herkes sahildeki cephanenin havaya uçtuğunu anlayarak kanepelerin altına saklanıyordu. Kaptan şaşırmış kalmış ve gemiyi infilakların olduğu yere doğru sevk ediyordu. Bir Türk deniz subayı, kaptanı mevkiinden defederek kumandayı eline aldı ve vapuru tehlikeli bölgeden uzaklaştırdı. Demiryollarındaki vagonlar birbirini müteakip patladığı için infilaklar gece yarısına kadar devam etti, Savaştan ancak birkaç sene önce açılan güzel istasyon binası, bütün gece alevler içinde kaldı. Felaketin kaç kişinin hayatına kıydığı anlaşılamadı.”

[KBASLIK]Korkunç bilanço [/KBASLIK]
Yangın kontrol altına alındıktan sonra facianın bilançosu da ortaya çıktı. Olay sırasında, biri banliyö treni, diğeri asker dolu iki tren, içindekilerle birlikte yanmış, aralarında gar personelinin de bulunduğu çok sayıda insan da ölmüştü, İstasyon, yakınlarından bir haber alabilmek ya da yakınlarının cesetlerini bulabilmek için, İstanbul’un dört bir yanından gelenlerle dolup taşıyordu.

[KBASLIK]Gazetelere sansür [/KBASLIK]
Ölü sayısı belli değildi, bini aştığı söyleniyordu. Ama bu rakam hiçbir zaman açıklanmadı. İktidardaki İttihat ve Terakki Hükümeti, gazetelere sansür koymuş, hükümetin yayın organı Tanin birkaç satırlık resmi bir tebliğle yetinmişti.

Yapımı yıllar süren muhteşem gar binası acınacak haldeydi. Sivri kuleleri uçmuş, çatısı tamamen yanmış, tüm camlan kırılmış ama yine de ayakta kalmıştı. Bunun yanı sıra liman tesisleri, ambarlar, personel binaları da yerle bir olmuştu. Haftalardan beri Yıldırım Ordularına gönderilmek üzere Haydarpaşa’da toplanan yüzlerce ton cephane ve erzak da yok olmuştu. Bu durum, Suriye ve Irak’taki Türk-Alman Cephesi’ni olumsuz etkileyecek, hatta cephenin düşmesine yol açacak etkenler arasında yer alacaktı.

[KBASLIK]Farklı iddialar ve söylentiler [/KBASLIK]
İttihat ve Terakki Hükümeti’nin koyduğu sansür ve bu konudaki suskunluğu, facianın nedenleri hakkında halk arasında türlü dedikoduların yayılmasına yol açtı.

İngiliz Savaş Uçakları mı? Kimileri, garı İngiliz savaş uçaklarının bombaladığını öne sürüyordu; ama o gün İstanbul’a bir hava akını yapılmadığı belirlenmişti.

Denizaltı mı? Bazılarına göre de Çanakkale’yi aşıp İstanbul’a gelmeyi başaran bir düşman denizaltı, Haydarpaşa’yı top atışına tutmuş, cephanelerin ateş almasıyla facianın boyutları büyümüştü.

Sabotaj mı? Bazı görgü tanıkları ise olayın ‘sabotaj’ olduğunu iddia ediyordu. Bu iddiaya göre, limanda vinçleri kullanmakta olan Ermenilerden bazıları, mavnalardan aldıkları cephane sandıklarını kasti olarak yere atmış, patlayan cephane sandıkları diğerlerinin de tutuşmasına ve facianın büyümesine yol açmıştı.

[KBASLIK]Alman ordusundaki Fransız ajanı [/KBASLIK]
Birinci Dünya Savaşı sırasında Harbiye Nezaretinde kurulan ‘İhracat, İthalat ve Siparişat-ı Umumiye Dairesi’nde yedek subay olarak görev yapan A. Baha Özler de Haydarpaşa’ya sabotajın, Alman ordusunda görevli bir Fransız ajanı ve yardımcıları tarafından yapıldığını iddia etmektedir.

Baha Özler’in Yıllarboyu Tarih dergisinin Ekim 1980 sayısında “Haydarpaşa Garı’nı havaya uçuran adamı tanıdım” başlığı altında yayımlanan anılarında anlattığına göre, bu kişinin adı Georges Mann’dı.

Baha Özler’in çalıştığı dairenin Sirkeci Gümrüğü’nde yaptığı kontroller sırasında, Georges Mann, onlara yardımcı olmak ve tercümanlık yapmakla görevlendirilmiş ve kısa sürede herkesin güvenini kazanmıştı. Öyle ki, Harbiye Nezareti’ne elini kolunu sallaya sallaya girip çıkıyor, istediğiyle görüşebiliyor, bazen de kurye olarak Almanya’ya gidip geliyordu.

Baha Özler anılarında, patlamanın olduğu gün Georges Mann’ı telaşla Sirkeci’ye doğru koşarken gördüğünü, durumda bir fevkaladelik olduğunu anlayarak peşine takıldığını, daha sonra esrarengiz Almanın daveti üzerine bir motorbotla Haydarpaşa’ya gittiklerini kaydeder. Georges Mann, burada alevlerin arasına dalarak çok sayıda fotoğraf çekmiş, bu fotoğraflardan birkaç kopyayı hatıra olarak kendisine vermişti.

Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra terhis olan yazar, Georges Mann’la Beyoğlu’nda bir birahanede karşılaştığını, onun kendisine ‘Fransız ajanı’ olduğunu itiraf ettiğini, hatta kimliğini gösterdiğini belirtir. Baha Özler’in anılarında anlattığı bu olayın doğruluk derecesi bilinemiyor. Ama bilinen şu ki, Haydarpaşa Garı, gerçekten büyük bir felaket geçirmişti.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

İnsanlık Tarihinin Kara Lekesi: Çerkes Sürgünü

Rusya’nın Karadeniz sahiline inme politikası gereği Kuzey Kafkasya’yı ele geçirme amacıyla 1556’dan itibaren başlattığı Kafkas-Rus Çarlığı savaşı 308 yıl sürdü.

[IMG]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/cerkes-surgunu.jpg[/IMG]

Çerkesleri yok ederek Kafkas Dağlarının iç kesimlerine ilerleyen Ruslar, teslim olanları ya Çarlık ordusuna katılma ya da göç etme seçeneğine zorladı.

[B]21 Mayıs 1864[/B]’ten itibaren Çerkes toplulukları başta Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerine sürgün edildi.

Resmi olmayan rakamlara göre 1,5 milyona yakın Çerkes bir ay içinde sürgüne tabi tutulurken yol şartları, salgın hastalıklar, açlık gibi nedenlerden dolayı yaklaşık 500 bin Çerkes hayatını kaybetti.

Sürgüne tabi tutulanlar Anapa, Novorossiysk, Gelincik, Soçi, Adler gibi Karadeniz limanlarından gemilere bindirildi ve birçoğu Anadolu’da Ordu, Samsun, Tokat, Amasya, Sinop, Yozgat, Düzce, Adapazarı, Kocaeli’ye yerleştirildi.

Çerkeslerin bir kısmı ise Suriye ve Filistin başta olmak üzere Ortadoğu’ya yerleştirildi. Sürgüne maruz kalan Çerkesler zamanla yerli halka karıştı.

Osmanlı İmparatorluğu’na gönderilemeyen Çerkesler ise Orta Laba ve Orta Kuban nehirleri bölgesindeki Rus Kazak köylerine yerleştirildi.

Rusya’nın çok önceden planladığı “Çerkes halkını öz vatanlarından sürgün etme operasyonu” adım adım gerçekleştirilen bir eylem olarak değerlendiriliyor.

Osmanlı topraklarına bile ulaşamadan binlerce kişinin öldüğü bu sürgün “[B]tarihin en acı olaylarından birisi[/B]” olarak nitelendiriliyor.

İnsanlık tarihine kara bir leke olarak geçen Çerkes sürgünü, her yıl Türkiye’de yaşayan Çerkesler tarafından da anılıyor. Deniz kenarında “Nart ateşi” yakıp çevresinde “mezar taşı nöbeti” tutulan anma törenleri, “Sürgün Andı” okunması ile sona eriyor.

[KAYNAK]Kaynak: [URL=”https://www.aa.com.tr/tr/dunya/insanlik-tarihinin-kara-lekesi-cerkes-surgunu/1483679″]İnsanlık tarihinin kara lekesi: Çerkes sürgünü[/URL][/KAYNAK]

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Osmanlı Mutfağı Yemek Çeşitleri ve Tarifleri

[KBASLIK]Osmanlı Mutfağından Yemek Çeşitleri ve Tarifleri[/KBASLIK]
Osmanlı’dan günümüze yemeklerin ve yemek isimlerinin hikâyelerinden konuyla ilgili farklı rivayetlere, yemeklerde kullanılan malzemelerin özelliklerinden, bu malzemelerin faydalarına kadar pek çok ilginç ayrıntıya yer veriyoruz.Saray sofralarından,hala sofralarımızda yer edinen bildiğiniz ya da bilmediğiniz yemeklerden bazılarını seçtik. İlginç hikayeleri ve tarifleriyle 30 çeşit Osmanlı mutfağından yemek tarifini beğeneceğinizi umuyoruz.

[IMG]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/osmanli-mutfagi.png[/IMG]

Kaynak:İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş’nin katkıları ve yemek kültürü konusunda çalışmalar yapan araştırmacı Nilgün Tatlı tarafından hazırlananmıştır.

[CENTER][/CENTER]
[TABLE]
[TR]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/#post-702′]İşkembe Çorbası[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/sirdaniske.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/#post-703′]Nohut Çorbası[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/nohutszs.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/#post-704′]Kuzu Kapama[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/kuzukapama.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/#post-705′]Bıldırcın Dolması[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/bildiriki.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/#post-706′]Yörük Kebabı[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/yogurtluyo.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/#post-707′]Kuzu Yemeği[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/nareksilik.png[/IMG][/URL][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/#post-708′]Çerkez Tavuğu[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/cerkeztavu.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/#post-709′]Levrekli Pilav[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/levreklipi.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/#post-710′]Papaz Yahnisi[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/papazyahni.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-2#post-711′]Karidesli Börek[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/karideslip.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-2#post-712′]Kağıtta Tekir[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/kagittatek.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-2#post-713′]Sütlü Dil Balığı[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/sutludilba.png[/IMG][/URL][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-2#post-714′]Kuru Börülce P.[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/kuruborulc.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-2#post-715′]Sakız Kabağı D.[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/peynirlisa.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-2#post-716′]Patlıcan Mücmeri[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/patlicanmu.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-2#post-717′]İstanbul Pilavı[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/istanbulpi.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-2#post-718′]Fava[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/fava.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-2#post-719′]Topik[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/topik.png[/IMG][/URL][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-2#post-720′]S. Muska Böreği[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/soganlimus.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-3#post-721′]Karaköy Boaçası[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/karakoyboa.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-3#post-722′]Kanlıca Yoğurdu[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/kanlicayog.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-3#post-723′]Dövme Salata[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/dovmesalat.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-3#post-724′]Fasulye Salatası[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/taratorlut.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-3#post-725′]Keşkül-ü Fukara[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/keskulufuk.png[/IMG][/URL][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-3#post-726′]Lalanga[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/lalanga.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-3#post-727′]Karadut Peltesi[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/karadutpel.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-3#post-728′]Höşmerim[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/hosmerim.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-3#post-729′]Gülhatmi Şerbeti[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/gulhatmise.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-3#post-730′]Badem Ezmesi[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/bademezmes.png[/IMG][/URL][/TD]
[TD][URL=’https://www.topragizbiz.com/konular/osmanli-mutfagi-yemek-cesitleri-ve-tarifleri.35/page-4#post-731′]Boza[IMG]https://www.topragizbiz.com/resim/images/boza.png[/IMG][/URL][/TD]
[/TR]
[/TABLE]

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Osmanlı İmparatorluğu-Devleti Kurumları (A’dan Z’ye)

Osmanlı İmparatorluğu-Devleti Kurumları

Acemi Ocağı
Ahilik
Akıncılar
Anadolu Eyaleti
Asakir-i Mansure-i Muhammediye
Asesler
Aşiret Mektebi
Ayan Meclisi (Heyet-i Ayan)
Azaplar
Babıali (Bâbıâlî)
Baltacılar
Baruthane
Beylerbeyi
Bostancı Ocağı
Cebeci Ocağı
Cerrahhane-i Amire
Cuma Divanı
Çarşamba Dîvânı
Darphane-i Amire
Darülaceze
Darülbedayi
Darüleytam
Darülfünun
Darülhadis
Dârülmuallimât
Darülmuallimin
Darüssaade Ağası
Dârüşşafaka
Defterdar
Derbend (Derbent) Teşkilatı
Divan
Divan-ı Hümayun
Donanma-yı Hümâyûn
Düyun-u Umumiye
Emniyet Teşkilatı
Encümen-i Daniş
Enderun
Eyalet
Fener Rum Patrikhanesi
Garb (Garp) Ocakları
Gelibolu Acemi Ocağı
Hamidiye Alayları
Harem
Hasoda
Hazine-i Evrak
Hazine-i Hassa
Hekimbaşı
Hilal-i Ahmer
Humbaracı Ocağı
İdadi
İhtisab (İhtisap)
İmaret (İmarethane)
Islahhane
Islahiye Teşkilatı
İttihat ve Terakki Cemiyeti
Kadı
Kapıkulu Ocakları
Kapıkulu Süvarileri
Kaptan-ı Derya
Kaptanpaşa Eyaleti
Kara Kuvvetleri
Kazasker (Kadıasker)
Kervansaray
Kubbealtı
Lağımcı Ocağı
Lonca
Mabeyn (Mâbeyn-i Hümâyûn)
Maliye Nezareti
Matbah-ı Âmire
Meclis-i Mebusan
Meclis-i Vükela
Mehteran (Mehter)
Mekteb-i Osmani
Miskinhane
Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn
Mülkiye
Medrese
Nakibüleşraf (Nakîbüleşrâf, Nakîbü’l-Eşrâf)
Nişancı
Osmanlılar’da Basın
Redif Teşkilatı (Redîf-i Asâkir-i Mansûre)
Reisülküttap
Rumeli Eyaleti
Sadaret Kaymakamı
Sadaret Kethüdası
Sadrazam (Vezir-i azam)
Şehremini
Sekbanlar
Şeyhülislam
Solaklar
Subaşı
Şirket-i Hayriye
Timarlı Sipahi
Top Arabacıları Ocağı
Topçu Ocağı
Topkapı Sarayı
Tulumbacılar
Türk Ocakları
Vakıf
Vezir
Voynuk Teşkilatı
Yıldız Mahkemesi
Yeniçeri Ocağı
Zaptiye

Acemi Ocağı

Kapıkulu ocaklarına ve özellikle Yeniçeri Ocağı’na asker yetiştirmek için kurulan teşkilat.Birinci Murat döneminde Gelibolu’da kurulan ilk Acemi Ocağı’ndan sonra,İstanbul’un Fethi’nin ardından İstanbul’da Şehzadebaşı’nda da bir Acemi Ocağı kuruldu ve adayların gençleri oda hizmetlerinde, yetişkinleri ise yapı işlerinde, tersanede, odun depolarında, kayık ve gemilerde görevlendirilmeye başlandı. Yakışıklı, zeki olanlarıysa Enderun’da ve İbrahimpaşa Sarayı’nda eğitim gördükten sonra devlet hizmetine alınırlardı. Pek çok devlet yüksek görevlisinin (mesela Sokollu Mehmet Paşa) yetiştiği Acemi Ocağı, devşirme usülünün gözetilmemeye başlanarak, kent çocuklarının da acemi oğlanı alınmasıyla yozlaştı ve 1826’da Yeniçeri Ocağı’yla birlikte ortadan kaldırıldı.Rumeli’de arka arkaya elde edilen zaferler sonucu sınırları genişleyen Osmanlı Devleti, daha fazla askere ihtiyaç duyuyordu. Mevcut kuvvetler ihtiyaca yetmiyor ve elde devamlı bir ordu bulunması gerekiyordu. Bu itibarla, esirlerden faydalanmak gayesi ile 1362 senesinde kadıasker (kazasker) Çandarlı Kara Halil ile ulemâdan Karamanlı Molla Rüstem’in gayretleriyle, Sultan Birinci Murad devrinde,Pençik Kanunu gereğince Acemi Ocağı, Gelibolu’da kuruldu. Daha önceleri, savaşta esir alınanlar, kısa bir eğitimden sonra yeniçeri yazılıp savaşa gönderilirdi. Sultan Birinci Murad zamanında, esirler önce Lapseki, Çardak ve Gelibolu arasında süvari askerlerini taşıyan gemilerde beş-on sene acemi oğlanı olarak çalıştıktan ve uzun bir eğitimden geçtikten sonra Yeniçeri ocağına kaydedilmeye başlandı.

Acemi teşkilatına, acemi oğlanı iki şekilde alınırdı. Biri, harpte esir edilen esirlerin beşte birinden, diğeri ise Osmanlı sınırları içinde yaşayan Hıristiyan çocuklarından ki, buna “devşirme” denirdi. Devşirme kanunu ile Hıristiyan tebaa evladından asker toplanarak, gayrimüslim olan Rumeli halkı, yavaş yavaş Müslüman olacak ve bu askerlerle de Türk ordusu biraz daha kuvvetlenecekti. Kuruluşunda Gelibolu’da bulunan acemi ocağının merkezi, fetihten sonra İstanbul’a taşınmıştır. Gelibolu ocağının başında, Gelibolu ağası vardı. Gelibolu Acemi Ocağı’nın mevcudu, önceleri dört yüz idi; daha sonra beş yüz olmuştur.
İstanbul Acemi Ocağı’nın mevcudu ise, önceleri üç bin kadardı, on altıncı asırda bu sayı, dört bine çıktı. Yeniçeri mevcudu arttıkça, acemilerin miktarı da artıyordu. On altıncı asır sonlarında, Bostancılarla birlikte sekiz-dokuz bine çıkan acemilerin, 17. asır başlarındaki adedi, 9406 idi.
Acemi Ocağı, on yedinci asır ortalarından sonra ehemmiyetini kaybetti. Yeniçeri Ocağı,1826 yılında Sultan İkinci Mahmud tarafından kaldırılınca, bu ocak da kapanmış oldu.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Dünya Tarihinin Gelmiş Geçmiş En Zengin İnsanı Kimdi?

Dünyanın gelmiş geçmiş en zengin insanı kimdi? Bu sorunun asıl cevabı, bir Ortaçağ yazmasının sayfaları arasında bulunuyor, yani Katalan Atlası’nda. Ticaret yollarıyla ilgili bir sayfanın tam ortasında, Batı Afrika Kralı Mansa Musa, belki de dünyada yaşamış en zengin adam, elinde altın bir sikkeyle oturmuş halde betimlenmiş.

tb

Atlasın yeniden oluşturulmuş bir kopyası, İllonois, Evanston’da yer alan Nortwestern Üniversitesi içindeki Block Museum of Art’ta 26 Ocak’ta açılan sergide gösterime sunuldu. “Altın Kervanı” adlı sergi, Afrika’nın Ortaçağ boyuncaki büyük servetine ve nüfuzuna ışık tutuyor. Harita, 1375 yılında Akdeniz’deki Mallorca Adası’nda üretildi ve sadece tek bir örneği var.

Block Müzesi’ndeki serginin küratörü Kathleen Bickford Berzock, “Açık olarak Mansa Musa’nın ve Batı Afrika’nın altın kaynakları oldukça büyük bir öneme sahip.” diyor .

Akla hayale sığmayan bir servet

Bickford Berzock, serginin, Afrika hakkındaki bütün basmakalıp inanışları yıkması amacında olduğunu söylüyor. Ortaçağ dünyasında Afrika’nın önemi akademik tarihçilerce kapsamlı bir şekilde belgelenmiş olsa da, kıta, kamunun gözünde genellikle hummalı bir yer olarak görülüyor. Daha sonra gerçekleşen ve Afrika’nın insanlarını ve kaynaklarını soyan sömürgeci güçlerin istilasıyla önceden bulunan zengin kültür ve tarih ortadan kaldırıldı.

Bickford Berzock, “Bu, dünya genelindeki takasların ve etkileşimin uzun tarihini anlamamız açısından bugün yaşadığımız dünya hakkında bize çok şey anlatıyor. Ayrıca, insanların Afrika’nın Batı’nın buralara dahil olmasından önceki tarihi, Atlantik köle ticareti gibi şeyler hakkında düşünmesine de yardımcı oluyor.” diyor.

Mansa Musa, bu fenomene bir yüz kazandırıyor. Mali İmparatorluğu’nun hükümdarı olan Mansa Musa, zamanında bölgedeki altın üretiminin tümünün kontrolünü elinde tutuyordu ve Mali’nin altınları zamanın en saf ve en çok aranılan altınlarıydı.

“Bugün herhangi birinin böyle bir servete sahip olduğunu hayal etmek çok zor. Bu, esasında servete sınırsız bir ulaşım demek.”

Dünyanın dört bir yanında

Koleksiyondaki diğer eserler de benzer bir hikâyeyi anlatıyor. Afrika sadece, basitçe Avrupa’nın oranın hammaddeleri için yağma ettiği bir yer değil. Afrika’nın heykelde, giyim sanatında ve diğer üretim alanlarında zengin bir kültüre sahip olduğunu söylüyor Bickford Berzock.

Sergide yer alan bir parça olan Nijerya’da bulunmuş oturan bir figürin, bakırdan yapılmıştı ve muhtemelen hammaddesi Avrupa’dandı. Mali Tadmekka’daki metal para kalıpları, hâlâ günün yoğun bir para birimi olan dinardaki altın lekelerini barındırıyor. Berzock, sikke kalıpların keşfinin, o dönemde dinarların kaynağı olarak Tadmekka’ya atıfta bulunan Arapça metinleri doğruladığını dile getiriyor.

Ticaret yolları, Batı Afrika’dan Sahra altı bölgelerin derinliklerine ve oradan Uzakdoğu’ya ve Orta Doğu’ya kadar kıvrılıyordu. Sahra’daki Ortaçağ arkeolojik alanlarında Çin porselenleri de bulunmuştu. Ayrıca bozkır fillerinden elde edilen fildişi, Ortaçağ Avrupa sanatında ortaya çıkmıştı. Ve metaller, tekstiller, baharatlar ile daha da fazlası uzun mesafeler boyunca değiş tokuş ediliyordu.

Orta Çağ Afrika’sında icat edilen sanatların bir kısmı günümüzde varlığını sürdürüyor. Yeni Block Museum sergisinde sergilenenler; altın telkâriden yapılmış büyük bikonik boncuklar. Mısır ya da Suriye’den gelen bu boncuklardan birinin 11. yüzyıldan bir örneğinin yanına, Bickford Berzock ve meslektaşları Afrika’da yapılmış yaklaşık 1000 yıllık bir nesnenin ardılı olan 19. ve 20. yüzyıldan kalma altın kaplama bikonik boncuklardan örnekler yerleştirmişti.

Serginin, Batılı müzeler ile Fas, Mali ve Nijerya’daki müzeler arasındaki işbirliğinin bir eseri olduğunu söyleyen Berford Bezdock, “Sergide sergilenen nesnelerin çoğu daha önce kendi ülkelerinden hiç ayrılmadılar.” diye de ekliyor.

Sergi, 21 Temmuz 2019’a kadar Block Museum’da kalacak. 2020 baharında Washington’daki Smithsonian Ulusal Afrika Sanatı Müzesi’ne gelmeden önce 2019 sonbaharında Ontario’nun Aga Khan müzesine gidecek.

Kaynak: Gelmiş Geçmiş En Zengin İnsan Kimdi? | Arkeofili

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Fransa’nın Afrika’daki Can Simidi: Fransız Afrika Sömürgeleri (CFA) Frangı

Sömürgeci devletler 20. yüzyılın ortalarında yakın bir gelecekte işgal altında tuttukları ülke ve bölgelerin çoğundan çekileceklerini bildikleri için buralarda daha uzun süre kalmanın yollarını aradılar.

tb

Bunlar arasında yaklaşık 12 milyon kilometrekare ile başka kıtalarda kendi topraklarının neredeyse 20 katına yakın sömürgesi bulunan Fransa’nın 25 Aralık 1945 tarihinde Charles de Gaulles’ün imzasıyla çıkardığı ve bir gün sonra da yayınladığı kararname ile Afrika’daki Fransız Sömürgeleri Frankı (Franc des colonies françaises d’Afrique – F CFA) adıyla bir para tedavüle sokuldu. Kendi para birimi Fransız Frankı’nı (Franc français-FF) sahiplendiği farklı coğrafyalarda kullanmamasının sebebi her bir ülkenin kendisinden kopmasının ardından Paris’e en hassas noktada bağımlı kalmasını sağlamaktı. Aslında bunun hazırlıkları 1939’da başlamışsa da savaş yüzünden ertelenmiş, Almanya’nın Paris dahil birçok şehri işgali döneminde kendilerine uyguladığı para politikasından da etkilenerek piyasadan kaldırılması kolay olmayacak bir süreç başlatıldı.

1885’te Berlin Konferansı ile kağıt üzerinde sahiplenilip sömürgele ilan edilen bölgelerde yaşayan yerel idareler ve vatandaşlar, haberleri daha olmadan Fransa’nın, İngiltere’nin, Almanya’nın, İtalya’nın, Portekiz’in, İspanya’nın ve Belçika’nın idaresinde olduklarını öğrendiler. Sömürgeci devletler, tamamına yakınını Afrika’da silah altına aldıkları gençlerden oluşturdukları sömürge orduları ile kıtanın içlerine ilerleyip tarihlerinde hiçbir yabancı güçle savaşmamamış devletleri kolayca yönetimlerine dahil etmişlerdi. Sömürgeci devletler, bazı basit konulardaki uygulama farkları dışında kıtanın 20. yüzyılının ilk yarısına damgalarını vurdular. Dillerini ve dinlerini buralarda özellikle özel eğitim usulleri ile yayarlarken kendilerine sadık yöneticileri yetiştirmeleri zor olmadı. Bilhassa Fransa bu girişimine “ahlakî fetih/conquête morale” adını vermekteydi. Zaman çok çabuk geçiyor ve dünyaya duyurdukları insan hakları, demokrasi, cumhuriyet konusundaki derslerle Afrika’da ve diğer kıtalarındaki uygulamaları birbirine zıt bir çizgide seyrediyordu. Haliyle uluslararası alanda ülkeler müstakil olacaklar, ama perdenin arkasında ekonomilerine en büyük desteği buralardaki uygulamaları ile elde edeceklerdi. Bunun şüphesiz en acımasızı Fransa’nın CFA dediği Frankı oldu. Fransa, 74 yıldır tedavülde tuttuğu bu para birimi ile adeta ülkelerin damarlarındaki kanları Paris’teki hazinenin depolarına pompalamaktadır. 1946’nın başında FF’nın değerinin düşük olduğu günlerde 1 CFA 1,70 FF ederken, 1948’de geçirdiği devalüasyon sırasında 2 FF oldu. Ama ilerleyen yıllarda bu denge bozuldu ve 1960’da 1 CFA 0,02 FF, 1994’te ise 0,01 FF olarak iyice kıymeti azaltıldı. 1999 yılında ise Avrupa’da avro para biriminin kabulüyle 1 avro 655,957 CFA karşılığında sabit işlem görmeye başladı. Öncelikle CFA kullanan ülkelerin üzerlerindeki siyasi baskıların Sovyetlerin de 1990’ların başında parçalanmasıyla hafiflemesi ve dışarıdan tahrik edilen iç savaşların azalmasıyla yeryüzünde kalkınmaları en kolay olan ülkeler atağa geçtiler ve tüm kıta ortalama yüzde 10 seviyelerini yakaladı. Avro bir anda bu gelişmeye en büyük engeli oluşturdu ve CFA ona bağımlı hale getirildi. Böylece kıymetli para ile değeri artırılınca da kıtada ihracat zorlaştırılırken ithalatın kapıları arkasına kadar açıldı. Bazı ülkeler neredeyse hiç kalkınamaz hale geldi. Bu para birimi her ne kadar 14 ülkede kullanılsa bile etki alanı tüm kıtada doğrudan, ya da dolaylı hissedilmektedir. Zira bu para birimine komşu olmayan çok az ülke var ve sınırın diğer tarafında hiçbir geçerliliği olmayan bir kağıt parçası hükmünde kalıyor.

CFA’ya karşı çıkmanın maliyeti

CFA frangının kullanıldığı ülkeler: Yeşil: Batı Afrika CFA frangı, mavi:  Orta Afrika CFA frangı

Fransız devlet adamları bunları hiç işitmek istemedikleri gibi, telaffuz edildiğinde de sanki son derece alakasız bir konuyla muhataplarmışçasına dikkatleri başka alanlara çekerek bugünlere geldiler. İtalya’da farklı iki siyasi hareketin liderleri olan başbakan yardımcılarının CFA hakkında 20 Ocak 2019 günü ve devamındaki açıklamaları iki ülke ilişkilerini iyice kızıştırdı. Zira İtalyan yetkililere göre son yıllarda Akdeniz’deki ölümcül göç yolculuğunun ve bu yolculuğu göze alarak İtalya sahillerine ulaşan göçmenlerin arkasında Fransa’nın Afrika’da tedavülde tuttuğu para birimi CFA vardı. Kıta ülkeleri bu uygulama yüzünden fakirleşiyorlar, sanayilerini geliştiremiyorlar, en kıymetli hammadde kaynaklarını değeri düşük satışlarla başka kıtalara gönderiyorlar. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron bu açıklamaları duyar duymaz başta Afrika olmak üzere dünyada birinci gündem maddesi halinde gelen bu açıklamaları yapan iki siyasetçiyi değil, İtalya başbakanının muhatabı olduğunu söyledi. Zira İtalyan başbakanı da Fransa’nın Avrupa İşleri Bakanı gibi iki ülkenin tarihi bağları olduğunu, bu tartışmaların İtalyan toplumuna fayda getirmeyeceğini belirttiler. Ancak İtalya’daki siyasetçiler Fransa’yı en hassas tarafından sarsmayı kameralar önünde de sürdürüp 10 bin CFA değerindeki kağıt parayı yırttılar ve çöpe attılar.

Afrika’da ilgili devletlerin başındaki yöneticiler CFA’ya karşı ağızlarını açsalar ya bir iç savaşa sürükleniyorlar ya hapishaneye atılıyorlar, yolsuzluklarla suçlanıyorlar ya da kendi halklarına öldürtülüyorlar. Muammer Kaddafi 42 yıllık iktidarının en büyük hamlesini avro benzeri bir Afrika para birimi kurmak ve bunu idare edecek Afrika Bankasını kurma sürecinde sona yaklaştığında öldürüldü ve bunu bir skandala kurban edilen Dünya Bankasının o dönemki başkanı Dominique Strauss Kahn’a yaptırmaktaydı. Libya’nın öncülüğünde ülkeler yeni sürece hazırlanıyorlardı. Fransa elindeki en büyük gücün kesin olarak çıkacağını net olarak anlayınca önce Kaddafi’yi ve kendi vatandaşı olduğu halde Dünya Bankası Başkanını devre dışı bıraktı. Afrika’da demokrasinin olabildiği kadar en iyilerinden Fildişi Sahili ve Mali Cumhuriyeti iç savaşa sürüklendiler. Boko Haram ile Çad Gölü havzası onlarca yıl, CFA bir yana başka konularla bile ilgilenecek zaman bulamayacak hale sokuldu.

ABD ve Avrupa Birliği bu gelişmeleri yakından takip etmekte ve Çin ile Rusya gibi ülkelerin de önünü açan bu süreçleri onaylamaktadır. Kıtanın gelecekte yerel yöneticileri ve vatandaşları eliyle değil de 20. yüzyılda olduğundan daha ağır bir sömürme faaliyetinin içine çekilmesinin yollarını birlikte inşa ediyorlar. Aralarında bu para birimi bölgesine 1985’te giren İspanyol sömürgesi Ekvator Ginesi ve 1997’de giren Portekiz sömürgesi Gine Bissau’nun dışında Batı Afrika’da Benin, Burkina Faso, Mali, Nijer, Senegal ve Togo ile Orta Afrika bölgesinde Çad, Gabon, Kamerun, Kongo ve Orta Afrika Cumhuriyeti dahil 14 Afrika ülkesi uluslararası alanda kendilerine sınırsız güven verdiği iddia edilen CFA’yı kullanma karşılığında tüm döviz rezervlerinin yüzde 50’sini Fransız Hazinesinde tutmaktalar. Bu oran aslında 1960’ta yüzde 80’in biraz üzerinde, 2012’de yüzde 65 civarındaydı ve en son yarı yarıya çekildi. Her yıl milyarlarca avro tutan 14 ülkenin döviz rezervleri yüzde 0,72 sabit kâr oranıyla Fransa tarafından Paris Borsası’nda günlük işlem görüp büyük bir gelir sağlanmaktadır. Haliyle bu en zahmetsiz kaynak da Fransızların eğitim, sağlık, güvenlik, hatta Afrika’da birçok ülkede barış gücü altındaki askeri faaliyetleri dahil pek çok alanda kullanıldığı için İtalyan siyasetçiler bu paralarla Fransa’nın kamu borçlarının ödendiğini iddia etmektedirler. Bu paraların sahibi ülkeler ise kalkınma için gerekli pek çok yatırım için CFA’yı kıtada yöneten Batı Afrika Merkez Bankası ve Orta Afrika Merkez Bankasından, uluslararası kuruluşlardan yüzde 3 ile yüzde 7 arasında faizle kredi alarak borçlanmaktadır. Hatta memurlarının ve emeklilerin maaşlarını bile borç alarak ödemektedirler.

Çad Cumhurbaşkanı İdris Deby 2015 yılı ağustos ayında bağımsızlığının 50. yılı törenlerinde CFA’ya karşı adeta ültimatom kabul edilen bir konuşma yaptı. Adı ne olursa olsun ama Fransa’nın denetimi dışında bir para birimlerinin olmasını, hatta tedavüldekinin kendi paraları olması gerektiğini açıkça ifade etti. Paris’in bu para biriminden elini çekmesini, zira bu uygulama yüzünden hiçbir hamle yapamadıklarını söyledi. Bu şimdiye kadar 14 ülke içinde en yetkili ağızlardan duyulan itiraz oldu. Ekvator Ginesi geçmişte Gine, Madagaskar ve Moritanya gibi ülkelerin denediği istikamette, bugünlerde CFA yerine MAL adını verdiği kendi parasını tedavüle sürmeye hazırlanıyor. Afrikalı ekonomistler başta olmak üzere kıtanın bu para birimi yüzünden sadece Akdeniz’deki mülteciler değil tüm iktisadi hayatlarının boğulduğu yönünde her tarafından yükselen sesler ve karşı duruşlar CFA’nın yakın gelecekte tarihe gömülmesi gerektiği yönünde. Ülkesindeki asgari ücretlerle çalışanların ve emeklilerin “Sarı Yelekliler” gösterilerini yatıştıramayan Fransa bugünlerde CFA karşıtı kıtada giderek yayılacak tepkileri İtalyan siyasetçilerinki kadar basite alınamayacak.
—-
Osmanlı-Afrika ilişkileri alanında eserler veren, Afrika konusunda Başbakanlık Müşavirliği ve Çad Büyükelçiliği görevlerinde bulunan Prof. Dr. Ahmet Kavas, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı ve Afrika Araştırmacıları Derneği (AFAM) kurucu başkanıdır

Kaynak: Fransa’nın Afrika’daki can simidi: Sömürge Frankı

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Hint-Avrupa Dilleri Asya Boyunca Nasıl Yayıldı?

Yeni bir çalışmada, atların ilk olarak, modern nüfusun soyunda çok az doğrudan iz bırakan Kazakistan’daki avcı-toplayıcı grupların soyundan gelenlerin evcilleştirdiği keşfedildi.

tb

Araştırma, Hint-Avrupa dillerinin kökeni ve atın evcilleştirilmesi ile mümkün olan yayılımı üzerine uzun bir geçmişe sahip ‘Bozkır Teorisi’ne ışık tutuyor.

Atların evcilleştirilmesi, insanların dillerini ve düşüncelerini önceden olduğundan çok daha uzaklara çok daha kısa sürede taşıyabilmesi, ayrıca yaygın tarım ve at destekli savaşların yapılmasına öncülük etmesi açısından insanlık tarihinde bir kilometre taşıydı.

Türkiye’den ve Asya içlerinden

Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen akademisyenler, disiplinlerarası bir proje gerçekleştirdiler ve Science dergisinde yayınlandı. Araştırmacılar, insanlara ait antik ve modern DNA örneklerini analiz edip, birbirleriyle karşılaştırdı. Grubun üzerinde çalıştığı 74 antik tüm genom dizilemesinden, DNA’ların 11.000 yıllık olduğu anlaşıldı ve bu DNA’lar Asya içlerinden ve Türkiye’den gelmişti.

Profesör Eske Willerslev arkeolojik bulgulardan, tarihten ve dilbilimden faydalanarak yapılan bu çalışmayı ortaklaşa yönetti.

Çalışmanın büyük bir kısmı, Kopenhag Üniversitesi’nden -İskandinav Çalışmaları ve Dilbilim Enstitüsü’ndeki Hint-Avrupa Çalışmaları bölümünden- akademisyenlerce gündeme getirilen sorular üzerine kuruluydu. Doğu Avrupa ve Batı Asya’da yaşamış baskın bir grup olan; hayvanlarını otlatan ve göçebe bir çoban topluluğu formundaki Yamnaya kültürünün insanlarına işaret eden önceki çalışmalarla birlikte, atı ilk kez kimin evcilleştirdiği konusunda çelişkili teoriler ortaya atılmıştı.

Hint-Avrupa dillerinin yayılmasına yardımcı oldu

Kopenhag Üniversitesi’nden tarihsel dilbilimci Dr. Guus Kroonen, “Hint-Avrupa dillerinin Avrasya genelindeki başarılı yayılışı, araştırmacıların yüzlerce yıldır kafasını yorduğu bir konu. Bu dil ailesini ilk kez konuşanların atların evcilleştirilmesinde kilit bir rol oynadığı ve bunun, tekerlekli araçların gelişmesiyle birlikte Yamnaya kültüründen Avrasya’ya yayılmasına izin verdiği düşünülüyordu.” diyor.

Ancak, bu çalışmanın gösterdiği gibi, evcilleştirilmiş atlar hâlihazırda Botai halkı tarafından zaten 5.500 yıl önce ve Yamnaya’nın göçebe çobanlarından tamamen bağımsız olarak Orta Asya’nın doğusunda çok daha uzak yerlerde kullanılıyordu.

Hikayedeki başka bir kırılma noktası ise, bu Botai halkı soyundan gelenlerin daha sonra batıdan gelen göçlerle bozkırların ortasından dışarı itilmesiydi. Bu sırada atların da yerini başka atların alması, atların diğer bölgelerde de ayrı ayrı evcilleştirilmiş olduğunu gösteriyor.

Botai ile Yamnaya kültürü arasında hiçbir bağ yok

Çalışmada, Yamyana ve Botai arkeolojik kültürleriyle ilişkilendirilen insanlar arasında genetik bir bağlantı bulunamadı ki bu Yamyana kültürünün doğuya hareketinin anlaşılması için oldukça kritikti. Görülen o ki, Yamyanalıların doğuya doğru genişlemeleri Botaileri tamamen es geçmiş ve Orta ve Doğu Asya’daki Altay Dağları’na doğru bozkır boyunca 3000 kilometre kadar ilerlemişlerdi.

Araştırmanın yazarlarından Exeter Üniversitesi Arkeoloji bölümünden Prof. Alan Outram,“Şimdi atı ilk evcilleştirenlerin, Orta Asya’daki buzul çağında yaşamış avcı toplulukların torunları olduğunu biliyoruz. Bunlar ileride aynı zamanda bölgedeki ilk göçebe çobanlar olarak karşımıza çıkacak. Yaptıkları yerel yeniliklere rağmen bu halklar Bronz çağda ve ondan sonra da istila edildiler.” diyor.

Diller, kültürler arası karşılıklı takaslarla yayıldı

Araştırmacılar, ayrıca bilinen en eski Hint- Avrupa dili olan Hititçe’nin ortaya çıkışının da daha önce iddia edildiği gibi Avrasya steplerinden gerçekleşen büyük göç dalgalarının bir sonucu olmadığını söylüyor.

Bronz Çağı boyunca Avrupa’daki nüfus hareketleriyle ilgili yapılan yakın geçmişteki bir dizi çalışmaya karşıt olarak, Asya’dan gelen yeni sonuçlar, bölgeye yayılan dilin ve nüfusun birbirine karışmış insan grupları ile daha iyi anlaşılabileceğini öne sürüyor.

Harvard Üniversitesi Asuroloji bölümünde Öğretim üyesi Gojko Barjamovic, “Anadolu’da ve Orta Asya’nın yoğun yerleşime sahip karmaşık şehir topluluklarını barındıran bazı bölgelerinde, dil yayılımının ve genetik kökenlerin tarihi, aralarındaki temaslar ve birbirini absorbe edişleri açısından sadece nüfus hareketlerine bakmaktansa daha iyi bir şekilde tanımlanmakta.” diyor.

“Hint-Avrupa dillerinin genellikle MÖ 2000’de Anadolu’da ortaya çıktığı söylenir. Ancak biz, Hint Avrupa dillerinin MÖ 25. yüzyılda günümüz Türkiye’sinde çoktan konuşulduğunu savunmak için Suriye’deki Ebla Antik Kenti’nin saray arşivlerinden elde ettiğimiz kanıtları kullanıyoruz. Bu, bu dili konuşanların Yamyana’nın genişlemesinden de önce buraya ulaştığı anlamına gelmekte.”

Çalışma ayrıca Hint-İran dillerinin Güney Asya’ya, Hintçe, Urduca ve Farsça’nın büyük modern dalları olarak yayılmasının Yamnaya’nın genişlemesinden kaynaklanamayacağını da gösteriyor. Daha doğrusu , Hint-İran dilleri daha sonra Orta – Geç Bronz Çağı boyunca Güney Ural Dağları’ndan gelen göçebe çoban grupların yayılmasıyla yayılmıştı.

Güney Asya’ya girmeden önce bir Hint-İran dili konuştuğu düşünülen bu gruplar, Batı Avrasya popülasyonlarının daha tipik atalara sahip gruplarından etkilendiler. Bu, Hint-İran dilini konuşanların doğrudan Yamnaya popülasyonundan ayrılmadığını, ancak Doğu Avrupa’da yaşayan ve Hint-Avrupa dilini konuşan popülasyonlarla daha yakın bir ilişki içinde oldukları ileri sürüyor.

Beşeri bilimler ile doğa bilimlerinin işbirliği

Bu çalışmada genetikçiler, tarihçiler, arkeologlar ve dilbilimciler, Güney Asya’ya Hint-Avrupa dillerinin girişi için en makul zaman olan Geç Bronz Çağı boyunca İndus Vadisi ile stepler arasındaki artan etkileşime işaret ederek ortak bir zeminde buluştular. Araştırmadaki bazı yazarlar ise açıklamaların son evresinden önce birbiriyle çelişkili ve radikal görüşlere sahiptiler.

“Proje, son derece zenginleştirici ve heyecan verici bir süreç oldu. Birçok farklı akademik alanı tek bir tutarlı yaklaşıma yönlendirmeyi başardık. Doğru soruları sorarak ve verilerin sınırlarını göz önünde bulundurarak; bağlamlamalar, ayrıştırmalar yaparak ve birbirinden tamamıyla farklı temel ve yaklaşımlara sahip akademisyenlerle diyalog kapılarını açık tutarak yeni bir araştırma alanı için bir yol açtık. Çalışma alanları arasındaki şeffaflık eksikliğinden dolayı, kendi başlarına çalışan genetikçiler tarafından üretilen modellerin, diğer alanlardan hayati bir girdi kullanılmadan kabul edildiğini; diğer bir uçta ise arkeogenetik veriler üzerine inşa edilmiş yeni çalışmalara karşı çıkan arkeologlarca çok sayıda makaleler yazılıp çizildiğini gördük. ” diyor araştırmanın başyazarı ve Kopenhag Üniversitesi’nden genetikçi Peter de Barros Damgaard.

“Antik DNA’ya ilişkin veriler, ilk insanların hareketliliğine dair bize sağladığı ince ayrıntılı fotoğraf bakımından şaşırtıcı ancak bu veriler, insan iskeletlerinin kazılmasından örneklerin kültürel ve dilsel kökenlerinin yorumlanmasına kadar başka alanlardan akademisyenler tarafından yapılmış onlarca yıl süren çalışmaların da omuzlarında durmaktadır. Bu, soğuk istatistiklerin tarihe dönüşmesidir “

Guus Kroonen ise şunları ekliyor:

“Antik genomlarla ilgili yakın zamanda yapılan büyük atılımlar, arkeologlara, tarihçilere ve dilbilimcilere güçlük çıkarıyor olabilir, çünkü dillerin ve kültürlerin yayılmasına ilişkin eski varsayımlar şimdi tarih öncesi hareketlilik konusundaki tüm yeni kanıtlara karşı test edilebilir durumda. Sonuç olarak, artık genetikçilerin beşeri bilimlerden kilit sorular tarafından yönlendirildiğini; beşeri bilimler içindeki araştırmaların da diğer bilimlerden gelen yeni verilerin akışı ile enerji kazandığını görüyoruz. Gelecekte, bu araştırma gibi diğer araştırmalara da öncülük eden daha fazla çapraz disiplinli işbirliği görmeyi umuyoruz.”

Kaynak: Hint-Avrupa Dilleri Asya Boyunca Nasıl Yayıldı? | Arkeofili

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın