Osmanlı İmparatorluğu-Devleti Kurumları (A’dan Z’ye)

Osmanlı İmparatorluğu-Devleti Kurumları

Acemi Ocağı
Ahilik
Akıncılar
Anadolu Eyaleti
Asakir-i Mansure-i Muhammediye
Asesler
Aşiret Mektebi
Ayan Meclisi (Heyet-i Ayan)
Azaplar
Babıali (Bâbıâlî)
Baltacılar
Baruthane
Beylerbeyi
Bostancı Ocağı
Cebeci Ocağı
Cerrahhane-i Amire
Cuma Divanı
Çarşamba Dîvânı
Darphane-i Amire
Darülaceze
Darülbedayi
Darüleytam
Darülfünun
Darülhadis
Dârülmuallimât
Darülmuallimin
Darüssaade Ağası
Dârüşşafaka
Defterdar
Derbend (Derbent) Teşkilatı
Divan
Divan-ı Hümayun
Donanma-yı Hümâyûn
Düyun-u Umumiye
Emniyet Teşkilatı
Encümen-i Daniş
Enderun
Eyalet
Fener Rum Patrikhanesi
Garb (Garp) Ocakları
Gelibolu Acemi Ocağı
Hamidiye Alayları
Harem
Hasoda
Hazine-i Evrak
Hazine-i Hassa
Hekimbaşı
Hilal-i Ahmer
Humbaracı Ocağı
İdadi
İhtisab (İhtisap)
İmaret (İmarethane)
Islahhane
Islahiye Teşkilatı
İttihat ve Terakki Cemiyeti
Kadı
Kapıkulu Ocakları
Kapıkulu Süvarileri
Kaptan-ı Derya
Kaptanpaşa Eyaleti
Kara Kuvvetleri
Kazasker (Kadıasker)
Kervansaray
Kubbealtı
Lağımcı Ocağı
Lonca
Mabeyn (Mâbeyn-i Hümâyûn)
Maliye Nezareti
Matbah-ı Âmire
Meclis-i Mebusan
Meclis-i Vükela
Mehteran (Mehter)
Mekteb-i Osmani
Miskinhane
Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn
Mülkiye
Medrese
Nakibüleşraf (Nakîbüleşrâf, Nakîbü’l-Eşrâf)
Nişancı
Osmanlılar’da Basın
Redif Teşkilatı (Redîf-i Asâkir-i Mansûre)
Reisülküttap
Rumeli Eyaleti
Sadaret Kaymakamı
Sadaret Kethüdası
Sadrazam (Vezir-i azam)
Şehremini
Sekbanlar
Şeyhülislam
Solaklar
Subaşı
Şirket-i Hayriye
Timarlı Sipahi
Top Arabacıları Ocağı
Topçu Ocağı
Topkapı Sarayı
Tulumbacılar
Türk Ocakları
Vakıf
Vezir
Voynuk Teşkilatı
Yıldız Mahkemesi
Yeniçeri Ocağı
Zaptiye

Acemi Ocağı

Kapıkulu ocaklarına ve özellikle Yeniçeri Ocağı’na asker yetiştirmek için kurulan teşkilat.Birinci Murat döneminde Gelibolu’da kurulan ilk Acemi Ocağı’ndan sonra,İstanbul’un Fethi’nin ardından İstanbul’da Şehzadebaşı’nda da bir Acemi Ocağı kuruldu ve adayların gençleri oda hizmetlerinde, yetişkinleri ise yapı işlerinde, tersanede, odun depolarında, kayık ve gemilerde görevlendirilmeye başlandı. Yakışıklı, zeki olanlarıysa Enderun’da ve İbrahimpaşa Sarayı’nda eğitim gördükten sonra devlet hizmetine alınırlardı. Pek çok devlet yüksek görevlisinin (mesela Sokollu Mehmet Paşa) yetiştiği Acemi Ocağı, devşirme usülünün gözetilmemeye başlanarak, kent çocuklarının da acemi oğlanı alınmasıyla yozlaştı ve 1826’da Yeniçeri Ocağı’yla birlikte ortadan kaldırıldı.Rumeli’de arka arkaya elde edilen zaferler sonucu sınırları genişleyen Osmanlı Devleti, daha fazla askere ihtiyaç duyuyordu. Mevcut kuvvetler ihtiyaca yetmiyor ve elde devamlı bir ordu bulunması gerekiyordu. Bu itibarla, esirlerden faydalanmak gayesi ile 1362 senesinde kadıasker (kazasker) Çandarlı Kara Halil ile ulemâdan Karamanlı Molla Rüstem’in gayretleriyle, Sultan Birinci Murad devrinde,Pençik Kanunu gereğince Acemi Ocağı, Gelibolu’da kuruldu. Daha önceleri, savaşta esir alınanlar, kısa bir eğitimden sonra yeniçeri yazılıp savaşa gönderilirdi. Sultan Birinci Murad zamanında, esirler önce Lapseki, Çardak ve Gelibolu arasında süvari askerlerini taşıyan gemilerde beş-on sene acemi oğlanı olarak çalıştıktan ve uzun bir eğitimden geçtikten sonra Yeniçeri ocağına kaydedilmeye başlandı.

Acemi teşkilatına, acemi oğlanı iki şekilde alınırdı. Biri, harpte esir edilen esirlerin beşte birinden, diğeri ise Osmanlı sınırları içinde yaşayan Hıristiyan çocuklarından ki, buna “devşirme” denirdi. Devşirme kanunu ile Hıristiyan tebaa evladından asker toplanarak, gayrimüslim olan Rumeli halkı, yavaş yavaş Müslüman olacak ve bu askerlerle de Türk ordusu biraz daha kuvvetlenecekti. Kuruluşunda Gelibolu’da bulunan acemi ocağının merkezi, fetihten sonra İstanbul’a taşınmıştır. Gelibolu ocağının başında, Gelibolu ağası vardı. Gelibolu Acemi Ocağı’nın mevcudu, önceleri dört yüz idi; daha sonra beş yüz olmuştur.
İstanbul Acemi Ocağı’nın mevcudu ise, önceleri üç bin kadardı, on altıncı asırda bu sayı, dört bine çıktı. Yeniçeri mevcudu arttıkça, acemilerin miktarı da artıyordu. On altıncı asır sonlarında, Bostancılarla birlikte sekiz-dokuz bine çıkan acemilerin, 17. asır başlarındaki adedi, 9406 idi.
Acemi Ocağı, on yedinci asır ortalarından sonra ehemmiyetini kaybetti. Yeniçeri Ocağı,1826 yılında Sultan İkinci Mahmud tarafından kaldırılınca, bu ocak da kapanmış oldu.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Gurabahane-i Laklakan (Düşkün Leylek Evi) – Dünyanın İlk Hayvan Hastanesi

Gurabahane-i Laklakan

Düşkün leylek evi, 19. yüzyılda başta leylekler olmak üzere göçmen kuşların bakım ve tedavisinin yapılması amacıyla Osmanlı döneminde kurulmuştur.

Merkez, Osmangazi Belediyesi’nin desteğiyle tekrar açıldı. Dünyada bir benzeri daha olmadığı bildirilen ve Türk halkının hayvanlara verdiği önemin bir göstergesi olan Gurabahane-i Laklakan, dünyanın ilk hayvan hastanesidir. Osmanlıların leylekleri bile düşünerek onların yeme içme, barınma ve tedavi ihtiyaçlarını karşılamak üzere açtığı bir hayır kurumu olduğu belirtilmektedir. Hastane tarihi Irgandı Köprüsü’nün batı ayağındaki binada hizmet vermektedir. Veteriner hekimler haftanın belirli günlerinde hastalanan hayvanları burada tedavi etmektedirler.

Hastane, başta leylekler olmak üzere göç eden tüm kuşların bakımını üstlenmek üzere yapılmıştır. Hastanenin Bursa’da inşa edilmesinin sebebi ise kuşların göç yollarının tam bu şehrin üzerinden geçiyor olması.

Ahmet Haşim’in yazılarından birine de konu olan hastane, 2008 yılında Osmangazi Belediyesi tarafından restore edilmiştir. Tesis 3 katlı olmakla birlikte içerisinde BUFSAD üyesi fotoğraf sanatçılarının eserleri ve sosyal bir tesis de bulunuyor.

-

-

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Osmanlı Dönemine Ait 6 Bin Fotoğraf Dijitalleştirilip Erişime Açıldı

Getty Araştırma Enstitüsü, çevrimiçi olarak çalışmak ve ücretsiz indirmek için kullanılabilecek bir Osmanlı dönemi fotoğraf koleksiyonunu dijitalleştirdi. Koleksiton, 1980’lerde Fransız koleksiyoncu Pierre de Gigord tarafından Türkiye’de yapılan seyahatler sırasında toplanan 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarına ait Osmanlı dönemi fotoğraflarından oluşuyor.

Getty Araştırma Enstitüsü’nün bloğuna göre bu fotoğraflar, “Kent mimarisini, kentsel ve doğal manzaraları, bin yıllık uygarlığın arkeolojik alanlarını ve 100 yıldan fazla bir süre önce Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında yaşayan farklı insanların hareketli yaşamını betimleyen Osmanlı yaşamının çeşitli kesimlerini kapsıyor.”

Koleksiyon, 1878 yılında İstanbul silüetinin panoramik manzarasını oluşturmak için ayrı baskıların birlikte basılmasını gerektiren 10 parçalı Konstantinopolis panoramasını da içeriyor. Çekimler artık tamamen tek bir ekranda görülebilir.

82 cam levha negatifi, Osmanlı yaşamı sahnelerini belgeleyen 60 fotoğraf albümü ile dijital hale getirildi.

Albümlerdeki her bir resim fotoğraflandı ve dijitalleştirildi, böylece izleyicilerin kaligrafi resim başlıkları ile birlikte detayları yakından görmeleri sağlandı.

Fotoğraflar; pazarları, yıkım alanlarını, sokak satıcılarını, komutan, Enver Paşa gibi devlet görevlilerini de içeriyor.

Ne yazık ki, koleksiyonun iki kısmı, “bu projenin kapsamı dışındaydı” ve bu nedenle dijitalleştirilmedi. Bunlar arasında Osmanlı Devleti’nin modernleşmesini ve Türkiye Cumhuriyetine geçişini belgeleyen basın fotoğrafları ve fotoğraf stüdyoları arşiv belgeleri yer alıyor. Bununla birlikte, bu malzemelere Los Angeles’taki Getty Araştırma Enstitüsü Özel Koleksiyonlarını ziyaret ederek hala erişilebilir.

Dijital dosyalara Getty Research Institute kataloğu üzerinden veya Gigord Collection ile erişilebilir.

Koleksiyon ve dijitalleştirme süreci hakkında daha fazla bilgiyi burada bulabilirsiniz.

Kaynak: Osmanlı Döneminden Binlerce Fotoğraf Erişime Açıldı | Arkeofili

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Balkanlarda ki Osmanlı eserleri – Camiiler

Camii

Osmanlı Devleti Balkanlar’da fetih faaliyetleri yürütürken aynı zamanda fethettiği toprakları kazanmak adına imar etmiştir. Asırlarca süren Osmanlı hakimiyetinden geriye kalan bu kültür mirasının en önemli unsurlarından olan Osmanlı camileri bulunmaktadır. Osmanlı Devleti, fetih ettiği balkan devletlerinde rahat bir yönetim sürdürmüştür. O bölgeye Türk vatandaşlar göndererek Avrupa da Türkleşmeyi sağlayan Osmanlı Devleti, aynı zaman da yaptırdığı Camilerlede tarihe geçmeyi başarmıştır.

Osmanlı Devleti Balkanlar’da fetih faaliyetleri yürütürken aynı zamanda fethettiği toprakları kazanmak adına imar etmiştir. Asırlarca süren Osmanlı hakimiyetinden geriye kalan bu kültür mirasının en önemli unsurlarından olan Osmanlı camileri bulunmaktadır. Osmanlı Devleti, fetih ettiği balkan devletlerinde rahat bir yönetim sürdürmüştür. O bölgeye Türk vatandaşlar göndererek Avrupa da Türkleşmeyi sağlayan Osmanlı Devleti, aynı zaman da yaptırdığı Camilerlede tarihe geçmeyi başarmıştır. İşte günümüzde de hala balkanlarda var olan camiler.

MAKEDONYA :

Balkanlarda yer alan remi adıyla Makedonya Cumhuriyeti olarak bilinen toplam 2 milyon nüfusa sahip olan bu ülke Osmanlı Devleti tarafından fetih edildiğinde toplam da 4 camiye sahip olmuştur.

1- Alaca Camii

Kalkandelen şehrinde yer alan ve Barok mimari tarzıyla inşa edilmiş olan yaklaşık 600 yıldır Osmanlı ihtişamını temsil ediyor.

 

2- İshak Bey Camii

1436 yılında inşaatın başlanan cami iki yıl sonra ibadete açılmıştır. Üsküp’te yer alan önemli camilerden biridir.

3- Burmalı Camii
Üsküp’te 1494 yılında yapılan Burmalı camii, 1925 yılında Sırp rejimi tarafından yağmalanmış ve yıkılmıştır.

 

4- Mustafa Paşa Camii

Osmanlı Devletinin en ihtişamlı döneminin eserlerinden biri olan cami, 16. yüzyılın Türk mimarisinin yüksek seviyesini göstermesi bakımından çok mühimdir.

BOSNA HERSEK

İçerisinde birden fazla ırkı barındıran Bosna Hersek, Sırp, Boşnak ve Hırvat uyruklu vatandaşlara da sahiptir. Osmanlı Devlet’inden kalan Camiileri de özenle saklayan ve koruyan Bosna Hersek gerçekten de saygı değer bir kültüre sahiptir.

1- Ali Paşa Camii

Budin beylerbeyi Hadım Ali Paşa tarafından yaptırılan bu cami, klasik dönemin önemli mimari eserlerindendir.

 

2- Gazi Hüsrev Bey Camii

1537 yılında Bosna’da Gazi Hüsrev Bey adına yapılan camii şehrin merkezinde yer alan çok kapsamlı bir yapıdır.Şu an restore edilmektedir.

 

3- Hünkar Camii

Bosna’da bulunan Hünkar Camii, 1457’de İsa bey tarafından Fatih Sultan Mehmet Han’a armağan olarak yapılmıştır. Daha sonra ki dönemerde bazı eklemeler ve düzenlemelerle bugünki halini almıştır.

BULGARİSTAN

Balkanlarda bulunan bir diğer ülke ise Bulgarisitan’dır. Bizzat komşumuz olan Bulgaristan yaklaşık 7,2 milyon nüfusa sahiptir. Zamanında Osmanlı Devleti hükümdarlığı altına giren Bulgaristan, içerisinde çeşitli camiler de barındırmaktadır.

1- Şerif Ali Paşa Camii

Halk arasında Tombul Camii olarakta bilinen bu cami, 1744 yılında Bulgaristan’ın Şumnu şehrinde Şerif Ali Paşa tarafından yaptırılmıştır.

 

2- İmaret Camii

1442 yılında Şahabettin Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bugün hala ibadete açık bir camidir.

YUNANİSTAN

Avrupa’nın güney doğusunda yer alan Yunanistan, bir zamanlar Osmanlı hükümdarlığı altındaydı. Osmanlı Devleti de Yunanistan’a kendisinden bir hatıra olarak Camiileri bırakmıştır.

1- Atina Fethiye Camii

Yapıldığı tarih hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bir tamir hüccetinde caminin Fatih Sultan Mehmet vakfiyesi olduğundan bahsedilmektedir.

2- Yeni Cami

Yakın dönem Osmanlı camisi olan Selanik’te ki Yani Cami, 1902 yılında yapılmıştır. Cami bugün müze olarak kulanılmaktadır.

 

Çelebi Sultan Mehmet Camii

1422 yılında Dimetoka’da inşa edilen camii, türlü yağmalamalara maruz kalmış ve ahır olarak kullanılmıştır. Daha sonra restore edilen cami, bugün ibadete kapalı bir şekilde ayakta durmaktadır.

KOSOVA

Kosova, balkanlarda yer alan denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Diğer balkan ülkelerinde de olduğu gibi bir zamanlar Osmanlı’nın hükümdarlığı altında yer alan Kosova tarihi camilere ev sahipliği yapmaktadır.

 

1- Hüseyin Kethüda Camii

İnşa tarihi tam olarak bilinmeyen camii, Belgrad’da yapılan 250 Osmanlı camisinden ayakta kalan tek camidir. Bayraklı Camii olarakta bilinmektedir.

 

2- Kırık Camii

Fatih Sultan Mehmet Han’ın kıymetli komutanlarından biri olan İsa Bey tarafından 1455 yılında yaptırılmıştır.

 

3- Evrenos Yakup Bey Camii

1526 yılında Kosava’nın merkezine yaptırılan caminin bugün sadece minaresi ayakta kalmayı başarabilmiştir.

ARNAVUTLUK

Yunanistan’ın hemen kuzeyinde bulunan içerisinde binlerce Müslüman vatandaş barındıran Arnavutluk, Osmanlı Devrinden kalma tarihi camileri barındırmaktadır.

 

1- Muradiye Camii

Müthiş bir mimari inceliğe sahip olan bu cami 1435 yılında Avlonya’da İkinci Murad tarafından yaptırılmıştır.

 

2- Ethem Bey Camii

1966 ylından beri ibadete kapalı olan camii Arnavutluk’un Tiran Kentinde bulunmaktadır.

 

3- Bekarlar Camii

Arnavutluk’un Berat kentinde bulunan Osmanlı mirası camii. ayakta kalmayı başarmış fakat oldukça zarar görmüştür.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Kudüs’ün tarihçesi

Kudüs'ün Tarihçesi

Kudüs şehri ilk olarak Ofil Tepesinin Silvan Köyüne bakan kısmında kuruldu, tepede bir su pınarı vardı ve insanlar su ihtiyaçlarını oradan karşılıyorlardı. Daha sonra bu tepeden Bizita Dağına ve Moriya tümseğine yerleştiler.

Kudüs tarihteki en eski şehirlerdendir. Tarihçiler Kudüs’ün inşa ediliş tarihi için kesin bir şey söylememektedirler. Mescid-i Haram’dan 40 yıl sonra kurulmuştur. Tarihi kaynaklara göre Kudüs şehri kurulduğunda çölden ibaretti, ne vadi ne de dağlara rastlanıyordu. Milattan 3000 yıl önce, Şehre ilk hicreti Arap Kenâniler yaptı. Bu göçler Arap yarımadasının kuzeyine gerçekleşmiştir. Daha sonra Ürdün nehrinin batısına yerleşmişlerdir. Kudüs şehri göçler sonucunda genişledi ve Akdeniz’e kadar uzandı. Bölgenin adını Kenan yeri (Nehirden Denize kadar olan bölgede) koydular. Kenan bölgesin de Kenâniler bir şehir kurup adını Urşelim koydular, şehir merkezi haline getirdiler, vatan ve toprak sahibi oldular, bundan dolayı şehrin adı Yebus oldu. Bu bölgeye saldırılarda bulunan Mısırlıların ve Sina çölündeki kaybolan İbrani kabilelerin saldırılarına karşı çıktılar ve o bölgeye sahip oldular. Kenâniler yıllar boyunca bu bölgeye olan saldırılara da karşı çıktılar.

Hz. Ömer’in Kudüs’ü Fethi

Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in İsrâ hadisesi gerçekleştiğinde, İslam fetihleri devri başladı. Bu hadisede Kâbe ve Mescid-i Aksa’nın aralarında manevi olarak bağlantı kuruldu. İslam Ordusu Ubeyde Bin Cerrah önderliğinde şehri kuşattılar. Patrik Safronyus şehrin anahtarını Hz.Ömer’in kendisine vermek istedi ve Hz.Ömer şehre geldi. Maddi olarak bağlantı Hz.Ömer (r.a)’ın şehre gelmesiyle gerçekleşti (636). Şehri aldıktan sonra bir emaname (güven fermanı) yazıldı ve Hz Ömer (r.a) şehrin ismini İlya’dan Kudüs’e çevirdi.

Fetih Öncesi Kudüs

M.Ö.16.asırda Kudüs şehri Mısırlı firavunlar tarafından ele geçirildi. Bedevi kabileleri (habiru) Mısırlılara, kralı Ahnatun döneminde saldırıda bulundular ve Mısır kralı Abdihiba onlara karşı çıkamadı ve şehir bedevilerin hâkimiyetinde kaldı. Mısır kontrolüne 1.Sitiy döneminde girdi. (M.Ö 1301-1317) Büyük İskender Filistin’i ele geçirdiğinde Kudüs şehrine sahip oldu. Büyük İskender öldükten sonra yerine gelen halifeleri hâkimiyeti devam ettirdiler. Aynı yıllarda Batilamas Filistin’i ele geçirdi ve Mısır topraklarındaki hâkimiyetine kattı. (M.Ö 323). M.Ö 198 Tarihinde Kudüs Şehrini Suriye’de bulunan Sikolos Nikatur önderliğindeki Sulukilere tabi oldu. Şehir halkı Yunan medeniyetinden etkilendi. M.Ö.63 yılında Roma imparatorluğu kumandanı Bumuci Kudüs’ü ele geçirerek Kudüs’ü Roma imparatorluğu sınırlarına kattı. Kudüs sonra Doğu Roma (Bizans) ve Batı Roma İmparatorluğu olmak üzere 2 kısma ayrıldı. Filistin de doğu tarafın da (Bizans’ta) kaldı. Şehir iktisadi ve ticari olarak 200 yıl boyunca refaha içinde kaldı. Kutsal mekânlara hac mevsimlerinde gelen ziyaretçilerden maddi anlamda çok faydalanıldı. Bu istikrar Kudüs şehrinde fazla devam etmedi. 2. Farisi kral Suriye’yi işgal etti ve bu işgal Kudüs’e kadar uzadı. Kiliseleri, mabetleri ve mukaddes yerleri yerle bir ettiler. Bölgede kalan Yahudiler Hristiyanlardan intikam almak için Farisilere katıldılar ve böylece Bizanslılar şehri kaybetmiş oldular. Bu durum uzun sürmedi ve Bizans imparatoru Filistin’i miladi 628 yılında işgal edip Farisileri şehirden kovdu. Ve Bizans şehre tekrar haç koydu. Genel olarak tarihe baktığımızda Filistin bölgesinde ve özellikle Kudüs şehrinde Yahudilerin bölgede bulunduğu zaman çok kısadır.

Fetih Sonrası Kudüs

Hz.Ömer (r.a) devrinden sonra Emeviler şehri kontrol altına aldılar ve çok önem verdiler. 661 ile 750 yılları arasında hüküm sürdüler. Abbasiler 750 ile 878 yılları arasında Kudüs şehrine hâkim oldular. Abbasiler, Fatimiler ve Karmatiler arasında olan askeri darbelerden dolayı şehirde istikrarsızlık yaşandı. 1071 tarihinde Selçuklular şehre hâkim oldu. Daha sonra Fatimilerle yaptıkları çatışmalardan dolayı haçlılar 88 yıl Kudüs’ü işgal ettiler. Toloni, İhsidi ve Fatimiler (Mısırlılar) zamanında Kudüs ve Filistin Mısıra tabi oldu.

Kudüs’te Selahaddin Eyyubi Dönemi

1187 yılında Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü Hittin Savaşında haçlıların elinden geri almayı başardı. Kudüs halkına en iyi şekilde muamele yaptı. Kübbetü’s Sahra’nın üstündeki haç işaretini kaldırttı. Şehrin restore, mimari ve yenilenmesine çok önem verdi. Mübarek Mescid-i Aksa’ya Nureddin Zenki’nin hazırlamış olduğu minberi hediye etti. Bu minberin işlemesi İslam şaheserlerindendir. Selahattin Eyyübi’nin vefatından sonra Fransızlar kral Federik zamanında Kudüs’ü tekrar ele geçirdiler. İngilizlerin elinde 11 yıl boyunca kaldı. 1244 yılında Salih Kral Necmettin Eyyüp tarafından tekrar Müslümanlar tarafından geri alındı. 1243 ile 1244 yılları arasında Moğollar saldırıda bulundular ve şehri aldılar. Fakat Memluküler 1259 yılında Ayn Calut savaşında Seyfettin Kutz ve Zahir Bibars önderliğinde Moğolları yendiler. Ve 1517 yılına kadar Filistin Kudüs dâhil Mısır ve Şam’a hâkim olan Memluklerin hâkimiyetinde kaldı.

Osmanlı Kudüs’te

Osmanlılar 28 Aralık 1516’da Sinan Paşa önderliğinde, Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferinde Kudüs’e girdiler. Kudüs’ün Fethinden sonra Yavuz Sultan Selim Mukaddes Kudüs şehrini 31 Aralık 1516 tarihinde ziyaret etti ve şehrin ismini Kudüs-ü Şerif olarak değiştirdi. Osmanlı Devleti Kudüs’e 400 yıl hâkim olmuştur. Osmanlı için Kudüs her zaman büyük önem taşımıştır. Kanuni Sultan Süleyman, Sultan 4.Murad, Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz ve 2.Abdülhamid han Kudüs Şehri için pek çok hizmette bulunmuştur.

OSMANLI’NIN GİRİŞİ (Kudüs’ün Fethi)

XVI. yüzyıla girildiğinde Osmanlı Devleti en güçlü dönemlerini yaşıyordu ve kendisine hedef olarak da batıyı seçmişti. Ancak II. Bayezid döneminde Safevi Şahı İsmail tarafından körüklenen şiî propagandası Anadolu da fitne uyandırmıştı. Bu nedenle Yavuz Sultan Selim öncelikle Anadolu birliğini yeniden sağlamak amacıyla İran’daki Safevileri bertaraf etmeye karar verdi.

Çaldıran zaferiyle bertaraf edilen Safeviler den sonra Yavuz yüzünü güneye çevirdi çünkü Mısır, Filistin ve Suriye ye hâkim olan Memluk’ler, Safevî Sultan şah İsmail ile iş birliği yapmışlardı. Bu iki devletin iş birliği, Osmanlı Devleti ve Anadolu birliği için büyük bir tehlike idi. Diğer yandan Memlûklar, Yavuz’un Suriye’yi istila etmesinden de endişe ediyorlardı. Memluk’ler için Suriye, Mısırın anahtar durumundaydı.

Bu saydığımız sebeplerden dolayı, Memlûk Sultan Kansuh Gûrî, Ehl-i Sünnet ulemasının muhalefetine rağmen şah İsmail ile ittifak yapmaktan çekinmedi. Bu ittifak Yavuz’un planlarını değiştirmesine sebep oldu. İran üzerine yürüse, arkadan bir Memlûk tehlikesiyle karşılaşabilirdi. Zirâ Kansuh Gûrî, bu sırada güçlü bir orduyla Halep’e gelmiş, yanında bulunan şehzade Ahmed in oğlu Kâsım Çelebi yi Osmanlı tahtının yegâne varisi olarak ilan etmişti.

Kansuh Gûrî nin bu ittifak Yavuz un işine yaradı. Sünni ve Şafiî olan Suriye halkı Yavuz’un yanında yer aldı. Yavuz, Zenbilli Ali Efendi başta olmak üzere ulemâdan Mülhidlere yardım eden mülhiddir ve üzerine gidilmesi caizdir mealinde fetvalar aldı. Osmanlı Memlûk ilişkilerinin bozulmasının en önemli sebeplerinden birisi de Dulkadiroğullarının izlediği dış politikaydı.

Mumluklara yakın olan Dulkadiroğlu Alaaddin Bey, kendi beyliğinin devamını Osmanlı Devleti ile Memluk’ler arasındaki denge politikasına dayandırmıştı. Nihayet Çaldıran seferine katılmayı reddedişi bardağı taşıran son damla olmuştu. Bunun üzerine Yavuz, Dulkadiroğulları beyliğine son verdi. Alaüddevle’nin başını da Mısır’a gönderdi. Osmanlılar artık Suriye kapılarına dayanmışlardı.

Nihayet Osmanlı ordusu Kuzey Suriye ye girdiği sırada Kansuh Gûrî yanında Halife III. Mütevekkil Alâllah olduğu halde, Halep ten hareketle Merc-i Dâbık a gelmişti. 24 Ağustos 1516’da burada yapılan savaşta, Memlûklar büyük bir bozguna uğradılar. Bu zafer sonrası Yavuz Sultan Selim, Halep te büyük bir coşkuyla karşılandı. Burada başta Halife III. Mütevekkil ile üç mezhebin başkaldılarını kabul eden Sultan, onlara iyi davrandı. Ulu Cami’de okunan hutbede hatip Osmanlı Sultanın Hadimûl Haremeyn ünvanı ile vasıflandırdı.

Yavuz, Halep’ten sonra Şam üzerine yürüdü ve burayı da kolaylıkla zaptetti. Yavuz’un hedefi şimdi Mısır’dı. Ancak başta Kudüs olmak üzere Filistin in önemli şehirleri hâlâ Mumluklu idarecilerin hâkimiyetindeydi. Mısır yolunu emniyete almak için öncelikle buraların ele geçirilmesi gerekiyordu. Bunun için de Yavuz, Vezir-i âzam Sinan Paşa’yı görevlendirdi. Sinan Paşa kısa zamanda Safed, Nablus, Aclun, Gazze ve Kudüs ü fethetti. Yavuz ise bu sırada Şam’dan Kudüs’e gelmişti. Kudüs’ün Osmanlıların eline geçtiği tarihi gün olarak kesin belli değildir. Ancak Tarihçiler 28 Aralık 1516 tarihinde ittifak etmişlerdir. Yavuz Sultan Selim, 31 Aralık 1516’da şehre gelmiştir. Şehrin Osmanlı yönetimine geçişi hakkında kaynaklarda farklı rivayetler yer almaktadır. Bu kaynaklar, şehrin kendi isteğiyle Osmanlı yönetimine geçtiğini yazmaktadır. Ancak, o sıradaki Kudüs Memlûklu valisi İli Bey, Memlûk ordusunda yer almştı ki, Kudüs’ün kendiliğinden Osmanlı yönetimine geçmesi biraz kuşkuludur. Olayların gidişatından anlaşıldığına göre Kudüs’ün fetih tarihi Ekim 1516 (Ramazan-922) olmalıdır. Kışı Şam’da geçiren Yavuz, Aralık ayının sonlarına doğru buradan ayrılarak, 3 Aralık’ta devlet ileri gelenleriyle beraber Kudüs’e geldi.

Yavuz’un şehre gelişi sırasında Kudüs’ün tüm ruhanîleri padişahı şehrin dışında büyük bir tâzimle karşıladılar. Yavuz, ruhanîlere gerekli ilgiyi gösterdikten sonra, şehrin tam karşısında otağını kurdurttu. Bu sıralar ikindi vaktiydi. Padişah akşam namazını Mescid-i Aksa’da kılacağını söyledi. Bunun üzerine görevlilere haber gönderildi. Kur’an’ın sitayişle bahsettiği bu kutsal mabed 12.000 kandille aydınlatılır. Padişah bu kutsal kente namaz vaktinden önce girer. Önce Kubbetü’s Sahra’da Rummân Davud (a.s.) ile Nahl-i Hamza (r.a.) ziyaret eder. Sonra Hacer-i Sahra’y tavaf eder. Daha sonra Kubbe-i Sahra’nın altına iner ve burada iki rekât hacet namaz kılar. Buradan akşam namazının edası için Mescid-i Aksa’ya geçer. Görevliler, padişahı kokulu mumlarla karşılarlar. Sultan burada akşam namazını edâ ettikten sonra, biraz dinlenir. Daha sonra burada iki rekât hacet namazı kılar, dualar eder. Yatsıyı da eda ettikten sonra otağna döner. Sultan, ertesi sabah binlerce koyun ve deve kurban ettirir. Kubbe-i Sahra’yı ziyaret eder ve Mescid-i Aksa’da iki rekât hâcet namaz kılar. Daha sonra şehri gezer, Kudüs halkına ihsanlarda bulunur. 1 Ocak 1517’de Kudüs Şehrinden ayrılır.

Osmanlı’nın Kudüs’teki Varlığı

Kudüs’te Osmanlı Dönemi Osmanlı Devleti Kudüs’e 400 yıl hâkim olmuştur. Osmanlı için Kudüs her zaman büyük önem taşımıştır. Yavuz Sultan Selim Yavuz Sultan Selim Mercidabık savaşında Memluk’leri yendikten sonra tüm Şam bölgesini Osmanlı topraklarına kattı ve daha sonra Kudüs Şehrine gelerek Mescid-i Aksa ve Mukaddesatı ziyaret etti. Osmanlının Kudüs Fethi Kudüs halkını çok sevindirdi Sultanın ziyaretinde onu büyük bir yemeğe davet ettiler. Yavuz sultan selim han Kudüs halkına ekonomik reformlar ve düzenlemelere kadar birçok konuda söz verdi. Fakat düzenlemeleri sağlayamadan kısa süre sonra vefat etti. Osmanlının Kudüs Fethin den sonra ispanya kralı Hristiyanların Kudüs’ü ziyaret edebilmesi için Yavuz Sultan Selimden harç karşılığında izin aldı.

Kanuni Sultan Süleyman Kudüs Şehri için birçok hizmette bulundu, bunlardan bazıları; Kudüs Şehrinin surlarını yenilettirdi. Kudüs kalesinin restoresini yaptırdı. Birçok sayıda çeşme Kubbetü’s Sahra’nın yer döşemesi Mescid-i Aksanın Surlarını ve Kapılarını Restore edip yenilettirdi. Meryem validemizin kapısını açtırdı Silsile kubbesinin fayanslarını yenilettirdi. Bab-ı Zehebi kapısını kapattırdı. Kanuninin Eşi Hürrem Sultan Tekkesini inşa ettirdi. Bu tekkeden çok sayıda Fakirin yemek ve ihtiyaçları karşılanıyordu. Kanuni Sultan Süleyman Kudüs şehrinin istikrarı ve güveni için Kudüs-yafa şehri arasındaki yolun kontrolünü El-Ebigavş kabilesine verdi (Onlara Turistlerden gelen aidatlar karşılığında vermişti) Kanuni Döneminde de Hristiyan hacılardan harç alınıyordu.

Sultan Murat Döneminde Kudüs şehrinde istikrar biraz tehlikeye girdi. Bu sebepten dolayı Sultan Murat Kudüs El-Halil yolu üzerinde Şehrin güvenliği için kale inşa ettirdi. Bu kalenin içinde mescit ve kışla bulunmaktaydı. Kalenin içinde Dizdar ve 40 asker görev yapmaktaydı.

Kanuni’nin Kudüs’te kutsal mekânlarda temizliğe ve edebe uyulması hakkındaki Fermanı

Kudüs-i Şerîf beyine ve kadısına hüküm ki: Molla Siyami gelip haber verdi ki; Kudüs-i Şerif’te bulunan Mescid-i Aksa, Sahratullah-ı Müşerref (Kubbetü’s-Sahra) ve Hz. İsa’nın Kabri gibi kutsal mekânlara ibadet ve ziyaret için gelen bazı kadınlar o mekânları kirletip, edebe aykırı davranıyorlarmış. Bu haber üzerine buyurdum ki; Emrim oraya vardıktan sonra bu gibi davranışlara kesinlikle izin vermeyin. Şayet bunun aksini duyarsam bilesiniz ki görevden alınmakla kalmazsınız. Sen ki kadısın bu emrimi sicile kaydet ki senden sonra gelen kadılar da bu emrime uysunlar.

Kanuni Sultan Süleyman’ın Kudüs’e 40 milyon akçe, bugünkü bedelle yaklaşık 1 trilyon 500 milyar lira vakfederek burayı bayındır kılmıştır. Yaptırdığı eserlerden sadece çeşmelerin sayısı 18. Sebil el-Silsile… Elvaad Kanuni Çeşmesi… Babel Nezir Çeşmesi… Kudüs Köprüsü üzerinde Sebil bil-Kadissultan… Kudüs Kalesi ve kalenin girişinde Kanuni Namazgâhı… Kale içinde bulunan Lala Mustafa Paşa Camii bulunmaktadır. Caminin minaresinin 19. yüzyıldan bu yana Davut kulesi adıyla anılmaktadır.

Peygamber Efendimiz (s.av.)’in Miraca yükseldiği kutsal kayayı çevreleyen kutsal yapı. 7. yüzyılda Halife Abdul melik tarafından yaptırılmış. Bugünkü görünümünü Kanuni döneminde almış. Kanuni bu kutsal mabedin dış yüzünü mermer ve çinilerle bezemiş. Mavi yeşil ve sarıyla karışık bu çiniler binaya bugünkü özelliğini veriyor. Yapıya ayrı bir güzellik kazandıran ve Kanuni tarafından yaptırılan mermer kaplamalar göz dolduruyor. Binanın üst kısmını saran bir kitabe görüyoruz. Kitabe kuşağı renkli sır tekniğiyle yapılmış. Kuşak Kanuni’nin ismini taşıyor. 1551 yılında yazılmış.

1327 yılında Memlukler tarafından yenilenmiş. Avlunun dört bir tarafına serpiştirilen çoğu Osmanlı eseri olan namazgâhlarsa her dönemin izlerini taşıyor. Avluda bir köşe daha var ki Osmanlı su medeniyetinin en güzel örneklerinden biri sayılmalı. 1525 yılından kalma bu şadırvan Kudüs valisi Kasım Paşa tarafından yaptırılmış. Suyu yine bir Osmanlı eseri olan sultan havuzundan sağlanıyor. Sultan havuzu, Kanuni’nin Kudüs’e kazandırdığı en önemli armağanlardan bir tanesidir. Osmanlı Sultanı Kanuni Sultan Süleyman Kudüs şehrini çevreleyen surları 1542 yılında inşa ettirdi.

Kudüs Şehri Sulta Murad döneminde Sayda ve Akka eyaletine bağlı bir sancak bölgesiydi. Napolyon Gazze, Yafa ve Ramla şehirlerini işgal ettikten sonra Kudüs halkına yazı yazarak emirlerine uymalarını istedi ama Kudüs halkı cevap olarak Akka eyaletine bağlı olduklarını ve akadan bir emir gelirse size uyarız dediler. Napolyon bunun üzerine Akka şehrine saldırdı fakat Ahmet paşa şehri surlarla çevirmişti ve Napolyon başarısız oldu. Kudüs 1820 yılında Şam eyaletine bağlandı. 1831 de mısır prensi İbrahim paşa Kudüs ve Şam bölgesini işgal etti ve o dönemde bölgede çok sayıda çatışma oldu çünkü Osmanlı 1841 tarihinde bölgeye tekrar hâkim oldu.

Sultan Abdülmecid döneminde Osmanlı Kudüs’e tekrar hâkim oldu. Sultan Abdülmecid Sultan Abdülmecid Mescidi Aksanın restoresini yaptırmıştır ve 20000 altın harcamıştır. Bu dönemde Kudüs şehrinin nüfusu artmıştır ve 1858 de insanlar Kudüs surları dışına yerleşmeye başlamıştır.

Sultan Abdülaziz döneminde 1867 tarihinde, Kudüs çok gelişmeye başladı ve birçok yol ve çarşı inşa edildi.(Kudüs-yafa ve Kudüs-Nablüs şehri arasındaki yol) Kudüs’ün yolları mermerlerle döşendi, bu döşemeler günümüze kadar bölgede mevcuttur. Sultan Abdülaziz mescidi aksanın süslemesi ve restoresine 30000 Osmanlı akçesi harcadı ve Umeri camisini inşa ettirdi. 1892’de Kudüs-Yafa şehri arasında tren yolu inşa edildi 1909 yılında El-Halil kapısının yanına büyük kale inşa edildi ve yanına çeşme yaptırıldı. Kudüs şehri Osmanlı Döneminde 400 yıl boyunca barış ve huzur içinde yönetildi. 1.Dünya Savaşı’ndan sonra ise Kudüs’ün yönetimi Osmanlı idaresinden çıkarak İngiliz mandasına geçti ve 1948 tarihinde İsrail Devleti Batı Kudüs’te kuruldu. 1967 tarihinde İsrail Kudüs’ün tamamı işgal etti.

Osmanlı Sonrası (İsrail ve İngiliz İşgali)

09 Aralık 1917 tarihinde Kudüs Şehri İngilizlerin eline geçti ve İngiliz mandası haline gelerek Filistin’in başkenti oldu.14 Mayıs 1948 tarihinde İngilizler Kudüs şehrinden çıkarak, bölgede İsrail işgalci devleti kurdular ve o tarihte Arap İsrail çatışmaları başladı. Filistin’in 5’te 4’ünü işgal ettiler. Kudüs şehri o tarihte ikiye ayrıldı, Batı Kudüs İsrail işgali altında kaldı, doğu Kudüs Ürdün kontrolünde Müslüman Arapların elinde kaldı. 1967 savaşının 7.Gününde İsrail Kudüs Eski şehrinin tamamını işgal etti. Bu işgal hala devam etmektedir. Bu süreç içinde şehir halkı işgale karşı direnişe devam ettiler. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa İsrail tarafından yönetilmektedir. İsrail’in Kudüs’ü Yahudileştirmeye yönelik çalışmaları devam etmektedir. Arap Müslümanları şehirden çıkarmak için planlar kuruyorlar. Siyasi ve Demografiyi değiştirmeye çalışıyorlar. Kudüs Şehri Adaletin ve Hukukun var olduğu bir ortamı aramaktadır ve bu ortama kavuşmak için gelecek günü özlemle beklemektedir.

Kudüs Fermanı

Ermeni Patriği Serkiz, diğer papazlarla birlikte Sultan’a gelerek kendilerine in’amda bulunmasını arzu ederler. Eskiden beri tasarruflarında bulunan kilise ve ma’bedleri yine kendilerinin tasarruf etmesi, Hz. Ömer ve Selâhaddin Eyyubi’nin kendilerine verdiği ahidnâmeyi Yavuz’un da yenilemesini arzu etmişlerdir. Bunun üzerine; ‘eskiden beri tasarruf yetkisine sahip Ermeni râhiplerin, Kamame, Hz. İsa’nın doğduğu Beytüllahım mağarası, kuzeydeki kapının anahtarı, içerde kamame kapısındaki iki şamdan ve kandilleri, Büyük Kiliseleri, Mar Yakub, Deyr’üz-Zeytun, Habs’ül-Mesih kiliseleri, bunlara ait vakıflar, bağlar, bahçeler, aynı dine mensup Habeş, Kıptî ve Süryâni milletleri, bunların terekeleri ve benzeri hususlarda yine tasarrufa yetkili olduklarına karar verilmiştir. Bunlara kimse müdâhale edemeyecektir. Evlâdlarım, vezirler, sâlihler, kadılar, beylerbeyleri, sancakbeyleri, voyvodalar, subaşılar vesaireler bununla amel etsinler’diye emir vermiştir.

Kışı Şam’da geçiren Yavuz, Aralık ayının sonlarına doğru buradan ayrılarak, 3 Aralık’ta devlet ileri gelenleriyle beraber Kudüs’e geldi. Yavuz’un şehre gelişi sırasında Kudüs’ün tüm ruhanîleri padişahı şehrin dışında büyük bir tâzimle karşıladılar. Yavuz, ruhanîlere gerekli ilgiyi gösterdikten sonra, şehrin tam karşısında otağını kurdurttu. Bu sıralar ikindi vaktiydi. Padişah akşam namazını Mescid-i Aksa’da kılacağını söyledi. Bunun üzerine görevlilere haber gönderildi. Kur’an’ın sitayişle bahsettiği bu kutsal mabed 12.000 kandille aydınlatılır. Padişah bu kutsal kente namaz vaktinden önce girer. Önce Kubbetü’s-Sahra’da Rummân- Davud (a.s.) ile Nahl-i Hamza (r.a.)ziyaret eder. Sonra Hacer-i Sahra’y tavaf eder. Daha sonra Kubbe-i Sahra’nın altına iner ve burada iki rekât hacet namaz kılar. Buradan akşam namazının edası için Mescid-i Aksa’ya geçer. Görevliler, padişahı kokulu mumlarla karşılarlar. Sultan burada akşam namazını edâ ettikten sonra, biraz dinlenir. Daha sonra burada iki rekât hacet namazı kılar, dualar eder. Yatsıyı da eda ettikten sonra otağına döner. Sultan, ertesi sabah binlerce koyun ve deve kurban ettirir. Kubbe-i Sahra’yı ziyaret eder ve Mescid-i Aksa’da iki rekât hâcet namaz kılar. Daha sonra şehri gezer, Kudüs halkına ihsanlarda bulunur. 1 Ocak 1517’de Kudüs Şehrinden ayrılır.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Osmanlı’da Kadınlar Saltanatı (1534-1656)

Kadınlar saltanatı, Osmanlı İmparatorluğu’nda haseki sultanların veya valide sultanların veya Hanım Sultanların (hatta Mihrimah Sultan ve Fatma Sultan örneklerinde görüldüğü gibi, bir padişah kızının veya Kösem ve Safiye Sultan örneklerindeki gibi Büyük Valide Sultanların) devlet yönetimine müdahale ettikleri, hatta zaman zaman bizzat devleti yönettikleri dönem olarak bilinir. Dönem büyük ölçüde Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama dönemine denk gelir. Kanuni Sultan Süleyman’ın yaşlılık döneminde 1540 civarı başlamış, 1656 yılında Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazam oluşuna kadar devam etmiştir.

Bütün dünya monarşilerinde olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de hanedan üyesi kadınlar her zaman için hükümdarın devlet yönetimde aldığı kararları etkilemekten geri kalmamışlardır. Ancak Osmanlı Devleti’nin diğer monarşilerden farkı, padişahların eşlerini cariyeler arasından seçmeleri ve resmi nikah yapmaktan kaçınmalarıydı. Bu kural özellikle yükselme döneminde yerleşmiş, padişah eşlerinin ve ailelerinin, padişahı etkilemesini önlemeleri amacıyla getirilmişti. Kanuni Sultan Süleyman ilk defa Hürrem Sultan’la resmi nikah yaparak bu kuralı bozmuş ve kadınlar saltanatının yolunu açmıştır. Kadınlar saltanatı, böylece Haseki Sultan’ın yani padişahın en gözde eşinin güç kazandığı bir dönem olarak başlamış, Nurbanu Sultan ve Safiye Sultan dönemlerinde güç Haseki Sultan’dan Valide Sultan’a yani padişahın annesine geçmiştir.

Ahmet Refik Altınay'ın Kadınlar Saltanatı adlı kitabının 1916 baskısında kullandığı temsili resim (Latin Alfabesiyle alt başlık: Eski Osmanlıda Hanım ve Hizmetçisi)

Kadınlar saltanatı kavramının ilk olarak Osmanlı tarihçisi Ahmet Refik Altınay tarafından 1916 yılında aynı ad altında yayınlanmış kitabında kullanıldığını görüyoruz. Leslie Pierce İngilizce aslını 1993 yılında yayınladığı Harem-i Hümayun: Osmanlı İmparatorluğu’nda Hukümranlık ve Kadınlar adlı kitabında Kadınlar Saltanatı kavramını benimsemekte, ancak bu konuda birçok yanlış anlaşılmaların mevcut olduğuna işaret etmektedir. Bu yanlış anlaşılmalardan biri, kökleri çok eskilere dayanan bir inanç olup, devlet yönetimine kadınların karışmasının Osmanlı Devleti’ne zarar verdiği düşüncesidir. Leslie Pierce, kitabında şeyhülislam Sunullah Efendi’nin daha 1599 yılında kadınların devlet işlerine karışmasından şikayetçi olduğunu yazar. O zamandan beri giderek Osmanlı İmparatorluğu’nun Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra başlayan duraklama ve gerileme süreçlerine kadınların devlet işlerine karışmasının neden olduğu görüşü yaygınlaşmış ve kadınlar saltanatı dönemi halk ve tarihçiler arasında olumsuz bir şekilde algılanmaya başlamıştır. Ancak kadınlar saltanatının 1656 yılında sona ermesine karşılık Osmanlı Devleti’nin çöküşünün yavaşlamadığı, tam tersine hız kazandığı da gerçektir. Nitekim Leslie Pierce ve İlber Ortaylı dahil birçok Osmanlı tarihçileri, Osmanlı Devleti’nin asıl zayıflama döneminin 1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması’nın başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra başladığına inanmakta, dolayısıyla kadınlar saltanatının Osmanlı Devleti’nin çökmesinden sorumlu tutulamayacağına işaret etmektedirler.

Günümüzde kadınlar saltanatı (ya da batı dillerinde bilinen biçimiyle Sultanate of Women veya Reign of Women) kavramı tarihçiler tarafından 1550-1656 yılları arasındaki bu dönemi, kadınların Osmanlı Devleti’ni bizzat yönettikleri anlamında olmasa bile, kadınların diğer dönemlere kıyasla Osmanlı devlet yönetiminde daha fazla bir güce sahip olduğu bir dönem anlamında kullanılmaktadır. Zaman zaman bu güç mutlak bir güce yaklaşmış ancak hiçbir zaman Rus İmparatorluğu’ndaki II. Katerina veya Britanya İmparatorluğu’ndaki I. Elizabeth gibi resmi bir nitelik kazanmamıştır.

Osmanlı tarihinin kadın sultanları

Bütün dünya monarşilerde olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de hanedan üyesi kadınlar her zaman için hükümdarın devlet yönetiminde aldığı kararları etkilemekten geri kalmamışlardır. Ancak Osmanlı Devleti’nin diğer monarşilerden farkı, padişahların eşlerini cariyeler arasından seçmeleri ve resmi nikah yapmaktan kaçınmalarıydı. Bu kural özellikle yükselme döneminde yerleşmiş, padişah eşlerinin ve ailelerinin, padişahı etkilemesini önlemeleri amacıyla getirilmişti.

Kanuni Sultan Süleyman ilk defa Hürrem Sultan’la resmi nikah yaparak bu kuralı bozmuş ve kadınlar saltanatının yolunu açmıştır. Kadınlar saltanatı, böylece Haseki Sultan’ın yani padişahın en gözde eşinin güç kazandığı bir dönem olarak başlamış, Nurbanu Sultan ve Safiye Sultan dönemlerinde güç Haseki Sultan’dan Valide Sultan’a yani padişahın annesine geçmiştir. İki padişahın (IV. Murat ve İbrahim) annesi olan ve torunu IV. Mehmet’in hükümdarlığında dahi gücünü koruyan Kösem Sultan’ın dönemi, kadınlar saltanatının zirveye ulaştığı dönem olarak kabul edilir. Özellikle oğullarının ve torununun küçük yaşta olduğu dönemlerde naiplik görevini üstlenerek devleti bizzat yönetmiştir. Ancak kadınlar saltanatı zirveye ulaştıktan kısa bir süre sonra Kösem Sultan’ın öldürülmesiyle sona ermiş, dönemin Valide Sultanı Turhan Sultan eline geçirdiği gücü kullanmayarak geri plana çekilmeye karar vermiş, 1656 yılında Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazam olmasını destekleyerek bilinçli bir kararla yönetimi diğer devlet adamlarına bırakmıştır.

Kadınlar saltanatının sona ermesi kadınların Osmanlı Devleti’nin yönetimi üzerindeki etkilerinin tamamen sona erdiği anlamına gelmez. Valide Sultanlık Osmanlı Devleti’nin son yıllarına kadar önemini korumuş olan önemli bir kurumdur. Valide Sultanlar her zaman için padişah olan oğullarını devlet işlerinde etkilemeye devam etmişler, ayrıca cami, hastane inşaatı, hayır işleri konusunda büyük bir bütçeye ve karar yetkisine sahip olmuşlardır. Örneğin son dönem Valide Sultanlarından Bezmialem Sultan ve Pertevniyal Sultan devletin birçok mimari projelerinin arkasında yer almışlardır. Ancak kadınlar saltanatı dönemine kıyasla aradaki fark, Kösem Sultan’dan sonraki valide sultanların iç ve dış siyaset konularına doğrudan doğruya karışmaktan sakınmış olmalarıdır. Ayrica III. Ahmed’ın kızı ve Nevşehirli İbrahim Paşa’nın eşi olan Fatma Sultan Osmanlı Lâle Devri’nin son yıllarında büyük bir güce sahip ve Osmanlı tarihi’nin en son kudretli Hanim Sultanı idi.

Hürrem Sultanın saltanatı (1534–1558)

Haseki Hürrem Sultan

Hürrem Sultan, Osmanlı tarihinde devlet işleriyle ilgilenen ilk kadın olarak bilinir. Hürrem Sultan kendi mührünü bastırmış, divan toplantılarını tel örgülü bir pencereden izlemiş ve fikirlerini padişaha sunmuştur. Buna benzer birçok devrimci hareketi ile Kadınlar saltanatı’nı başlatmış oldu.

Hürrem Sultan Osmanlı tarihinde bir padişahla resmi nikahla evlenmiş ilk Haseki Sultan (padişahın en gözde eşi) olma özelliğini taşımaktadır. Bu evlilik Kanuni Sultan Süleyman’ın daha önceki nikahsız eşi olan Mahidevran Sultan’ın etkisinin azalmasına neden olmuştur. Ancak Mahidevran Sultan yeniçeriler tarafından çok sevilen ve geleceğin padişahı gözüyle bakılan Şehzade Mustafa’nın annesi olarak hala müstakbel Valide Sultan durumundaydı. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı olan İbrahim Paşa da padişaha kardeş kadar yakın ve güçlü bir devlet adamıydı.

İbrahim Paşa’nın 1536 yılında, Şehzade Mustafa’nın ise 1553 yılında Kanuni’nin emriyle öldürülmelerinden sonra Hürrem Sultan büyük bir güç kazandı. Birçok tarihçi Kanuni’nin 1553 yılında Şehzade Mustafa’yı öldürtmesini Hürrem Sultan’ın etkisine bağlarlar. Bu sayede Hürrem Sultan’ın oğlu II. Selim’e padişahlık yolu açılmış oldu.

Ayrıca Hürrem Sultan, o zamana kadar başka Osmanlı padişah eşlerinde görülmemiş şekilde dış siyasetle ilgilenmiş, diplomatik yazışmalar yapmıştır. Kanuni’nin padişahlığının ikinci senesinde Rodos şövalyelerine karşı Rodos seferinin açılmasını teşvik ettiği ve sonraki yıllarda İran seferlerine destek verdiği düşünülen Hürrem Sultan, 1548’te Kanuni İkinci İran seferinde iken Lehistan tahtına çıkan yeni krala tebrik mektubu yazmış; hediyeler göndermiştir.

Mihrimah Sultanın saltanatı (1558–1578)

Mihrimah Sultan

Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan’dan olan kızı Mihrimah Sultan da olgun bir yaşa geldikten sonra annesiyle birlikte büyük bir güç kazanmış, sadrazam olan eşi Rüstem Paşa’yla birlikte imparatorluğun en güçlü kişilerinden biri haline gelmiştir. Hem Hürrem Sultan’ın, hem de Mihrimah Sultan’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun Lehistan Krallığı’yla barış içerisinde olmasını sağlamasında paylarının büyük olduğu ileri sürülmektedir. Her iki sultanın da Lehistan Kralı II. Zygmunt’un tahta geçmesini kutlamak için yolladıkları mektuplar Polonya Devlet Arşivlerinde muhafaza edilmektedir.

Nitekim Mihrimah Sultan o kadar zengindi ve devlet işleriyle o kadar ilgiliydi ki, babası Kanuni Sultan Süleyman’ı Malta Seferi’ne çıkmaya ikna etmek için kendi cebinden ödeyeceği paralarla 400 gemi yaptıracağına söz vermişti. Mihrimah Sultan’ın gücü anne ve babasının ölümünden sonra da devam etti. Ölene kadar padişah kardeşi II. Selim’in en yakın danışmanlarından biri olarak kaldı.

Nurbanu Sultanın saltanatı (1578–1583)

Mihrimah Sultan’ın ölümünden sonra bu sefer de II. Selim’in Venedikli eşi Nurbanu Sultan güç kazandı. Eşinin padişahlığı dönemindeki etkisi oğlu III. Murat’ın döneminde daha da artmıştır. Avrupa ile ilgilenmiş, Venedik Cumhuriyeti’yle Yahudi asıllı kirası (sekreteri) Ester Handali aracılığıyla hediye alışverişinde bulunmuş, Fransız kraliçesi Catherine de Medici ile mektuplaşmıştır. Oğlunun padişahlığı döneminde, Venedik taraflısı bir politika izlemiş ve Venedik’le uzunca bir barış dönemi yaşanmasını sağlamıştır.

Safiye Sultanın saltanatı (1583–1603)

Safiye Sultan'ın sandukası kocası III. Murad'ın Ayasofya Camii'nin avlusundaki Türbesindedir

III. Murat’ın eşi Safiye Sultan eşinin padişahlığının ilk yıllarında kayınvalidesi Nurbanu Sultan ve kızları Esmehan Sultan ve Gevherhan Sultan ile iktidar mücadelesi yaşamış .1583’da Nurbanu Sultan’ın ölümünden sonra eşi üzerindeki etkinliği sayesinde büyük güç kazanmıştır. Safiye Sultan’ın etkisi oğlu III. Mehmet’in döneminde de devam etmiştir. Eşi ve oğlunun padişahlıkları döneminde sadrazamların sık değiştirilmesinden sorumlu olduğu öne sürülür. Safiye Sultan’ın kayınvalidesi Nurbanu Sultan gibi Venedik yanlısı bir politika izlediği iddia edilir. O da kayınvalidesi gibi Avrupa ile ilgilenmiş, hatta İngiltere kraliçesi I. Elizabeth ile mektuplaşmıştır. I. Elizabeth Safiye Sultan’a süslü bir araba hediye etmiş ve Safiye Sultan da bu araba ile İstanbul’da o zaman için hiç alışılmadık şekilde gezmeğe başlamıştır. Safiye Sultan yurt içindeki ve yurt dışındaki saray dışı ilişkilerini Yahudi asıllı kirası (sekreteri) olan Esperanza Malchi aracılığıyla yürütmüştür. Esperanza Malchi, Safiye Sultan’a verdiği hizmetlerden dolayı çok büyük bir servete ulaşmış, bunu çekemeyen yeniçerilerin başlattığı bir ayaklanma sonucu 1600 yılında öldürülmüştür. Şehzade Mahmut ve annesi, Safiye Sultan’ın iktidarının geleceğini tehdit ediyorlardı. Bu yüzden gelininin ve torununun ortadan kalkması gerekiyordu. Oğlu III. Mehmed’i dolduran Safiye Sultan amacına ulaştı. Şehzade Mahmut 1603’da sessizce sarayda boğduruldu. Annesi ise sürgün edildi.

Handan Sultanın saltanatı (1603–1606)

Handan Valide Sultan'ın sandukası kocası III. Mehmed'in Ayasofya Camii'ndeki Türbesindedir

III. Mehmed’in eşi olan Handan Sultan, 1603 yılının sonlarında I. Ahmed’in tahta çıkması ile Valide Sultan makamını almıştır. Vefat ettiği 1605 veya Naima Tarihi’ne göre 1606 tarihinin 27 Kasım’ına kadar oğlu ve devletteki işleyiş üzerinde oldukça etkili olmuştur. Ağabeyi Şehzade Mahmud’un ölümünden dolayı derinden yaralanan Sultan Ahmed’i teselli etmek de Handan Sultan’a düşmüştür. Birçok cariye getirterek hem Şehzade Mustafa tehlikesinin atlatılması için bir torununun olmasını hem de soyun oğlundan devam etmesini sağlamak istemiştir. I. Ahmed’in ve Şehzade Mustafa’nın, 1604 yılının ilk zamanlarında geçirdikleri kızamık hastalığı sonucu hanedanın yok olma korkusuyla kardeş katli fikri ertelendi. Ancak hastalıktan iyileştikten sonra kafes sistemi gelene kadar Şehzade Mustafa’nın öldürülme fikrinin çok yaygın olduğu yabancı kaynaklarda bildirilmektedir. Bu nedenle Handan Valide Sultan ise alayı ile dolaşırken Şehzade Mustafa’yı da yanından hiç ayırmıyordu.

Oğlu çocuk yaşta tahta tahta geçtiğinden yapılan atamalarda, Safiye Sultan’a yakın isimlerin azledilmesinde ve haremden çoğu başka güç odaklarına bağlı kişilerin gönderilip sarayın büyük bir kısmının boşaltılıp temizlemesi bu döneme rastlamıştır. Leslie Pierce’e göre Handan Sultan oğlu adına bizzat devleti yönetiyordu. Oluşturduğu yönetici bir kademe ile ilk yıllarda etkili siyaset yürüten Valide sultan’ın yanında Şeyhülislam Ebülmeyamin Mustafa Efendi ve Cerrah Mehmed Paşa vardı. Fakat kısa süren ömrü ve Valide Sultan’lığı sebebiyle kayınvalidesi Safiye Sultan veya gelini Kösem Sultan kadar adını duyuramamıştır.

Valide Sultan oluncaya kadar oğlunun öldürülmesi korkusuyla geçen sıkıntılı bir ömrün ardından Venediklilerin sunduğu Balyos Raporları’na göre muhtemelen ağır bir mide rahatsızlığı sonucu vefat etmiştir. Handan Sultan’ın erken ölümü ve Safiye Sultan’ın 1604 yılının 9 Ocak günü büyük bir alayın refakatinde Eski Saray’a gönderilmesi Kösem Sultan’ın yükselişindeki öncül nedenlerden biridir. Çünkü Valide Handan Sultan yaşadığı sürece Kösem Sultan’ın haremde yükselmesine imkan yoktu.

Mah-peyker Kösem Sultanın saltanatı (1623–1651)

Mahpeyker Kösem Sultan

I. Ahmet’in eşi Kösem Sultan, eşinin padişahlığı döneminde sarayda fazla etkili değildi. Ancak eşinin ölümünden sonra politikaya karışmaya başladı. Daha sonra tahta çıkacak olan IV. Murat ve İbrahim’in annesiydi. Fakat eşinin başka bir kadından doğmuş bir oğlu olan II. Osman daha önce tahta çıkınca Eski Saray’a gönderildi. Kendi çocukları padişah olunca yeniden saraya dönüp kısa zamanda büyük bir otorite sahibi oldu. 11 yaşında tahta geçen oğlu IV. Murat’ın çocukluk dönemindeki naiplik görevi ile daha sonra diğer oğlu İbrahim’in yönetimdeki zayıflığı, Kösem Sultan’ı imparatorluğun en önemli yöneticilerinden biri haline getirdi.

Kösem Sultan Anadolu’daki isyanları bastırmak için birçok girişimde bulunmuş ve en dikkat çekici olan Abaza Mehmet Paşa isyanı son bulmuştur. Kendisi anarşi döneminde ülkeyi toparlama konusunda yoğun bir çaba sarf etti. Kösem Sultan, yaklaşık 10 yıllık saltanatı boyunca 8 veziriazam, 9 defterdar değiştirmiştir. Bunun yanında muhtaçlar için aşevleri açtı, hayır kurumları yaptırdı, borçları yüzünden hapishaneye düşmüş olan mahkûmların borçlarını ödeyerek onları hapisten kurtardı ve fakir kızların çeyizlerini düzerek onları evlendirdi. Bu icraatleri ilk döneminde toplum ve bürokrasi çevrelerinde takdir görmüştür.

Oğulari Şehzade Süleyman ve Şehzade Kasım’ı IV. Murad tarafından katledilmesine engel olamadı; ancak İbrahim’in katlini; onun saltanat yükünü kaldıramayacak kadar aciz olduğunu ileri sürüp, katledilmesine mani olabildi. Padişahın genç yaşta ölümü üzerine tahta Kösem Sultan’ın diğer oğlu İbrahim çıktı. I. İbrahim şehzadeliği döneminde sürekli öldürülme korkusu yaşadığı için psikolojisi bozuktu ve bu durum Osmanlı’da yönetim boşluğu doğurmuştur. Başkentte yeni çekişmeler baş göstermiştir: Kapıkulu askerleri, ulemalar, vezirler ve saray erkânı iktidarda daha fazla nasıl söz sahibi olabileceklerinin ince hesaplarını yapmaya başlamışlardır. Otorite boşluğu bu tür çekişmelere neden olduğundan; öteden beri yönetmeye hevesli olan Kösem Sultan harekete geçerek; bir kukla padişah olarak öne çıkardığı oğlu İbrahim döneminde yeniden devlet işlerinde aktif görev üstlenmiştir.

Daha sonra 6 yaşında padişah olan torunu IV. Mehmet döneminde de gücünü korudu.Lakin I.İbrahim’in eşlerden biri Turhan Hatice Valide Sultan tarafından öldürülmüştür.

Turhan Hatice Sultanın saltanatı (1651–1656)

Ancak bu dönemde yeni bir rakibi vardı. O da IV. Mehmet’in annesi olan Turhan Sultan’dı[23]. Kösem Sultan, Turhan Sultan’ın gücünü kırmak için IV. Mehmet’i tahtan indirmeyi planladı. Fakat durumu öğrenen Turhan Sultan taraftarlarınca öldürüldü. Mücadeleyi kazanan Turhan Sultan naip oldu. Ancak ülkeyi doğrudan yönetmeyip, birkaç sadrazam değiştirdikten sonra 1656 yılında görevi Köprülü Mehmet Paşa’ya verdi. Bu tarih kadınlar saltanatının sona erdiği tarih olarak kabul edilir.

Dönemin sona ermesinin nedenleri

Kadın sultanların oğullarının iktidar mücadelesinde rol oynamaları ilk zamanlarda sadece iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda can mücadelesiydi. I. Ahmet dönemine kadar yürürlükte olan Fatih Kanunnamesi’ne göre, tahta geçen padişahlar kardeşlerini öldürdükleri için iktidar mücadelesini kaybedenler canlarını da kaybediyorlardı. O yüzden de Hürrem Sultan örneğinde görüldüğü gibi, bir Haseki Sultan’ın oğlunu padişah yapmak için karıştığı olaylar, oğullarının yaşam mücadelesinin bir parçasıydı. Nitekim I. Ahmet döneminde Fatih Kanunnamesi’nin kaldırılmasından sonra kadınlar saltanatı, küçük yaşta tahta geçmiş padişahlar nedeniyle Kösem Sultan döneminde bir süre daha devam etmiş, ancak bundan sonra sona ermiştir.

Bazı örneklerde yaşam içgüdüsünün yanı sıra anayurtlarıyla bağlantılarını sürdüren Nurbanu Sultan gibi bazı sultanların kendi anayurtlarının çıkarlarını savunmak için devlet işlerine karıştıkları da görülmüştür.

Kadınlar saltanatının sona ermesinin bir nedeni de Köprülü ailesiyle başlayan bir dizi yetenekli sadrazamın işbaşına geçmesi, padişahların savaşa gitmek dahil devlet işlerini büyük ölçüde diğer devlet adamlarına devretmeye başlamasıydı. Böylece güç bir ölçüde Topkapı Sarayı’ndan Bab-ı Ali’ye geçmiş oluyor, sadece kadın sultanların değil, padişahların da sorumlulukları azalmış oluyordu.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Osmanlı Döneminde Düğünlerde Silah Atanlar Prangaya Bile Vurulurdu

Osmanlı döneminde düğünlerde silah atan magandalara göz açtırılmazdı. Düğünde yasak olmasına rağmen silahla ateş edip bir masumun ölümüne neden olana katil muamelesi yapılırdı. Hatta emre uymayanlar prangaya bile vurulurdu

İçişleri Bakanlığımız eğlencelerde havaya ateş açılmasının engellenmesi için genelge çıkardı. İnşallah sıkı denetimlerle bu durum ortadan kaldırılır. Ancak birçok insanın ölmesine ve yaralanmasına sebep olan bu mesele, ortaya yeni çıkmış değil. Osmanlı döneminde de silah atarak eğlenirken masum insanların ölümünün engellenmesi için ardı ardına yasaklar çıkarılmıştı.

Tüfek halkın elinde

Osmanlı yönetimi, ateşli silahların halkın eline geçmemesi için 16. yüzyıldan itibaren büyük çaba gösterdi. Yapılan tüfek teftişleriyle halkın elindeki silahlar defalarca toplandı. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde gelişen silah teknolojisine bağlı olarak halkın elindeki silahlar da yaygınlaştı. Daha önceleri ay tutulmasında davul ve tencerelerle gürültü yapılırken, tüfek ve tabancanın yaygınlaşmasından sonra ay tutulmasının önlenmesi için bile silah atılmaya başlanmıştı.
Eğlencelerde atılan silahlardan masum insanlar yaralanmaya ve ölmeye başladı. Osmanlı yönetimi bu işin üzerine giderek durumu kontrol altına almaya çalıştı. Osmanlı tarihçilerinden Dr. Nuri Adıyeke’nin bir araştırması, Osmanlı devlet adamlarının 19. yüzyılın ortalarında eğlencelerde silah atılmasını engellemek için bulduğu ilginç yöntemleri ortaya çıkarmıştır.

Düğünlerde silah atmayın

Osmanlı yönetimi, eğlencelerde silah atılmasını engellemek için 19. yüzyılın ilk yarısında bir emir çıkarmış, ancak bunun üzerine insanlar da kurusıkı atmaya başlamışlardı. Kurusıkı atışlardan da yaralananlar olunca kurusıkı atmak da yasaklandı. Fakat yayınlanan emirlere rağmen insanlar eğlencelerde silah atmayı bırakmadılar. Bunun üzerine 1850’de bir emir çıkarıldı ve bu emir dönemin resmi gazetesi Takvim-i Vekayi’de de yayınlandı.

Düğünlerde tüfek ve tabanca atılmasının yasaklanmasıyla ilgili emir Bağdat’tan Belgrad’a, Girit’ten Üsküp’e, Biga’dan imparatorluğun dört bir tarafına gönderilerek, mahalli idarecilerin gerekli tedbirleri almaları istenmişti. İmparatorluğun dört bir tarafındaki valiler merkeze gönderdikleri cevabi yazılarda düğünlerde silah atılmaması konusundaki emre dikkat ve itina edileceğini söylemişlerdi. Bağdat Valisi Abdülkerim Paşa, merkezden gelen emir üzerine en sert tedbiri alan vali olmuştu. Abdülkerim Paşa, merkeze yazdığı cevabi yazıda silah atma yasağına uymayanları prangaya koyduracağını söylemişti. Ancak devletin aldığı sert tedbirler ve bazı bölgelerde bu işe engel olamayan muhtarların azledilmesine rağmen mesele çözülemedi. Düğünlerde silah atılması ve ölümler devam etti.

Eğlencelerde atılan silahlar yüzünden yaralanmalar ve ölümler devam ettiğinden, 1856’da yeni bir emir yayınlayanak düğünlerde silah atılması tekrar yasaklandı. Emrin aksine hareket edip, eğlencelerde silah atanlar kaza sonucunda birisini öldürürlerse ona katil muamelesi yapılıp, ceza verilecekti. Ancak verilen cezalar ve devletin meselenin üzerine gitmesi problemi yine çözemedi.

1892’de tekrar yeni bir emir yayınlandı. Fakat 1900’lü yıllara gelindiğinde aynı hastalığımız devam ediyordu. 5 Kasım 1903 tarihli Sabah gazetesinde çıkan bir haberde "Hükümet halk için neyin iyi neyin kötü olduğunu bildiğinden çeşitli kanunlar koyar. Halkın yapması gereken bunlara itaat etmektir. Düğünlerde silah atmanın yasaklanması da insanların birtakım kazalardan korunmasını amaçlar. Bir taraftan sevinç ve neşe içinde eğlenirken, diğer taraftan bir facia yüzünden herkesin üzüntüye boğulması hükümetin emirlerine uymakla mümkündür" deniliyor ve atılan silahlardan ölen insanlar anlatılıyordu.

Kaynak:
Erhan Afyoncu – 4 Kasım 2018
ERHAN AFYONCU – Osmanlı’da düğünde silah kullananlara pranga bile vurulurdu

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Osmanlı İmparatorluğu’nda Askeri Havacılık

Yeşilköy Havaalanı, 1911

Haziran 1909’da Paris’teki Uluslararası Havacılık Konfernansı’na iki Osmanlı pilotunu göndermesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun askerî havacılığının ilk adımı atıldı. Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa tarafından temelleri atılan Osmanlı askerî havacılığı, 1911 yılında Fen Kıtaları Müstahkem Genel Müfettişliği 2. Şubesi bünyesinde Havacılık Komisyonu adıyla faaliyete geçirilmiştir. Havacılık Komisyonu’nun temellerini Fransa’dan satın alınan biri 25 Beygirlik, biri de 50 Beygirlik iki uçak oluşturmuştur.

Hava desteğinin önemine şahit olan Osmanlı Devleti kendi askeri hava gücünü oluşturmaya karar vermişti. Bu amaçla, savaş uçuşu eğitimine katılmaları için 1910’un sonlarında Avrupa’ya subaylar gönderildi. Fakat, kötü hayat koşullarından dolayı program iptal edildi ve subaylar 1911 ilkbaharında İstanbul’a döndüler. Zamanın Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa askeri havacılık fikrini desteklemeye devam etti ve 1911’de yapılan denemelerde en yüksek manevra puanlarını alan subaylar olan Yüzbaşı Fesa Bey ve Mülazım-ı Evvel Yusuf Kenan Bey’i daha iyi uçuş eğitimi almaları için Fransa’ya gönderdi.

1911’in sonlarında Süreyya İlmen, Harbiye Bakanlığı Fen Kıtaları Müstahkem Genel Müfettişliği’ne bağlı Havacılık Komisyonu’nu kurmakla görevlendirildi.

21 Şubat 1912’de Fesa ve Yusuf Kenan uçuş eğitimlerini tamamladılar ve 780. ve 797. Fransız havacılık diplomalarıyla eve döndüler. Aynı yıl, sekiz subay daha Fransa’ya uçuş eğitimine gönderildi.

1911 Trablusgarp Savaşı’nın patlak vermesiyle dünyadaki ilk hava saldırısının fitili de ateşlendi. İtalya, bu savaşta keşif ve bombalama uçuşu yapmak üzere getirdiği uçaklarını kullanmıştı. Dünyanın ilk hava harekatına sahne olan bu savaşta, Osmanlı ordusu hiçbir şekilde uçak ve balon kullanamadı.

Balkan Savaşları

Balkan Harbinde Osmanlı tayyarecileri, 1912

1912 yılında ise başlayan Balkan Savaşlarında, Deperdussin, Bleriot, Harlan ve Mars tipi uçaklarla Osmanlı tayyare bölükleri kendini mümkün olduğunca göstermiştir.

İstanbul-Kahire Seferi

Balkan Savaşının acı hatıralarını silmek ve Türk Havacılığını tanıtmak için Harbiye Nazırı Enver Paşa, iki tayyarelik bir filonun Kahire’ye gitmesini kararlaştırdı.Bu yolculuğa Bleriot marka “Muavenet-i Milliye” uçağıyla, Deperdussine marka “Prens Celaleddin” uçağı katılmıştır.İstanbul’dan hareketle Eskişehir, Afyon, Konya, Ulukışla, Adana, Halep, Humus, Beyrut, Şam, Kudüs, El-Ariş, Port-Said, Kahire ve İskenderiye’den oluşan toplam 25 saat ve 2515 km’lik bir güzergâh üzerinden yürütülecekti.Seyahat 8 Şubat 1914’de İstanbul Yeşilköy’den başlamıştır. Törene Enver, Talat ve Cemal Paşalar katılmıştır. Şam’a ulaşan Fethi Bey ve Rasıt Sadık Bey, Kudüs’e gitmek için 27 Şubat’ta Şam’dan havalanmışsa da, bir süre sonra uçakları Taberiye Gölü yakınlarında düşmüştür. Bu uçuşu tamamlamak için üç sefer daha gerçekleştirilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı

Birinci Dünya Savaşı döneminde, müttefik olunan Almanya’dan gizlice getirilen uçaklar ve düşmandan ele geçirilen uçaklar kullanıldı. Savaşın pek çok döneminde hava harekatı yetersizliklerden ötürü kısıtlandı, ancak yine de kayda değer uçuşlar yapıldı.

Dört yıl süren savaştan sonra imzalanan antlaşmayla ordu dağıtıldı. Tayyare bölükleri lağvedildi. Kurtuluş Savaşının hazırlık evresinde, Birinci Dünya Savaşından kalma uçaklar onarılmaya başlandı. İtalya’dan satın alınan Spad 13 tipi birkaç uçakla da yeniden birlikler oluşturuldu ve sevkiyatlar başladı.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti (Kızılay) İlk Yardım Broşürü – 1910’lar

1910’lu yıllara ait Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti (Kızılay) ilk yardım broşürü…

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Osmanlı Ermenileri ve Türkiye Ermenileri

Bir Osmanlı Ermenisi (1779)

Osmanlı Devleti kuruluş döneminde Ermeniler, genellikle Çukurova, Doğu Anadolu ile Kafkasya bölgelerinde bulunan beylikler altında yaşamaktadırlar. Bursa’nın başkent olduğu dönemde Ermeni ruhani reisliği başkente alınmıştır. İstanbul’un fethinden sonra da İstanbul’a taşınmış ve daha sonra da İstanbul Ermeni Patrikhanesi kurdurulmuştur. Refah ve huzur içinde yaşayan Ermeniler Anadolu’dan gelen göçlerle İstanbul’da büyük bir cemaat oluşturmuştur.

Osmanlı Devleti, Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile yapmayı vaadettiği ıslahatları ilân etmiş, ancak gayrimüslimler verilen yeni haklardan memnun kalmamışlardır. Tanzimat ile gayrimüslimlere askerlik mükellefiyeti getirilmiş, devlet memuriyetleriyle idari ve askeri okullara girmelerine izin verilmiştir.

Osmanlı yönetimindeki diğer gayrimüslim azınlıklar gibi Ermeniler de askere gitmedikleri gibi, gerek bürokraside gerekse ticari hayatta kilit noktaları ele geçirmek suretiyle, toplum içinde ön plana çıkmışlardır.

10. yüzyılda, Abbâsî ordusunda yer alan Türk kumandan ve ailelerin Ermenilerle ilişkileri olsa da; Ermeniler ile Türkler arasındaki ilk büyük çaplı ilişliler 11. yüzyılda, 1015-1020 yılları arasında Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alp Arslan’ın babası Çağrı Bey’in Doğu Anadolu’ya düzenlediği bir keşif sırasında başladı. Bu yıllarda Ermeniler, Doğu Roma İmparatorluğu himayesinde yaşamaktaydı. 1071’deki Malazgirt Meydan Muharebesi’nde Selçukluların galip gelmesi ve kısa sürede Anadolu’ya yerleşmesinin ardından Doğu Roma himayesinde yaşayan Ermeniler Klikya bölgesine yerleşerek, burada Doğu Roma’ya bağlı bir prenslik kurdu. Bu prenslik, 1375 yılında Memlûk Sultanlığı tarafından yıkıldı. Bölgenin 15 ve 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu tarafından ele geçirilmesiyle, buradaki Ermeniler Osmanlı egemenliğine girdi.

İmparatorluğun kuruluş ve yükseliş dönemi

Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi’nin 1324 yılında Bursa’yı başkent yapmasının ardından Kütahya’daki Ermenilerin çoğunluğu ve Ermeni ruhani merkezleri Bursa’ya nakledildi. 1461’de II. Mehmed, Bursa’da bulunan Ermeni psikopos Ovakim ve Anadolu’daki bazı Ermenileri, devletin yeni başkenti İstanbul’a getirdi. Samatya’da bulunan Sulumanastır isimli kiliseyi Ermenilere veren II. Mehmed, yayınladığı bir fermanla İstanbul Ermeni Patrikhanesini kurdurttu ve Ovakim’i patrik olarak tayin etti.

İstanbul'daki Ermeni kadınlar ve çocuklar (1912)

I. Selim’in 1514-1516’da Güney Kafkasya ve Doğu Anadolu’yu fethetmesiyle buradaki Ermeniler de aynı cemaat bünyesine alınarak İstanbul Patrikliğine bağlandı.

Tanzimat sonrası

  • Tanzimat ile gayrimüslimlere askerlik mükellefiyeti getirilmiş, devlet memuriyetleriyle idari ve askeri okullara girmelerine izin verilmiştir.
  • 1863: Buna dayanarak Ermeniler, 1863’de yürürlüğe giren 99 maddeden oluşan Ermeni Milleti Nizamnamesi’ni bir fermanla Babıâli’ye onaylatmışlardır.

I. Dünya Savaşı öncesi dönem

1914 Osmanlı nüfus sayımı sonuçlarına göre, imparatorluk sınırları içerisindeki Ermenilerin toplam nüfusu 1.229.007’ydi.

Osmanlı yönetimi altında Ermeniler

Ermenistan, on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda büyük ölçüde Osmanlı yönetimi altındaydı. Ermeni milleti olarak adlandırılan Ermenilere, Kostantiniyye Ermeni Patrikhanesi’nin ruhani lideri önderlik ediyordu. Büyük cemaatlerin batı illerinde, özellikle başkent Kostantiniyye’de de yaşamasına rağmen nüfus, Türkiye Ermenistanı ya da Batı Ermenistan olarak da anılan Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu illerinde yoğunlaşmıştı. Halk; ezici çoğunluğun bağlı olduğu Ermeni Apostolik mezhebinin yanı sıra Ermeni Katolik ve Ermeni Protestan mezheplerine de bağlıydı. Millet sistemi sayesinde, Osmanlı hükûmeti tarafından yapılan küçük kapsamlı müdahaleler sayılmazsa Ermeni toplumuna kendilerini kendi sistemleri altında yönetme hakkı verilmişti. Düzyanları (darphane yöneticileri), Balyanları (saray mimarları) ve Dadyanları (barut kontrolörleri ve sanayi fabrikası yöneticileri) kapsayan Kostantiniyye merkezli zengin sosyete Amira sınıfı dışındaki Ermeni nüfusun yaklaşık %70’i taşrada tehlikeli koşullar altında fakir bir şekilde yaşamaktaydı. Ermeni nüfusla ilgili var olan verilerde, Ermeni Patrikhanesi’ne ait rakamlar ile Osmanlı resmî rakamları birbirini tutmamaktadır. Patrikhaneye göre 1878 yılında 400.000’i Kostantiniyye ile Balkanlarda, 600.000’i Anadolu ile Kilikya’da, 670.000’i Küçük Ermenistan ile Kayseri civarında ve 1,300.000’i Batı Ermenistan’da olmak üzere üç milyon Ermeni yaşamaktaydı. Doğu illerinde Ermeniler, Türk ve Kürt komşuları tarafından zaman zaman ağır vergi uygulamalarına, haydutluğa ve adam kaçırmalara maruz kalmalarının yanı sıra İslam’a geçmeye zorlanmaktaydı ve bunlar yapılmadığı takdirde merkezî ya da yerel makamların müdahalesi olmaksızın sömürülmekteydi. Müslüman ülkelerde uygulanan zimmî sistemine uygun olarak Osmanlı İmparatorluğu’nda da Hristiyan ve ayrıca Yahudilere tanınan belirli özgürlükler vardı. İmparatorluğun zimmî sistemi büyük ölçüde Ömer Paktı örnek alınarak oluşturulmuştu. Gayrimüslimlere yaşama ve ibadet özgürlüğü hakları tahsis edilmişti ancak özünde ikinci sınıf vatandaş konumundaydılar ve Türkçede kâfir ya da imansız anlamlarına gelen gâvur sözcüğüyle küçük düşürücü bir şekilde adlandırılıyorlardı. Ömer Paktı kapsamında gayrimüslimlerin yeni ibadet alanları inşa etmesi yasaklansa da bu yasağa Osmanlı İmparatorluğu’nun her bölgesinde uyulmadı. Bazı yerlere tapınak inşa edilmesinin önüne geçilse de bazı bölgelerde yeni ibadet yapılarının ortaya çıkışı görmezden gelindi. Dini azınlık mahallelerinin oluşumu ile ilgili herhangi bir yasa bulunmamasına rağmen ibadet yeri oluşturma engeli yüzünden gayrimüslim halk var olan tapınaklara yakın yerlerde toplanıp yaşamaya başladı.

Diğer yasal kısıtlamalara ek olarak Hristiyanlar, Müslümanlarla eşit görülmüyordu ve onlara karşı çeşitli yasaklamalar vardı. Gayrimüslimlerin Müslümanlara karşı herhangi bir suçta tanıklığı mahkemeler tarafından kabul edilmiyordu ve bu durum, onların tanıklığının yalnızca ticari durumlarda göz önüne alınabilir olduğu anlamına geliyordu. Ayrıca gayrimüslimlerin silah taşıması ve atlara ya da develere binmesi de yasaktı. Gayrimüslim evleri de Müslümanların gözünden kaçmadı ve inançlarına ait uygulamalar birçok şekilde sınırlandırıldı. Örneğin imparatorlukta kilise çanlarının çalması kesinlikle yasaktı.

Türkiye Ermenileri

Türkiye Ermenileri, nüfusu 40.000 ile 76.000 arasında değişen (Hemşinliler dahil edilmemiştir) ve çoğunluğu İstanbul’da yaşayan topluluktur. Türkiye Ermenileri, diğer gayrimüslim cemaatlerde de olduğu gibi yurtdışına göçler, düşük doğum oranları ve daha yüksek ölüm oranlarından dolayı azalmaktadır.

1900'lerin başlarında geleneksel kıyafetleriyle Türkiye'de yaşayan bir Ermeni, Artvin

Büyük çoğunluğu bağımsız bir Hristiyan mezhebi olan Ermeni Apostolik Kilisesi mensubu, çok küçük bir bölümü ise Roma Katolik Kilisesi mensubudur. Tüm Türkiye Ermenileri 60 binin biraz üzerinden gösteren Uluslararası Azınlık Hakları Organizasyonu, bu nüfusun 60 binini Apostolik, 2 binini ise Katolik olarak belirtir ve az sayıda Protestan Ermeninin varlığını da bildirir. Ermeni Apostolik Kilisesi mensubu olanlar İstanbul Ermeni Patrikhanesi’ne bağlıdırlar. Lozan Antlaşması’na göre azınlık statüsünde sayılıp okul açabilirler, gazete ve dergi çıkarabilirler.

Nüfus

Türkiye Ermenileri kabaca 3’e ayrılır. Bunlar;

  • Resmi Ermeniler: Kiliseler bağlı olan Ermenilerdir. Alt kimliğini açıkca belli eden kişilerdir.
  • İslamlaşmış Ermeniler 17. ve 18. yüzyıllarda Müslümanlaşan bu Ermenilere Hemşinliler örnek verilebilir.
  • Gizli Ermeniler: Ermeni İsyanları ve Ermeni Kırımı sonrası Müslümanlaşan ve Kürt-Alevi kimliğini ortaya çıkaran Ermenilerdir, Ermenilik bilincini koruyan ya da korumayan, genelde Anadolu’da yaşayan bireylerdir. Örneğin, Dersim Ermenileri. Günümüzde Dersim Ermenileri dernek kurarak kimliğini açıkça yaşamaya başlamıştır.

Türk vatandaşı olmayan ve nüfus olarak genel Ermeni nüfusu içinde yer almayan; ama Türkiye’de yaşayan Ermeni kökenli kaçak işçiler de ayrı bir grup olarak ele alınabilir. Nüfusları siyasi liderlerce farklı ve 100.000 gibi büyük sayılarla belirtilse de yapılan araştırmalar bu nüfusun 10-13 bin civarında olduğudur. Göçmenler Ermenistan’ı çok etkilen 7,2 şiddetindeki Spitak Depreminden sonra ve Sovyet dönemi sonrası hâlâ süren ekonomik istikrarsızlık yüzünden Türkiye’ye gelmiştir. Gelenlerin çoğu kadındır ve ev işlerinde çalışmaktadırlar.

Dağılım

Türkiye’nin 60 bin üzerindeki Ermeni nüfusunun yaklaşık 50 bini İstanbul’da yaşamaktadır. Bu topluluğun 30 bini ise sadece tek bir ilçede, Bakırköy’de yaşamaktadır. Bir diğer önemli yerleşim yeri ise Hatay’a bağlı Vakıflı köyüdür. Nüfusunun tamamı Ermeni olan Vakıflı köyü, bu anlamda Türkiye’deki tek yerleşim yeridir.

Türkiye'de yaşayan Gizli Ermeniler (Kripto-Ermeniler)
Diaspora

Cumhuriyet sonrasında çeşitli nedenlerle Türkiye’yi terk eden Ermeniler, farklı ülkelere göç etmişlerdir. Örneğin, Ermenistan milli takımında da forma giymiş olan Türkiye doğumlu Hollandalı futbolcu Aras Özbiliz bu gruba örnektir.

Türkiye’de Ermenice

Türkiye’de Ermenice (Batı Ermenice lehçesi) bugünkü Ermeni toplumunda sadece küçük bir azınlık tarafından konuşulmaktadır. Ermeni toplumunun yüzde 82’si anadili olarak Türkçe konuşurken, Ermeni toplumunun sadece yüzde 18’i anadili olarak Ermenice konuşuyor. Bu oran gençler arasında daha da düşüktür, ve yüzde 92’si anadili olarak Türkçe konuşurken, sadece yüzde 8’i anadili olarak Ermenice konuşmaktadır. anadili olarak Türkçe Ermenice’nin yerini alıyor ve bu yüzden Türkiye’de Ermenice yok olma sürecine girmiştir. UNESCO, Türkiye’de Ermeni dilini Dünya yıllık "Atlas of the World’s Languages in Danger" (Tehlikede olan Dünya Dilleri Atlası)na eklemiştir ve burada Türkiye’de Batı Ermeni lehçesini "definitely endangered language" (kesinlikle tehlikede bir dil) olarak tanımlanıyor.

Kaynak:
Osmanlı Ermenileri – Vikipedi
Türkiye Ermenileri – Vikipedi

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Eskişehir’de Osmanlı Dönemi ve Sonrası Türkiye’nin İlkleri

Eskişehir… Eski tarihlerde de birçok ilklere adreslik etmiş coğrafyada, Osmanlı Dönemi ve sonrası Türkiye’nin ilkleri olarak gerçekleşenler;

*** Osmanlı’da ilk verginin alınması (Pazar Baçı)

*** Osmanlı’da ilk hutbenin okunması (Osman Bey Dönemi)

*** Türk tarihinin ilk modern haritasının çizilmesi. (1896)

1896’da çizilerek Türk tarihinin ilk modern haritası olan 1/10.000 ölçekli Eskişehir planı.

*** İlk Temyiz Mahkemesinin açılması (1923)

*** İlk Tarımsal Araştırma Enstitüsü’nün (Geçit Kuşağı Tarımsal Araştırma Enstitüsü) kurulması (1925)

*** İlk eğitmen kursunun açılması (1936)

*** İlk Köy Enstitüsü’nün açılması (1940)

*** İlk Türk otomobili Devrim‘in üretimi (1961)

Devrim

*** İlk Türk lokomotifi Karakurt‘un üretimi (1961)

Karakurt

*** Dünyada öğrencilerin kanlarını satarak kurduğu ilk tiyatro (1961)

*** İlk akülü yük aracı üretimi

*** İlk cadde süpürme aracı üretimi

*** İlk otobüs yıkama aracı üretimi

*** İlk damperli kamyon üretimi

*** İlk kantar üretimi

*** İlk jet motoru yenilemesi

*** İlk F-16 motoru üretimi

*** İlk helikopter parçası üretimi

*** Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı kupalarını kazanan ilk anadolu futbol takımı (1970-1971)

Eskişehirspor  1970-1971

*** İlk Türk 4×4 ticari aracı olan Türkar’ın üretimi (2009)

Türkar

*** İlk Yüksek Hızlı Tren seferinin yapıldığı şehir (2009)

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Kadızadeliler – Osmanlı’nın Paralel Devleti

Kadızadeler, Kadızadeliler, ya da Fakılar, Osmanlı Devleti’nde 17. yüzyılda etkili olan siyasi-dini harekettir. 17. yüzyılda politik ve ideolojik farklılıklar oluşturarak ayaklanmalar çıkarmışlardır. Tasavvuf ve tarikat mensuplarına düşman oldular. Devletin türlü alanlarında geri kalışın sorumlusu olarak görüldüler. Onlara göre peygamber zamanından sonra çıkan yenilikler hoş görülmemelidir.

Osmanlı dini hayatında önemli bir yere sahip olan Kadızadelilerin en güçlü ve faal oldukları dönem, 1620 ile 1680 yılları arasındadır. 1650’den itibaren, Osmanlı sarayı üzerinde de etkili olmaya başlayan Kadızadeliler, bazı kaynaklarda “Fakihler” olarak da anılmaktadır. Kadızadelileri, 17. yüzyılda sosyal, kültürel ve dini alanda gittikçe alevlenen ve devletin bünyesini de saran bir akımın temsilcileri olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Kadızadeliler bir bakıma, “Selefiler”in takipçileri sayılabilirler, zihniyet itibariyle kendi inanış biçimi dışındakileri tasfiye (Selefi) eden, İslâmiyet dışına iten, “kâfir” ilân eden bir dini harekettir (Bu hareketin fikirlerinin temeli 13. yüzyılda yaşamış ve İslâm dünyasında yüzyıllar boyunca etkili olmuş Vehhabiliğin de kökenlerini aldığı İbn-i Teymiyye (öl.1328)’ye dayanır).

Kadızadeliler, çoğunlukla kadı ve vaizlerden oluşmaktaydı. Özellikle Mevleviler gibi Anadolu erenlerinin kurduğu tasavvufi İslâm anlayışına karşı cephe almışlardır. Devletin 17. yüzyılda savaş alanlarında yaşadığı bozgunlar, Kadızadelilerin işini kolaylaştırmış, halk arasında yaşanan felaketlerin esasen birer bela ve musibet olduğu fikrini yaymalarına imkân vermiştir.

Esnaf üzerinde etkili oldular

Kadızadeliler, daha ziyade esnaf zümresi üzerinde etkili olmuşlardır. Çoğu eğitimsiz veya sadece okur-yazar olan bu kesim, dine sıkı bağlı olma ve bütün dini emirleri ayrıntılarıyla uygulamaya hazır bir topluluk özelliği taşımaktaydı. Bu bakımdan cami vaazları, Kadızadelilerin halka ulaşmaları açısından çok önemliydi. Kadızadelilerin ana buluşma mekânı olan Fatih Camii’ndeki hararetli ve duygulu vaazları, halkta büyük yankı uyandırıyordu (FETÖ ele başısının 1978 yılında ağlayarak Kestanepazarın’da verdiği vaazları bize hatırlatmaktadır..).

Kadı, müderris, imam, müezzin gibi dini meslek gruplarından oluşan bu hareketin başlıca üç önemli lideri ön plana çıkar;
Kadızade Mehmed Efendi (1582-1635),
Üstüvani Mehmed Efendi (1608-1661) ve
Vani Mehmed Efendi (öl.1685).

Kaynak:
Kadızadeliler – Vikipedi
Osmanlı’nın paralel devleti: Kadızadeliler – Aydınlık

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın