Kaybedilen Bir Cüzdanın Geri Dönme Olasılığı Nedir?

40 ülkede 355 şehirde yapılan deney sonucu; cüzdandaki nakit miktarı arttıkça, sahibine ulaşma şansının da arttığı ortaya çıktı. Türkiye’de içinde nakit bulunan cüzdanların yüzde 40’ından fazlası sahiplerine ulaştırıldı.

[IMG]https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/06/cuzdan.jpg[/IMG]

Bulunan bir cüzdanın içerisindeki paranın miktarı, kayıp cüzdanı bulan kişinin onu sahibine teslim etme olasılığını etkiler mi?

Bu soruya yanıt arayan araştırmacıların 40 ülkede 355 şehirde yaptığı deneylerin sonucunda, cüzdandaki nakit miktarı arttıkça, sahibine ulaşma şansının da arttığı ortaya çıktı.

600 bin dolara mal olan deneyde, içinde farklı miktarlarda nakit bulunan 17 bin cüzdan kullanıldı. Cüzdanlara alışveriş listesi, anahtar ve elektronik posta adresleri ve hayali isimlerin yazılı olduğu kartvizitler konuldu. Bazılarına nakit yerleştirilirken, bazıları ise boş bırakıldı. Araştırma ekibinden asistanlar bu cüzdanları yolda bulmuş gibi yaparak, müze, otel gibi binaların resepsiyonlarına ya da bina çalışanlarına teslim etti. Daha sonra kaç kişinin cüzdanları sahibine ulaştırmaya çalıştığı, hangi cüzdanların geri döndüğü kayıt altına alındı.

Araştırmanın raporunu hazırlayan, Michigan Üniversitesi’nden Alain Cohn, sonuçların, ‘kendini hırsız olarak görme’ yakıştırmasından doğan rahatsızlığın maddi çıkarlara göre ağır bastığının göstergesi olduğunu yazdı.

[KBASLIK]”Kaybettiğinizde bulmak istiyorsanız cüzdanınızda para bulundurun”[/KBASLIK]
Ülkeler arasında ‘dürüstlük’ seviyeleri fark gösterse de hepsi için geçerli ortak bulgu, içinde para olan cüzdanın sahibine dönme ihtimalinin boş cüzdana göre daha fazla olduğu.

Küresel ortalamaya bakıldığında kayıp bir cüzdanı bildirme oranı yüzde 40 iken, içinde nakit olması bu oranı yüzde 51’e çıkartıyor.

Dürüstlük seviyesinde İsviçre ve Norveç liste başı olurken, Peru, Fas ve Çin en alt sıralarda yer aldı. Türkiye’de içi boş kayıp cüzdanlardan yüzde 20’si geri dönerken, nakit bulundurulan cüzdanların yüzde 40’tan fazlası sahibine (araştırmacılara) ulaştı. İsviçre ve Norveç’te, içinde para olan cüzdanları teslim alan personelin yüzde 70’ten fazlası kayıp cüzdanın sahibini bulmak için çaba gösterirken, Çin’de bu oran yüzde 20’lere kadar indi.

Uzmanlar ayrıca, alanında öncü 279 ekonomiste kayıp cüzdanların sahibine dönme ihtimali ile ilgili düşüncelerini sordu. Ekonomistlerden yalnıza yüzde 29’u doğru tahminde bulunabildi. Bu kıyaslamayla da genel davranışlar konusunda uzmanların bile ön yargılı olduğu kanısına varıldı.

[KAYNAK]Kaynak: [URL=”https://tr.euronews.com/2019/06/21/arastirma-kayip-cuzdanlarin-sahibine-ulasma-olasiligi-icindeki-nakit-miktarina-bagli”]Araştırma: Kayıp cüzdanların sahibine ulaşma olasılığı içindeki nakit miktarına bağlı[/URL][/KAYNAK]

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Kız Kulesi tarihi

[KBASLIK]GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE KIZKULESİ[/KBASLIK]
Geçmişi 2500 yıl öncesine dayanan bu eşsiz yapı, İstanbul`un tarihine eş bir tarih yaşamış ve bu kentin yaşadıklarına görgü şahitliği yapmıştır. Antik çağda başlayan geçmişiyle, Eski Yunan`dan Bizans İmparatorluğu’na, Bizans`dan Osmanlıya, tüm tarihi dönemlerde var olarak günümüze kadar gelmiştir.

[KBASLIK]M.Ö. Kızkulesi[/KBASLIK]
[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-zamanlar-kiz-kulesi-36-1.jpg]Kızkulesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-zamanlar-kiz-kulesi-36-2.jpg]Kızkulesi[/KRSOL]İstanbullu bir Rum olan araştırmacı Evripidis’in anlattığına göre önceleri Asya sahillerinin bir çıkıntısı olan kara parçası zamanla sahilden kopmuş ve Kızkulesi’nin üzerinde bulunduğu adacık oluşmuştur. Kızkulesi’nin üzerinde yer aldığı kayalıktan ilk kez M.Ö. 410’da söz edilir. Bu tarihte Atinalı komutan Alkibiades, Boğaz’a girip çıkan gemileri denetlemek ve vergi almak amacıyla bu küçük ada üzerine bir kule inşa ettirir. Sarayburnu’nun bulunduğu yerden, kulenin bulunduğu adaya zincir gerilir ve kule böylece Boğaz’ın giriş ve çıkışlarını kontrol eden bir gümrük istasyonu halini alır. Bundan yıllar sonra yani M.Ö. 341’de Yunan Komutan Chares, kulenin bulunduğu adacığa eşi için, mermer sütunlar üzerine bir anıt mezar yaptırır.

[KBASLIK]Roma Dönemi[/KBASLIK]
M.S. 1110’lara gelindiğinde ise bu küçük adacığın üzerindeki ilk belirgin yapı (kule), İmparator Manuel Comnenos tarafından inşa ettirilir. 1143 – 1178 yılları arasında hükümdarlık süren İmparator Manuel, şehrin savunmasına yardım için iki tane kule yaptırmıştır. Bunlardan birini Mangana Manastırı yakınına (Topkapı Sarayı’nın sahili) diğerini ise Kızkulesi’nin bulunduğu yere inşa ettiren İmparator Manuel, hem düşman gemilerini Boğaz’a sokmamak, hem de ticaret gemilerinin gümrük vergisi vermeden geçişine engel olmak için, iki kule arasına zincir bağlatmıştır.

[KBASLIK]Bizans Dönemi[/KBASLIK]
[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-zamanlar-kiz-kulesi-36-3.jpg]Kızkulesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-zamanlar-kiz-kulesi-36-4.jpg]Kızkulesi[/KRSOL]Daha önceleri zaman zaman harap olan ve yeniden onarılan Kızkulesi, İstanbul’un fethi sırasında Venedikliler tarafından üs olarak kullanılır. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u kuşattığı sırada Bizans’a yardım etmek için Venedik’ten Gabriel Treviziano komutasında gelen bir filo burada üslenmiştir.

[KBASLIK]Osmanlı Dönemi[/KBASLIK]
Fetihten sonra Fatih Sultan Mehmet bu küçük kaleyi yıktırır ve yerine taştan, etrafı mazgallarla çevrili küçük bir kalecik yaptırır ve buraya toplar yerleştirir. Kaleye konulan bu toplar, liman içindeki gemiler için etkili bir silah olmuştur. Ancak kule, Osmanlı döneminde savunma kalesi olmaktan çok bir gösteri platformu olarak kullanılmış ve Mehterler burada top atışları ile birlikte nevbet (bir çeşit İstiklal Marşı) okumuşlardır. Bugün gördüğümüz kulenin temelleri ve alt katın önemli kısımları Fatih devri yapısıdır. Osmanlı dönemi boyunca Kızkulesi’nin onarılarak ya da yer yer yeniden yapılarak yaşatıldığı bilinmektedir. 1510 yılında meydana gelen ve “küçük kıyamet” olarak anılan depremde İstanbul’daki pek çok yapı gibi Kızkulesi de büyük hasar görmüş, kulenin onarımı Yavuz Sultan Selim döneminde gerçekleştirilmiştir. Çevresinin sığ olması sebebiyle 17. asırdan sonra kuleye bir de fener konulmuştur. Bu tarihten itibaren kule, artık bir kale değil bir deniz feneri olarak hizmet vermeye başlamıştır. Kuledeki toplar da bu dönemde artık korunma için değil, merasimlerde selamlama için atılıyordu. Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümünden sonra tahta geçmek için İstanbul’a gelen Şehzade Selim, Üsküdar’dan geçerken, Kızkulesi’nden atılan toplarla selamlanmıştır.

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-zamanlar-kiz-kulesi-36-5.jpg]Kız kulesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-zamanlar-kiz-kulesi-36-6.jpg]Kız kulesi[/KRSOL]Bundan sonra uzun süre tahta geçen her Padişah için bu selamlama yapılarak, Padişah’ın tahta geçişi top atışları ile halka duyurulmuştur. 1719 yılında fenerde yağ kandilinin rüzgâr etkisiyle etrafı tutuşturmasından dolayı çıkan yangın ile iç kısmı tamamen ahşap olan kule yanmış,1725 yılında şehrin Baş Mimarı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından kapsamlı bir onarımdan geçirilmiştir. Bu onarım sonrası kule, kurşun kubbeli ve fener bölümü de kagir ve camlı olarak restore edilmiştir. Ardından 1731 yılında kulenin feneri ile top mazgalları ve diğer yerleri yeniden onarımdan geçmiştir. Kızkulesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş devrine girmesi ile tekrar savunma kalesi olarak kullanılmaya başlar. Daha önce eğlenceler ve kutlamalar için yapılan top atışları, bu dönemde artık savunma amaçlı yapılır. Kule, 1830-1831’de ise, kolera salgınının şehre yayılmaması için karantina hastanesine dönüşür. Daha sonra 1836- 1837’de görülen ve 20-30 bin kişinin öldüğü veba salgını sırasında hastaların bir kısmı burada kurulan hastanede tecrit edilmiştir. Kızkulesi’nde tesis edilen bu hastanede uygulanan karantina ile salgının yayılması önlenmiştir. Kızkulesi’nin Osmanlı dönemindeki son büyük onarımı II. Mahmud döneminde yapılmıştır. Kule’nin bugünkü şeklini veren 1832-33 yılındaki tadilat sonrasında, ünlü hattat Rakım’ın yazısı ile Kızkulesi’nin kapısının üzerindeki mermere Sultan II. Mahmut’un tuğrasını taşıyan bir kitabe yerleştirilir. Osmanlı-barok mimari tarzında yapılan bu restorasyonda, kuleye dilimli kubbe ve kubbe üzerinden yükselen bayrak direği ilave edilir. 1857 yılında bir Fransız şirketi tarafından Kuleye yeni bir fener yaptırılır.

[KBASLIK]Cumhuriyet Dönemi[/KBASLIK]
[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-zamanlar-kiz-kulesi-36-7.jpg]Kız kulesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-zamanlar-kiz-kulesi-36-8.jpg]Kız kulesi[/KRSOL]İkinci dünya savaşı döneminde Kızkulesi’nde yenileme çalışması yapılır. Kulenin çürüyen ahşap kısımları tamir edilir ve bazı bölümleri yıkılarak betonarmeye çevrilir. 1943’de yeniden büyük bir onarım geçiren kulenin çevresine büyük kayalar yerleştirilerek denize kayması önlenmiştir. Bu arada kulenin oturduğu kayanın etrafındaki rıhtımdaki ambar ve gaz depoları kaldırılmıştır. Yapının dış duvarları korunarak içi betonarme olarak yenilenmiştir. Kızkulesi, 1959 yılında Askeriye’ye devredilmiş ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı, Boğazın deniz ve hava trafiğinin denetlenmesini sağlayan bir radar istasyonu olarak kullanılmıştır. “ Deniz Kuvvetleri Tesisi Mayın Gözetleme ve Radar İstasyonu” olan binadaki sarnıç, 1965’de yapılan tadilatlar sırasında üzeri beton dökülerek kapatılmıştır. 1983 yılından sonra kule, Denizcilik İşletmeleri’ne bırakılmış ve 1992 yılına kadar ara istasyon olarak kullanılmıştır.

[KBASLIK]Günümüzde Kızkulesi…[/KBASLIK]
Antik Çağ’da Arkla(küçük kale) ve Damialis(dana yavrusu) adları ile anılan Kule, bir ara da “Tour de Leandros”(Leandros’un kulesi) ismi ile ün yapmış, günümüzde ise Kızkulesi – Maiden’s Tower ismi ile bütünleşmiştir. 1995 yılında Kızkulesi’nin restorasyon süreci başlar. Binlerce yıllık gizemli bir tarihe sahip bu özel mekan, kendine özgü kimliğine ve geleneksel mimarisine bağlı kalarak tamamlanan restorasyon çalışması sonrasında 2000 yılında kapılarını ziyarete açar. Bugün gündüzleri cafe-restaurant, akşamları ise özel restaurant olarak yerli ve yabancı ziyaretçilerine hizmet veren Kızkulesi, düğün, toplantı, lansman, iş yemeği gibi pek çok özel davet ve organizasyona da ev sahipliği yapmaktadır

[KBASLIK]Kız Kulesi Efsaneleri[/KBASLIK]
[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-zamanlar-kiz-kulesi-36-17.jpg]Kızkulesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-zamanlar-kiz-kulesi-36-18.jpg]Kızkulesi[/KRSOL]Yukarıda belirttiğim gibi Kuz Kulesi, belki de hakkında en çok efsane türetilen İstanbul eserlerinden biridir. Yunanlar, Romalılar ve Osmanlılar ayrı ayrı efsaneler anlatmışlar, bu hikayelere göre de kuleye isimler vermişler.

Mesela Yunanlar buraya Damalis Kulesi derlermiş. Nedeni ise en başta yazdığım gibi buralar o dönem Atinalılarınmış. Atina Kralı Hares’in çok güzel bir eşi varmış. Salacak sahilini çok sevdiğinden öldüğünde onu buraya gömdürmüş. Yunanlarda bu nedenle sahile Damalis sahili, kuleye de Damalis kulesi demişler. Hatta eğer doğruysa bir de heykeli varmış Kraliçe Damalis’in kayalıklarda.

[KBASLIK]Hero ve Leandros Efsanesi[/KBASLIK]
Hero, Yunan mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçası olarak tanımlanan Afrodit’in rahibelerinden biridir ve Kız Kulesi’nde görev yapmaktadır. Rahibe olması nedeniyle aşka yasaklıdır ve erkeklerle ilişkisi yoktur.

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-zamanlar-kiz-kulesi-36-20.jpg]Kız Kulesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/bir-zamanlar-kiz-kulesi-36-21.jpg]Kız Kulesi[/KRSOL]Bir gün yıllardır kaldığı kuleden bir tören için karşıya geçer. Orada Leandros adında başka bir rahip ile karşılaşır ve ona ilk görüşte aşık olur. Rahip Leandros da aynı duygulara kapılır. Görüşebilmelerinin tek yolu, Leandros’un boğazın soğuk ve akıntılı sularını geceleri yüzerek aşmasıdır. Bir süre bu şekilde aşk yaşayan çiftin hikayesi, rüzgarlı bir gece Hero’nun sevgilisine yol göstermesi için yaktığı fenerin sönmesiyle son bulur. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğularak ölür. Efsaneye göre bu duruma gözleriyle şahit olan Rahibe Hero, yaşadığı acıya dayanamaz ve o da kendini boğazın sularına bırakarak hayatına bir son verir.

Bu efsaneye dayanarak Romalılar burayı, Leandros Kulesi olarak adlandırmışlar.

[KBASLIK]Sepetteki Zehirli Yılan Efsanesi[/KBASLIK]
Bir diğer Kız Kulesi efsanesi, sepetle birlikte kuleye gelen zehirli yılanı anlatır. Yalnız bu efsanenin hem Yunan – Roma hem Türk türevleri vardır. Kronolojik olarak anlatalım.

[KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/kiz-kulesi-1.jpg]Kız Kulesi[/KRSOL][KRSOL=https://www.topragizbiz.com/blog/wp-content/uploads/2019/05/kiz-kulesi-2.jpg]Kız Kulesi[/KRSOL][B][COLOR=rgb(85, 57, 130)]Kralın Eşi :[/COLOR][/B] Eski çağlarda Romalı bir imparatora, falcılar tarafından eşinin öleceği söylenir. O da kraliçesini korumak için Kız Kulesi’ne yerleştirir. Kendisinden ve özel hizmetlilerden başka kimsenin yanına girmesine izin vermez. Yine de kaderin önüne geçemez ve kraliçeye gönderilen yiyecek sepetinin içinden çıkan yılan onu orada sokarak öldürür.
[B][COLOR=rgb(85, 57, 130)]
Hanım Sultan :[/COLOR][/B] Bu hikayeye göre ise Selçuklu Sultanlarından biri, rüyasında çok sevdiği kızının bir yılan tarafından ısırılarak öleceğini görür. Vesveseye kapılan sultan, kızını kuleye yerleştirir. Kendisi dahil kimsenin kuleye girip çıkmasına izin vermez. Hatta su ve süt dahi özel borularla akıtılır adacığa. Derken yıllar sonra hanım sultan hastalanır. O güne dek bilinen en iyi hekim tarafından zar zor iyileştirilir genç kız. Bunun üzerine pek çok farklı yerden hanım sultana hediyeler yollanır, bunların arasında da bir sepet üzüm vardır. Üzüm sepetinin içine gizlenmiş olan yılan, o gece hanım sultanı zehirleyerek ölümüne neden olur.

[KBASLIK]Battal Gazi Efsanesi [/KBASLIK]
Bir başka Türk Kız Kulesi efsanesi de Seyyid Battal Gazi hakkındadır. Battal Gazi, dönemin İslam Halifesi Harun Reşid’in ordusuyla İstanbul kuşatmasına katılır. Kuşatmadan sonuç alamayan İslam ordusu geri çekilirken Battal Gazi, Üsküdar’da kalmaya devam eder. Çünkü tekfurun kızına aşıktır. Ancak Üsküdar tekfuru, imparatorun izniyle kızını kuleye hapsederek onu Battal’dan koparmaya çalışır. Bunun üstüne Seyyid Battal, bir gece Kız Kulesi’ni basarak hem tekfurun kızını hem de kuledeki hazineleri alarak kaçar. Meşhur, “atı alan Üsküdar’ı geçti” deyiminin de bu efsaneye dayandığı söylenir.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Restorasyona Kurban Giden Tarihi Eserlerimiz

Yüzlerce hatta binlerce yıl ayakta kalmayı başarabilmiş tarihi eserler, restorasyon adı altında adeta kılık değiştiriyor. Çünkü ülkemizde restorasyon, yenileme olarak algılanıyor. Eserler, yapılar kendi dönemine uygun şekilde restore edileceği yerde, kulaktan dolma bilgilerle ve günümüzdeki malzemelerle resmen yeniden inşa ediliyor. Bu durum ülke olarak tarihe bakış açımızın son derece net ve acı bir kanıtı.

İşte “Keşke hiç restorasyon yapılmasaydı” diyeceğimiz tarihi eserlerimiz.;

[KBASLIK]Anamur Mamure Kalesi, Anamur – Mersin[/KBASLIK]
[TBR2=https://s9.postimg.cc/frd7zsgb3/s-ba7b973af6135b3983dd523ac6ea0a349241498c.jpg]Anamur Mamure Kalesi 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası geçici listesine girmeyi başarınca, restorasyona alındı. Geçmişi 3. yüzyıla dayanan 39 kuleli tarihi kalenin restorasyonu, maalesef günümüz çimentosundan nasibini alınca orijinal dokusunu kaybetti.[/TBR2]

[KBASLIK]Apollon Tapınağı, Çanakkale[/KBASLIK]
[TBR2=https://s9.postimg.cc/d4xpiyjzj/s-15a79e9c3d830b6f937b4992ffd21bab8b8bcb12.jpg]Çanakkale’de bulunan tarihi Apollon Tapınağı’nın restorasyonu sırasında mermer tozu yüklü tonlarca ağırlıktaki tır, tapınağın üzerine çıkarıldı. Yetmezmiş gibi, basamakların restorasyonu sırasında da kullanılan beyaz beton nedeniyle tarihi tapınağın son görünümünde eski halinden eser yok.[/TBR2]
[TBR]https://s9.postimg.cc/61pu3doun/s-d0ad3e813a45f3210d93502965e3e01b379db601.jpg[/TBR]

[KBASLIK]Ayasofya Orhan Camii, İznik – Bursa[/KBASLIK]
[TBR2=https://s9.postimg.cc/q16g78egv/s-f5ea5d193eb7ac738f4874b29e840a6e3269a039.jpg]Tarihi MÖ 4. yüzyıla kadar uzanan Bursa İznik’teki Ayasofya Orhan Camii’nin eski tuğla duvarlarına da restorasyon adı altında cam kapı monte edildi. Aynı zamanda kubbeleri de betonla sıvanan camiinin tarihi dokusuna verilen zarar, tarihe bakış açımızı bir kez daha gözler önüne serdi.[/TBR2]

[KBASLIK]Antiphellos Antik Tiyatro, Kaş – Antalya[/KBASLIK]
[TBR2=https://s9.postimg.cc/il76ll3nz/s-23de41af0f04ffee2f99adfac5015b17e9861e17.jpg]Kaş’taki Antiphellos Antik Tiyatro’nun restorasyonu sırasında ise tiyatronun zeminini yenilemek amacıyla zemine beton döküldü. M.Ö 1. yüzyıldan kalma antik tiyatro 28 sıra ve 4 bin kişi kapasitesine sahipken, restorasyondan sonra 26 sıra kaldı.[/TBR2]
[TBR]https://s9.postimg.cc/sii7eqban/s-07980bcd12f112e1dff28f0fa88b7ebbb4612f39.jpg[/TBR]

[KBASLIK]Battal Gazi Külliyesi, Seyitgazi – Eskişehir[/KBASLIK]
[TBR2=https://s9.postimg.cc/puxci4fcv/s-f8f6d60892bb08b53bb6eef29ae0590fa6d96e48.jpg]Eskişehir’in Seyitgazi ilçesindeki Seyyid Battal Gazi Külliyesi’ne ise restorasyon sırasında içine bir Amerikan mutfak dahil edildi. Aynı zamanda normalde mermer olan sütunlar yerine beton sütunlar yapılan külliyeye bir de modern tuvaletler dahil edildi.[/TBR2]
[TBR]https://s9.postimg.cc/xcb5ax9nj/s-0804f769b816e33eee1109e9f3d9363fc14042ae.jpg[/TBR]

[KBASLIK]Hatay Arkeoloji Müzesi, Roma Mozaikleri[/KBASLIK]
[TBR2=https://s9.postimg.cc/w13e2l3sv/s-78f0388f0f1fada06f3129a9ea1aeb8a6550245e.jpg]Hatay’daki dünyanın ikinci büyük mozaik sergileme alanına sahip müzede, taşınma sırasında yaşananlar ise maalesef bir skandal. Müzedeki mozaiklerin büyük bir çoğunluğu yanlış restore edilince, eski hali ile yeni hali arasında çok ciddi farklar meydana geldi.[/TBR2]

[KBASLIK]İshak Paşa Sarayı, Doğubayazıt – Ağrı[/KBASLIK]
[TBR2=https://s9.postimg.cc/3mxyiny8f/s-9d1970a2348ebda60764f2c2cc53c592fa7aa581.jpg]İlk inşaatı 1685 yılında tamamlanan İshak Paşa Sarayı’nın cam tavanı da bu restorasyon facialarından biri olarak gösteriliyor. Sarayı görmeye gelen turistler tarafından da yadırganan şeffaf cam tavan, sarayın tarihi dokusuna aykırı. Ancak yetkililerin açıklamalarına göre, yapılan bu cam tavan hem güneş ışığını kırarak tarihi eserleri güneş ışığından koruyacak nitelikte hem de olumsuz hava koşullarının sarayın tarihi yapısını kötü etkilemesini önleyeceği için yapılmış.[/TBR2]
[TBR]https://s9.postimg.cc/jl6o8tv1b/s-a8b16001aeb6ad815b45dd22f4a1a4f326d2a45d.jpg[/TBR]

[KBASLIK]Mesnevihane Camii, Fatih – İstanbul[/KBASLIK]
[TBR2=https://s9.postimg.cc/6wcdoxrf3/s-d20635c8df302fb2a082db0ef96040a6e23a7d30.jpg]1844 yılında Fatih’te inşa edilen Mesnevihane Camii’nin restorasyonu sonucu ortaya çıkan yapı görenleri gerçekten sinirlendirecek nitelikte. Nitekim camiinin tarihi dokusu tamamen yok olmuş durumda. Restorasyon sonunda üzerine beton sıva yapılarak tümüyle beyaza boyanan camiinin tarihi görünümü artık beyaz bir duvardan farksız.[/TBR2]

[KBASLIK]Mimar Sinan Külliyesi, Üsküdar – İstanbul[/KBASLIK]
[TBR2=https://s9.postimg.cc/lr0z3kqun/s-3a4e204847e26635bf250f16c871a57a4363100b.jpg]Mimar Sinan’ın son yapıtı olarak bilinen Atik Valide Külliyesi’nin şifahanesi de restorasyonla tanınmaz hale geldi. Şifahanenin iç bahçesine bakan revakların önü tamamen camla kaplandı ve iç bahçeye otomatik kapılar yapılarak kafeteryaya çevrildi.[/TBR2]
[TBR]https://s9.postimg.cc/yv6jg9ybz/s-4e0bc65f93bf1781b39ab0451536c40139b52540.jpg[/TBR]

[KBASLIK]Ocaklı Ada Kalesi, Şile – İstanbul[/KBASLIK]
[TBR2=https://s9.postimg.cc/yxqf2pwq7/s-428f30718374e6624f9049bcb166a78f01651be4.jpg]Cenevizlilerden kalma Ocaklı Ada Kalesi, restorasyon sonrasında bu hale geldi. 2000 yıllık bir geçmişe sahip olan kalenin eski halinden eser yok şimdi. Nitekim halkın da tepkisini hayli üzerine çeken bu bu çalışmanın sonucunda, kalenin yeni hali çizgi film karakteri Sünger Bob’a benzetiliyor.[/TBR2]

[KBASLIK]Sinan Paşa Külliyesi, Yenişehir – Bursa[/KBASLIK]
[TBR2=https://s9.postimg.cc/51zj774en/s-8149588e96fc96087bb272655cc6cf0b106fbf65.jpg]Bursa’nın Yenişehir ilçesindeki Sinan Paşa Külliyesi’ne yapılan ise tüm bu felaketlerin içinde en rezalet olanı. Çünkü, 435 yıllık külliyeye restorasyon yapılırken, yük taşıyan kamyonların girip çıkabilmesi için tarihi duvarlarından birini yıkıp, kapı yaptılar.[/TBR2]

[KBASLIK]Süheyl Bey Camii, Beyoğlu – İstanbul[/KBASLIK]
[TBR2=https://s9.postimg.cc/9ey2pmd5b/s-ecd810ac3aa2d69e1051309b83b9beae61cce952.jpg]1591 yılında, Beyoğlu Fındıklı’da, Süheyl Bey tarafından Mimar Sinan’a inşa ettirilen camii sekizgen planlı ve kubbeliydi. Restorasyondan sonra ise cam kaplanan ve sekizgen yapısı bozulan camii artık daha çok bir avm’ye benziyor.[/TBR2]

[KBASLIK]Sümela Manastırı, Trabzon[/KBASLIK]
[TBR2=https://s9.postimg.cc/6tsi26vi7/s-f8ddfd5b767143ed93956bf5bc72952ec6da00b9.jpg]Trabzon’daki tarihi Sümela Manastırı’nın 16 yıl süren restorasyon macerası ise fazladan çıkılan bir kaçak kat ile son buldu. Restorasyon yerine resmen inşaat yapılan manastırda, kütüphane ve öğrenci odalarının bulunduğu yere kaçak kat çıkıldı.[/TBR2]

[KBASLIK]Tekfur Sarayı, Fatih – İstanbul[/KBASLIK]
[TBR2=https://s9.postimg.cc/a36x936vj/s-8414894076c6a1ec3bf30ff4008c73b984d1b524.jpg]12. yüzyılda Bizanslılar tarafından inşa edilen saray, Blakernai Saray Kompleksinden günümüze kalan tek saray olma niteliğini taşıyordu. Ancak geçirdiği restorasyondan sonra daha çok “temalı bir tatil köyüne benziyor.” Bizans dönemine ait olan bu sarayın restorasyonunda maalesef o dönemde olması imkansız olan, ahşap pencereler ve parlak korkuluklar gibi hem tarihi hem mimari hatalar yapılmıştır.[/TBR2]
[TBR]https://s9.postimg.cc/4f0mi7hyn/s-f936b0ca42770f47336ffe513490618d5e680c88.jpg[/TBR]

[KBASLIK]Urfa Kalesi, Şanlıurfa[/KBASLIK]
[TBR2=https://s9.postimg.cc/diz1ikbsv/s-6ba88c16d8c988d445e6d3ea935796d1fa256d2d.jpg]Şanlıurfa’daki 1200 yıllık Urfa Kalesi, 2013 yılında aşırı yağışlar nedeniyle çökmeye başlayınca restorasyona girdi. Ancak restorasyon sırasında beyaz beton taşlar kullanılınca kalenin bir bölümü aykırı bir görüntüye büründü ve tarihi dokusunu yitirdi.[/TBR2]
[TBR]https://s9.postimg.cc/4ny783kgf/s-6d3ab220d60635c3895671a33bb5502b78d1ab7f.jpg[/TBR]

Kaynak: Onedio.com

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

İnşallah Belim Kırılmıştır!!!

[KRSAG=https://s20.postimg.cc/pl66tutgd/22050322_1416044991765474_6090503526396013636_n.jpg]Fıkra[/KRSAG] Erzurumlunun biri kendisine 5 bin liraya son model bir telefon alır. Arkadaşlarına hava atmak için kahveye doğru yola çıkar. O sırada telefonu arka cebine koyar ve kahvede arkadaşları ile buluşur. Tam oturduğu anda “çat” diye bir ses gelir ve yutkunarak şöyle der;

– Rebbim sene Gurban olim İnşallah belim kırılmıştır.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Dünyada Çay İçin Neden Sadece İki Kelime Kullanılır?

Dünyada neredeyse tüm dillerde çay kelimesini söyleyebilmenin iki yolu vardır, “chai” (çay) veya “tee” (tea). Bunların ikisi de Çinceden gelir, zaten çay da tüm dünyaya Çin’den yayılmıştır.
[TBR]https://s20.postimg.cc/rbbq51hm5/cay.jpg[/TBR]
Burada ilginç olan şey ise kelime bir ülkeye karadan ulaştıysa (İpek Yolu) “chai” olarak geçmiş, eğer deniz yoluyla ulaştıysa “tee” olarak geçmiştir. Bunun nedeni ise çay kelimesinin Çincede iki farklı telaffuzu olması ve chai versiyonunun Çin’in karasal bölgelerinde, tee versiyonunun ise deniz ticaretinin yoğun olduğu sahil bölgelerinde kullanılmasıymış. Bu yüzden çayın İpek Yolu ile geldiği yerlerde -Anadolu, Mezopotamya gibi- çay olarak, Avrupalı deniz tüccarları vasıtasıyla yayıldığı yerlerde ise -Hollanda, İngiltere, Fransa gibi- tee olarak anılmaya başlamıştır.
[TBR]https://s20.postimg.cc/faqa4bpn1/cay2.png[/TBR]
Chai ya da tee olarak anılmayan az sayıda dilde ise çay o ülkeye Çin’den gelmemiş, yerel çiftçiler tarafından yetiştirilmeye başlanmıştır. Bu yüzden kendi dillerinde karşılığı vardır.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın
1

Mavi Zakkumlar Diyarı Kadıralak Yaylası – Trabzon

Doğal güzellikleri, kültürel yapısı ve mesire yerleriyle ilgi çeken Trabzon’un Tonya ilçesine bağlı bin 300 metre yüksekliğindeki Kadıralak Yaylası, her yıl nisan ayında "mavi zakkum" olarak da isimlendirilen "mavi yıldız" çiçeklerinin açmasıyla ziyaretçilerine eşsiz manzaralar sunuyor. Son yıllarda adından da sıkça söz ettiren yayla, bir ay süreyle kendisini adeta maviye boyayan çiçeği görmek isteyenlerin yanı sıra fotoğraf tutkunlarının da bu tarihlerdeki ilk adresi haline geldi.

Kaynak: https://www.trtturk.com.tr/fotogaleri/mavi-zakkumlar-diyari-kadiralak-yaylasi_407/12469

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

42 Bin Yıl Önce Buzul Çağ’da Ölen Bir Tayın Cesedinde Sıvı Kan ve İdrar Bulundu

Bu tay muhtemelen boğularak öldüğünde sadece iki haftalıktı

Sibirya’da yaklaşık 42 bin yıl önce Buzul Çağ’da ölen bir tayın donmuş cesedinde sıvı kan ve idrar bulundu.

Rusya’nın uzak doğusundaki Yakutistan’ın başkenti Yakutk’taki Northeastern Federal Üniversitesi’ndeki Mamut Müzesi başkanı Semyon Grigoriev, araştırmacılar soyu tükenmiş olan ve klonlamayı umdukları atın cesedine bir otopsi yaptığını ve vücut sıvılarını çıkarmayı başardığını söylüyor.

Mamut boynuzu avcıları, 2018 yazında sıcaklığın eksi 90 derece Fahrenheit’e (-67.7 ℃) düştüğü bir günde, büyük Batagai kraterinin donmuş toprağı içinde bu yavruyu buldu. Bu hayvan muhtemelen boğularak öldüğünde, sadece iki haftalıktı.

tb

Yapılan otopsi, tayın cesedinin, vücudu herhangi bir deformasyona uğramadan çok iyi korunduğunu gösterdi. Özellikle baş ve bacaklarında, vücudun çoğu bölümündeki kıllar da günümüze kadar ulaşabilmişti.

Grigoriev, “Hayvanın kürkünün korunması oldukça nadir bir durum. Artık, Pleistosen dönemdeki soyu tükenmiş atların kıllarının ne renk olduğunu söyleyebiliriz.” diyor.

Sıvı kan ve idrarın keşfi daha nadir bir olay

Grigoriev, yaklaşık 2.6 milyon yıldan yaklaşık 11.700 yıl öncesine kadar uzanan Pleistosen dönemden kalma bir hayvanda sıvı kan bulunan sadece bir vaka daha bildiğini söylüyor.

Bu keşif, 2013 yılında Rusya’nın kuzeydoğu kıyılarındaki Küçük Lyakhovski Adası’ndaki yetişkin bir mamutun donmuş cesedinde yapılmıştı.

Ancak genellikle, ceset iyi korunmuş gibi görünse bile, buzdaki hayvanların fosil kalıntılarında kan pıhtılaşır ve hatta toza dönüşür. Bunun nedeni nem ve diğer biyolojik sıvıların, binlerce yıl boyunca yavaş yavaş buharlaşmasıyla mumyalaşmasından kaynaklanır. Ancak yine de kalıntılar buzun içindeyse en iyi şekilde korunur.

tb

Northeastern Federal Üniversitesi uzmanları, tayı klonlama hücrelerini geliştirmek için Güney Koreli Sooam Biotech Araştırma Vakfı’ndan bilim insanları ile birlikte çalışıyorlar. Ancak şansları konusunda karamsarlar.

“Kas dokusunda ve çok iyi korunmuş olan iç organlarda sağlam hücreler bulmaya çalışıyoruz.”

Kaynak: 42.000 Yıllık Atın İçinde Sıvı Kan ve İdrar Bulundu | Arkeofili

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

İlkel Şartlarla havuz yapmak

Elde hiç bir imkan olmadan sadece bilek gücüyle yapılan havuzlar. Bu havuzları yapmaları kaç ay sürdü bilinmiyor ama sonuç gerçekten güzel. Azimle yapılan işlerin sonucunun buradaki karşılığı, sadece mutluluk…

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Almanya’ya Giden Uçak Yanlışlıkla İskoçya’ya İndi

British Airways uçağı, Almanya’nın Düsseldorf kentine gitmesi gerekirken yanlışlıkla İskoçya’nın başkenti Edinburgh’a iniş yaptı. Londra’dan havalanan British Airways uçağı, pilota yanlış bilgi verilmesi nedeniyle Almanya yerine İskoçya’ya gitti.

tb

Yolcular, hatayı ancak pilotun Edinburgh’a yaklaşıldığını açıklamasıyla öğrenirken, uçak yakıt alımı ve 2,5 saatlik beklemenin ardından 800 kilometre uzaklıktaki Düsseldorf’a doğru yola çıktı.

Talihsiz karışıklığın sebebi belirlenmeye çalışılıyor

Havayolu firmasından yapılan açıklamada, yanlışlığın sebebini bulmak için British Airways adına bu uçuşu gerçekleştiren WDL Havacılık ile çalışıldığı belirtildi.

WDL Havacılıktan ise "talihsiz karışıklığın" nedeninin belirlenmesine çalışıldığı açıklandı.
Yetkililer, pilotun kendisine verilen uçuş planı çerçevesinde hareket ettiğini ve aynı planı izleyen hava kontrolörlerinin de herhangi bir yanlışlıkla karşılaşmadığını kaydetti.

Yolcular "şaka" sanmış

BBC’ye konuşan yolculardan Sophie Cooke ise pilotun Edinburgh’a iniş yapmak üzere olduğunu duyurduğu zaman herkesin şaka zannettiğini söyledi.

Kaynak: Almanya’ya giden uçak yanlışlıkla İskoçya’ya indi

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Eşine Sinirlenen Pilot Uçağıyla Eşinin Bulunduğu Binaya Çarptı

Botsvana’da eşine sinirlenen bir pilot, uçağıyla eşinin de içinde bulunduğu kulüp binasına çarptı. Yaşanan olayda pilot hayatını kaybetti.

tb

Olay Botsvana’nın Gaborone şehrinde meydana geldi. Matsieng Havaalanı’ndan Beechcraft Super King Air model uçağına binen pilot, bir süre alçak uçuş yaptıktan sonra rotasını, içerisinde eşinin de bulunduğu Matsieng Uçuş Kulübüne çevirdi.

tb

Çarpma yerel saat ile 18.20’de gerçekleşti. Kulüp yaptığı açıklamada, tesisin, hava trafik kontrol kulesinin yıkıldığını ve çevrede bulunan 13 aracın yandığını belirtti.

Kaynak: Öfkeli pilot eşinin bulunduğu binaya çarptı

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Oak Adası Hazinesi: Ele Geçirilemeyen Hazine

Orada olduğu biliniyor fakat çıkarılamıyor

1795 yılında Kanada’da Oak Adası’nda gömülü bir hazinenin bulunduğu söylentisi duyuldu. O günden beri define avcıları, hazineyi bulmak için yaşamlarını ve servetlerini harcadılar. Aşağıda, sarfedilen çabaları ve definenin neden bulunamadığı anlatılıyor.

tb

1795 Yılının bir yaz günü, Daniel McGinnis adlı 16 yaşında bir delikanlı, Mahone Körfezi’ni kanosuyla geçiyordu. McGinnis, Nova Scotia’nın güney kıyısındaki Mahone Körfezi’nde bir adada kıyıya çıktı. Körfezin güneydoğu kıyısı açıklarındaki bu adayı neden seçtiğini kendisi de bilmiyordu. Çünkü, yakında başka adalar da vardı. Belki de, McGinnis adanın farklılığından etkilenmişti. Oak (Meşe) Adası, adını, tüm adayı kaplayan sık kızıl meşe ormanından almıştı.

Ağacın dalı

-

McGinnis, ağaçlar arasındaki eski bir patikayı izleyerek adanın içlerine yürüdü. Derken, bir açıklığa vardı. Burada meşe ağaçları kesilmişti. Yeni yetişmekte olan ağaçlar onların yerini almak üzereydi. Ancak, ne gariptir ki, açıklığın orta yerinde tek bir ulu meşe yükseliyordu. McGinnis ağacın dallarından birinin budanmış olduğunu fark etti. Budanmış dalın çotuğu, topraktaki bir göçüğün 5 metre kadar üstünde uzanıyordu. Bu göçük nokta ile dalda gördüğü çentikler, delikanlının dikkatini çekti. Bakar bakmaz göze çarpan çentiklerin, bir iple yapıldığına hükmetti.

McGinnis, bir defineye rastladığını düşündü. Hemen oturduğu kent olan Chester’a geri döndü. Oak Adası’ndan 6 km mesafede olan Chester, Mahone Körfezi’nin doğu kıyısındaydı. Delikanlı, buradaki arkadaşlarını yardıma çağırmayı düşünüyordu.

Ertesi günü McGinnis, yanında 20 yaşındaki John Smith ve 13 yaşındaki Anthony Vaughn’la Oak Adası’na döndü. Delikanlılar ellerinde kazma küreklerle, meşe ağacının altında çalışmaya koyuldular.

Kazı başlıyor

-

Gevşek toprağı küreklemeye başlar başlamaz, bir iz peşinde olduklarını fark ettiler. Karşılarına çapı 4 m olan insan elinden çıkma, dairevi bir tünel çıktı. Tünelin sert kil duvarlarında kazma izleri vardı. 4 ft. aşağıda ise, kat kat taşlardan oluşan bir tabakayla karşılaştılar. Bu taşlar, Oak Adası’ndan gelmiş olamazdı. Taşları dışarı çıkarıp kazmaya devam ettiler 1O ft’e vardıklarında tünel boyunca ve yekpare meşe kütüklerinden oluşan bir platforma ulaştılar. Kütükler kil duvarlara sağlam bir şekilde yerleştirilmişti.

Bunları çıkarmayı başararak, kazmayı sürdürdüler. 20 ft’te ve 30 ft’te de benzer platformlar vardı. Ellerinde yalnızca kazma kürek olduğu için, McGinnis ve arkadaşları daha fazla ilerleyemediler. Aslında bu kadarını yapmaları bile şaşılacak bir başarıydı. İndikleri derinliği kazıklarla işaretlediler. Sonra da, destek toplamak için Chester’a döndüler.

Tekinsiz ada

Define bulmak insanlara daima çekici gelir. Çocukların keşfi de merak uyandıran türdendi. Fakat ne gariptir ki, kendilerine yardım edecek kimse çıkmadı. Gerçekte, Oak Adası’nın karanlık bir ünü vardı. Bu ada nedense tekinsiz diye biliniyordu.

Chester’lı bir kadının annesi bölgeye ilk yerleşen kişilerdendi. Kadın bir anıdan söz etti. Vaktiyle adada ateşler ve garip ışıklar görünmüştü. Bir tekne dolusu adam, ne olup bittiğini incelemeye gitmişler. Sonra da arkalarında iz bırakmadan yok olmuşlardı. Kadına göre, akıllı bir insan bu adanın uzağından geçmeliydi.

Dokuz yıl sonra

Gençler, ancak 9 yıl sonra, büyüyüp birer erkek oldukları zaman, bu planı uygulamaya koyabildiler. Bekledikleri yardım, 30 yaşında hali vakti yerinde biri olan Simeon Lynds’den geldi. Lynds, Vaughn’tın kendisine anlattığı öyküden etkilenmişti. İlk ekipteki üç kişiye araştırmalarında yardımcı olmak için bir ortaklık kurdu.

Bu arada hiç değilse John Smith boş durmamıştı. Aradan geçen süre içinde Smith, kazdıkları yeri çevreleyen arazinin bir kısmını satın almayı becermişti. Daha sonraki 30 yıl süresince kalan kısmı da parça parça satın almayı başardı. Sonunda adanın tüm Doğu yanı, onun mülkiyetine geçecekti. İşte 1804 yılında bu grup esrarengiz Oak Adası’na böyle çıktılar. Oldukça azimliydiler. Yapacakları iş için iyi donatılmışlardı. Başaracaklarından emindiler.

Bu şemada, Oak Adası Para Çukuru’nun çeşitli düzeyleri görülüyor. Bu düzeyler, 1795 ile 1850 arasında birbirini izleyen, define peşindeki keşif gruplarınca bulundu.

Para çukurunun kazıları sırasında kayıtlarda kullanılan ölçüler kraliyet ölçüleriydi. Bu yazıda orijinal ölçümlerin metrik karşılıkları verilmemiştir. Aşağıdaki tablo yardımcı olabilir:

  • 1 inç: 2,5 cm.
  • 10 inç: 25 cm.
  • 1 ayak: 30 cm.
  • 10 ayak: 3 metre
  • 100 ayak: 30 metre
  • 1 mil: 1,6 km.
Garip platformlar

Önce çukurda birikmiş olan çamuru temizlemeleri gerekti. 9 yıl önce işaret olarak bıraktıkları çubuklara gelince, rahat bir nefes aldılar. Aradan geçen yıllar boyunca kimse buraya el sürmemişti. Bu kez var güçleriyle çalışmaya koyuldular. 30 ft. ile 90 ft. derinlik arasında bulduklan birbirini tutmuyordu. Hem ayrıntılar, hem de sıralama yönünden farklılık vardı. Ayrıca bu bilgiler, 1804 yılı grubunun keşiflerini abartmadan değerlendirme imkanını veriyor.

Araştırmacılar, 40 ft. derinlikte başka bir meşe platformla karşılaştılar. Bu platform macunla kaplanmıştı. 50 ft.’te, bir kömür tabakasını kazdıktan sonra, bir başka meşe platforma rastladılar. Bu kez platformun yarıkları hindistan cevizi elyafıyla tıkanmıştı. Sonra her 10 ft.’te bir karşılarına düzenli olarak platformlar çıktı. Hepsi meşedendi. Bazıları düzdü, bazıları macun ya da hindistan cevizi elyafıyla kaplanmıştı.

Gizemli yazı

Çalışmalar devam etti. 90 ft. derinlikte yassı bir taşa çarptılar. Taş, 3 ft. boyunda ve 1 ft. genişlikteydi. Başka bir yerden getirilmemişti, ada taşıydı. İşin en ilginç yanı, alt tarafında okunamayan bir yazı olmasıydı. Üzerindeki garip işaretlerle bu taş, kuşkusuz çok değerli bir ipucuydu.

Ancak bu konuda biraz düşüncesizce davranıldığı anlaşılıyor. John Smith taşı, adada yaptığı evin şöminesinin arkasına dikti. Bu hareketin, taşın iletmesi düşünülen mesajı koruma açısından, pek akıllıca olduğu söylenemez.

Yazı kayboluyor

Yarım yüzyıl sonra taş, Halifax’ta sergilendi. Amaç, çukurda keşif yapabilmek için daha fazla gelir sağlanmasıydı. O sırada bir yabancı diller profesörü, şifreyi çözdüğünü iddia etti. “lO ft. aşağıda iki milyon sterlin.” Bu yüzyılın başlarında ise taşı gören birisi, sonra 1935’te başka bir şey hatırladı. Son bir sözcük vardı. Ama o, taşı tekrar gördüğünde üstündeki yazı tamamen silinip gitmişti .
Sonuç, onun sözü olmalı. Hem de harfi harfine. Çünkü o günden bu yana taşı başka gören olmadı.

Başarısızlık

Aynı ekip 1805 yılı baharında, tekrar oraya dönerek, çukurun içindeki suyu boşaltmaya girişti. Çukur yanına daha derin bir başka çukur açtılar. 11O ft. düzeyine indiklerinde çukur hala kuruydu. Asıl tünelle yanlamasına giden bir başka tünel açtılar. Karşılarına gerçek bir Niyagara çağlayanı çıktı. Canlarını kurtardıkları için şanslı sayılmaları gerekirdi. Sonraki bazı define avcıları, aynı şansa sahip olamadı.

Suyla yapılan savaş

44 yıl boyunca, Para Çukuru adı verilen bu çukura kimse el sürmedi. Ama 1849’da yeni bir ortaklık kuruldu. Bu kez, artık yaşlanan Anthony Vaughn danışman görevini almıştı. Truro ortaklık grubu (Gruba, kurulduğu kentin adı verilmişti) her iki tünelin de tıkandığını gördü. Ama 12 günlük sıkı bir çalışmadan sonra asıl tüneli 86 ft.’e kadar kazdılar. Tıpkı yarım yüzyıl önce olduğu gibi, kazıcılar bir cumartesi akşamı, ferah kalple evlerine gittiler. Pazar sabahı teftişe geldiklerinde, her şey yolunda görünüyordu. Adamlar da Chester’daki kiliseye yollandılar. Gönüllerinden taşan şükranı Tanrı’ya sunmaya gitmişlerdi.

Eğer gerçekten öyleyse, pek vakitsiz bir şükran duygusuna kapıldıkları söylenebilir. Öğleden sonra saat 14’te geri döndüklerinde, büyük bir şaşkınlık içinde, çukurun 60 ft. yüksekliğe varan suyla dolduğunu gördüler. Çukurdaki su ile körfezin suyu aynı düzeydeydi. Suyu boşaltma çabaları, yıllar sonra “Çatalla çorba içmek kadar sonuçsuz” olarak tanımlanacaktı.

Çabalar sürüyor…

Cesaretleri kırılmayan Truro grubu, oluklu bir delgi kullanmaya karar verdiler. Bir atın çalıştırdığı bu delgi, nüfuz ettiği her şeyin örneklerini yüzeye çıkarıyordu. Böylelikle çukurda 98 ft. ‘in altında ne olduğunu kesinlikle anlayacaklardı. Suyun üstüne bir platform kurarak, 5 delik açtılar. Bunların birincisi, çukurun merkezinin batısındaydı. Diğerleri ise, doğu yönünde birbirini izleyerek, çukurun çevresini dolanıyordu. Birinci delikten yalnızca çamur ve taş çıktı.

Çukurdan çıkanlar

Ne var ki, üçüncüden tümüyle farklı bir sonuç alındı. Yazılı bir raporda, delgi işinin başındaki kişi şunları belirtiyordu:

“Platform, tam eski kazıcıların kol demiri ile sondaj yaparken (1804) buldukları yerdeydi. 5 inç kalınlığındaki platformu deldikten sonra bunun ladinden olduğu anlaşıldı. Platformdan sonra delgi 12 inç aşağı düştü. Yeniden 4 inç meşeden geçti. Bunun ardından parçalar halinde 22 inçlik metal geldi. Ancak delgi, hazineye benzer bir şeyi yukarı çıkarmadı. Yalnızca, eski bir saat zincirinin halkalarına benzeyen üç halka geçti elimize. Sonra 8 inç kalınlığındaki meşeyi deldik.

Bunun birinci sandığın dibi ve bir sonrakinin üstü olduğunu düşünüyorduk. Yine bir önceki gibi, 22 santim metalden geçildi. Derken, 4 inç kalınlığında meşe, 6 inç ladin aştık. Hiçbir şey bulamadan 7 ft. boyunca da kil kazdık.”

Sahtekarlık

Beşinci ve son delikte ise işler karıştı. Ustabaşı James Pitblado’ya şöyle bir talimat verilmişti. Delgi yüzeye çıkınca, ucuna yapışmış her zerreciği çıkaracaktı. Sonra da bunlar bir mikroskop altında incelenecekti. Pitblado bunu yaptı gerçi, ama işin özüne uyduğu pek söylenemez. Grup üyelerinden biri, onun delgiden bir şeyler çıkardığını gördü. Adam bunu yıkadı, yakından dikkatle inceledi, sonra da cebine atıverdi. Suçlanınca, keyifli bir şekilde, ortaklık yöneticilerinin bir sonraki toplantısında bulduklarını göstereceği cevabını verdi.
İnanılmaz bir şey ama, onun sözüne inandılar. Pitblado, kurul toplantısına katılacağına, kendini destekleyecek birini buldu. Bu kişi, Oak Adası’nın doğu bölümünü satın alma yolunda başarısız bir girişimde bulundu. Herkes Pitblado’nun bir mücevher bulduğuna inanıyordu.

Yine su basıyor

Artık Truro grubundakilerin hepsi üst üste duran iki sandığın ganimet dolu olduğuna inanıyorlardı (haksızda sayılmazlardı). Sandıkların 58 ft. ‘in hemen altında oldukları düşünülüyordu. Bütün mesele, su konusunda doğanın inadını kırmaktaydı.

1850 yılı baharında Para Çukuru’nun 10 ft. kadar batısında yeni bir tünel açıldı. Kazıcılar, 109 ft.’e kadar katı kille karşılaştılar. Suda basmadı. Sonra, tıpkı 1805’te olduğu gibi, çukura yanlamasına giden bir başka tünel açıldı. Sonuç da aynı oldu: Birkaç dakika içinde çukuru yarısına kadar su bastı.

Su nereden geliyor?

-

İnanması zor ama, öykünün ancak bu noktasında işlerin böylesine sarpa sarmasına yol açan suyun nereden çıktığını araştırmak akla geldi. Anlatıldığına göre biri, çukurlardan birine düşmüş, su yutmuş ve suyun tuzlu olduğunu ilan etmişti.

Tüneldeki su ile Oak Adası’nı çevreleyen su arasında ilk kez o zaman bir ilinti kuruldu. İkisinin ilintisi de kolaylıkla doğrulandı. Tünellerdeki su gelgitle yükselip alçalıyordu.

Toprağın bileşimi, doğal sızıntı ihtimalini ortadan kaldırıyordu (Zaten böyle birşey olsa Para Çukuru’nun başlangıçta kazılması imkansız olurdu). O halde akla yakın bir tek açıklama vardı. Para Çukuru bir yeraltı geçidiyle denizle bağıntılıydı. Ama nasıl?

Oak Adası’nda Smith’in Koyu. Define avcıları kazılarda belli bir düzeye her gelişlerinde Çukur’u su basmasının sırrını, burada çözmüşlerdi

Akıl almaz sistem

Cevabı bulmak zor değildi. Para Çukurundan 500 ft. uzaklıkta, en yakın kumsaldaki Smith’s Koyu’nda çabucak yapılan bir araştırma her şeyi açığa çıkardı. Sular çekilince, kumlar suyu sıkılan bir sünger gibi akıtıyordu.” Küreklere sarılıp biraz uğraşınca iş anlaşıldı.

13 ft. derinlikte, çalışanlar artık iyi tanıdıkları 2 inçlik bir hindistan cevizi elyafı tabakasıyla karşılaştılar. Bunun altında ise 5 inçlik bir deniz yosunu tabakası vardı. Sonra birbirini çaprazlamasına kesen, itinayla dizilmiş yassı taşlar geliyordu.

Birisi neyi saklıyor?

Günümüzün gözlemcisi, Trurolular gibi şaşırtıcı bir sonuca varmak zorunda kalıyor:
Elde çürütülmez kanıtlar olmasa, insan böyle bir sonuca gülüp geçer. Birisi, 1795’ten önce, bir şeyi saklamayı aklına koymuştu. Sonra, ya bir şans eseri olarak, ya da bile bile, Nova Scotia’nın bir körfezinde işe koyulmuştu. Önce 100 ft.’i aşkın derinlikte bir tünel kazarak işe başladı. Sonra bu tünelle, kumsaldaki Smith ‘in Koyu arasında 500 ft. ‘lik bir başka tünel kazdı. Orada, gizli yerine yaklaşılmasını önlemek için yine gizli tuzaklar kurdu. Yani’ kumsalda akıllara durgunluk verecek kadar zekice bir “boru tesisatı” yaptı.

Tüneli, rastgele bir şekilde değil, son derece kasıtlı biçimde, bilerek doldurdu. Böylelikle, tünelin alt kısımlarına ulaşılmasını da imkansız hale getirdi. Sonunda, “hırsız alarmını da devreye sokup, teknesine bindi ve gün batımına doğru yelken açtı. Çenesi düşük meşe ağacını da geride bıraktı.

Trurolu’ adamlar hayrete düşmüştü. Haklıydılar da tabii. Yine de çok fazla şaşırmamışlardı. 17. ya da 18. yüzyıl insanının yaptığı bulmacayı, 19. yüzyıl insanı çözebilir diye düşünüyorlardı. Acaba öyle miydi?

Define Sırrını Ele Vermiyor

Yıllar boyunca sayısız define avcısı Oak Adası’na akın ettiler. Hepsi, Para Çukuru’ndaki görkemli hazineyi bulacaklarından emindiler. Fakat, çukur, sırrını ele vermemekte direndi.

TRURO GRUBUNUN define avcıları, Para Çukuru’nda görkemli bir hazine var olduğundan bir ara kuşkuya kapılmışlardı. Su tünelinin bulunması bu kuşkuları silip attı. Tünelin çok zekice yapılmış olması bir yana, çukurun inşası bile muazzam bir işti. Sıradan bir ganimeti saklamak için bu kadar zahmete girilmiş olabileceğini akıl almıyordu. Para Çukuru’nda bir servet yatıyor olmalıydı.. Öyleyse, bu serveti ortaya çıkarmak için her türlü çabada bulunmaya değerdi.

Yine yenilgi

İşçiler, Smith’in Koyu’nda 150 feet uzunluğunda bir su benti inşa ettiler. Bu bent, gelgitin en alçak noktası ile havza arasında, suyun gelişini kesmek amacıyla açılmıştı. O zaman Para Çukuru’nun suyunu bir defalık kurutmak yetip de artacaktı.

Ne yazık ki, bir gelgitte olağandışı düzeyde yükselen sular bendi daha tamamlanmadan sürükleyip götürdü. Truro gurubu bunun üzerine talihsizliğini yanlış bir kararlada pekiştirdi.

Devam ediyorlar

Aslında, bir bent yapımında başarıya ulaşmanın mümkün olduğunu açıkça görmüş olmaları gerekirdi. Çünkü esrarlı selefleri de tüneli başka şekilde kazmış olamazdılar. Oysa, ilk planlarına bağlı kalacaklarına, daha hızlı, daha ucuza malolacak bir çözümü tercih ettiler. Kıyı ile Para Çukuru arasındaki tüneli kesip, su akışını durdurmaya karar verdiler. Kaç tane yeni mil sokup, kaç yeni tünel kazdıklarına ve su tünelini nerelerde aradıklarına ilişkin raporlar oldukça karışık.

Bir ara, su tünelini bulduklarını sandılar. 35 feet derinlikteki iri bir kaya parçasını yerinden oynatınca fışkıran sularla karşılaşmışlardı. Gerçekte, Para Çukuru’na o kadar yakındılar ki, su tünelinin de yüzeye bu kadar yakın olması imkansızdı. Bulduklarını sandıkları tüneli kapatmak amacıyla, kazık ve keresteler yerleştirdiler. Fakat, Para Çukuru’nda su düzeyi zerrece değişmedi. Çabaları bu şekilde aksayınca, daha önce denenmiş bir çareye başvurdular. Para Çukuru’ndan 50 feet uzakta 118 feet derinliğinde bir tünel kazdılar. Sonra da yana dönüp hedeflerine doğru yollarına devam ettiler. Ne var ki, bu tecrübede seleflerinden de şanssız çıktılar. Çünkü Para Çukuru, tünelin içine çöküverdi.

Çukur, adam öldürüyor

1859 yılında grup yeniden oluştu. Ertesi yıl yeni bir Truro ortaklığı kurulmuştu. İlk gruptaki bazı üyeler de yeni ortaklıkta yer alıyordu. Yeni yeni miller toprağa sokularak tüneller açıldı. Tek amaçları, su tünelinden gelen suyu kesenek ya da yönünü değiştirmekti. Hepsinde de aynı şekilde açık bir başarısızlığa uğradılar. Pompalarda aynı anda 63 kişi ile 33 at çalışıyordu.

1861 ‘de ise, Para Çukuru’nu kurutmak işi, artık kesinlikle üstesinden gelinmez bir görünüm aldığı için, buhar gücüne başvuruldu. Bu sefer de kazan patladı ve işçilerden biri haşlanarak öldü. 1865 yılına gelindiğinde ise, artık iyice boylarının ölçüsünü alan Truro grubu üyeleri, bu sefer kazıdan kesinlikle vazgeçtiler. Yerlerini de Halifaxlı bir gruba bıraktılar. Halifaxlılar ertesi yıl yeni bir ortaklık kurdular.

Hazine ele geçmeyecek

İlk Truro grubu gibi, Halifax ortaklığı da işe akıllıca giriştiler. Bir bent inşa ederek, suyu kaynağında kurutmaya çalıştılar. Yine eskisi gibi yükselen sular, daha tamamlanmadan eserlerini yok etti. Bir kez daha eskisi gibi bu tek başarısızlık, define avcılarının akıllıca stratejilerini yok etti.

Daha iyi bir bent yapmak gibi çetin bir işe girişeceklerine, yine Para Çukuru’na döndüler. Pompaladılar, kazdılar. Delikler açıp biraz daha kazdılar. Su tünelini kesmek için yanlamasına ek tüneller açtılar. Sonunda su tünelini kesmeyi başardılar ama bu işin onlara pek hayrı dokunmadı. 4 feet’e yakın yükseklikte ve 2,5 feet genişliğindeki su tünelinin, Para Çukuru’na 110 feet derinlikte girdiğini keşfettiler. Yani tünel, hazinenin bulunduğu sanılan yerin 10 feet aşağısındaydı.

Ancak, su tünelini bulmakla, denizden gelen suyun akışını kesmek arasında çok fark vardı. Bu ortaklık da 1867 yılında pes ederek, hiç adilane olmayan mücadeleyi sürdürmekten vazgeçti. Ortaklığın üyelerinden biri olan Isaac Blair, 1938 yılında ölürken yeğeni Frederiek Blair’e şunları söylüyordu:

“Gördüklerim, beni orada bu hazinenin gömülü olduğuna ikna etmeye yetiyor. Aynı zamanda, bu hazinenin kimsenin eline geçemeyeceğine ikna etmeye de yeterli.” Peygamberce bir kehanet! Ne var ki, yeğen Blair de, uzun süren yaşamı boyunca, Oak Adası’nın esrarını çözmek için birçok girişime katılacaktı.

Değişik bir yaklaşım

Artık başarısızlığın kaçınılmazlığı kafalara iyice yerleşmişti. Bir sonraki cesur girişime kadar da, aradan 25 yıl geçti. 1894’te Oak Adası Hazine Şirketi kuruldu. Şirketin 60 bin dolar sermayesi vardı. Prospektüsünü ise, genç Blair hazırladı. Doğrusu, prospektüs tarihi bir analiz yapma açısından oldukça akla yakındı.

Hevesli yatırımcılara şunlar deniyordu:
“Şimdiye kadar, okyanusun suyu boşaltılmaya çalışılarak vahim bir hata işlendiği açık. Çözüm ise, suyun tünelde akışını, kıyıya yakın bir yerde kesmeye çalışmaktır. Bunun için de en gelişmiş modern aygıtları kullanmak gerekiyordu. Yoksa çukurdaki suyu pompalamaya girişmenin yararı yoktu.

Frederick Blair’in Oak Island Treasure Company (Meşe Adası Define Şirketi) kazıları yürütürken, Para Çukuru’nun üst kısmı. Blair ve ortakları, beş yılı aşkın bir süre boyunca, çukurdaki suyu boşaltmak için birbiri ardınca sayısız girişimde bulundular. Ne yazıkki başaramadılar

Çukur yeri kayboluyor

Daha önce defalarca yapıldığı gibi, su tünelini kesme işleminde yine bir hata yapıldı. Girişim, kıyıya değil de, Para Çukuru’na yakın bir yerde yapıldı. Oysa kıyıya yakın bir noktada su tüneli elbette yüzeye yakın olurdu. Çabalar yine başarısızlıkla sonuçlandı. Derken, yine önceden olduğu gibi, Para Çukuru üzerinde çalışmaya girişildi. Bu kez işler daha da zorlaşmıştı.

Çünkü yüz yıl süren tahribat, çukurun tam yerinin de belirsiz hale gelmesine yol açmıştı. Blair ve ortakları yine de çukuru bulmayı başardılar. Bunun için, önceden mille açılmış tünellerden birinden bir yan tünele geçip, oradan yukarı doğru çıktılar. Su tünelini, 110 feet düzeyinde Para Çukuru’na girdiği noktada keşfettiler. Ancak gelgitin basıncı, suları o düzeyde kesemeyecek kadar fazlaydı.

Nihayet, bir şeylere rastlanıyor

Olayların akışına göre, artık delme vakti gelmişti. Önce içeri 3 inç kalınlığında bir boru soktular. Boru 126 feet derinlikte demire rastladı. Borunun içinden aşağı bir delgi sarkıttılar. Delgi, engeli aşıp geçti. 151 feet derinlikte ise, çimento olarak tanımlanan bir şeye çarptı. 20 inç aşağıda bu kez, delgi, 5 inç kalınlığında bir meşe bölmeye rastladı.

Sonra, büyük metal nesnelere “benzeyen” bir şeylere vurdu. Burguyu ısrarla döndürüp çevirerek, bunları yerinden oynattılar. Burgu da, görünürde, aralarından kayıp geçti. Sonra gevşek bir metal tabakaya gelindi. Delginin bu tabakadan geçmesi daha da zor oldu. Bunun ardından, yine büyük metal nesnelerle karşılaştılar.

Birinci Truro grubu, 1897’de tahta ve metal bölmelerden geçtiğinden bu yana, gömülü bir mal olduğuna ilişkin ilk kanıttı bu. Delgiciler, iki metal çubuk dizisi arasında bir tabaka, gevşek bir madeni para tabakası olduğuna hükmettiler. Üstelik de, çubukların demirden olduğunu sanmıyorlardı.

Esrarengiz parşömen

Sonradan yapılan basit bir deney yeterli oldu. Blair, su en yüksek düzeydeyken Para Çukuru’na kırmızı boya boşalttı. Boya, Para Çukuru’ndan 600 feet uzakta üç ayrı yerde yüzeye çıktı. Ancak bu kez yüzeye çıktığı yer, adanın güney kıyısındaydı.

Bu ikinci tüneli kesmek için de, hüsranla sonuçlanan bir çabada bulunuldu. Blair, toprağa 6 mil sokarak, altı tünel açtı. İşi bittiğinde, ortaklığın parası da bitmişti. Çabasının tek sonucu olarak, Para Çukuru’nun çevresinin bataklıktan farkı kalmadı. Öyle ki, tam yerini bulmak mümkün olmayacak gibiydi.

-

Ancak, birbirini izleyen bu başarısızlıklar dizisi içinde, Blair olumlu bir keşifte de bulundu. Bulduğu esrarlı bir nesne, hem kendi ortaklığının üyelerinin, hem de daha sonraki hazine avcılarının kuşkularını sildi. Artık, hiçbir kuşkuya yer bırakmamacasına, Para Çukuru’nda bir şeyler gömüldüğüne emindiler.

Delme işlemlerinden biri sırasında, burgu toprak yüzeyine, top haline gelmiş küçük bir parşömen kağıdı parçası çıkarmıştı. Kağıdı düzelttikleri zaman, üzerinde “V.I.” harflerinin yazılı olduğunu gördüler. Bu harflerin ne anlama geldiği belli değildi. Ama, bu kadar büyük bir derinlikten çıkarılan bir parşömen parçasını göz ardı etmek de mümkün değildi. Mutlaka bir tür kanıttı bu! Peki ama neyin kanıtıydı?

1915’lerde Para Çukuru’nda hevesle çalışan bir grup define avcısı. Blair’in kendi fonları çoktan tükenmişti ama adaya gelen başka ortaklıklara danışmanlık görevi yapmayı sürdürdü. 1954 yılında ölene kadar Blair, ele avuca sığmayan bu definenin gün gelip bulunacağına inanıyordu.

Define bir efsanedir

Aramaları bundan sonra sürdüren kişi, New Yorklu bir maden ve deniz mühendisi olan Yüzbaşı Harry L. Bowdoin oldu. Bowdoin işe iyi girişti. Önce Para Çukuru’nu 113 feet derinliğe kadar temizledi. Buradan aşağı bir çekirdek delgi (göbek mili) sarkıttı. Delgi, 149 feet derinlikte, çimento olduğu sanılan bir şeye çarptı. Kazıyı yürütenler adamakıllı heyecanlandılar. Acaba gerçekten su geçirmez bir hazine odasının eşiğine mi gelmişlerdi?

Ne yazık ki, hayır. Bunu izleyen 18 feet boyunca yukarı yalnızca sarı balçık ve taş çıktı. Sonra da asıl kaya tabakası geldi. 25 delik daha açılması da hiçbir sonuç vermedi. Columbia Üniversitesi’nden uzmanlar ise, çimento sanılan madde hakkında yargılarını bildirdiler. Bu, suyun etkisiyle çukurlaşmış doğal kireçtaşıydı. Bowdoin, definenin bir efsane olduğunu söyleyerek adayı terk etti.

Aletler bulunuyor

Daha sonra, başkaları da gelip gittiler. Ama, Para Çukuru konusundaki, hatırı sayılır olmakla birlikte, insanı öfkelendirecek kadar yetersiz bilgiye hiçbir katkıda bulunmadılar. Sonra 1931 ‘de William Chappell, bir kez daha adaya döndü. Chappel, 30 yılı aşkın bir süre önce, parşömen kağıdını toprak yüzeyine çıkaran delgiyi çalıştıran kişiydi. Para Çukuru’nun içinde ve yakınında kazı yaptı. Zaten eski ortağı Blair’le de çukurun yeri konusunda pek anlaşmaya varamamışlardı.

Ne var ki, Chappell, 116 ila 150 fe et arası derinliklerde, daha önceki çalışmalara ilişkin bir sürü kanıt buldu. Bir kazma, bir yağ lambası, bir gemi demiri tırnağı ve bir balta başı. Bu aletlerin 250 yıl öncesinden kaldığı tahmin ediliyordu. Blair’e göre, bu nesnelerin bu kadar derinlikte bulunmasının tek bir açıklaması olabilirdi: 100 feet derinlikte (ki, “sandıklar”ın asıl yerinin burası olduğu düşünülüyordu), doğal bir boşluk vardı. Aletler de, kuşatmanın herhangi bir noktasında bu boşluktan aşağı düşmüşlerdi.

Yöntemler gelişiyor

Blair, doğru bir açıklama getiriyor muydu, getirmiyormuydu bilinmez. Ama bu aramada kaderin elinin oynadığı role doğru bir şekilde parmak basmıştı. Her başarısızlık, daha sonraki girişimlerin başarı ihtimallerini azaltıyordu. Oysa, yıllar geçtikçe define avcıları daha gelişmiş yöntemlerden ve donanımdan yararlanıyorlardı. 1930’lu yılların ortalarında, New Jerseyli bir işadamı olan Gilbert Hedden, Chappel’in tünelini temizledi. 170 feet’e kadar da indi.

İki mevsim süren çabalardan sonra o da pes etti. Donanımlarını, bir makine mühendisi olan Edwin Hamilton’a sattı. Hamilton ise, 180 feet derinliğe vardı. Hazine filan bulamadı ama, 150 feet’te su tünelinin Para Çukuruna girdiği yeri keşfetti. Ayrıca tıpkı birincisi gibi, bu ikinci su tünelininde Smith’in Koyu’dan geldiği saptandı. Blair’in kırmızı boyalarının neden güney kumsalında ortaya çıktığıda anlaşılmıştı. 180 feet derinlikte, o yönden gelen ve çukurun içinden akan doğal bir dere vardı.

Çözülmemiş bir bilmece

-

Başansızlıklar dizisi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da devam etti. 1963 yılında ise, yenilgiye bir de trajedi eklendi. Emekliye ayrılmış bir sirk akrobatı olan Robert Restall, aramalarda hayatını kaybetti. Restall, tünelde çalışırken kullandığı pompanın egzoz dumanı yüzünden kendinden geçti. Sonunda hem Restall, hem de onu kurtarmaya gelen oğlu ve başka iki kişi daha öldü.

İki yıl sonra ise, Amerikalı bir petrol jeoloğu olan Robert Dunfield görkemli bir girişimde bulundu. Hatta, 70 feet yükseklikte bir mengeneli kazıcıyı adaya getirmek için, ana-karadan Oak Adası’na bir köprü bile yaptırdı. Bununla, Para Çukuru’nun yerinde, 80 feet genişlikte ve 130 feet derinlikte bir çukur kazdı. Sonuç yine hüsran oldu.

-

1850 ile 1970 yılları arasında Para Çukuru’nda yapılan belli başlı kazılardan bazılarının ayrıntıları. Gittikçe daha gelişmiş aygıtlar kullanıldığı halde, çukur yine de sırrını vermedi. Ama birbirini izleyen her kazıda daha derinlere inmek mümkün oldu.

1970 yılında, kendine Triton Alliance Şirketi adını veren bir grup, Dunfield’in imtiyazını devraldı. Bir yıl sonra Triton grubu, 212 feet derinlikte içi su dolu bir çukura rastlanmıştı. Daha sonra aşağı sarkıtılan bir denizaltı kamerasında sandığa benzeyen üç cisim görüldü. İşin ilginç yanı, sandıksı cisimlerin yanında, eti bozulmamış, kopuk bir el de duruyordu. Daha sonra mağaraya, 235 metre derinliğe dalgıçlar indirildi. Ne sandıkları ne de eli bulabildiler. Artık para çukurunun bilmecesi hiç çözülemeyecek gibi görünüyordu.

Hazine çıkarılmış olabilir

Dolayısıyla bu teoriye göre, 1780 civarında bir tarihte, ender rastlanan bir dehaya sahip meçhul bir mühendis yönetimindeki Britanyalı bir istihkâm bölüğü, Oak Adası’na indi ve büyük bir iş başardı. Nesiller boyunca define avcıları için buradan çıkan anlam şudur: Eğer hazine oraya yerleştirildiyse, saklayanlar tarafından yeniden çıkarılmış olabilir. Çünkü Clinton’un İngiltere’ye döndüğünde kaybolan birkaç milyon hakkında açıklama yaptığına dair bir kayda rastlanmıyor.

Eğer para çukurunun kusursuz bir akış düzeni varsa, hazine saklandığı yerden nasıl geri çıkarıldı? Yıllar boyu araştırmacılar boşuna suyun çıkış noktalarını aradılar. Su çıkış noktalarını, planlayıcının, geri döndüğü zaman suyu kapayabilmesini sağlamak amacıyla yerleştirdiği düşünüldü. İşte kör geçit, Furneaux’ya göre, para çukurunun ta kendisiydi. Ona göre para çukuru ve tüneller kazıldıktan sonra (fakat birleştirilmeksizin), tünelin bir ya da daha fazla kolu çukurdan dışarı ve yukarı doğru çıkıyordu. Yukarıya çıkan bu tünellerin ucunda, toprak yüzeyinin biraz altında hazine gizliydi.

Sonra para çukuru doldurulmuş, su tünelleri bağlanmış, hazine de orada tümüyle güvenceye alınmıştı. Hazinenin yerini ancak, tam olarak bilen kişi bulabilirdi. Başka herkes çukurun bataklığı içinde debelenip duracaktı.

Çözümlenecek mi?

Bilmeceye bulunan bu çözümün, belli bir ağırlığı olduğu kabul edilebilir. Fakat aceleye gelip onaylanmadan önce, bütün belirtilerin göz önüne alınıp alınmadığı sorusunun yanıtıdır. Örneğin 1849 ve 1897’de yapılan delik açma işlemleri sırasında bulunan metal parçaları nasıl açıklanabilir? Üzerinde “V.I.” yazan, cesaret kırıcı parşömen parçasının anlamı nedir?

Sonuçta, para çukuru ve Oak Adası, gizemini hâlâ koruyor. Çağdaş defineciler, burayla ilgilenmiyorlar, belki de gereksiz buluyorlar. Ama geçmişten kalmış bir meraklının her an ortaya çıkıp yeni kazılara başlaması da mümkündür. O zaman, Oak Adası’nın ve para çukurunun adını yeniden duyacağız.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

25 Bin Plastik Şişe Kapağı İle Yapılan Geleneksel Bosna Halısı

Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’da sıra dışı bir halı sergileniyor. Halının farkı, tamamen plastik şişe kapaklarından yapılmış olması.

İnsanları geri dönüşüme teşvik eden büyük bir halı. Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’da tamamen plastik şişe kapaklarından yapıldı. Kullanılan 25 bin kapak renklendirildi, ortaya geri dönüştürülmüş halı çıktı.

30 metrekare olan halı, Bosna’nın geleneksel halı motifleriyle hazırlandı.

Projenin öncülerinden Alma Hrasnica Dervisevic, atık ambalajları sanata dönüştürmeyi başardıklarını söylüyor.

Halı, 18 Mart Dünya Geri Dönüşüm Günü’nde sergilendi.

Kaynak: 25 bin kapaktan geleneksel Bosna halısı yapıldı

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın