İtalya’daki Türk Köyü Moena ve Yeniçeri Balaban Hasan

İtalya-Avusturya sınırında yer alan Moena, bir İtalyan köyüdür. Alp dağlarının en ücra köşesinde, Avusturya sınırında yer alan köy, günümüzde bir kayak merkezi olarak tanınmaktadır.

Onlar, Türkçe bilmeden ve Türkleri görmeden 326 yıl boyunca Türkler gibi yaşadı. İtalya’daki Moena Köyü’nün yerlileri Türklerden daha fazla Türk gibi yaşayan bir topluluk.

İtalya’da Manzori Dağları’nın eteğindeki ‘La Turchia’ adıyla da tanınan Moena Köyü’nün sakinleri, Türkçe bilmiyorlar fakat kendilerini Türk olarak tanıtıyorlar.

İtalya’nın Tarento Bölgesi’nde bulunan köyün ekonomisi büyük ölçüde turizme dayalı. 2600 kişinin yaşadığı küçük Türk köyü, Türklere olan aşırı hayranlıkları ve Türklerin yaşayış tarzını benimsemeleri yönünden oldukça dikkat çekici.

Yaz aylarında 2 bin 600, kış aylarında ise 14 bine çıkan nüfusuyla kış turizmine oldukça verişli bir bölge. Köyde her ağustosun 19 ve 21’i arasında yapılan bir Türkiye Festivali var.

Türk kıyafetleri içerisinde ellerinde ay yıldızlı Türk bayrakları ile sokağa çıkıyorlar. Meydanda bulunan yeniçeri büstü hakkında, “O bizim atamız, biz Türk’üz, burası da bizim Türkiye’miz!” diyorlar.

Ağustos aylarında yapılan Türk Festivali’nde her evin penceresine Türk bayrağı asılıyor. Festival boyunca Türk yemekleri yapılıyor ve erkekler takma bıyık takıyor. Çocuklara Türk bayrağından elbiseler dikiliyor. Gençler ise sokaklarda yeniçeri kıyafetleriyle dolaşıyor.

Moena Belediye Başkanı Riccardo Franceschetti “Bu festival bizim için çok önemlidir, Türkler gelip buradaki küçük Türkiye’yi görmeli. Kabul etmeliyiz ki aramızda çok güçlü bir bağ var. Bu festivalle bu bağı güçlendirmek istiyoruz. Böylece birbirimizi daha çok ziyaret edebiliriz, bu festival aramızda yeni bağlar kurabilir. Bu tür birlikteliklerle kültürel etkileşime gidebilir, tecrübe değişimi yapabiliriz. Bu platform üzerinde adet ve örflerimizde senteze ulaşabiliriz.” diye ifade ediyor.

Moena halkı Türk adet ve geleneklerini o kadar benimsemiş ki kız istemeye bile gidiyorlar. Üstüne üstlük başlık parası bile ödüyorlar. Bunun adına da Türk töresi diyorlar.

Halkın en büyük isteklerinden biri de gerçek bir mehter takımı görmek ve onların çaldıklarına bire bir şahit olmak.

Türklere hayranlıkları nasıl başladı?

Yüzyıllar öncesinde 2. Viyana Kuşatması sırasında İtalya’daki bu köye sığınan bir Türk yeniçeri köye yerleşti. Bu yeniçeri bir de oranın kahramanı olarak adlandırılmaya başlayınca şu zamana dek gelen hayranlık başlamış oldu.

Osmanlı askeri, İtalya’daki bu köye sığındığında yaralı ve ölmek üzereydi. Köyün sakinleri yeniçeriyi tedavi ettiler ve kurtardılar. Daha sonra köyden bir kızla evlenen Osmanlı askeri o dönem kralın halktan istediği haksız vergilere karşı köylüyü destekledi. Köyün kahramanı olan bu asker ardında 326 yıllık bir eser bıraktı.

Balaban Hasan – El Turco

Balaban Hasan

Orhan Yeniaras’ın El Turco adlı belgesel romanında anlatıldığına göre; Tüm bu olayların gelişmesini sağlayan yeniçerinin asıl adı Balaban Hasan. Ve köyün meydanında bir anıtı bulunuyor. Merzifonlu Kara Mustafa zamanında yaşamış bir yeniçeri olan Balaban Hasan, önemli başarılara imza atmıştır.

Akranlarına göre iri yarı ve mücadeleci olduğu için ona doğan ve şahingiller familyasından, avcı ve yırtıcı bir kuş olan Balaban lakabı verilmiştir. Balaban, IV. Mehmet ve Merzifonlu Kara Mustafa zamanında yaşamış bir yeniçeridir. Sıradan bir yeniçeri olmayıp önemli başarılara imza atmış bir Osmanlı İstihbarat Subayı’dır.

Köprülü döneminde keşfedilmiş ve II. Viyana Kuşatması sırasında orduya büyük yararı dokunmuştur. Bir nevi ajanlık yapan bu Türk subayı vatanını, milletini çok sevmektedir.

Pek çok yabancı dil bilen bu Türk’ün meziyetleri kitapta şöyle yer alır: “Balaban, Devlet-i Âliye’ye çok yararlı hizmetlerde bulundu. Rusçadan başka Almanca ve İtalyanca da bildiğinden istihbarat toplamak için kılık değiştirerek Venedik, Viyana, Berlin ve Roma’ya defalarca girip çıkmıştı. Bu görevleri sırasında çoğunlukla rahip kılığına girerdi.

Devlet-i Âliye’nin önemli bilgiler edinmesinde rolü olan Balaban’dan dönemin Sadrazamı ve ordunun Serdar-ı Ekremi olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa bir hizmet ister.

Balaban, Viyana’da bulunan on iki Türk ajanından haber alınamadığı için oraya giderek neler olup bittiğini bir an önce öğrenip gelmelidir. O büyük bir heyecanla bu görev için çalışırken hazırlıklar da tamamlanmaktadır. Kanuni’nin fethedemediği Viyana, bu sefer kuşatılacaktır.

Balaban bu duygularla görevini yerine Kara Mustafa Paşa, Viyana’yı kuşatma düşüncesini padişaha vakti zamanında açmadığı için bu harekâtın vicdan azabını çekmeye başlamıştır. Bu yüzden taarruzu ağırdan almaktadır.

Balaban bu duruma dayanamaz ve haddini aştığını bile bile şunları söyler: “Paşam, şu anki hâl ve şartlar kaleye hemen taarruzu gerekli kılmaktadır. Ok yaydan çıkmıştır bir kere, izin verin hedefini bulsun. Omzunuza konan zafer kuşunu göremiyorsunuz. Yüz binlerce askerin ve bir o kadar da şehidin beklediği zaferi murdar etme hakkına sahip değilsiniz. Son olarak demem o ki hemen hücuma geçmezseniz Allah sizi affetse bile şehitler affetmeyecektir!”

Bu konuşmanın elbet bir bedeli olmalıdır. Zira sıradan bir yeniçerinin sadrazamla böyle konuşması o güne kadar görülmüş bir şey değildir.

Sadrazam da bu duruma hiddetlenmiş ve Yeniçeri Ağası’na Balaban’ın kellesini vurmalarını söylemiştir. Yeniçeri Ağası ise bu konuda tıpkı Balaban gibi düşünmekte ve onun nasıl yürekli bir yiğit olduğunu bilmektedir.

Bu yüzden olsa gerek Balaban’ı cellâda götürecek neferlere teslim ederken ellerini gevşek bağlar. Bağlar ki kaçsın! Bu kaçışa Sadrazam da göz yummuştur. Paşa’nın neden Balaban’ı takip ettirmediğini, neferleri ve Yeniçeri Ağası’nı neden sorgulamadığını hiç kimse, hiçbir zaman öğrenememiştir. Belki de II. Viyana bozgunu Balaban’ı haklı çıkarmıştır.

Ordudan kovulan bu Türk askeri, elinden geldiğince vatanı için savaşmaya devam etmiş ve başarıları düşmanların da dikkatini çekmiştir. Düşmanlarıyla girdiği amansız bir mücadelede, düşmanları ölürken o yaralanmıştır. En son hatırladığı atının üstünde yaralı bir hâlde nereye gittiğini bilmeden kaçışıdır.

El Turko romanına göre, Balaban’ı Moena’lı Mariana ve kardeşi dağda kuzularını otlatırken fark ederler. Çalılıkların arasında gördükleri yabancının ölmüş olduğunu düşünürler. Daha sonra dedeleri ve köy halkı yabancıyı köye getirir, iyileşmesi için uğraşırlar.

Balaban kendine geldiğinde köy halkından olup biteni dinler. Bu küçük köyün kocaman yürekli insanları ona yardım edip iyileştirmiştir. Balaban artık gidebileceği bir yeri olmadığını bilmenin hüznüyle bu köyü kendi köyü beller.

Zamanla hem köy halkı onu benimser hem de o köyü. Bilgisini, görgüsünü, her şeyini onlarla paylaşır. Bu İtalyan köyünde Türklüğü yaşatır. İtalyanca bildiğinden köylüyle rahatça anlaşabilmektedir.

Gel zaman git zaman El Turco -köylüler ona bu adı koymuştur- köyde huzurlu ve sakin bir hayat yaşarken bir gün bir olumsuzlukla karşılaşır; Alman derebeyleri köye gelir ve haraçlarını alıp, köyü yağmalayıp giderler. Özgürlüğüne düşkün Türk buna anlam veremez ve onlara savaşmayı öğretir.

Ok ve yay yapımını, ateşli silahları velhasıl savaş tekniğiyle ilgili bildiği her şeyi öğretir. Moenalılar ona minnettardır. Çünkü özgürlük ve kahramanlık kavramlarını o benimsetmiştir onlara. El Turco’nun 326 yıl geçmesine rağmen hatırasının yaşatılmasını belki de buna borçludur.

Moena’ya barış, huzur ve bolluk götüren soydaşımız, yani El Turco kendisini kurtaran Mariana ile evlenir ve ömrünün sonuna kadar bu şirin köyde yaşar. O günden bugüne Moena köyü La Turchia ya da Rione Turchia olarak anılmaktadır.

Kaynak:
http://www.haber7.com/foto-galeri/43779-italyadaki-turk-koyu-moena
https://onedio.com/haber/13-maddede-filmlere-tas-cikaran-oykusuyle-italya-da-bir-turk-koyu-moena–445513

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın
1

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir