Çerkes Hasan’ın Efsane Hikayesi

Abdülaziz Han’ın kayınbiraderi olan Çerkes Hasan darbecilere ilk kurşunu atan bir kahraman olarak tarihe geçti.

tb

Bir dost meclisinde söz darbelerden açılıyor ve konu dönüp dolaşıyor geliyor Niğde’nin, yiğit evladına. Tarihî konularda bir derya olan Süleyman Zeki Bağlan Hocamız “Ömer Halisdemir ilk değil ki” diyor “Bir Çerkez Hasan’ımız var mesela!” Çerkez Hasan kimdir, nerede yatar diye soruyoruz, “Düşün peşime götüreyim” diyor. “Hemen şurada Edirnekapı’da!” Gidiyoruz, sur dışına çıkar çıkmaz ilk ada. Lakin mermer atölyeleri ile kuşatılmış, kapılar zincirli, içeri girmek mümkün olmuyor. Milletin şaşkın bakışları arasında duvara tırmanıp içeri atlıyoruz. Gözümüze bir taş mezarlığı çarpıyor âdeta, işli mermerler parça parça. Otlar cangıl olmuş adım attırmıyor insana. Neyse Fatiha’mızı okuyoruz ve Süleyman Hocam başlıyor anlatmaya:

Bizim millet Abdülaziz Han’ı pehlivan meşrep olarak tanır, sanırsın cazgırlık yapıyor Kırkpınar’da. Hâlbuki sıkı bir tedristen geçmiştir, yabancılara kendi lisanlarıyla hitap edebilir. Ressamdır, hattattır ve şairdir sonra. Padişah iken Mısır, Avusturya, Almanya, Fransa ve İngiltere’yi ziyaret eder, Avrupalıların kafasındaki barbar Türk mefhumunu yıkar, zarafetine, kibarlığına, vakarına hayran olurlar. Abdülaziz Han imar faaliyetleri hızlandırır, donanma tarihinin en güçlü seviyesine ulaşır. Düşünün “Şimendifer geçsin de velev ki sırtımdan geçsin” der ve demir yolu için sarayının bahçesini verir gözünü kırpmadan.

Sahil sarayları yıkılır gider, umurunda bile olmaz. Onun devrinde ordu modern silahlarla teçhiz edilir, yeni mektepler açılır. Şura-yı Devlet (Danıştay), Divan-ı Ahkâm-ı Adliye (Yargıtay), Divan-ı Muhasebat (Sayıştay) kurulur, müesseseler oturmaya başlar. Herşey güllük gülistanlık değildir tabii. Sadaret makamında oturan Nedimof lâkaplı M. Nedim Paşa gaileler açar memleketin başına.

tb

DARBECİ VİCDANI!

Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan da hayr hasenat sahibidir. Yaptırdığı camiler, mektepler ayaktadır hâlâ. Kimsesizlere ve bilhassa para yüzünden içeri düşen mahkûmlara sahip çıkar. Abdülaziz Han, disiplinlidir, kararlıdır, dış güçler maşaları kullanır ve bir karalama kampanyası başlatırlar. Onun bir oturuşta kuzu yediğinden, pehlivanlarla boğuştuğundan dem vurur, istihzada bulunurlar. Nitekim Serasker (Genel Kurmay Bşk) Hüseyin Avni Paşa’nın yönettiği cunta işareti alır işe başlar. Abdülaziz Han’ı haleder, götürüp Topkapı Sarayına (3. Selim’in boğdurulduğu odaya) kapatırlar. Sadece onu değil, Valide Sultanı ve hanım efendilerini de bizar eder, iter kakar mücevherlerini yağmalarlar. Nesrin Neş’erek kadın efendiyi sürükleye sürükleye sandala bindirir, o soğukta üzerinden şalını çeker alırlar. Garibim Boğaz’ın ayazında büzülür kalır, sırılsıklam ıslanır yağmur altında.

Bilahare Abdülaziz Han’ı Ortaköy Feriye Köşküne alır, üzerine çöker, makasla bileklerini kesip şehit ederler insafsızca. Çağırdıkları hekimler “intihar” raporuna imza koymaz, rütbelerini sökerler yine yanaşmazlar. Bir insan tek bileğini kesebilir ama kesik bilekle makas tutamaz bir daha, ikincisini kesmesi ne akla sığar ne mantığa. Hekim dediğin alet olamaz böyle oyuna. Cunta tehditle baskıyla ilgili evrakları toplar ve V. Murad’ı oturtur koltuğa.

Bakın şu işe ki sandalda fena hâlde üşüten ve manen yıkılan Nesrin Neş’erek Hanım da vefat edecek iki evladını öksüz bırakacaktır o sıra. Nesrin Sultan Ubıh asıllı Çerkez Beyi Gazi İsmail’in kızıdır. Hasan adlı bir kardeşi vardır ki boylu poslu, yakışıklı bir subaydır, silahtan iyi anlar. Öyle ki orduya alınması düşünülen tüfekler tabancalar hakkında fikrini sorarlar. Çok sadık ve gözü karadır, bir ara Galata kabadayıları ile çatışmış ve alayını pişman etmiştir doğduklarına. Tek başına ordudur, bu yüzden Veliaht Yusuf İzzet Efendi’ye yaver yaparlar. Serasker Hüseyin Avni Paşa da çekinir. Acilen tayinini Bağdat’a çıkartır, İstanbul’dan uzaklaştırmaya bakar.

YANLARINA KALMAZ

15 Haziran 1876 -Kolağası Çerkez Hasan artık Dersaadet’te tutulmayacağını anlar. Ablasının ve eniştesinin öcünü almak için atlar bir sandala, gider Kuzguncuk’a. Ancak Hüseyin Avni Paşa köşkte yoktur, toplantıya gittiğini öğrenir uşaklardan. Döner gelir ve beline birkaç tabanca takar, kuşağına Çerkez kamasını sokar, doğru Mithat Paşa’nın Beyazıt’taki konağına… Üzerinde yaver kordonları vardır, haber getirdiğini söyleyince kapı ağaları zorluk çıkarmaz. Elini kolunu sallayarak girer toplantı odasına. Burası geniş bir sofadır, sağ tarafta Hüseyin Avni Paşa ve has adamı Kaptan-ı Derya Kayserili Ahmet Paşa vardır. Direkt onların üzerine gider, revolveri çıkararak Hüseyin Avni Paşa’yı göğsünden ve karnından yaralar. Bu esnada Kayserili arkasından kavrar. Kamasını çıkarıp Ahmet Paşa’nın parmaklarını keser, kulağını koparır ve yerde yatan Hüseyin Avni Paşa’yı bıçaklamaya başlar.

Hariciye Nazırı Reşit Paşa ise koltuğunda donmuş kalmıştır (bir rivayete göre ölmüştür heyecandan) bir el de onun kafasına sıkar. Mithat Paşa o hengamede harem dairesine kaçar. Kapıyı zorlasa da açamaz, Rüştü ve Halet Paşa da bir odaya kapanmış ağır masalar yaslamışlardır kapının ardına. Derken inzibatlar yetişir karakoldan. Çerkez Hasan’ın onlarla alıp veremediği yoktur “teslim ol” çağrısına direnmez, kaçmaya kurtulmaya da çalışmaz. Başına gelecekleri biliyordur oysa. Yalnız o sıra bir kolağası hakaretamiz konuşur, gereksiz hareketler yapar.

Hasan bir anda kollarına giren askerlerden kurtulur ve çizmesinde sakladığı tek atımlık tabancayı çıkarır, tetiğe basar. Çerkez alelacele yargılanır (17 Haziran 1876). Mahkemede “Şuray-ı Devlet Reisi Mithat Paşa ile Bahriye Nazırı Kayserili Ahmet Paşa’yı öldüremediğim için müteessirim, biçare zabit ve muhafızları istemeden hırpaladığım için ise pişmanım. Nefsim için yapmadım, millet için yaptım. Cezama razıyım” der. Yaralarını sarmak isteyen hekime “beyhude uğraşmayın” der, “nasıl olsa asacaklar. Devletin malzemesi zayi olmaya!” Sadakate bakın, ıstırabı vardır oysa. Divan-ı Harp önce askerlikten tardına, sonra idamına karar verir.

Hüküm aynı gün Beyazıt Meydanı’nda infaz edilir iri bir dut ağacının dallarında. Hüseyin Avni baskısından kurtulan halk, Çerkez Hasan’ı destanlaştırır. Şiirler yazar, ağıtlar yakar. Senâî, Nâim, Hilmi Efendi gibi şâirler mersiyeler kaleme alır. Eşref Paşa “Rabb-i izzet Cennet etsin kabrini Çerkes Hasan / Kâmet-i Avnîye ol esnada biçmişdi kefen” mısraları ile tercüman olur kalabalıklara. Sultan Abdülhamid Han saltanata gelir gelmez o dut ağacını kestirecek ve Çerkez Hasan’ın kabrini yaptıracaktır. Üzerine de “Ümerâ ve guzât-ı çerâkiseden İsmâil Bey’in oğlu olup, genç yaşında (26) velînîmeti uğrunda fedâ-yı cân eden Çerkez Hasan Bey’in kabridir” yazdırır zarif bir hatla. Bu kabir bilahare zamana yenilir ve unutulur.

Allah razı olsun Hüseyin Hilmi Işık Hoca arar bulur ve bizzat kendi parasıyla yaptırır. Ancak kabristan şu günlerde de çok perişan, Çerkez Hasan gibi nice kahramanın, devlet adamının, sanatkârın, ulemanın taşları devrilmiş kırılmış, bir utanç vesikası gibi duruyorlar ortada. İstanbul’un orta yeri ve en önemli kavşak. Turistler hâlimize bakıp gülüyor ihtimal. Meclis Başkanımız İsmail Kahraman Beyefendi’nin tarihe çok değer verdiğini biliyorum. Bu vesileyle elden geçirilebilir mi acaba?..

1876’DA İDAM EDİLDİ

Divan-ı Harp önce askerlikten tardına, sonra idamına karar verir Çerkez Hasan’ın. Hüküm aynı gün Beyazıt Meydanı’nda infaz edilir iri bir dut ağacının dallarında. Sultan Abdülhamid Han saltanata gelir gelmez o dut ağacını kestirir ve kabrini yaptırır. Hüseyin Hilmi Işık Efendi de yıllar sonra kendi parasıyla kabri tamir ettirir.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Lagari Hasan Çelebi – Roketle Uçan İlk Türk

Roketle uçan ilk Türk - Lagari Hasan Çelebi

IV. Murat dönemi`nde (1623-1640) yaşamış bir Türk bilginidir. Kendi icadı olan 64 kg.’lık barut ile çalışan, yedi kollu roketle Sarayburnu açıklarında göğe yükselmiş ve yine kendi yapmış oldugu ilkel paraşütle denize inmeyi başarmıştır. Padişahın huzuruna getirilmiş ve yetmiş akçe aylık ile sipahi yazılmıştır. Sonra Kırım’a Selamet Giray Han’ın emrine verilmiş ve orada ölmüştür. Bu döneme ait bilgiler Evliya Çelebi`nin Seyahatnamesi`nden aktarılmıştır. Roketle Uçan İlk Türk: Lagari Hasan

Füzeciliğin atası olarak kabul edilen ünlü Türk bilgini/mucidi Lagari Hasan Çelebi, 17. yüzyıl başlarında barut dolu haznesi bulunan basit bir hava roketi icat edip, barutun itme gücüne dayalı tepki prensibini kullanarak ilk kez havalanmayı başarmıştır.

Hasan Çelebi’nin, kendi icadı olan füzeye benzer, yedi kollu 50 okka barut macunu yüklü fişekle havaya uçup, sonra kartalınkine benzeyen kanatlarla salimen denize inmesi ise, roket tekniğinde çığır açan ve havacılık tarihine geçen bir başka muhteşem hadisedir.

Hasan Çelebi, Hezarfen Ahmed Çelebi ile aynı dönemde yaşamış ve çalışmalarında onu örnek almıştır. Hezarfen’in keşif gösterisinden daha muhteşem olan keşfini, Padişah IV. Murad’ın huzurunda, kızı Kaya Sultan’ın 1633 yılındaki doğum gecesinde tertiplenen akika şenliğinde sergilemiştir.

Yaklaşık 250-300 metre kadar havalandığı ve 20 saniye boyunca havada kaldığı ölçülmüş; barutu tükendikten sonra vücuduna bağladığı kanatlar sayesinde Boğaziçi’ne oldukça yumuşak bir iniş yapmıştır.

Sultan Murad’ın takdir, övgü ve ihsanına mazhar olan bu gösteriyi, Evliya Çelebi şöyle hikâye etmiştir:

"Lâgarî Hasan Çelebi, Murad Han’ın, Kaya Sultan adlı yıldız gibi temiz kızı doğduğu gece akika şenliği oldu. Bu Lâgarî Hasan, elli okka barut macunundan, yedi kollu bir fişenkicad etti. Sarayburnu’nda, hünkâr huzurunda fişenge bindi. Talebeleri fitili ateşlediler. Lâgarî: ‘Padişahım! Seni Allah’a ısmarladım, İsa Nebi (Allah tarafından göğe çekildiğinden olsa gerek) ile konuşmaya gidiyorum.’ diyerek dualar ederek göklere çıktı.

Yanında olan fişenkleri ateş edip denizin yüzünü aydınlattı. Gökkubbede, büyük fişenkliğin barutu kalmayıp da yere doğru inerken denize indi. Oradan yüzerek çıplak olarak Padişahın huzuruna geldi. Yeri öperek ‘Padişahım! İsa Nebi sana selam eyledi.’ diye şakaya başladı. Bir kese akça ihsan olunup, yetmiş akça ile sipahi yazıldı.

Modern Roket Teknolojisinin Öncüsü

Sonuç itibariyle Lagari Hasan Çelebi, Avrupa’da ilk ciddi roket denemelerinin yapılmasından yaklaşık 250 yıl önce roketle uçuş keşfini başarıyla gerçekleştirmiştir. Rus roket tekniği bilgini S. N. Kuzmenko’nun yaptığı araştırmalara göre, 17. yüzyıldan sonra ilk olarak Rusya’da Ukrayna bölgesinde roket tekniğiyle ilgili bilimsel çalışmalar başlamıştır.

Rokete ait ilk tarife, Ukrayna’da 1650 yılında rastlanmıştır. Sonraları, Nikolojev ve K. I. Konstantinov (1818-1871), Rus roket tekniğinin bugünkü seviyesine gelmesini sağlayan çalışmalarını, yine Ukrayna’da bu ilk çalışmalar üzerine bina etmiştir.

Ukrayna’daki ilk Rus roket tekniği çalışmalarının, Lagari Hasan Çelebi’nin Kırım’da ikamet ederken ölmesinden hemen sonra başlaması da oldukça enteresandır. Bu noktada, Rus roket tekniğinin gelişmesinde Hasan Çelebi ve talebelerinin tesiri olabileceği kuvvetle muhtemeldir. Rus bilim adamı S. N. Kuzmenkoda bu görüşü benimsemiş ve bunu destekleyici mahiyette Rus arşivlerinde kayıtlara rastladığını belirtmiştir.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

İtalya’daki Türk Köyü Moena ve Yeniçeri Balaban Hasan

İtalya-Avusturya sınırında yer alan Moena, bir İtalyan köyüdür. Alp dağlarının en ücra köşesinde, Avusturya sınırında yer alan köy, günümüzde bir kayak merkezi olarak tanınmaktadır.

Onlar, Türkçe bilmeden ve Türkleri görmeden 326 yıl boyunca Türkler gibi yaşadı. İtalya’daki Moena Köyü’nün yerlileri Türklerden daha fazla Türk gibi yaşayan bir topluluk.

İtalya’da Manzori Dağları’nın eteğindeki ‘La Turchia’ adıyla da tanınan Moena Köyü’nün sakinleri, Türkçe bilmiyorlar fakat kendilerini Türk olarak tanıtıyorlar.

İtalya’nın Tarento Bölgesi’nde bulunan köyün ekonomisi büyük ölçüde turizme dayalı. 2600 kişinin yaşadığı küçük Türk köyü, Türklere olan aşırı hayranlıkları ve Türklerin yaşayış tarzını benimsemeleri yönünden oldukça dikkat çekici.

Yaz aylarında 2 bin 600, kış aylarında ise 14 bine çıkan nüfusuyla kış turizmine oldukça verişli bir bölge. Köyde her ağustosun 19 ve 21’i arasında yapılan bir Türkiye Festivali var.

Türk kıyafetleri içerisinde ellerinde ay yıldızlı Türk bayrakları ile sokağa çıkıyorlar. Meydanda bulunan yeniçeri büstü hakkında, “O bizim atamız, biz Türk’üz, burası da bizim Türkiye’miz!” diyorlar.

Ağustos aylarında yapılan Türk Festivali’nde her evin penceresine Türk bayrağı asılıyor. Festival boyunca Türk yemekleri yapılıyor ve erkekler takma bıyık takıyor. Çocuklara Türk bayrağından elbiseler dikiliyor. Gençler ise sokaklarda yeniçeri kıyafetleriyle dolaşıyor.

Moena Belediye Başkanı Riccardo Franceschetti “Bu festival bizim için çok önemlidir, Türkler gelip buradaki küçük Türkiye’yi görmeli. Kabul etmeliyiz ki aramızda çok güçlü bir bağ var. Bu festivalle bu bağı güçlendirmek istiyoruz. Böylece birbirimizi daha çok ziyaret edebiliriz, bu festival aramızda yeni bağlar kurabilir. Bu tür birlikteliklerle kültürel etkileşime gidebilir, tecrübe değişimi yapabiliriz. Bu platform üzerinde adet ve örflerimizde senteze ulaşabiliriz.” diye ifade ediyor.

Moena halkı Türk adet ve geleneklerini o kadar benimsemiş ki kız istemeye bile gidiyorlar. Üstüne üstlük başlık parası bile ödüyorlar. Bunun adına da Türk töresi diyorlar.

Halkın en büyük isteklerinden biri de gerçek bir mehter takımı görmek ve onların çaldıklarına bire bir şahit olmak.

Türklere hayranlıkları nasıl başladı?

Yüzyıllar öncesinde 2. Viyana Kuşatması sırasında İtalya’daki bu köye sığınan bir Türk yeniçeri köye yerleşti. Bu yeniçeri bir de oranın kahramanı olarak adlandırılmaya başlayınca şu zamana dek gelen hayranlık başlamış oldu.

Osmanlı askeri, İtalya’daki bu köye sığındığında yaralı ve ölmek üzereydi. Köyün sakinleri yeniçeriyi tedavi ettiler ve kurtardılar. Daha sonra köyden bir kızla evlenen Osmanlı askeri o dönem kralın halktan istediği haksız vergilere karşı köylüyü destekledi. Köyün kahramanı olan bu asker ardında 326 yıllık bir eser bıraktı.

Balaban Hasan – El Turco

Balaban Hasan

Orhan Yeniaras’ın El Turco adlı belgesel romanında anlatıldığına göre; Tüm bu olayların gelişmesini sağlayan yeniçerinin asıl adı Balaban Hasan. Ve köyün meydanında bir anıtı bulunuyor. Merzifonlu Kara Mustafa zamanında yaşamış bir yeniçeri olan Balaban Hasan, önemli başarılara imza atmıştır.

Akranlarına göre iri yarı ve mücadeleci olduğu için ona doğan ve şahingiller familyasından, avcı ve yırtıcı bir kuş olan Balaban lakabı verilmiştir. Balaban, IV. Mehmet ve Merzifonlu Kara Mustafa zamanında yaşamış bir yeniçeridir. Sıradan bir yeniçeri olmayıp önemli başarılara imza atmış bir Osmanlı İstihbarat Subayı’dır.

Köprülü döneminde keşfedilmiş ve II. Viyana Kuşatması sırasında orduya büyük yararı dokunmuştur. Bir nevi ajanlık yapan bu Türk subayı vatanını, milletini çok sevmektedir.

Pek çok yabancı dil bilen bu Türk’ün meziyetleri kitapta şöyle yer alır: “Balaban, Devlet-i Âliye’ye çok yararlı hizmetlerde bulundu. Rusçadan başka Almanca ve İtalyanca da bildiğinden istihbarat toplamak için kılık değiştirerek Venedik, Viyana, Berlin ve Roma’ya defalarca girip çıkmıştı. Bu görevleri sırasında çoğunlukla rahip kılığına girerdi.

Devlet-i Âliye’nin önemli bilgiler edinmesinde rolü olan Balaban’dan dönemin Sadrazamı ve ordunun Serdar-ı Ekremi olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa bir hizmet ister.

Balaban, Viyana’da bulunan on iki Türk ajanından haber alınamadığı için oraya giderek neler olup bittiğini bir an önce öğrenip gelmelidir. O büyük bir heyecanla bu görev için çalışırken hazırlıklar da tamamlanmaktadır. Kanuni’nin fethedemediği Viyana, bu sefer kuşatılacaktır.

Balaban bu duygularla görevini yerine Kara Mustafa Paşa, Viyana’yı kuşatma düşüncesini padişaha vakti zamanında açmadığı için bu harekâtın vicdan azabını çekmeye başlamıştır. Bu yüzden taarruzu ağırdan almaktadır.

Balaban bu duruma dayanamaz ve haddini aştığını bile bile şunları söyler: “Paşam, şu anki hâl ve şartlar kaleye hemen taarruzu gerekli kılmaktadır. Ok yaydan çıkmıştır bir kere, izin verin hedefini bulsun. Omzunuza konan zafer kuşunu göremiyorsunuz. Yüz binlerce askerin ve bir o kadar da şehidin beklediği zaferi murdar etme hakkına sahip değilsiniz. Son olarak demem o ki hemen hücuma geçmezseniz Allah sizi affetse bile şehitler affetmeyecektir!”

Bu konuşmanın elbet bir bedeli olmalıdır. Zira sıradan bir yeniçerinin sadrazamla böyle konuşması o güne kadar görülmüş bir şey değildir.

Sadrazam da bu duruma hiddetlenmiş ve Yeniçeri Ağası’na Balaban’ın kellesini vurmalarını söylemiştir. Yeniçeri Ağası ise bu konuda tıpkı Balaban gibi düşünmekte ve onun nasıl yürekli bir yiğit olduğunu bilmektedir.

Bu yüzden olsa gerek Balaban’ı cellâda götürecek neferlere teslim ederken ellerini gevşek bağlar. Bağlar ki kaçsın! Bu kaçışa Sadrazam da göz yummuştur. Paşa’nın neden Balaban’ı takip ettirmediğini, neferleri ve Yeniçeri Ağası’nı neden sorgulamadığını hiç kimse, hiçbir zaman öğrenememiştir. Belki de II. Viyana bozgunu Balaban’ı haklı çıkarmıştır.

Ordudan kovulan bu Türk askeri, elinden geldiğince vatanı için savaşmaya devam etmiş ve başarıları düşmanların da dikkatini çekmiştir. Düşmanlarıyla girdiği amansız bir mücadelede, düşmanları ölürken o yaralanmıştır. En son hatırladığı atının üstünde yaralı bir hâlde nereye gittiğini bilmeden kaçışıdır.

El Turko romanına göre, Balaban’ı Moena’lı Mariana ve kardeşi dağda kuzularını otlatırken fark ederler. Çalılıkların arasında gördükleri yabancının ölmüş olduğunu düşünürler. Daha sonra dedeleri ve köy halkı yabancıyı köye getirir, iyileşmesi için uğraşırlar.

Balaban kendine geldiğinde köy halkından olup biteni dinler. Bu küçük köyün kocaman yürekli insanları ona yardım edip iyileştirmiştir. Balaban artık gidebileceği bir yeri olmadığını bilmenin hüznüyle bu köyü kendi köyü beller.

Zamanla hem köy halkı onu benimser hem de o köyü. Bilgisini, görgüsünü, her şeyini onlarla paylaşır. Bu İtalyan köyünde Türklüğü yaşatır. İtalyanca bildiğinden köylüyle rahatça anlaşabilmektedir.

Gel zaman git zaman El Turco -köylüler ona bu adı koymuştur- köyde huzurlu ve sakin bir hayat yaşarken bir gün bir olumsuzlukla karşılaşır; Alman derebeyleri köye gelir ve haraçlarını alıp, köyü yağmalayıp giderler. Özgürlüğüne düşkün Türk buna anlam veremez ve onlara savaşmayı öğretir.

Ok ve yay yapımını, ateşli silahları velhasıl savaş tekniğiyle ilgili bildiği her şeyi öğretir. Moenalılar ona minnettardır. Çünkü özgürlük ve kahramanlık kavramlarını o benimsetmiştir onlara. El Turco’nun 326 yıl geçmesine rağmen hatırasının yaşatılmasını belki de buna borçludur.

Moena’ya barış, huzur ve bolluk götüren soydaşımız, yani El Turco kendisini kurtaran Mariana ile evlenir ve ömrünün sonuna kadar bu şirin köyde yaşar. O günden bugüne Moena köyü La Turchia ya da Rione Turchia olarak anılmaktadır.

Kaynak:
http://www.haber7.com/foto-galeri/43779-italyadaki-turk-koyu-moena
https://onedio.com/haber/13-maddede-filmlere-tas-cikaran-oykusuyle-italya-da-bir-turk-koyu-moena–445513

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın
1