Sevgililer Günü’nün Skandal Tarihi

Güller, çikolatalar, hediyeler, mum ışığında yenen akşam yemekleri. Günümüzde uygulanan bu ritüeller eğlenceli görünse de Roma tarihine göre oldukça sıkıcı olduğu bir gerçek.

Yarı çıplak bir adamın caddeler boyunca, elinde keçi derisinden yapılmış bir kayışla genç kadınları kırbaçladığını hayal edin. Kulağa oldukça mazoşist gelen bu kutlama MS. 496 yılına kadar Roma’da uygulanıyordu.

Roma döneminde Şubat ayının 15. gününde Palatine Tepesi’nin dibinde yer alan bir mağarada Lupercia adında bir festival kutlanırdı. Süregelen anlatıya göre Roma mitolojisinde kurucu olarak anlatılan Romulus ve Remus kardeşler, bir ırmağa bırakıldıktan sonra bir kurt tarafından bulunur ve emzirilirler. Daha sonra bu kardeşler Roma şehrinin kurucusu olarak anılırlar. Bu yüzden festivalin bir diğer adı da “Kurt Kardeşler” olarak geçer. Festival bunun dışında doğurganlık ve arınma ritüeli olarak da görülür.

Festival, 2 keçi ve 1 köpeğin kurban edilmesiyle başlar. Festivale katılmış, ritüelleri tamamlamış olan Luperci inisiyelerine bu hayvanların kanları sürülür daha sonra bu kişiler yüzünü süte batırılmış yün ile silerler. Kurban edilmiş keçiden yapılan kayış ile bu kişiler caddeler boyunca genç kadınları kırbaçlayarak onları doğurganlığa teşvik ederdi. Daha sonra Papa Gelasius bu festivali yasakladı ve 14 Şubat’ı St.(Aziz) Valentine’s Day ilan etti.

Fakat kimdi bu Valentine? Bu azizin kim olduğu oldukça gizemli bir şekilde varlığını sürdürdü. Aslında Vatikan’ın kafası da bu konuda karışıktı. Ve 1969’da Valentine Vatikan’ın azizler listesinden çıkarıldı.

MS. 200’lü yıllarda korkunç bir şekilde ölen 3 adet Valentine isimli şahıs vardı. Bunlardan birincisi II.Cladius döneminde yaşayan ve zulüm altındaki Hristiyanlara yardım eden, kendisine aşık olan kör bir kızın gözlerini iyileştiren ve 14 Şubat’ta idam edilen Valentine.

İkincisi Terni bölgesinin gösteriş meraklısı rahibi olan ve işkence edildikten sonra idam edilen Valentine.

Üçüncü Valentine ise Romalı askerlerin evlenmelerinin yasak olduğu dönemlerde çiftlere yardım ettiği için tutuklanan ve gardiyanın kızına aşık olan Valentine. İşkence yapılarak ve başı kesilerek öldürülen bu kişi ise öldükten sonra aşık olduğu kişiye “Valentine’inden” diye not bırakmıştır.

Bu anlatıların dışında Canterbury Hikayeleri’nin yazarı olan ve aynı zamanda şair olan edebiyatçı Geoffrey Chaucer(1340-1400) Sevgililer Günü’nün kuşların eşlerini seçtiği zaman olduğunu belirtmiştir.

Tüm bunlara ek olarak en eski Sevgililer Günü mektubu olduğu düşünülen mektup ise Orleans Dükü Charles’in, İngilizler tarafından esir edildikten sonra Londra Kulesi’ne hapsedilmiş olan asilzade Bonne d’Armagnac’a mektubu. Mektup Britanya kütüphanesinde el yazması koleksiyonunda duruyor. Şiirin iki cümlesi ise şöyle: “Senin sevginle hasta olmuşum, benim nazik sevgilim”. Charles Fransa’ya dönmeden 1440 yılında ölen Bonne d’Armagnac, muhtemelen Charles’i hiç göremedi.

Kaynak: Sevgililer Günü’nün Skandal Tarihi | Arkeofili

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Osmanlı Dönemine Ait 6 Bin Fotoğraf Dijitalleştirilip Erişime Açıldı

Getty Araştırma Enstitüsü, çevrimiçi olarak çalışmak ve ücretsiz indirmek için kullanılabilecek bir Osmanlı dönemi fotoğraf koleksiyonunu dijitalleştirdi. Koleksiton, 1980’lerde Fransız koleksiyoncu Pierre de Gigord tarafından Türkiye’de yapılan seyahatler sırasında toplanan 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarına ait Osmanlı dönemi fotoğraflarından oluşuyor.

Getty Araştırma Enstitüsü’nün bloğuna göre bu fotoğraflar, “Kent mimarisini, kentsel ve doğal manzaraları, bin yıllık uygarlığın arkeolojik alanlarını ve 100 yıldan fazla bir süre önce Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında yaşayan farklı insanların hareketli yaşamını betimleyen Osmanlı yaşamının çeşitli kesimlerini kapsıyor.”

Koleksiyon, 1878 yılında İstanbul silüetinin panoramik manzarasını oluşturmak için ayrı baskıların birlikte basılmasını gerektiren 10 parçalı Konstantinopolis panoramasını da içeriyor. Çekimler artık tamamen tek bir ekranda görülebilir.

82 cam levha negatifi, Osmanlı yaşamı sahnelerini belgeleyen 60 fotoğraf albümü ile dijital hale getirildi.

Albümlerdeki her bir resim fotoğraflandı ve dijitalleştirildi, böylece izleyicilerin kaligrafi resim başlıkları ile birlikte detayları yakından görmeleri sağlandı.

Fotoğraflar; pazarları, yıkım alanlarını, sokak satıcılarını, komutan, Enver Paşa gibi devlet görevlilerini de içeriyor.

Ne yazık ki, koleksiyonun iki kısmı, “bu projenin kapsamı dışındaydı” ve bu nedenle dijitalleştirilmedi. Bunlar arasında Osmanlı Devleti’nin modernleşmesini ve Türkiye Cumhuriyetine geçişini belgeleyen basın fotoğrafları ve fotoğraf stüdyoları arşiv belgeleri yer alıyor. Bununla birlikte, bu malzemelere Los Angeles’taki Getty Araştırma Enstitüsü Özel Koleksiyonlarını ziyaret ederek hala erişilebilir.

Dijital dosyalara Getty Research Institute kataloğu üzerinden veya Gigord Collection ile erişilebilir.

Koleksiyon ve dijitalleştirme süreci hakkında daha fazla bilgiyi burada bulabilirsiniz.

Kaynak: Osmanlı Döneminden Binlerce Fotoğraf Erişime Açıldı | Arkeofili

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Günümüzde Klavye Üzerinden Geçen Kediler Ortaçağ’da El Yazmaları Üzerinden Geçiyormuş

Hayatının herhangi bir döneminde bir kedi ile yaşamış olanlar, kedilerin, siz yazı yazarken rahatça klavyeniz üzerinden geçme alışkanlığına aşinadır. Kitap Tarihi Profesörü Erik Kwakkel tarafından tweetlenen bir el yazması fotoğrafı, bunun aslında yeni bir şey olmadığını ortaya çıkardı.

 

Her ne kadar bu el yazmasının Ortaçağ’daki sahibi, bu muntazam el yazması üzerindeki pati izlerinden muhtemelen oldukça rahatsız olmuş olsa da, 15. yüzyıldan kalma başka bir el yazması, onun aslında ne kadar şanslı olduğunu gösteriyor. Bir Deventer (Hollanda’da bir şehir) kâtibinin 1420’lerde yazmış olduğu bir el yazması, önceki gece bir kedinin idrar lekesiyle harap olunca, sayfanın kalanını boş bırakmak zorunda kaldı, o boşluğa bir kedi resmi çizdi ve o kediyi şu kelimelerle lanetledi:

“Hic non defectus est, sed cattus minxit desuper nocte quadam. Confundatur pessimus cattus qui minxit super librum istum in nocte Daventrie, et consimiliter omnes alii propter illum. Et cavendum valde ne permittantur libri aperti per noctem ubi catti venire possunt.”

[Burada, belirli bir gece boyunca buna idrarını yapan kediden başka eksik bir şey yok. Derventer’de gece boyunca idrarını bu yazma üzerine yapan o uyuz kediye lanet olsun ve onun yüzünden diğer kedilere de. Siz de kedilerin gelebileceği yerlerde geceleri açık kitap bırakmamaya dikkat edin.]

,,

Peki bu değerli kitapları ve yazmaları lekeleme ve bozma eğilimleri göz önüne alındığında, Ortaçağ kütüphanelerinde neden kedilere izin verildi? İrlandalı bir keşiş tarafından kedisi “Pangur Bán” hakkında yazılmış bir 9. yüzyıl şiiri bu sorunun cevabını veriyor:

Ben ve kedim Pangur Bán. Vazifelerimiz benzer: Fare avlamak onun hazzıdır, Sözcükleri avlamak benim, bütün gece. Şiirin tamamı The scholar and his cat, Pangur Bán

Kediler, fareleri uzak tutmak için oradaydı. Boethius’un De consolatione philosophiae’sinin bu 11. yüzyıl kopyasında da görüldüğü gibi Ortaçağ el yazması zararlı böcekler ve hayvanlar için oldukça lezzetli bir ikram. Bu elyazmasının fareler ve sıçanlar tarafından yok edilen sayfa kenarlarında diş izlerini görebilirsiniz.

Kitaplar için tehlike arz eden bu yeme alışkanlıklarının yanı sıra, fareler 12. yüzyıl yazarı Hildebert tarafından da belirtildiği gibi can sıkıcı olabilirler. Resim bir farenin Hildebert’in masasında onun peynirini nasıl yediğini göstermekte. Hildebert fareyi öldürmek için bir taşı kaldırmış olarak resmedilmiş. Yazdığı kitapta bu peynir hırsızı canavara yönelik bir lanet bulunuyor: “Pessime mus, sepius me provocas ad iram; ut te deus perdat” [sefil fare, sık sık beni kızdırıyorsun. Tanrı seni yok etsin!]

 

Görünen o ki, en az iki kedi, izlerini el yazmaları üzerinde bırakmaktan sorumluyken, kedinin fare yakalamadaki üstün yetenekleri çok sayıda el yazmasını farelerin iştahından kurtarmış ve pek çok katibin öğle yemeklerinin el değmeden kalacağını bilerek çalışmalarına odaklanmasına yardımcı olmuş olabilir.

Kaynak: Ortaçağ El Yazmalarında Kediler ve Patiler | Arkeofili

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Kudüs’ün tarihçesi

Kudüs'ün Tarihçesi

Kudüs şehri ilk olarak Ofil Tepesinin Silvan Köyüne bakan kısmında kuruldu, tepede bir su pınarı vardı ve insanlar su ihtiyaçlarını oradan karşılıyorlardı. Daha sonra bu tepeden Bizita Dağına ve Moriya tümseğine yerleştiler.

Kudüs tarihteki en eski şehirlerdendir. Tarihçiler Kudüs’ün inşa ediliş tarihi için kesin bir şey söylememektedirler. Mescid-i Haram’dan 40 yıl sonra kurulmuştur. Tarihi kaynaklara göre Kudüs şehri kurulduğunda çölden ibaretti, ne vadi ne de dağlara rastlanıyordu. Milattan 3000 yıl önce, Şehre ilk hicreti Arap Kenâniler yaptı. Bu göçler Arap yarımadasının kuzeyine gerçekleşmiştir. Daha sonra Ürdün nehrinin batısına yerleşmişlerdir. Kudüs şehri göçler sonucunda genişledi ve Akdeniz’e kadar uzandı. Bölgenin adını Kenan yeri (Nehirden Denize kadar olan bölgede) koydular. Kenan bölgesin de Kenâniler bir şehir kurup adını Urşelim koydular, şehir merkezi haline getirdiler, vatan ve toprak sahibi oldular, bundan dolayı şehrin adı Yebus oldu. Bu bölgeye saldırılarda bulunan Mısırlıların ve Sina çölündeki kaybolan İbrani kabilelerin saldırılarına karşı çıktılar ve o bölgeye sahip oldular. Kenâniler yıllar boyunca bu bölgeye olan saldırılara da karşı çıktılar.

Hz. Ömer’in Kudüs’ü Fethi

Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in İsrâ hadisesi gerçekleştiğinde, İslam fetihleri devri başladı. Bu hadisede Kâbe ve Mescid-i Aksa’nın aralarında manevi olarak bağlantı kuruldu. İslam Ordusu Ubeyde Bin Cerrah önderliğinde şehri kuşattılar. Patrik Safronyus şehrin anahtarını Hz.Ömer’in kendisine vermek istedi ve Hz.Ömer şehre geldi. Maddi olarak bağlantı Hz.Ömer (r.a)’ın şehre gelmesiyle gerçekleşti (636). Şehri aldıktan sonra bir emaname (güven fermanı) yazıldı ve Hz Ömer (r.a) şehrin ismini İlya’dan Kudüs’e çevirdi.

Fetih Öncesi Kudüs

M.Ö.16.asırda Kudüs şehri Mısırlı firavunlar tarafından ele geçirildi. Bedevi kabileleri (habiru) Mısırlılara, kralı Ahnatun döneminde saldırıda bulundular ve Mısır kralı Abdihiba onlara karşı çıkamadı ve şehir bedevilerin hâkimiyetinde kaldı. Mısır kontrolüne 1.Sitiy döneminde girdi. (M.Ö 1301-1317) Büyük İskender Filistin’i ele geçirdiğinde Kudüs şehrine sahip oldu. Büyük İskender öldükten sonra yerine gelen halifeleri hâkimiyeti devam ettirdiler. Aynı yıllarda Batilamas Filistin’i ele geçirdi ve Mısır topraklarındaki hâkimiyetine kattı. (M.Ö 323). M.Ö 198 Tarihinde Kudüs Şehrini Suriye’de bulunan Sikolos Nikatur önderliğindeki Sulukilere tabi oldu. Şehir halkı Yunan medeniyetinden etkilendi. M.Ö.63 yılında Roma imparatorluğu kumandanı Bumuci Kudüs’ü ele geçirerek Kudüs’ü Roma imparatorluğu sınırlarına kattı. Kudüs sonra Doğu Roma (Bizans) ve Batı Roma İmparatorluğu olmak üzere 2 kısma ayrıldı. Filistin de doğu tarafın da (Bizans’ta) kaldı. Şehir iktisadi ve ticari olarak 200 yıl boyunca refaha içinde kaldı. Kutsal mekânlara hac mevsimlerinde gelen ziyaretçilerden maddi anlamda çok faydalanıldı. Bu istikrar Kudüs şehrinde fazla devam etmedi. 2. Farisi kral Suriye’yi işgal etti ve bu işgal Kudüs’e kadar uzadı. Kiliseleri, mabetleri ve mukaddes yerleri yerle bir ettiler. Bölgede kalan Yahudiler Hristiyanlardan intikam almak için Farisilere katıldılar ve böylece Bizanslılar şehri kaybetmiş oldular. Bu durum uzun sürmedi ve Bizans imparatoru Filistin’i miladi 628 yılında işgal edip Farisileri şehirden kovdu. Ve Bizans şehre tekrar haç koydu. Genel olarak tarihe baktığımızda Filistin bölgesinde ve özellikle Kudüs şehrinde Yahudilerin bölgede bulunduğu zaman çok kısadır.

Fetih Sonrası Kudüs

Hz.Ömer (r.a) devrinden sonra Emeviler şehri kontrol altına aldılar ve çok önem verdiler. 661 ile 750 yılları arasında hüküm sürdüler. Abbasiler 750 ile 878 yılları arasında Kudüs şehrine hâkim oldular. Abbasiler, Fatimiler ve Karmatiler arasında olan askeri darbelerden dolayı şehirde istikrarsızlık yaşandı. 1071 tarihinde Selçuklular şehre hâkim oldu. Daha sonra Fatimilerle yaptıkları çatışmalardan dolayı haçlılar 88 yıl Kudüs’ü işgal ettiler. Toloni, İhsidi ve Fatimiler (Mısırlılar) zamanında Kudüs ve Filistin Mısıra tabi oldu.

Kudüs’te Selahaddin Eyyubi Dönemi

1187 yılında Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü Hittin Savaşında haçlıların elinden geri almayı başardı. Kudüs halkına en iyi şekilde muamele yaptı. Kübbetü’s Sahra’nın üstündeki haç işaretini kaldırttı. Şehrin restore, mimari ve yenilenmesine çok önem verdi. Mübarek Mescid-i Aksa’ya Nureddin Zenki’nin hazırlamış olduğu minberi hediye etti. Bu minberin işlemesi İslam şaheserlerindendir. Selahattin Eyyübi’nin vefatından sonra Fransızlar kral Federik zamanında Kudüs’ü tekrar ele geçirdiler. İngilizlerin elinde 11 yıl boyunca kaldı. 1244 yılında Salih Kral Necmettin Eyyüp tarafından tekrar Müslümanlar tarafından geri alındı. 1243 ile 1244 yılları arasında Moğollar saldırıda bulundular ve şehri aldılar. Fakat Memluküler 1259 yılında Ayn Calut savaşında Seyfettin Kutz ve Zahir Bibars önderliğinde Moğolları yendiler. Ve 1517 yılına kadar Filistin Kudüs dâhil Mısır ve Şam’a hâkim olan Memluklerin hâkimiyetinde kaldı.

Osmanlı Kudüs’te

Osmanlılar 28 Aralık 1516’da Sinan Paşa önderliğinde, Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferinde Kudüs’e girdiler. Kudüs’ün Fethinden sonra Yavuz Sultan Selim Mukaddes Kudüs şehrini 31 Aralık 1516 tarihinde ziyaret etti ve şehrin ismini Kudüs-ü Şerif olarak değiştirdi. Osmanlı Devleti Kudüs’e 400 yıl hâkim olmuştur. Osmanlı için Kudüs her zaman büyük önem taşımıştır. Kanuni Sultan Süleyman, Sultan 4.Murad, Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz ve 2.Abdülhamid han Kudüs Şehri için pek çok hizmette bulunmuştur.

OSMANLI’NIN GİRİŞİ (Kudüs’ün Fethi)

XVI. yüzyıla girildiğinde Osmanlı Devleti en güçlü dönemlerini yaşıyordu ve kendisine hedef olarak da batıyı seçmişti. Ancak II. Bayezid döneminde Safevi Şahı İsmail tarafından körüklenen şiî propagandası Anadolu da fitne uyandırmıştı. Bu nedenle Yavuz Sultan Selim öncelikle Anadolu birliğini yeniden sağlamak amacıyla İran’daki Safevileri bertaraf etmeye karar verdi.

Çaldıran zaferiyle bertaraf edilen Safeviler den sonra Yavuz yüzünü güneye çevirdi çünkü Mısır, Filistin ve Suriye ye hâkim olan Memluk’ler, Safevî Sultan şah İsmail ile iş birliği yapmışlardı. Bu iki devletin iş birliği, Osmanlı Devleti ve Anadolu birliği için büyük bir tehlike idi. Diğer yandan Memlûklar, Yavuz’un Suriye’yi istila etmesinden de endişe ediyorlardı. Memluk’ler için Suriye, Mısırın anahtar durumundaydı.

Bu saydığımız sebeplerden dolayı, Memlûk Sultan Kansuh Gûrî, Ehl-i Sünnet ulemasının muhalefetine rağmen şah İsmail ile ittifak yapmaktan çekinmedi. Bu ittifak Yavuz’un planlarını değiştirmesine sebep oldu. İran üzerine yürüse, arkadan bir Memlûk tehlikesiyle karşılaşabilirdi. Zirâ Kansuh Gûrî, bu sırada güçlü bir orduyla Halep’e gelmiş, yanında bulunan şehzade Ahmed in oğlu Kâsım Çelebi yi Osmanlı tahtının yegâne varisi olarak ilan etmişti.

Kansuh Gûrî nin bu ittifak Yavuz un işine yaradı. Sünni ve Şafiî olan Suriye halkı Yavuz’un yanında yer aldı. Yavuz, Zenbilli Ali Efendi başta olmak üzere ulemâdan Mülhidlere yardım eden mülhiddir ve üzerine gidilmesi caizdir mealinde fetvalar aldı. Osmanlı Memlûk ilişkilerinin bozulmasının en önemli sebeplerinden birisi de Dulkadiroğullarının izlediği dış politikaydı.

Mumluklara yakın olan Dulkadiroğlu Alaaddin Bey, kendi beyliğinin devamını Osmanlı Devleti ile Memluk’ler arasındaki denge politikasına dayandırmıştı. Nihayet Çaldıran seferine katılmayı reddedişi bardağı taşıran son damla olmuştu. Bunun üzerine Yavuz, Dulkadiroğulları beyliğine son verdi. Alaüddevle’nin başını da Mısır’a gönderdi. Osmanlılar artık Suriye kapılarına dayanmışlardı.

Nihayet Osmanlı ordusu Kuzey Suriye ye girdiği sırada Kansuh Gûrî yanında Halife III. Mütevekkil Alâllah olduğu halde, Halep ten hareketle Merc-i Dâbık a gelmişti. 24 Ağustos 1516’da burada yapılan savaşta, Memlûklar büyük bir bozguna uğradılar. Bu zafer sonrası Yavuz Sultan Selim, Halep te büyük bir coşkuyla karşılandı. Burada başta Halife III. Mütevekkil ile üç mezhebin başkaldılarını kabul eden Sultan, onlara iyi davrandı. Ulu Cami’de okunan hutbede hatip Osmanlı Sultanın Hadimûl Haremeyn ünvanı ile vasıflandırdı.

Yavuz, Halep’ten sonra Şam üzerine yürüdü ve burayı da kolaylıkla zaptetti. Yavuz’un hedefi şimdi Mısır’dı. Ancak başta Kudüs olmak üzere Filistin in önemli şehirleri hâlâ Mumluklu idarecilerin hâkimiyetindeydi. Mısır yolunu emniyete almak için öncelikle buraların ele geçirilmesi gerekiyordu. Bunun için de Yavuz, Vezir-i âzam Sinan Paşa’yı görevlendirdi. Sinan Paşa kısa zamanda Safed, Nablus, Aclun, Gazze ve Kudüs ü fethetti. Yavuz ise bu sırada Şam’dan Kudüs’e gelmişti. Kudüs’ün Osmanlıların eline geçtiği tarihi gün olarak kesin belli değildir. Ancak Tarihçiler 28 Aralık 1516 tarihinde ittifak etmişlerdir. Yavuz Sultan Selim, 31 Aralık 1516’da şehre gelmiştir. Şehrin Osmanlı yönetimine geçişi hakkında kaynaklarda farklı rivayetler yer almaktadır. Bu kaynaklar, şehrin kendi isteğiyle Osmanlı yönetimine geçtiğini yazmaktadır. Ancak, o sıradaki Kudüs Memlûklu valisi İli Bey, Memlûk ordusunda yer almştı ki, Kudüs’ün kendiliğinden Osmanlı yönetimine geçmesi biraz kuşkuludur. Olayların gidişatından anlaşıldığına göre Kudüs’ün fetih tarihi Ekim 1516 (Ramazan-922) olmalıdır. Kışı Şam’da geçiren Yavuz, Aralık ayının sonlarına doğru buradan ayrılarak, 3 Aralık’ta devlet ileri gelenleriyle beraber Kudüs’e geldi.

Yavuz’un şehre gelişi sırasında Kudüs’ün tüm ruhanîleri padişahı şehrin dışında büyük bir tâzimle karşıladılar. Yavuz, ruhanîlere gerekli ilgiyi gösterdikten sonra, şehrin tam karşısında otağını kurdurttu. Bu sıralar ikindi vaktiydi. Padişah akşam namazını Mescid-i Aksa’da kılacağını söyledi. Bunun üzerine görevlilere haber gönderildi. Kur’an’ın sitayişle bahsettiği bu kutsal mabed 12.000 kandille aydınlatılır. Padişah bu kutsal kente namaz vaktinden önce girer. Önce Kubbetü’s Sahra’da Rummân Davud (a.s.) ile Nahl-i Hamza (r.a.) ziyaret eder. Sonra Hacer-i Sahra’y tavaf eder. Daha sonra Kubbe-i Sahra’nın altına iner ve burada iki rekât hacet namaz kılar. Buradan akşam namazının edası için Mescid-i Aksa’ya geçer. Görevliler, padişahı kokulu mumlarla karşılarlar. Sultan burada akşam namazını edâ ettikten sonra, biraz dinlenir. Daha sonra burada iki rekât hacet namazı kılar, dualar eder. Yatsıyı da eda ettikten sonra otağna döner. Sultan, ertesi sabah binlerce koyun ve deve kurban ettirir. Kubbe-i Sahra’yı ziyaret eder ve Mescid-i Aksa’da iki rekât hâcet namaz kılar. Daha sonra şehri gezer, Kudüs halkına ihsanlarda bulunur. 1 Ocak 1517’de Kudüs Şehrinden ayrılır.

Osmanlı’nın Kudüs’teki Varlığı

Kudüs’te Osmanlı Dönemi Osmanlı Devleti Kudüs’e 400 yıl hâkim olmuştur. Osmanlı için Kudüs her zaman büyük önem taşımıştır. Yavuz Sultan Selim Yavuz Sultan Selim Mercidabık savaşında Memluk’leri yendikten sonra tüm Şam bölgesini Osmanlı topraklarına kattı ve daha sonra Kudüs Şehrine gelerek Mescid-i Aksa ve Mukaddesatı ziyaret etti. Osmanlının Kudüs Fethi Kudüs halkını çok sevindirdi Sultanın ziyaretinde onu büyük bir yemeğe davet ettiler. Yavuz sultan selim han Kudüs halkına ekonomik reformlar ve düzenlemelere kadar birçok konuda söz verdi. Fakat düzenlemeleri sağlayamadan kısa süre sonra vefat etti. Osmanlının Kudüs Fethin den sonra ispanya kralı Hristiyanların Kudüs’ü ziyaret edebilmesi için Yavuz Sultan Selimden harç karşılığında izin aldı.

Kanuni Sultan Süleyman Kudüs Şehri için birçok hizmette bulundu, bunlardan bazıları; Kudüs Şehrinin surlarını yenilettirdi. Kudüs kalesinin restoresini yaptırdı. Birçok sayıda çeşme Kubbetü’s Sahra’nın yer döşemesi Mescid-i Aksanın Surlarını ve Kapılarını Restore edip yenilettirdi. Meryem validemizin kapısını açtırdı Silsile kubbesinin fayanslarını yenilettirdi. Bab-ı Zehebi kapısını kapattırdı. Kanuninin Eşi Hürrem Sultan Tekkesini inşa ettirdi. Bu tekkeden çok sayıda Fakirin yemek ve ihtiyaçları karşılanıyordu. Kanuni Sultan Süleyman Kudüs şehrinin istikrarı ve güveni için Kudüs-yafa şehri arasındaki yolun kontrolünü El-Ebigavş kabilesine verdi (Onlara Turistlerden gelen aidatlar karşılığında vermişti) Kanuni Döneminde de Hristiyan hacılardan harç alınıyordu.

Sultan Murat Döneminde Kudüs şehrinde istikrar biraz tehlikeye girdi. Bu sebepten dolayı Sultan Murat Kudüs El-Halil yolu üzerinde Şehrin güvenliği için kale inşa ettirdi. Bu kalenin içinde mescit ve kışla bulunmaktaydı. Kalenin içinde Dizdar ve 40 asker görev yapmaktaydı.

Kanuni’nin Kudüs’te kutsal mekânlarda temizliğe ve edebe uyulması hakkındaki Fermanı

Kudüs-i Şerîf beyine ve kadısına hüküm ki: Molla Siyami gelip haber verdi ki; Kudüs-i Şerif’te bulunan Mescid-i Aksa, Sahratullah-ı Müşerref (Kubbetü’s-Sahra) ve Hz. İsa’nın Kabri gibi kutsal mekânlara ibadet ve ziyaret için gelen bazı kadınlar o mekânları kirletip, edebe aykırı davranıyorlarmış. Bu haber üzerine buyurdum ki; Emrim oraya vardıktan sonra bu gibi davranışlara kesinlikle izin vermeyin. Şayet bunun aksini duyarsam bilesiniz ki görevden alınmakla kalmazsınız. Sen ki kadısın bu emrimi sicile kaydet ki senden sonra gelen kadılar da bu emrime uysunlar.

Kanuni Sultan Süleyman’ın Kudüs’e 40 milyon akçe, bugünkü bedelle yaklaşık 1 trilyon 500 milyar lira vakfederek burayı bayındır kılmıştır. Yaptırdığı eserlerden sadece çeşmelerin sayısı 18. Sebil el-Silsile… Elvaad Kanuni Çeşmesi… Babel Nezir Çeşmesi… Kudüs Köprüsü üzerinde Sebil bil-Kadissultan… Kudüs Kalesi ve kalenin girişinde Kanuni Namazgâhı… Kale içinde bulunan Lala Mustafa Paşa Camii bulunmaktadır. Caminin minaresinin 19. yüzyıldan bu yana Davut kulesi adıyla anılmaktadır.

Peygamber Efendimiz (s.av.)’in Miraca yükseldiği kutsal kayayı çevreleyen kutsal yapı. 7. yüzyılda Halife Abdul melik tarafından yaptırılmış. Bugünkü görünümünü Kanuni döneminde almış. Kanuni bu kutsal mabedin dış yüzünü mermer ve çinilerle bezemiş. Mavi yeşil ve sarıyla karışık bu çiniler binaya bugünkü özelliğini veriyor. Yapıya ayrı bir güzellik kazandıran ve Kanuni tarafından yaptırılan mermer kaplamalar göz dolduruyor. Binanın üst kısmını saran bir kitabe görüyoruz. Kitabe kuşağı renkli sır tekniğiyle yapılmış. Kuşak Kanuni’nin ismini taşıyor. 1551 yılında yazılmış.

1327 yılında Memlukler tarafından yenilenmiş. Avlunun dört bir tarafına serpiştirilen çoğu Osmanlı eseri olan namazgâhlarsa her dönemin izlerini taşıyor. Avluda bir köşe daha var ki Osmanlı su medeniyetinin en güzel örneklerinden biri sayılmalı. 1525 yılından kalma bu şadırvan Kudüs valisi Kasım Paşa tarafından yaptırılmış. Suyu yine bir Osmanlı eseri olan sultan havuzundan sağlanıyor. Sultan havuzu, Kanuni’nin Kudüs’e kazandırdığı en önemli armağanlardan bir tanesidir. Osmanlı Sultanı Kanuni Sultan Süleyman Kudüs şehrini çevreleyen surları 1542 yılında inşa ettirdi.

Kudüs Şehri Sulta Murad döneminde Sayda ve Akka eyaletine bağlı bir sancak bölgesiydi. Napolyon Gazze, Yafa ve Ramla şehirlerini işgal ettikten sonra Kudüs halkına yazı yazarak emirlerine uymalarını istedi ama Kudüs halkı cevap olarak Akka eyaletine bağlı olduklarını ve akadan bir emir gelirse size uyarız dediler. Napolyon bunun üzerine Akka şehrine saldırdı fakat Ahmet paşa şehri surlarla çevirmişti ve Napolyon başarısız oldu. Kudüs 1820 yılında Şam eyaletine bağlandı. 1831 de mısır prensi İbrahim paşa Kudüs ve Şam bölgesini işgal etti ve o dönemde bölgede çok sayıda çatışma oldu çünkü Osmanlı 1841 tarihinde bölgeye tekrar hâkim oldu.

Sultan Abdülmecid döneminde Osmanlı Kudüs’e tekrar hâkim oldu. Sultan Abdülmecid Sultan Abdülmecid Mescidi Aksanın restoresini yaptırmıştır ve 20000 altın harcamıştır. Bu dönemde Kudüs şehrinin nüfusu artmıştır ve 1858 de insanlar Kudüs surları dışına yerleşmeye başlamıştır.

Sultan Abdülaziz döneminde 1867 tarihinde, Kudüs çok gelişmeye başladı ve birçok yol ve çarşı inşa edildi.(Kudüs-yafa ve Kudüs-Nablüs şehri arasındaki yol) Kudüs’ün yolları mermerlerle döşendi, bu döşemeler günümüze kadar bölgede mevcuttur. Sultan Abdülaziz mescidi aksanın süslemesi ve restoresine 30000 Osmanlı akçesi harcadı ve Umeri camisini inşa ettirdi. 1892’de Kudüs-Yafa şehri arasında tren yolu inşa edildi 1909 yılında El-Halil kapısının yanına büyük kale inşa edildi ve yanına çeşme yaptırıldı. Kudüs şehri Osmanlı Döneminde 400 yıl boyunca barış ve huzur içinde yönetildi. 1.Dünya Savaşı’ndan sonra ise Kudüs’ün yönetimi Osmanlı idaresinden çıkarak İngiliz mandasına geçti ve 1948 tarihinde İsrail Devleti Batı Kudüs’te kuruldu. 1967 tarihinde İsrail Kudüs’ün tamamı işgal etti.

Osmanlı Sonrası (İsrail ve İngiliz İşgali)

09 Aralık 1917 tarihinde Kudüs Şehri İngilizlerin eline geçti ve İngiliz mandası haline gelerek Filistin’in başkenti oldu.14 Mayıs 1948 tarihinde İngilizler Kudüs şehrinden çıkarak, bölgede İsrail işgalci devleti kurdular ve o tarihte Arap İsrail çatışmaları başladı. Filistin’in 5’te 4’ünü işgal ettiler. Kudüs şehri o tarihte ikiye ayrıldı, Batı Kudüs İsrail işgali altında kaldı, doğu Kudüs Ürdün kontrolünde Müslüman Arapların elinde kaldı. 1967 savaşının 7.Gününde İsrail Kudüs Eski şehrinin tamamını işgal etti. Bu işgal hala devam etmektedir. Bu süreç içinde şehir halkı işgale karşı direnişe devam ettiler. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa İsrail tarafından yönetilmektedir. İsrail’in Kudüs’ü Yahudileştirmeye yönelik çalışmaları devam etmektedir. Arap Müslümanları şehirden çıkarmak için planlar kuruyorlar. Siyasi ve Demografiyi değiştirmeye çalışıyorlar. Kudüs Şehri Adaletin ve Hukukun var olduğu bir ortamı aramaktadır ve bu ortama kavuşmak için gelecek günü özlemle beklemektedir.

Kudüs Fermanı

Ermeni Patriği Serkiz, diğer papazlarla birlikte Sultan’a gelerek kendilerine in’amda bulunmasını arzu ederler. Eskiden beri tasarruflarında bulunan kilise ve ma’bedleri yine kendilerinin tasarruf etmesi, Hz. Ömer ve Selâhaddin Eyyubi’nin kendilerine verdiği ahidnâmeyi Yavuz’un da yenilemesini arzu etmişlerdir. Bunun üzerine; ‘eskiden beri tasarruf yetkisine sahip Ermeni râhiplerin, Kamame, Hz. İsa’nın doğduğu Beytüllahım mağarası, kuzeydeki kapının anahtarı, içerde kamame kapısındaki iki şamdan ve kandilleri, Büyük Kiliseleri, Mar Yakub, Deyr’üz-Zeytun, Habs’ül-Mesih kiliseleri, bunlara ait vakıflar, bağlar, bahçeler, aynı dine mensup Habeş, Kıptî ve Süryâni milletleri, bunların terekeleri ve benzeri hususlarda yine tasarrufa yetkili olduklarına karar verilmiştir. Bunlara kimse müdâhale edemeyecektir. Evlâdlarım, vezirler, sâlihler, kadılar, beylerbeyleri, sancakbeyleri, voyvodalar, subaşılar vesaireler bununla amel etsinler’diye emir vermiştir.

Kışı Şam’da geçiren Yavuz, Aralık ayının sonlarına doğru buradan ayrılarak, 3 Aralık’ta devlet ileri gelenleriyle beraber Kudüs’e geldi. Yavuz’un şehre gelişi sırasında Kudüs’ün tüm ruhanîleri padişahı şehrin dışında büyük bir tâzimle karşıladılar. Yavuz, ruhanîlere gerekli ilgiyi gösterdikten sonra, şehrin tam karşısında otağını kurdurttu. Bu sıralar ikindi vaktiydi. Padişah akşam namazını Mescid-i Aksa’da kılacağını söyledi. Bunun üzerine görevlilere haber gönderildi. Kur’an’ın sitayişle bahsettiği bu kutsal mabed 12.000 kandille aydınlatılır. Padişah bu kutsal kente namaz vaktinden önce girer. Önce Kubbetü’s-Sahra’da Rummân- Davud (a.s.) ile Nahl-i Hamza (r.a.)ziyaret eder. Sonra Hacer-i Sahra’y tavaf eder. Daha sonra Kubbe-i Sahra’nın altına iner ve burada iki rekât hacet namaz kılar. Buradan akşam namazının edası için Mescid-i Aksa’ya geçer. Görevliler, padişahı kokulu mumlarla karşılarlar. Sultan burada akşam namazını edâ ettikten sonra, biraz dinlenir. Daha sonra burada iki rekât hacet namazı kılar, dualar eder. Yatsıyı da eda ettikten sonra otağına döner. Sultan, ertesi sabah binlerce koyun ve deve kurban ettirir. Kubbe-i Sahra’yı ziyaret eder ve Mescid-i Aksa’da iki rekât hâcet namaz kılar. Daha sonra şehri gezer, Kudüs halkına ihsanlarda bulunur. 1 Ocak 1517’de Kudüs Şehrinden ayrılır.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Sümer Atasözleri ve Özdeyişleri

Toplumlar ve yaratılan uygarlıklar varolduğu çağı değiştirdiği gibi geleceği de değiştiriyor. Medeniyetler doğar, büyür, ölür gibi değişim süreçleri adeta bu toplumlar için bir istisna oluşturuyor. İnsanlar, içinde yaşadığı toplumun ayak izlerini bir noktaya kadar geriye götürebiliyor fakat daha sonrasıyla pek ilgilenmiyor. Meraklıları için bu izleri biraz daha geriye götürmekte fayda var.

Sümerler (MÖ 4000 – MÖ 2000) şu andaki bilgilerimizle bu izleri geriye kadar götürebileceğimiz en son nokta olarak görünüyor. Sümerlerin medeniyetlere ilham verdiği ve etkilediği herkes tarafından bilinen bir gerçek. Bugün bizim kullandığımız dilin, sadece bir araya gelmiş harfler bütününden fazlası olmasını sağlayan, insanlar üzerinde doğrudan kullanımından çok daha fazla etki bırakan, duygularımızı, geçmişimizi daha iyi ifade eden atasözleri ve özdeyişler de Sümerler’in etkilediği diğer alanlardan sadece birisi.

Geçmişten bugüne insan, yaşadığı çağın getirdiği farklılıkların dışında, hala aynı insan. Doğal olarak da olaylara yönelik tepkileri benzer oluyor. Benzerliklere biraz daha yakından bakalım.

En Eski Metinler

Arkeoloji bilimi oldukça dinamik. Her gün yeni buluşlara, değişmeye açık. Museviliğin kutsal kitabı olan Tanah’ın (Tevrat+Zebur), Ketuvim bölümünde bulunan “Süleyman Meselleri/Özdeyişleri” şimdiye kadar bilinen en eski atasözleri ve özdeyişleri barındıran derlemeler olarak biliniyordu. Bu derlemeler yerini Mısır hiyerogliflerine kaptırdı. Şu an ise 1934 yılında İtalyan Arkeolog Edward Chierra tarafından yayınlanan ve tarih olarak MÖ. 17 yy’ı gösteren, Sümerlere ait çeşitli atasözleri bilinen en eski derlemeler olarak literatürde yerini aldı. Bugün Pennsylvania Üniversitesi’nin müzesinde Nippur koleksiyonunda ziyaretçilerine açık.

Tabletlerde Neler Yazıyor?

Tabletlerde yazılanlara bakınca günümüzdeki atasözlerinin özelliklerine, kendi davranış biçimlerimize oldukça yakın olduğunu görürüz. Kelimelerimiz farklıdır ama anlatmak istediğimiz, yakındığımız konular aynıdır. Mesela günümüzde olduğu gibi Sümerler’de de yoksulluk içinde olanlar vardı. Onlar şöyle bir dörtlükle özetlenir:

Yoksul için, ölmek yaşamaya yeğdir;
Ekmeği varsa tuzu yoktur,
Tuzu varsa, ekmeği yoktur,
Eti varsa, kuzusu yoktur,
Kuzusu varsa, eti yoktur.
,,

O dönemde borçlular, borçlarından “Borç alan yoksul dert alır” şeklinde bir özdeyişle yakınıyordu. Bu özdeyiş günümüzde söylenen “Aç kalmak borçlu olmaktan iyidir” veya “ Borçsuz çoban yoksul beyden yeğdir” özdeyişleriyle de oldukça benzer.

İnsanların dış görünüşleri o zaman da belli konuların halledilmesinde, saygınlıkta oldukça önem arz ediyordu. Sümerler bu durumu “İyi giyimli insana bütün kapılar açılır” şeklinde ifade ediyordu. Bu da bugün halk arasında daha çok giyim-kuşam anlamında kullanılan “Dost başa düşman ayağa bakar” lafıyla karşılanıyor.

Evlilik konusuyla ilgili de Sümerli yazmanlar çeşitli yazılar kaleme almıştır. Sümerler de “zengin koca avcıları” gibi bir tanımlama kadınlar için yoktu fakat bunların yerine pratik zekalı hiç evlenmemiş kadınlar vardı. Evlenme çağı gelmiş, koca adayı beklenmekten usanmış genç kız artık ince eleyip sık dokumaktan vazgeçer. Duygularını şu şekilde ifade eder:

Oturaklı biri için mi,uçarı biri için mi,
Kime saklamalıyım aşkımı?
,,

Anlaşılan o dönemde “evlenilecek/eğlenilecek eş” ayrımı toplumun bir kesiminde kendini gösteriyordu.

Kadının ve erkeğin toplumsal rolleri ile ilgili de ipuçları veren yazılar mevcut. Tabletlerden anlaşıldığı kadarıyla erkekler o dönem de ev işlerine pek sıcak bakmayan taraf:

Karım tapınakta,
Anam ırmak kenarında,
Ben de burada açlıktan ölüyorum.
,,

Gelin-kaynana ilişkisi o zamanlarda da oldukça problemli bir mesele gibi görünüyor. Bir erkek için neyin iyi neyin kötü olduğunu anlatan bu dizelerden rahatlıkla çıkarabiliriz:

Çöl matarası insanın hayatıdır,
Pabuç insanın gözüdür,
Karısı insanın geleceğidir,
Oğul insanın sığınağıdır,
Kız insanın kurtuluşudur,
Gelin insanın baş belasıdır.
,,

Dostluk ve arkadaşlık kavramları da belirli çağrışımlara sahipti. Fakat dostluktan çok akrabalığın önemli olduğunu “kan sudan daha koyudur” sözünden ve de şu dizelerden anlıyoruz:

Dostluk bir gün sürer,
Akrabalık hep devam eder.
,,

Toplumdaki aceleci, hazırlıksız bir işe kalkışan insanlar için söylenen şöyle iki dize var:

Daha tilkiyi yakalamadan
Boynuna takacağı laleyi hazırlıyor.
,,

Bu dizeler günümüzde kullanılan “Dereyi görmeden paçayı sıvamak” atasözünü hatırlatıyor.

Sümerler belirli medeniyete sahip olduğu gibi bu medeniyeti koruyacak askeri birikime de sahip olmanın önemli olduğuna inanıyorlardı ve şu sözlerle özetliyorlardı:

Donanımca güçsüz devlet,
Kapılarındaki düşmanı kovamaz.
,,

Halk da bu durumdan nasibini almıştı. Onlar da her türlü tehlikeye karşı gözü açık olmanın gerekliliğini şu dizelerle dile getiriyorlardı:

Bir efendin olabilir bir kralın olabilir,
Ama asıl korkulacak adam vergi memurudur!
,,

İnsanlık gelişim gösterse de bazı şeyler aynı kalıyor ve her medeniyet, her insan aidiyet duygusuyla beraber bazı şeyleri kendi içinde sınırlı tutuyor ve geçmişe uzanan bir halkanın zinciri olmaktansa zinciri yapan olmayı tercih ediyor.

Kaynak: Sümerlerde Atasözleri ve Özdeyişler | Arkeofili

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Türk Boyları | 24 Oğuz Boyu

Soyumuz, Oğuz Han‘dan gelmektedir. Atamız Oğuz Han’ın “Gün Han, Ay Han, Yıldız Han, Gök Han, Dağ Han, Deniz Han” adlarında 6 (altı) tane oğlu vardır. Oğuz Han’ın her oğlunun da dört tane oğlu vardır. İşte Atamız Oğuz Han’ın altı oğlundan olan 24 tane torunu, bugünkü “24 Oğuz Boyu“nu meydana getirmiştir. Bütün dünyaya yayılan Oğuzlar, bu 24 boya dayanmaktadır.

Boz-Oklar: Dış Oğuzlar da denip, Sağ kolu teşkil ederler.

1. Gün-Alp/Gün-Han: Sembolü şâhin. Oğulları:

a) Kayıg/Kayı-Han: “Sağlam, berk” anlamındadır. Üç kıta ve yedi denize altı yüz yıldan fazla hâkim olan Osmanlı sülâlesi bu boydandır. Kayı Boyundan Ertuğrul Gâzi ve her biri birer müstesnâ şahsiyete sâhip, çoğu dâhî, cihangir, kumandan, şâir ve sanatkâr olan Osmanlı sultanları, Kayı Han neslinin kıymetini göstermeye kâfidir.
b) Bayat: “Devletli, nîmeti bol” anlamındadır. Maraş ve çevresine hâkim olan Dulkadiroğulları, İran’da Kaçarlar, Horasan’da Kara Bayatlar, Maku ve Doğubeyazıt hanları, Kerkük Türkmenlerinin çoğu, bu boydandır. Dede Korkut kitabını 1480’de Hicaz’da yazan Tebrizli Hasan ve meşhûr şâir Fuzûlî bu boydandır.
c) Alka-Bölük/Alka-Evli: “Nereye varsa başarı gösterir” anlamındadır. Türkiye ve Âzerbaycan’daki Alaca, Alacalılar adı taşıyan yerler bu boyun hatırasıdır.
d) Kara-Bölük/Kara-Evli: “Kara otağlı (çadırlı)” anlamındadır. Karalar ve karalı gibi coğrafî yer adları bunlardan kalmadır.

2. Ay-Alp/Ay-Han: Sembolü kartal. Oğulları:

a) Yazgur/Yazır: “Çok ülkeye hâkim” anlamındadır. Ab-Yabgu devrindeki Yenibent Yabguları, Batı Türkistan’daki Cend Emirleri, Kara-Daş denilen Horasan Yazırları, Ahıska’dan aşağı Kür boyundaki Azgur-Et (Azgur Yurdu) Kalesi, Kürmanç Kürtlerinin Azan Boyu, Toroslardaki Gündüzoğulları Hanedanı bu boydandır.
b) Tokar/Töker/Döğer: “Dürüp toplar” anlamındadır. Yenikentli Vezir Ayıdur, Harput-Diyarbakır-Mardin hâkimleri, Artuklular, Sincar-Siverek, Suruç arasında hâkim eski Caber Beyleri, Memluklar devrinde Halep Döğeriyle Hama Döğerleri, bugünkü Mardin-Urfa arasında yirmi dört oymaklı Kürt Döğerleri, Hazar Denizi doğusundaki Saka Boyu Takharlar; Şavşat’taki Ören kale, To-Kharis ve Malatya’nın Tokharis bucağı, Dağıstan’daki Digor ve Kars ve Arpaçay sağındaki Digor kazası bu boydan hatıradır.
c) Totırka/Dodurga/Dödürge: “Ülke almak ve hanlık yapmak” anlamındadır. Sivas doğusundaki Tödürgeler bu boydandır.
d) Yaparlı: “Misk kokulu” anlamındadır. Zaza Çarekliler ve misk ticareti yapan Yaparı Oymağı bu boydandır. Yaparı Oymağının Akkoyunlu ve Giraylı camilerinin mihrap duvar harcına bu güzel ıtriyattan kattıklarından hâlâ hoş kokmaktadır. Diyarbakır ve Kırım’da hatıraları vardır.

3. Yıldız-Alp/Yıldız Han: Sembolü tavşancıl. Oğulları:

a) Avşar/Afşar: “Çevik ve vahşî hayvan avına hevesli” anlamındadır. Hazistan Beyleri, Konya’daki Karamanoğulları, İran’daki Avşarlı Nâdir Şah ve hanedanı, Ürmiye ve Horasan Afşarları bu boydandır.
b) Kızık: “Yasakta pek ciddi ve kuvvetli” anlamındadır. Gaziantep, Halep ve Ankara çevresindeki Kızıklar, Doğu Gürcistan’da ve Şirvan batısındaki ovaya Kızık adını verenler bu boydandır.
c) Beğdili: “Ulular gibi aziz” anlamındadır. Harezmşahlar, Bozok/Yozgat-Raka/Halep çevresindeki Beğdililer, Kürmanç Badılları bu boydandır.
d) Karkın/Kargın: “Taşkın ve doyurucu” anlamındadır. Akkoyunlu-Dulkadiroğlu ve Halep-Hatay bölgesindeki Kargunlar, Doğu Anadolu ve Âzerbaycan’daki ilkbaharda eriyen karların suları ile kopan sel ve su kabarmasına da Kargın/Korkhun denilmesi bu boyun adındandır.

Üç-Oklar: İç Oğuzlar da denilip, sol kolu teşkil ederler.

1. Gök-Alp/Gök Han: Sembolü sungur. Oğulları:

a) Bayundur/Bayındır: “Her zaman nîmetle dolu yer” anlamındadır. Akkoyunlular sülâlesi, İzmir’den Âzerbaycan’daki Gence’ye kadar Bayındır adlı yerler bu boydan gelir.
b) Beçene/Beçenek/Peçenek: “İyi çalışkan, gayretli” anlamındadır. Karadeniz kuzeyi ile Balkan Yarımadasına göçen ve 1071 Malazgirt ile 1176 Miryokefalon Meydan Muhârebelerinde Bizanslılardan ayrılarak Selçuklular safına geçen Peçenekler, Dicle Kürmançlarının iki ana kolundan güneydeki Beçene Kolu, Ankara-Çukurova Halep bölgelerindeki Türkmen oymaklarından Peçenekler bu boydandır.
c) Çavuldur/Çavındır: “Ünlü, şerefli, cavlı” anlamındadır. Türkmenistan’da Mangışlak Çavuldurları, Çorum çevresindeki Çavuldur ve Anadolu’daki Çavdar Türkmen oymakları, Erzurum ve çevresindeki Çoğundur adlı köyler bu boyun adından gelmektedir.
d) Çepni: “Düşmanı nerede görse savaşıp hemen çarpan, vuran ve hızlı savaşan” anlamındadır. Rize-Sinop arasındaki çok usta demirci Çepniler ve Çebiler, Kırşehir, Manisa-Balıkesir çevresindeki ve Kars ile Van bölgelerinde Türkmen Oymağı Çepniler bulunmaktadır.

2. Dağ-Alp/Dağ Han:
Sembolü uçkuş. Oğulları:

a) Salgur/Salur: “Vardığı yerde kılıç ve çomağı ile iş görür” anlamındadır. Kars ve Erzurum hâkimi Salur Kazan Han Sülâlesi, Sivas-Kayseri hükümdarı âlim ve şair Kadı Burhâneddin Ahmed ve Devleti, Fars Atabegleri, Salgurlular, Horasan’daki Teke-Yomurt ve Sarık adlı Türkmenlerin çoğu bu boydandır.
b) Eymür/Imır/İmir: “Pek iyi ve zengin” anlamındadır. Akkoyunlu, Dulkadirli ve Halep Türkmenleri içindeki Eymürlü/İmirlü oymakları, Çıldır ve Tiflis’teki iyi halıcı ve keçeci Terekeme Oymağı bu boydandır.
c) Ala-Yontlup/Ala-Yundlu: “Alaca atlı, hayvanları iyi” anlamındadır. Yonca kelimesi bu boyun hatırasıdır.
d) Yüregir/Üregir: “Daima iyi iş ve düzen kurucu” anlamındadır. Orta Toros ve Çukurova Üç-Oklu Türkmenlerinin çoğu, Adana’daki Ramazanoğulları bu boydandır.

3. Deniz Alp/Deniz Han:
Sembolü çakır. Oğulları:

a) Iğdır/Yiğdir/İğdir: “Yiğitlik, büyüklük” anlamındadır. İçel’in Bozdoğanlı Oymağı, Anadolu’da yüzlerce yer adı bırakan İğdirler, İran’da büyük Kaşkay-Eli içindeki İğdirler ve Iğdır adı, bu boyun hâtırasıdır.
b) Beğduz/Bügdüz/Böğdüz: “Herkese tevâzu gösterir ve hizmet eder anlamındadır. Dicle Kürtleri ilbeği olup, Hazret-i Peygamber’e elçi giden (622-623 yılları arasında Medîne’ye varan), Bogduz-Aman Hanedanı temsilcisi ve Kürmanç’ın iki ana kolundan Bokhlular/Botanlar, Yenikent-Yabgularından onuncu yüzyıldaki Şahmelik’in Atabegi Kuzulu, Halep Türkmenlerinden Büğdüzler bu boydandır.
c) Yıva/Iva: “Derecesi hepsinden üstün” anlamındadır. Büyük Selçuklu Sultanı Melikşâh (1072-1092) devrinde Suriye ve Filistin’i feth eden Atsız Beğ, 12. yüzyılda Hemedân batısında Cebel bölgesi hâkimleri Berçemeoğulları, Haçlıları Halep çevresinde yenen Yaruk Beg, Güney-Âzerbaycan’daki Kaçarlu-Yıva Oymağı bu boydandır. Ankara’da çok makbul yuva kavunu bu boyun yerleştiği ve adları ile anılan köylerde yetişir.
d) Kınık: “Her yerde aziz, muhterem” anlamındadır. Büyük ve Anadolu Selçuklu devletleri, Orta Toroslardaki Üçoklu Türkmenler, Halep-Ankara ve Aydın’daki Kınık Oymakları bu boydandır.

Oğuzlarla ilgili diğer bilgiler: Oğuzlar, Oğuz Boyu Bugün; Türkiye, Balkanlar, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’da yaşayan Türklerin ataları olan büyük bir Türk boyu. Oğuzlara, Türkmenler de denir.

Oğuz kelimesinin türeyişiyle ilgili çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Kelimenin boy, kabile mânâsına gelen “Ok” ve çokluk eki olan “z”nin birleşmesinden “Ok-uz” (oklar, koylar) anlamında olduğu ileri sürüldüğü gibi, oyrat (haşarı, yaramaz) kelimesinin eş anlamlısı olduğunu iddiâ edenler de vardır. Ancak kelime, Anadolu ağızlarında “halim selim, ağırbaşlı” mânâlarına da kullanılmaktadır. Arap kaynaklarında ise “guz” veya “uz” şeklinde geçmektedir.

İlk zamanlar Üçok ve Bozok adlarıyla iki ana kola ayrılmış olan Oğuzlar, daha sonraki devirlerde, Dokuz Oğuz, Altı Oğuz, Üç Oğuz adlarında boylara da ayrıldılar. Oğuzlar, yirmi dört boydan meydana gelmişti. Bunlardan on ikisi Bozok, on ikisi Üçok koluna bağlıydı. Tarihçiler, hazırladıkları cetvellerde Oğuz boylarının adlarını, sembollerini ve ongunlarını (armalarını) göstermişlerdir. Buna göre, Bozoklar; Kayı, Bayat, Alka Evli, Kara Evli, Yazır, Dodurga, Döğer, Yaparlu, Afşar, Begdili, Kızık, Kargın; Üçoklar ise; Bayındır, Peçenek, Çavuldur, Çepnî, Salur, Eymur, Ala Yundlu, Yüreğir, İğdir, Büğdüz, Yıva, Kınık boylarına ayrılmışlardı. Bugün Türkiye’de yirmi dört Oğuz boyuna ait işaret ve yer adlarına çok rastlanmaktadır.

Oğuz adına ilk defa Yenisey Kitabelerinde rastlanmaktadır. Barlık Irmağı yöresinde bulunan bu kitabelerde; “Altı Oğuz budunda” sözü yer almaktadır. Öz Yiğen Alp Turan adlı bir beye ait olan bu kitabelerin yazıldığı devirde, Oğuzlar, Göktürkler’in hakimiyeti altında altı boy hâlinde Barlık Irmağı kıyılarında yaşamakta idiler.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Evcil Kedinin Arkeolojisi

Kedi, bir dönem insanlar için haşereyle mücadele aracıyken zamanla dünyanın en popüler evcil hayvanlarından birine dönüştü. Peki bu değişim ne zaman gerçekleşti? Arkeolojik kanıtlar aradaki bu farkı nasıl ortaya koyuyor? Araştırmacılar bu soruların cevabını Roma dönemi Yorkshire’ında araştırdı.

Bugün, sahibinin kucağında mırıldayan bir kedi, evcimenliğin en güzel örneği, ancak durum her zaman böyle değildi. Arkeolojik kayıtlar, köpeklerin 15.000 yıl önce de şimdi olduğu kadar insanların en iyi arkadaşları olduğunu gösteriyorken, kedilerin hanelerimize katılma süreçlerinde çok daha yavaş oldukları görülüyor. Peki bu ilişkinin gelişim sürecini ne kadar geçmişte bulabiliriz? Arkeoloji, bu sorunun cevabı olabilir.

Kediler denize açılıyor

Kazılar, şimdiye kadar dünyanın dört bir yanındaki kedi kalıntılarını ortaya çıkardı ancak yapılan genetik çalışmalar, evcil kedilerin (Felis catus) yaklaşık on bin yıl önce, Yakın Doğu’daki ataları olan Afrika vahşi kedilerinden (Felis silvestris lybica) ayrı bir tür olarak ortaya çıktıklarını gösteriyor. O günden bu yana bu kediler, keşiflerle, ticaretle ve yerleşim gibi nedenlerle insanlar tarafından (bilerek veya başka türlü) taşınarak dünyaya yayıldı. MÖ. 7000’e gelindiğinde Çin’de insanlarla birlikte yaşayan kedilerin kanıtlarını görebiliyoruz. Yaklaşık 5300 yıl öncesinde ise, kediler çoktan Kıbrıs’a ulaşmışlardı bile. Adada yerli kedi popülasyonu olmadığından kedilerin insanlar vasıtasıyla Kıbrıs’a ulaşmış oldukları düşünülüyor.

Bununla birlikte, insanlarla gerçek bütünleşmelerinin ilk ipuçları, yaklaşık 4000 yıl önce Mısır’da görülüyor. Mısır kültürü kedileri kutsal sayan bir kültürdü. Bu dönemde kedigillerin insanlarla daha dünyevi ilişkiler kurmuş oldukları görülüyor. Örneğin, 18. Hanedanlık Dönemi (MÖ. 1350) fresklerinde kediler ve insanlar arasındaki gelişen bu işbirliğinin canlı bir betimi, Thebes’de zengin bir yetkili olan Nebamun’un mezarını süslemekte (Şimdi British Museum’da sergileniyor). Burada, bugün bir av köpeği olarak kullanabileceğimiz küçük çizgili bir kedi, bir avcıya yabani bir kuşu yakalamak ya da avlamak için yardım ediyor. Fakat bu betim, kedilerin duygusal bir statüye ulaşmış olmalarını değil, açıkça bir iş/işgücü hayvanı olarak görüldüklerini gösteriyor.

Avrupa’da ise, kediler ilk olarak MÖ. 5. ve 4. yüzyıl Antik Yunan sanatında beliriyorlar. Roma dünyasında, MS. 1. yüzyıla dayanan bir Pompeii mozaiği olan ve kilerden bir şeyler aşıran haylaz bir kedinin betimlendiği “Faun Evi”nde de görülebileceği gibi bu devirlerde kediler artık daha net bir şekilde ev sahnelerinde gösteriliyor.

Kedi figürleri, Roma sanatında köpeklere kıyasla çok daha az sıklıkla görülüyor, bu da evcil hayvan olarak kabul edilmiş olsalar da bugün keyfini çıkardıkları popülerlik seviyelerine henüz ulaşamamış olduklarını gösteriyor. Bu tasvirlerden çok azı, kedilerin avcı ile aile üyesi sıfatları arasında ayrım yapmamıza olanak sağlıyor.

Kedilerin bu dönemde potansiyel bir evcil hayvan olmalarının en ikna edici imgesi, MS. 2. yüzyılda ölen bir Gallo-Roman çocuğunun mezar taşının bulunduğu Bordoaux, d’Aquitaine müzesinde görülmekte. Stelde, göğsünde tuttuğu bir kediye sarılmış olan küçük bir kızın çekici ve gerçekçi bir görüntüsü yer alıyor. Portresi için poz veriyormuş gibi izleyiciye bakan çocuk, kediyi ön bacaklarının altından tutarken hayvanın alt vücudu aşağıya sarkık bir vaziyette sallanmakta (ve bu vaziyet, başka bir evcil hayvan olan fırsatçı bir yavru horoza gagası ile kedinin kuyruğunun ucunu yakalama fırsatı sunuyor). Tamamlanmamış bir yazıt, çocuğun Laetus adlı bir adamın kızı olarak tarif ediyor. Acaba bu stel, vefat etmiş bir çocuğun hayattayken oynadığı evcil bir hayvanı kucaklama anını gösteren sevimli bir tasvir olabilir mi?

Kediler (ve Romalılar) İngiltere’yi fethediyor

Britanya’daki evcil kedilere ilişkin en erken ipuçlarımız çoğunlukla Roma döneminden gelmekte (kalıntıları Scarborough yakınlarındaki Star Carr’daki Mezolitik avcı-toplayıcı kampı gibi erken bir tarihe uzanan köpeklerden çok daha sonra). Evcil hayvan olarak kabul edilmelerine dair en iyi kanıt ise Bishopstone, Lullingstone ve Rudston’ın yanısıra York’ta bulundu.

Bu buluntuların çoğunda bu hayvanların haşereyle mücadele araçları mı ev hayvanları mı oldukları henüz belli değil. Ancak Mid Tees Vadisi’ndeki bir yerleşim, bu konuyu aydınlatmada daha umut verici görünüyor. Burası, İlk olarak 1997’de Teesside Arkeoloji Derneği tarafından kazılan Kuzey Yorkshire, Dalton-on-Tees’deki bir Roma villası.

Araştırmalar, sadece kuzey sınırı olarak kabul edilenin ötesindeki büyük bir villanın kalıntılarını değil, aynı zamanda da 28 farklı türü temsil eden 3700’den fazla iyi korunmuş hayvan kemiğinin geniş ve çeşitli bir kümesini de açığa çıkardı. Bu kalıntıların neredeyse %70’i MS. 2. ve 4. yüzyıl arasında bir zamanlar doldurulmuş bir kuyudan geliyordu ve aralarında küçük bir ev kedisinin de kalıntıları vardı.

Kedinin kemiklerine yapılan bir ön incelemeyle bile bu hayvanın şanssız bir kedi olduğunun sonucuna ulaşılabilir: kedinin her iki arka bacağında ve sol ön bacağında kötü yaralanmalar bulunmakta, sol uyluğunun tüm başı kayıp olmakla beraber, sol dirsek de kötü bir şekilde kırık vaziyette. Bu yaraların aynı tarafta olmaları ve benzer iyileşme belirtileri göstermeleri yaraların belki de at gibi daha büyük bir hayvanın tekmelemesi ya da bir araba tekeri tarafından ezilmiş olması gibi olası nedenlerden meydana gelmiş olabileceğini düşündürmekte.

Nedeni ne olursa olsun, bu kazanın sakat bırakıcı ya da ölümcül yaralanmalara neden olmuş olduklarından şüphe yok. Fakat yine de bu olay sonucu kedinin hayatını kaybetmediği anlaşılıyor. Etkilenen eklem yüzeylerindeki ‘parlak’ aşınma desenleri, hareket genişliği azaltmış olsa da eklemlerin kullanıma geri döndüğünü gösterirken, her iki bacaktaki yeni kemiklerin yoğun gelişimi, iyileşme belirtileri sergiliyor. Başka bir deyişle, dost canlısı bir insan, yaralı kediye hasta bakıcılık yapmamış olsa bile, kemiklerinin iyileşme sürecinde en azından yiyecek ve su verip beslemiş olabilir.

Kedi kalıntılarının analizi, kırıkları iyileşmiş olsa bile, kısmen kaynamış dirseği ile hayvanın artık etkili bir avcı olmadığını öneriyor (Karşılaştırma için tüm kemikler mevcut olmadığından emin olunamıyor). Her iki yaralanma da, kazadan etkilenen bacakları diğerlerinden daha kısa bırakmış olabilir.

Hayatının geri kalanını kesinlikle bir fare yakalayıcısı olarak devam ettirmemiş olan bu topal kedi, yine de öldürülmemiş ve villada hayatını devam ettirmesine müsade edilmiş. Bu da bizlere kedinin sahibinin bu hayvanla daha derin bir duygusal bağ kurmuş olabileceğini gösteriyor. Eğer öyleyse, bu kanıt bizlere kedilerin evlerde işe yarayan ve kullanılan bir araç değil, sevilen bir evcil hayvan olduğunu gösteriyor.

Kaynak: Evcil Kedinin Arkeolojisi | Arkeofili

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın
1

Savaşmak İnsanın Doğasında Var mı?

Savaşmak doğamızda mı var? İnsanların doğuştan bu eğilime sahip olduğunu ve diğer grup üyelerini öldürme dürtüsü olduğunu kabul etmeli miyiz?

Antropoloji profesörü Brian Ferguson, hayır diyor. Silahlanmak ve topluca öldürmek için içgüdüsel bir eğilimimiz olduğuna dair hiçbir bilimsel kanıt yok.

Araştırmacılar yeni araştırmada, savaşın bizim doğamızda olup olmadığını tartışıyor. Araştırmaya göre, insanlar kişisel nedenlerle savaşabilir ve bazen öldürebilir, ancak cinayet savaş değildir.

Ferguson, “Bu soru söz konusu olduğunda alanda kesinlikle tartışma var. Ama bu, içinde yaşadığımız genel koşulların, savaşa gitmek ya da gitmemek dürtüsünü yaratmasıdır.” diyor.

Ferguson, çalışmasında, savaşın tarihsel kökenine bakmak için insanlara her zaman savaşıp savaşmadığına ya da silahlı çatışmanın sadece kolektif olarak öldürme motivasyonunu sağlayan toplumsal koşulların değişmesi ile ortaya çıkmış olmasına ışık tutmak için binlerce yıl geriye gitti.

Ferguson’un araştırması, insanların savaşlarda savaşmak için zorlanmış olup olmadıklarına veya savaşın bir insan icadı olup olmadığına dair eski bir akademik tartışmayı çözme girişimiydi. “Eğer savaş insan doğasına işlemiş değilse, bu, savaşa karşı bir seçenek olarak tartışmaya zemin hazırlayabilir.”

Birçok bilim insanı, bir tür olarak insanların saldırgan, acımasız ve kana susamış olduğuna ve bu davranışın DNA’mızın bir parçası olduğuna inanıyor. Ancak Ferguson, insanların, tüm tarih boyunca savaşları sürdürmekte olduğuna dair gerçek bir gösterge ya da bilimsel kanıt olmadığını savunuyor.

Ferguson, “Savaş yanlısı kültürler bazı yerlerde sadece son 10.000 yıl içinde yaygınlaşmış ve hatta çoğu yerde bundan daha yakın bir zamanda yaygınlaşmıştır.” diyor.

Ferguson araştırmasında, tarih öncesi kayıtlarda şiddetli ölüm olarak rapor edilen vakalara baktı. Ferguson, birçok antropolog ve arkeoloğun, savaş sonucu olduğunu söylediği ölümlerin, %15 ila %25’inin, tüm arkeolojik alanların geniş çaplı araştırmaları ile çelişir şekilde, en şiddetli vakalardan uygun olanının seçildiğini yansıtabileceğini gösterdi.

İber Yarımadası’ndaki bir kaya sığınağında bulunan 5 bin yıldan daha eski savaş izleri.

“Bireysel öldürme, sosyal gruplar arasındaki savaşla aynı değildir. Savaş, arkeologların bulabileceği fiziksel izler bırakır. Ne zaman ve nerede başladığı dünyanın farklı yerlerinde çok farklılık gösterir. Açık bir savaş işareti olmadan binlerce yıl süren zamanlar var.”

Tartışmanın nedeninin bir kısmı, silah, sanat ve mağara resimleri, savunma yapıları ve iskelet kalıntıları gibi tarih öncesi savaş kültürünü tanımlamak için kullanılan kanıtların genellikle muğlak ve yorumlanması zor olması. Tüm kanıtların dikkatli bir şekilde incelenmesiyle, tipik olarak, erken kalıntılarda güçlü bir savaş belirtisi bulunamıyor. Daha sonraki dönemlerde savaş izleri netleşiyor.

Ferguson, milyonlarca yıl önce insanların bu genetik yapılarını şempanze kuzenlerinden miras almış olabileceği inancına itiraz ediyor. Bildirilen her şempanze ölümünü inceledikten sonra, konuyla ilgili bir kitap yazan Ferguson, şempanzeler arasındaki savaşın evrimsel bir strateji değil, insan teması ve rahatsızlıklarına bir cevap olarak ortaya çıktığına inanıyor.

Peki, son zamanlardaki arkeolojik buluntularda savaş neden bu kadar yaygın hale geldi? Ferguson, sosyal hiyerarşi, daha yerleşik bir varoluş, büyüyen bir bölgesel nüfus, değerli kaynaklar ve sınırların oluşturulması gibi savaşı daha olası kılan ön koşulların çok daha yaygın hale geldiğini söylüyor. “Bu koşullar bazen ciddi çevresel değişikliklerle daha da kötüleşti.”

Ayrıca çağdaş savaş, dünya çapında vahşi savaşlar ve Irak ve Afganistan’daki ABD savaşları üzerine çalışmalar yapan Ferguson, antropolog Margaret Mead’ın “savaş yalnızca biyolojik bir zorunluluk değil, bir icattır” sözüyle hemfikir, ancak savaşların sona erdiğini düşünmüyor.

“Antropologlar uzun vadede savaş ihtimallerini düşünüyorlar. Savaşın insan doğasının bir parçası olduğu fikri bilimsel olarak desteklenmezse, alternatif gelecekler açılır. Daha fazla insan önlemek için çalışırsa, savaşın nihai olarak yok edilmesi kesin bir teorik bir olasılık olur.”

Kaynak: Savaşın İnsan Doğasında Olduğuna Dair Hiç Kanıt Yok | Arkeofili

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Çerkes Hasan’ın Efsane Hikayesi

Abdülaziz Han’ın kayınbiraderi olan Çerkes Hasan darbecilere ilk kurşunu atan bir kahraman olarak tarihe geçti.

tb

Bir dost meclisinde söz darbelerden açılıyor ve konu dönüp dolaşıyor geliyor Niğde’nin, yiğit evladına. Tarihî konularda bir derya olan Süleyman Zeki Bağlan Hocamız “Ömer Halisdemir ilk değil ki” diyor “Bir Çerkez Hasan’ımız var mesela!” Çerkez Hasan kimdir, nerede yatar diye soruyoruz, “Düşün peşime götüreyim” diyor. “Hemen şurada Edirnekapı’da!” Gidiyoruz, sur dışına çıkar çıkmaz ilk ada. Lakin mermer atölyeleri ile kuşatılmış, kapılar zincirli, içeri girmek mümkün olmuyor. Milletin şaşkın bakışları arasında duvara tırmanıp içeri atlıyoruz. Gözümüze bir taş mezarlığı çarpıyor âdeta, işli mermerler parça parça. Otlar cangıl olmuş adım attırmıyor insana. Neyse Fatiha’mızı okuyoruz ve Süleyman Hocam başlıyor anlatmaya:

Bizim millet Abdülaziz Han’ı pehlivan meşrep olarak tanır, sanırsın cazgırlık yapıyor Kırkpınar’da. Hâlbuki sıkı bir tedristen geçmiştir, yabancılara kendi lisanlarıyla hitap edebilir. Ressamdır, hattattır ve şairdir sonra. Padişah iken Mısır, Avusturya, Almanya, Fransa ve İngiltere’yi ziyaret eder, Avrupalıların kafasındaki barbar Türk mefhumunu yıkar, zarafetine, kibarlığına, vakarına hayran olurlar. Abdülaziz Han imar faaliyetleri hızlandırır, donanma tarihinin en güçlü seviyesine ulaşır. Düşünün “Şimendifer geçsin de velev ki sırtımdan geçsin” der ve demir yolu için sarayının bahçesini verir gözünü kırpmadan.

Sahil sarayları yıkılır gider, umurunda bile olmaz. Onun devrinde ordu modern silahlarla teçhiz edilir, yeni mektepler açılır. Şura-yı Devlet (Danıştay), Divan-ı Ahkâm-ı Adliye (Yargıtay), Divan-ı Muhasebat (Sayıştay) kurulur, müesseseler oturmaya başlar. Herşey güllük gülistanlık değildir tabii. Sadaret makamında oturan Nedimof lâkaplı M. Nedim Paşa gaileler açar memleketin başına.

tb

DARBECİ VİCDANI!

Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan da hayr hasenat sahibidir. Yaptırdığı camiler, mektepler ayaktadır hâlâ. Kimsesizlere ve bilhassa para yüzünden içeri düşen mahkûmlara sahip çıkar. Abdülaziz Han, disiplinlidir, kararlıdır, dış güçler maşaları kullanır ve bir karalama kampanyası başlatırlar. Onun bir oturuşta kuzu yediğinden, pehlivanlarla boğuştuğundan dem vurur, istihzada bulunurlar. Nitekim Serasker (Genel Kurmay Bşk) Hüseyin Avni Paşa’nın yönettiği cunta işareti alır işe başlar. Abdülaziz Han’ı haleder, götürüp Topkapı Sarayına (3. Selim’in boğdurulduğu odaya) kapatırlar. Sadece onu değil, Valide Sultanı ve hanım efendilerini de bizar eder, iter kakar mücevherlerini yağmalarlar. Nesrin Neş’erek kadın efendiyi sürükleye sürükleye sandala bindirir, o soğukta üzerinden şalını çeker alırlar. Garibim Boğaz’ın ayazında büzülür kalır, sırılsıklam ıslanır yağmur altında.

Bilahare Abdülaziz Han’ı Ortaköy Feriye Köşküne alır, üzerine çöker, makasla bileklerini kesip şehit ederler insafsızca. Çağırdıkları hekimler “intihar” raporuna imza koymaz, rütbelerini sökerler yine yanaşmazlar. Bir insan tek bileğini kesebilir ama kesik bilekle makas tutamaz bir daha, ikincisini kesmesi ne akla sığar ne mantığa. Hekim dediğin alet olamaz böyle oyuna. Cunta tehditle baskıyla ilgili evrakları toplar ve V. Murad’ı oturtur koltuğa.

Bakın şu işe ki sandalda fena hâlde üşüten ve manen yıkılan Nesrin Neş’erek Hanım da vefat edecek iki evladını öksüz bırakacaktır o sıra. Nesrin Sultan Ubıh asıllı Çerkez Beyi Gazi İsmail’in kızıdır. Hasan adlı bir kardeşi vardır ki boylu poslu, yakışıklı bir subaydır, silahtan iyi anlar. Öyle ki orduya alınması düşünülen tüfekler tabancalar hakkında fikrini sorarlar. Çok sadık ve gözü karadır, bir ara Galata kabadayıları ile çatışmış ve alayını pişman etmiştir doğduklarına. Tek başına ordudur, bu yüzden Veliaht Yusuf İzzet Efendi’ye yaver yaparlar. Serasker Hüseyin Avni Paşa da çekinir. Acilen tayinini Bağdat’a çıkartır, İstanbul’dan uzaklaştırmaya bakar.

YANLARINA KALMAZ

15 Haziran 1876 -Kolağası Çerkez Hasan artık Dersaadet’te tutulmayacağını anlar. Ablasının ve eniştesinin öcünü almak için atlar bir sandala, gider Kuzguncuk’a. Ancak Hüseyin Avni Paşa köşkte yoktur, toplantıya gittiğini öğrenir uşaklardan. Döner gelir ve beline birkaç tabanca takar, kuşağına Çerkez kamasını sokar, doğru Mithat Paşa’nın Beyazıt’taki konağına… Üzerinde yaver kordonları vardır, haber getirdiğini söyleyince kapı ağaları zorluk çıkarmaz. Elini kolunu sallayarak girer toplantı odasına. Burası geniş bir sofadır, sağ tarafta Hüseyin Avni Paşa ve has adamı Kaptan-ı Derya Kayserili Ahmet Paşa vardır. Direkt onların üzerine gider, revolveri çıkararak Hüseyin Avni Paşa’yı göğsünden ve karnından yaralar. Bu esnada Kayserili arkasından kavrar. Kamasını çıkarıp Ahmet Paşa’nın parmaklarını keser, kulağını koparır ve yerde yatan Hüseyin Avni Paşa’yı bıçaklamaya başlar.

Hariciye Nazırı Reşit Paşa ise koltuğunda donmuş kalmıştır (bir rivayete göre ölmüştür heyecandan) bir el de onun kafasına sıkar. Mithat Paşa o hengamede harem dairesine kaçar. Kapıyı zorlasa da açamaz, Rüştü ve Halet Paşa da bir odaya kapanmış ağır masalar yaslamışlardır kapının ardına. Derken inzibatlar yetişir karakoldan. Çerkez Hasan’ın onlarla alıp veremediği yoktur “teslim ol” çağrısına direnmez, kaçmaya kurtulmaya da çalışmaz. Başına gelecekleri biliyordur oysa. Yalnız o sıra bir kolağası hakaretamiz konuşur, gereksiz hareketler yapar.

Hasan bir anda kollarına giren askerlerden kurtulur ve çizmesinde sakladığı tek atımlık tabancayı çıkarır, tetiğe basar. Çerkez alelacele yargılanır (17 Haziran 1876). Mahkemede “Şuray-ı Devlet Reisi Mithat Paşa ile Bahriye Nazırı Kayserili Ahmet Paşa’yı öldüremediğim için müteessirim, biçare zabit ve muhafızları istemeden hırpaladığım için ise pişmanım. Nefsim için yapmadım, millet için yaptım. Cezama razıyım” der. Yaralarını sarmak isteyen hekime “beyhude uğraşmayın” der, “nasıl olsa asacaklar. Devletin malzemesi zayi olmaya!” Sadakate bakın, ıstırabı vardır oysa. Divan-ı Harp önce askerlikten tardına, sonra idamına karar verir.

Hüküm aynı gün Beyazıt Meydanı’nda infaz edilir iri bir dut ağacının dallarında. Hüseyin Avni baskısından kurtulan halk, Çerkez Hasan’ı destanlaştırır. Şiirler yazar, ağıtlar yakar. Senâî, Nâim, Hilmi Efendi gibi şâirler mersiyeler kaleme alır. Eşref Paşa “Rabb-i izzet Cennet etsin kabrini Çerkes Hasan / Kâmet-i Avnîye ol esnada biçmişdi kefen” mısraları ile tercüman olur kalabalıklara. Sultan Abdülhamid Han saltanata gelir gelmez o dut ağacını kestirecek ve Çerkez Hasan’ın kabrini yaptıracaktır. Üzerine de “Ümerâ ve guzât-ı çerâkiseden İsmâil Bey’in oğlu olup, genç yaşında (26) velînîmeti uğrunda fedâ-yı cân eden Çerkez Hasan Bey’in kabridir” yazdırır zarif bir hatla. Bu kabir bilahare zamana yenilir ve unutulur.

Allah razı olsun Hüseyin Hilmi Işık Hoca arar bulur ve bizzat kendi parasıyla yaptırır. Ancak kabristan şu günlerde de çok perişan, Çerkez Hasan gibi nice kahramanın, devlet adamının, sanatkârın, ulemanın taşları devrilmiş kırılmış, bir utanç vesikası gibi duruyorlar ortada. İstanbul’un orta yeri ve en önemli kavşak. Turistler hâlimize bakıp gülüyor ihtimal. Meclis Başkanımız İsmail Kahraman Beyefendi’nin tarihe çok değer verdiğini biliyorum. Bu vesileyle elden geçirilebilir mi acaba?..

1876’DA İDAM EDİLDİ

Divan-ı Harp önce askerlikten tardına, sonra idamına karar verir Çerkez Hasan’ın. Hüküm aynı gün Beyazıt Meydanı’nda infaz edilir iri bir dut ağacının dallarında. Sultan Abdülhamid Han saltanata gelir gelmez o dut ağacını kestirir ve kabrini yaptırır. Hüseyin Hilmi Işık Efendi de yıllar sonra kendi parasıyla kabri tamir ettirir.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Osmanlı’da Kadınlar Saltanatı (1534-1656)

Kadınlar saltanatı, Osmanlı İmparatorluğu’nda haseki sultanların veya valide sultanların veya Hanım Sultanların (hatta Mihrimah Sultan ve Fatma Sultan örneklerinde görüldüğü gibi, bir padişah kızının veya Kösem ve Safiye Sultan örneklerindeki gibi Büyük Valide Sultanların) devlet yönetimine müdahale ettikleri, hatta zaman zaman bizzat devleti yönettikleri dönem olarak bilinir. Dönem büyük ölçüde Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama dönemine denk gelir. Kanuni Sultan Süleyman’ın yaşlılık döneminde 1540 civarı başlamış, 1656 yılında Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazam oluşuna kadar devam etmiştir.

Bütün dünya monarşilerinde olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de hanedan üyesi kadınlar her zaman için hükümdarın devlet yönetimde aldığı kararları etkilemekten geri kalmamışlardır. Ancak Osmanlı Devleti’nin diğer monarşilerden farkı, padişahların eşlerini cariyeler arasından seçmeleri ve resmi nikah yapmaktan kaçınmalarıydı. Bu kural özellikle yükselme döneminde yerleşmiş, padişah eşlerinin ve ailelerinin, padişahı etkilemesini önlemeleri amacıyla getirilmişti. Kanuni Sultan Süleyman ilk defa Hürrem Sultan’la resmi nikah yaparak bu kuralı bozmuş ve kadınlar saltanatının yolunu açmıştır. Kadınlar saltanatı, böylece Haseki Sultan’ın yani padişahın en gözde eşinin güç kazandığı bir dönem olarak başlamış, Nurbanu Sultan ve Safiye Sultan dönemlerinde güç Haseki Sultan’dan Valide Sultan’a yani padişahın annesine geçmiştir.

Ahmet Refik Altınay'ın Kadınlar Saltanatı adlı kitabının 1916 baskısında kullandığı temsili resim (Latin Alfabesiyle alt başlık: Eski Osmanlıda Hanım ve Hizmetçisi)

Kadınlar saltanatı kavramının ilk olarak Osmanlı tarihçisi Ahmet Refik Altınay tarafından 1916 yılında aynı ad altında yayınlanmış kitabında kullanıldığını görüyoruz. Leslie Pierce İngilizce aslını 1993 yılında yayınladığı Harem-i Hümayun: Osmanlı İmparatorluğu’nda Hukümranlık ve Kadınlar adlı kitabında Kadınlar Saltanatı kavramını benimsemekte, ancak bu konuda birçok yanlış anlaşılmaların mevcut olduğuna işaret etmektedir. Bu yanlış anlaşılmalardan biri, kökleri çok eskilere dayanan bir inanç olup, devlet yönetimine kadınların karışmasının Osmanlı Devleti’ne zarar verdiği düşüncesidir. Leslie Pierce, kitabında şeyhülislam Sunullah Efendi’nin daha 1599 yılında kadınların devlet işlerine karışmasından şikayetçi olduğunu yazar. O zamandan beri giderek Osmanlı İmparatorluğu’nun Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra başlayan duraklama ve gerileme süreçlerine kadınların devlet işlerine karışmasının neden olduğu görüşü yaygınlaşmış ve kadınlar saltanatı dönemi halk ve tarihçiler arasında olumsuz bir şekilde algılanmaya başlamıştır. Ancak kadınlar saltanatının 1656 yılında sona ermesine karşılık Osmanlı Devleti’nin çöküşünün yavaşlamadığı, tam tersine hız kazandığı da gerçektir. Nitekim Leslie Pierce ve İlber Ortaylı dahil birçok Osmanlı tarihçileri, Osmanlı Devleti’nin asıl zayıflama döneminin 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması’nın başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra başladığına inanmakta, dolayısıyla kadınlar saltanatının Osmanlı Devleti’nin çökmesinden sorumlu tutulamayacağına işaret etmektedirler.

Günümüzde kadınlar saltanatı (ya da batı dillerinde bilinen biçimiyle Sultanate of Women veya Reign of Women) kavramı tarihçiler tarafından 1550-1656 yılları arasındaki bu dönemi, kadınların Osmanlı Devleti’ni bizzat yönettikleri anlamında olmasa bile, kadınların diğer dönemlere kıyasla Osmanlı devlet yönetiminde daha fazla bir güce sahip olduğu bir dönem anlamında kullanılmaktadır. Zaman zaman bu güç mutlak bir güce yaklaşmış ancak hiçbir zaman Rus İmparatorluğu’ndaki II. Katerina veya Britanya İmparatorluğu’ndaki I. Elizabeth gibi resmi bir nitelik kazanmamıştır.

Osmanlı tarihinin kadın sultanları

Bütün dünya monarşilerde olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de hanedan üyesi kadınlar her zaman için hükümdarın devlet yönetiminde aldığı kararları etkilemekten geri kalmamışlardır. Ancak Osmanlı Devleti’nin diğer monarşilerden farkı, padişahların eşlerini cariyeler arasından seçmeleri ve resmi nikah yapmaktan kaçınmalarıydı. Bu kural özellikle yükselme döneminde yerleşmiş, padişah eşlerinin ve ailelerinin, padişahı etkilemesini önlemeleri amacıyla getirilmişti.

Kanuni Sultan Süleyman ilk defa Hürrem Sultan’la resmi nikah yaparak bu kuralı bozmuş ve kadınlar saltanatının yolunu açmıştır. Kadınlar saltanatı, böylece Haseki Sultan’ın yani padişahın en gözde eşinin güç kazandığı bir dönem olarak başlamış, Nurbanu Sultan ve Safiye Sultan dönemlerinde güç Haseki Sultan’dan Valide Sultan’a yani padişahın annesine geçmiştir. İki padişahın (IV. Murat ve İbrahim) annesi olan ve torunu IV. Mehmet’in hükümdarlığında dahi gücünü koruyan Kösem Sultan’ın dönemi, kadınlar saltanatının zirveye ulaştığı dönem olarak kabul edilir. Özellikle oğullarının ve torununun küçük yaşta olduğu dönemlerde naiplik görevini üstlenerek devleti bizzat yönetmiştir. Ancak kadınlar saltanatı zirveye ulaştıktan kısa bir süre sonra Kösem Sultan’ın öldürülmesiyle sona ermiş, dönemin Valide Sultanı Turhan Sultan eline geçirdiği gücü kullanmayarak geri plana çekilmeye karar vermiş, 1656 yılında Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazam olmasını destekleyerek bilinçli bir kararla yönetimi diğer devlet adamlarına bırakmıştır.

Kadınlar saltanatının sona ermesi kadınların Osmanlı Devleti’nin yönetimi üzerindeki etkilerinin tamamen sona erdiği anlamına gelmez. Valide Sultanlık Osmanlı Devleti’nin son yıllarına kadar önemini korumuş olan önemli bir kurumdur. Valide Sultanlar her zaman için padişah olan oğullarını devlet işlerinde etkilemeye devam etmişler, ayrıca cami, hastane inşaatı, hayır işleri konusunda büyük bir bütçeye ve karar yetkisine sahip olmuşlardır. Örneğin son dönem Valide Sultanlarından Bezmialem Sultan ve Pertevniyal Sultan devletin birçok mimari projelerinin arkasında yer almışlardır. Ancak kadınlar saltanatı dönemine kıyasla aradaki fark, Kösem Sultan’dan sonraki valide sultanların iç ve dış siyaset konularına doğrudan doğruya karışmaktan sakınmış olmalarıdır. Ayrica III. Ahmed’ın kızı ve Nevşehirli İbrahim Paşa’nın eşi olan Fatma Sultan Osmanlı Lâle Devri’nin son yıllarında büyük bir güce sahip ve Osmanlı tarihi’nin en son kudretli Hanim Sultanı idi.

Hürrem Sultanın saltanatı (1534–1558)

Haseki Hürrem Sultan

Hürrem Sultan, Osmanlı tarihinde devlet işleriyle ilgilenen ilk kadın olarak bilinir. Hürrem Sultan kendi mührünü bastırmış, divan toplantılarını tel örgülü bir pencereden izlemiş ve fikirlerini padişaha sunmuştur. Buna benzer birçok devrimci hareketi ile Kadınlar saltanatı’nı başlatmış oldu.

Hürrem Sultan Osmanlı tarihinde bir padişahla resmi nikahla evlenmiş ilk Haseki Sultan (padişahın en gözde eşi) olma özelliğini taşımaktadır. Bu evlilik Kanuni Sultan Süleyman’ın daha önceki nikahsız eşi olan Mahidevran Sultan’ın etkisinin azalmasına neden olmuştur. Ancak Mahidevran Sultan yeniçeriler tarafından çok sevilen ve geleceğin padişahı gözüyle bakılan Şehzade Mustafa’nın annesi olarak hala müstakbel Valide Sultan durumundaydı. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı olan İbrahim Paşa da padişaha kardeş kadar yakın ve güçlü bir devlet adamıydı.

İbrahim Paşa’nın 1536 yılında, Şehzade Mustafa’nın ise 1553 yılında Kanuni’nin emriyle öldürülmelerinden sonra Hürrem Sultan büyük bir güç kazandı. Birçok tarihçi Kanuni’nin 1553 yılında Şehzade Mustafa’yı öldürtmesini Hürrem Sultan’ın etkisine bağlarlar. Bu sayede Hürrem Sultan’ın oğlu II. Selim’e padişahlık yolu açılmış oldu.

Ayrıca Hürrem Sultan, o zamana kadar başka Osmanlı padişah eşlerinde görülmemiş şekilde dış siyasetle ilgilenmiş, diplomatik yazışmalar yapmıştır. Kanuni’nin padişahlığının ikinci senesinde Rodos şövalyelerine karşı Rodos seferinin açılmasını teşvik ettiği ve sonraki yıllarda İran seferlerine destek verdiği düşünülen Hürrem Sultan, 1548’te Kanuni İkinci İran seferinde iken Lehistan tahtına çıkan yeni krala tebrik mektubu yazmış; hediyeler göndermiştir.

Mihrimah Sultanın saltanatı (1558–1578)

Mihrimah Sultan

Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan’dan olan kızı Mihrimah Sultan da olgun bir yaşa geldikten sonra annesiyle birlikte büyük bir güç kazanmış, sadrazam olan eşi Rüstem Paşa’yla birlikte imparatorluğun en güçlü kişilerinden biri haline gelmiştir. Hem Hürrem Sultan’ın, hem de Mihrimah Sultan’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun Lehistan Krallığı’yla barış içerisinde olmasını sağlamasında paylarının büyük olduğu ileri sürülmektedir. Her iki sultanın da Lehistan Kralı II. Zygmunt’un tahta geçmesini kutlamak için yolladıkları mektuplar Polonya Devlet Arşivlerinde muhafaza edilmektedir.

Nitekim Mihrimah Sultan o kadar zengindi ve devlet işleriyle o kadar ilgiliydi ki, babası Kanuni Sultan Süleyman’ı Malta Seferi’ne çıkmaya ikna etmek için kendi cebinden ödeyeceği paralarla 400 gemi yaptıracağına söz vermişti. Mihrimah Sultan’ın gücü anne ve babasının ölümünden sonra da devam etti. Ölene kadar padişah kardeşi II. Selim’in en yakın danışmanlarından biri olarak kaldı.

Nurbanu Sultanın saltanatı (1578–1583)

Mihrimah Sultan’ın ölümünden sonra bu sefer de II. Selim’in Venedikli eşi Nurbanu Sultan güç kazandı. Eşinin padişahlığı dönemindeki etkisi oğlu III. Murat’ın döneminde daha da artmıştır. Avrupa ile ilgilenmiş, Venedik Cumhuriyeti’yle Yahudi asıllı kirası (sekreteri) Ester Handali aracılığıyla hediye alışverişinde bulunmuş, Fransız kraliçesi Catherine de Medici ile mektuplaşmıştır. Oğlunun padişahlığı döneminde, Venedik taraflısı bir politika izlemiş ve Venedik’le uzunca bir barış dönemi yaşanmasını sağlamıştır.

Safiye Sultanın saltanatı (1583–1603)

Safiye Sultan'ın sandukası kocası III. Murad'ın Ayasofya Camii'nin avlusundaki Türbesindedir

III. Murat’ın eşi Safiye Sultan eşinin padişahlığının ilk yıllarında kayınvalidesi Nurbanu Sultan ve kızları Esmehan Sultan ve Gevherhan Sultan ile iktidar mücadelesi yaşamış .1583’da Nurbanu Sultan’ın ölümünden sonra eşi üzerindeki etkinliği sayesinde büyük güç kazanmıştır. Safiye Sultan’ın etkisi oğlu III. Mehmet’in döneminde de devam etmiştir. Eşi ve oğlunun padişahlıkları döneminde sadrazamların sık değiştirilmesinden sorumlu olduğu öne sürülür. Safiye Sultan’ın kayınvalidesi Nurbanu Sultan gibi Venedik yanlısı bir politika izlediği iddia edilir. O da kayınvalidesi gibi Avrupa ile ilgilenmiş, hatta İngiltere kraliçesi I. Elizabeth ile mektuplaşmıştır. I. Elizabeth Safiye Sultan’a süslü bir araba hediye etmiş ve Safiye Sultan da bu araba ile İstanbul’da o zaman için hiç alışılmadık şekilde gezmeğe başlamıştır. Safiye Sultan yurt içindeki ve yurt dışındaki saray dışı ilişkilerini Yahudi asıllı kirası (sekreteri) olan Esperanza Malchi aracılığıyla yürütmüştür. Esperanza Malchi, Safiye Sultan’a verdiği hizmetlerden dolayı çok büyük bir servete ulaşmış, bunu çekemeyen yeniçerilerin başlattığı bir ayaklanma sonucu 1600 yılında öldürülmüştür. Şehzade Mahmut ve annesi, Safiye Sultan’ın iktidarının geleceğini tehdit ediyorlardı. Bu yüzden gelininin ve torununun ortadan kalkması gerekiyordu. Oğlu III. Mehmed’i dolduran Safiye Sultan amacına ulaştı. Şehzade Mahmut 1603’da sessizce sarayda boğduruldu. Annesi ise sürgün edildi.

Handan Sultanın saltanatı (1603–1606)

Handan Valide Sultan'ın sandukası kocası III. Mehmed'in Ayasofya Camii'ndeki Türbesindedir

III. Mehmed’in eşi olan Handan Sultan, 1603 yılının sonlarında I. Ahmed’in tahta çıkması ile Valide Sultan makamını almıştır. Vefat ettiği 1605 veya Naima Tarihi’ne göre 1606 tarihinin 27 Kasım’ına kadar oğlu ve devletteki işleyiş üzerinde oldukça etkili olmuştur. Ağabeyi Şehzade Mahmud’un ölümünden dolayı derinden yaralanan Sultan Ahmed’i teselli etmek de Handan Sultan’a düşmüştür. Birçok cariye getirterek hem Şehzade Mustafa tehlikesinin atlatılması için bir torununun olmasını hem de soyun oğlundan devam etmesini sağlamak istemiştir. I. Ahmed’in ve Şehzade Mustafa’nın, 1604 yılının ilk zamanlarında geçirdikleri kızamık hastalığı sonucu hanedanın yok olma korkusuyla kardeş katli fikri ertelendi. Ancak hastalıktan iyileştikten sonra kafes sistemi gelene kadar Şehzade Mustafa’nın öldürülme fikrinin çok yaygın olduğu yabancı kaynaklarda bildirilmektedir. Bu nedenle Handan Valide Sultan ise alayı ile dolaşırken Şehzade Mustafa’yı da yanından hiç ayırmıyordu.

Oğlu çocuk yaşta tahta tahta geçtiğinden yapılan atamalarda, Safiye Sultan’a yakın isimlerin azledilmesinde ve haremden çoğu başka güç odaklarına bağlı kişilerin gönderilip sarayın büyük bir kısmının boşaltılıp temizlemesi bu döneme rastlamıştır. Leslie Pierce’e göre Handan Sultan oğlu adına bizzat devleti yönetiyordu. Oluşturduğu yönetici bir kademe ile ilk yıllarda etkili siyaset yürüten Valide sultan’ın yanında Şeyhülislam Ebülmeyamin Mustafa Efendi ve Cerrah Mehmed Paşa vardı. Fakat kısa süren ömrü ve Valide Sultan’lığı sebebiyle kayınvalidesi Safiye Sultan veya gelini Kösem Sultan kadar adını duyuramamıştır.

Valide Sultan oluncaya kadar oğlunun öldürülmesi korkusuyla geçen sıkıntılı bir ömrün ardından Venediklilerin sunduğu Balyos Raporları’na göre muhtemelen ağır bir mide rahatsızlığı sonucu vefat etmiştir. Handan Sultan’ın erken ölümü ve Safiye Sultan’ın 1604 yılının 9 Ocak günü büyük bir alayın refakatinde Eski Saray’a gönderilmesi Kösem Sultan’ın yükselişindeki öncül nedenlerden biridir. Çünkü Valide Handan Sultan yaşadığı sürece Kösem Sultan’ın haremde yükselmesine imkan yoktu.

Mah-peyker Kösem Sultanın saltanatı (1623–1651)

Mahpeyker Kösem Sultan

I. Ahmet’in eşi Kösem Sultan, eşinin padişahlığı döneminde sarayda fazla etkili değildi. Ancak eşinin ölümünden sonra politikaya karışmaya başladı. Daha sonra tahta çıkacak olan IV. Murat ve İbrahim’in annesiydi. Fakat eşinin başka bir kadından doğmuş bir oğlu olan II. Osman daha önce tahta çıkınca Eski Saray’a gönderildi. Kendi çocukları padişah olunca yeniden saraya dönüp kısa zamanda büyük bir otorite sahibi oldu. 11 yaşında tahta geçen oğlu IV. Murat’ın çocukluk dönemindeki naiplik görevi ile daha sonra diğer oğlu İbrahim’in yönetimdeki zayıflığı, Kösem Sultan’ı imparatorluğun en önemli yöneticilerinden biri haline getirdi.

Kösem Sultan Anadolu’daki isyanları bastırmak için birçok girişimde bulunmuş ve en dikkat çekici olan Abaza Mehmet Paşa isyanı son bulmuştur. Kendisi anarşi döneminde ülkeyi toparlama konusunda yoğun bir çaba sarf etti. Kösem Sultan, yaklaşık 10 yıllık saltanatı boyunca 8 veziriazam, 9 defterdar değiştirmiştir. Bunun yanında muhtaçlar için aşevleri açtı, hayır kurumları yaptırdı, borçları yüzünden hapishaneye düşmüş olan mahkûmların borçlarını ödeyerek onları hapisten kurtardı ve fakir kızların çeyizlerini düzerek onları evlendirdi. Bu icraatleri ilk döneminde toplum ve bürokrasi çevrelerinde takdir görmüştür.

Oğulari Şehzade Süleyman ve Şehzade Kasım’ı IV. Murad tarafından katledilmesine engel olamadı; ancak İbrahim’in katlini; onun saltanat yükünü kaldıramayacak kadar aciz olduğunu ileri sürüp, katledilmesine mani olabildi. Padişahın genç yaşta ölümü üzerine tahta Kösem Sultan’ın diğer oğlu İbrahim çıktı. I. İbrahim şehzadeliği döneminde sürekli öldürülme korkusu yaşadığı için psikolojisi bozuktu ve bu durum Osmanlı’da yönetim boşluğu doğurmuştur. Başkentte yeni çekişmeler baş göstermiştir: Kapıkulu askerleri, ulemalar, vezirler ve saray erkânı iktidarda daha fazla nasıl söz sahibi olabileceklerinin ince hesaplarını yapmaya başlamışlardır. Otorite boşluğu bu tür çekişmelere neden olduğundan; öteden beri yönetmeye hevesli olan Kösem Sultan harekete geçerek; bir kukla padişah olarak öne çıkardığı oğlu İbrahim döneminde yeniden devlet işlerinde aktif görev üstlenmiştir.

Daha sonra 6 yaşında padişah olan torunu IV. Mehmet döneminde de gücünü korudu.Lakin I.İbrahim’in eşlerden biri Turhan Hatice Valide Sultan tarafından öldürülmüştür.

Turhan Hatice Sultanın saltanatı (1651–1656)

Ancak bu dönemde yeni bir rakibi vardı. O da IV. Mehmet’in annesi olan Turhan Sultan’dı[23]. Kösem Sultan, Turhan Sultan’ın gücünü kırmak için IV. Mehmet’i tahtan indirmeyi planladı. Fakat durumu öğrenen Turhan Sultan taraftarlarınca öldürüldü. Mücadeleyi kazanan Turhan Sultan naip oldu. Ancak ülkeyi doğrudan yönetmeyip, birkaç sadrazam değiştirdikten sonra 1656 yılında görevi Köprülü Mehmet Paşa’ya verdi. Bu tarih kadınlar saltanatının sona erdiği tarih olarak kabul edilir.

Dönemin sona ermesinin nedenleri

Kadın sultanların oğullarının iktidar mücadelesinde rol oynamaları ilk zamanlarda sadece iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda can mücadelesiydi. I. Ahmet dönemine kadar yürürlükte olan Fatih Kanunnamesi’ne göre, tahta geçen padişahlar kardeşlerini öldürdükleri için iktidar mücadelesini kaybedenler canlarını da kaybediyorlardı. O yüzden de Hürrem Sultan örneğinde görüldüğü gibi, bir Haseki Sultan’ın oğlunu padişah yapmak için karıştığı olaylar, oğullarının yaşam mücadelesinin bir parçasıydı. Nitekim I. Ahmet döneminde Fatih Kanunnamesi’nin kaldırılmasından sonra kadınlar saltanatı, küçük yaşta tahta geçmiş padişahlar nedeniyle Kösem Sultan döneminde bir süre daha devam etmiş, ancak bundan sonra sona ermiştir.

Bazı örneklerde yaşam içgüdüsünün yanı sıra anayurtlarıyla bağlantılarını sürdüren Nurbanu Sultan gibi bazı sultanların kendi anayurtlarının çıkarlarını savunmak için devlet işlerine karıştıkları da görülmüştür.

Kadınlar saltanatının sona ermesinin bir nedeni de Köprülü ailesiyle başlayan bir dizi yetenekli sadrazamın işbaşına geçmesi, padişahların savaşa gitmek dahil devlet işlerini büyük ölçüde diğer devlet adamlarına devretmeye başlamasıydı. Böylece güç bir ölçüde Topkapı Sarayı’ndan Bab-ı Ali’ye geçmiş oluyor, sadece kadın sultanların değil, padişahların da sorumlulukları azalmış oluyordu.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

45 Yıl Sonra İnternette İlk Kez Yayımlanan Türkiye’den Almanya’ya Göç Belgeseli

BBC’nin 1973 yılında hazırladığı, Türkiye’den Almanya’ya işçi göçü belgeseli…

‘Mustafa: Misafir İşçi – No: 569716’ adlı belgeselde Almanya’ya göç, Mustafa Gündoğdu’nun İç Anadolu’nun bir köyünden Almanya’ya uzanan hikayesi üzerinden anlatılıyor. Belgeselin ilk bölümünde Mustafa Gündoğdu ve onunla aynı köyden Mustafa Doğan, Almanya başvurularının ilk safhasına yıllar sonra gelen yanıt ardından İstanbul’daki işçi alım merkezine gidiyor. İstanbul’daki kontrollerde Mustafa Doğan sağlık sorunları nedeniyle kabul alamazken, Mustafa Doğan ise Almanya’ya kabul ediliyor ve uzun bir tren yolculuğuyla Münih’e gidiyor. Doğan otomobil şirketi BMW’nin fabrikasında çalışmaya başlıyor. Belgesel Türkiye’de olduğu gibi Almanya’daki yeni hayatında da Doğan’ı adım adım izliyor.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın