Türk Keneşi – Türk Konseyi

Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Keneşi

Türk Keneşi (eski adı: Türk Konseyi) (Azerice: Türk Şurası, Kazakça: Түрік кеңесі, Kırgızca: Түрк кеңеш, İngilizce: Turkic Council), veya Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Keneşi (TDKÜİK veya TDKİK) 3 Ekim 2009’da Nahçıvan’da imzalanan Nahçıvan Anlaşması ile, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye arasında kurulmuş olan uluslararası örgüttür. Türkmenistan ve Özbekistan tarafsızlık politikaları nedeniyle Keneşe üye değildir, ancak bu iki ülke potansiyel üye adaylarıdır. Bu iş birliği konseyinin kurulması fikri ilk olarak 2006 yılında Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev tarafından ileri atılmıştır.

Temelleri, 1992 yılından bu yana belli aralıklarla toplanan Türkçe Konuşan Ülkeler Zirvesi’ne dayanan keneşin kurumsal merkezleri İstanbul (Genel Sekreterlik), Bakü (Parlamenterler Asamblesi) ve Astana (Türk Akademisi)’dır.

Türk Keneşi Bayrağı

22 Ağustos 2012 tarihinde Bişkek’te toplanan 2. Türk Keneşi Dışişleri Bakanları toplantısında Türk Keneşi’nin resmî bayrağı kabul edildi. Bu bayrak dört üye ülkeye ait semboller içermektedir. Rengini Kazakistan bayrağından, ortasındaki güneşi Kırgızistan bayrağından, hilali Türkiye bayrağından ve 8 köşeli yıldızı ise Azerbaycan bayrağından almaktadır.

Organlar

Türk Keneşi’nin üç merkezi bulunmaktadır. Bunlar İstanbul, Bakü ve Astana’dır. İstanbul Genel Sekreterliğin. Bakü, Parlamenterler Asamblesi’nin, Astana ise Türk Akademisi’nin merkezidir.

  • Genel Sekreterlik, İstanbul
    • Devlet Başkanları Keneşi
    • Dışişleri Bakanları Keneşi
    • Kıdemli Memurlar Komitesi
    • Aksakallar Keneşi
  • Türk Parlamenterler Asamblesi (TÜRKPA), Bakü
  • Türk Akademisi, Astana
  • Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY), Ankara
  • Türk İş Keneşi
  • Göçebe Uygarlık Merkezi, Bişkek
  • Türk Kültür ve Miras Vakfı

Ülke devlet başkanları yılda bir kez resmî, bir kez de gayriresmî olarak çeşitli şehirlerde toplanır. Ayrıca üye ülkelerin dışişleri bakanları ve bürokratları da yıl içerisinde düzenli toplantılar gerçekleştirir. Meclis başkanları ve heyetleri Bakü’de toplanır.

Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye Devlet Başkanları tarafından Türk Keneşi’nin ilk Genel Sekreteri seçilen Türk diplomat Halil Akıncı, bu görevi Eylül 2010 – Eylül 2014 tarihleri arasında yürüttü. 5 Haziran 2014 tarihinde Bodrum’da düzenlenen 4. Türk Keneşi Zirvesi sırasında üye ülkelerin Devlet Başkanları tarafından Ramil Hasanov’un ardından, Bağdad Amreyev üç yıl süreyle genel sekreter seçilmiştir.

Üye ülkeler

  • Azerbaycan
  • Kazakistan
  • Kırgızistan
  • Türkiye

Olası gelecek üye ülkeler

  • Özbekistan
  • Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
  • Türkmenistan

Gözlemci ülke

  • Macaristan

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Osmanlı Ermenileri ve Türkiye Ermenileri

Bir Osmanlı Ermenisi (1779)

Osmanlı Devleti kuruluş döneminde Ermeniler, genellikle Çukurova, Doğu Anadolu ile Kafkasya bölgelerinde bulunan beylikler altında yaşamaktadırlar. Bursa’nın başkent olduğu dönemde Ermeni ruhani reisliği başkente alınmıştır. İstanbul’un fethinden sonra da İstanbul’a taşınmış ve daha sonra da İstanbul Ermeni Patrikhanesi kurdurulmuştur. Refah ve huzur içinde yaşayan Ermeniler Anadolu’dan gelen göçlerle İstanbul’da büyük bir cemaat oluşturmuştur.

Osmanlı Devleti, Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile yapmayı vaadettiği ıslahatları ilân etmiş, ancak gayrimüslimler verilen yeni haklardan memnun kalmamışlardır. Tanzimat ile gayrimüslimlere askerlik mükellefiyeti getirilmiş, devlet memuriyetleriyle idari ve askeri okullara girmelerine izin verilmiştir.

Osmanlı yönetimindeki diğer gayrimüslim azınlıklar gibi Ermeniler de askere gitmedikleri gibi, gerek bürokraside gerekse ticari hayatta kilit noktaları ele geçirmek suretiyle, toplum içinde ön plana çıkmışlardır.

10. yüzyılda, Abbâsî ordusunda yer alan Türk kumandan ve ailelerin Ermenilerle ilişkileri olsa da; Ermeniler ile Türkler arasındaki ilk büyük çaplı ilişliler 11. yüzyılda, 1015-1020 yılları arasında Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alp Arslan’ın babası Çağrı Bey’in Doğu Anadolu’ya düzenlediği bir keşif sırasında başladı. Bu yıllarda Ermeniler, Doğu Roma İmparatorluğu himayesinde yaşamaktaydı. 1071’deki Malazgirt Meydan Muharebesi’nde Selçukluların galip gelmesi ve kısa sürede Anadolu’ya yerleşmesinin ardından Doğu Roma himayesinde yaşayan Ermeniler Klikya bölgesine yerleşerek, burada Doğu Roma’ya bağlı bir prenslik kurdu. Bu prenslik, 1375 yılında Memlûk Sultanlığı tarafından yıkıldı. Bölgenin 15 ve 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu tarafından ele geçirilmesiyle, buradaki Ermeniler Osmanlı egemenliğine girdi.

İmparatorluğun kuruluş ve yükseliş dönemi

Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi’nin 1324 yılında Bursa’yı başkent yapmasının ardından Kütahya’daki Ermenilerin çoğunluğu ve Ermeni ruhani merkezleri Bursa’ya nakledildi. 1461’de II. Mehmed, Bursa’da bulunan Ermeni psikopos Ovakim ve Anadolu’daki bazı Ermenileri, devletin yeni başkenti İstanbul’a getirdi. Samatya’da bulunan Sulumanastır isimli kiliseyi Ermenilere veren II. Mehmed, yayınladığı bir fermanla İstanbul Ermeni Patrikhanesini kurdurttu ve Ovakim’i patrik olarak tayin etti.

İstanbul'daki Ermeni kadınlar ve çocuklar (1912)

I. Selim’in 1514-1516’da Güney Kafkasya ve Doğu Anadolu’yu fethetmesiyle buradaki Ermeniler de aynı cemaat bünyesine alınarak İstanbul Patrikliğine bağlandı.

Tanzimat sonrası

  • Tanzimat ile gayrimüslimlere askerlik mükellefiyeti getirilmiş, devlet memuriyetleriyle idari ve askeri okullara girmelerine izin verilmiştir.
  • 1863: Buna dayanarak Ermeniler, 1863’de yürürlüğe giren 99 maddeden oluşan Ermeni Milleti Nizamnamesi’ni bir fermanla Babıâli’ye onaylatmışlardır.

I. Dünya Savaşı öncesi dönem

1914 Osmanlı nüfus sayımı sonuçlarına göre, imparatorluk sınırları içerisindeki Ermenilerin toplam nüfusu 1.229.007’ydi.

Osmanlı yönetimi altında Ermeniler

Ermenistan, on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda büyük ölçüde Osmanlı yönetimi altındaydı. Ermeni milleti olarak adlandırılan Ermenilere, Kostantiniyye Ermeni Patrikhanesi’nin ruhani lideri önderlik ediyordu. Büyük cemaatlerin batı illerinde, özellikle başkent Kostantiniyye’de de yaşamasına rağmen nüfus, Türkiye Ermenistanı ya da Batı Ermenistan olarak da anılan Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu illerinde yoğunlaşmıştı. Halk; ezici çoğunluğun bağlı olduğu Ermeni Apostolik mezhebinin yanı sıra Ermeni Katolik ve Ermeni Protestan mezheplerine de bağlıydı. Millet sistemi sayesinde, Osmanlı hükûmeti tarafından yapılan küçük kapsamlı müdahaleler sayılmazsa Ermeni toplumuna kendilerini kendi sistemleri altında yönetme hakkı verilmişti. Düzyanları (darphane yöneticileri), Balyanları (saray mimarları) ve Dadyanları (barut kontrolörleri ve sanayi fabrikası yöneticileri) kapsayan Kostantiniyye merkezli zengin sosyete Amira sınıfı dışındaki Ermeni nüfusun yaklaşık %70’i taşrada tehlikeli koşullar altında fakir bir şekilde yaşamaktaydı. Ermeni nüfusla ilgili var olan verilerde, Ermeni Patrikhanesi’ne ait rakamlar ile Osmanlı resmî rakamları birbirini tutmamaktadır. Patrikhaneye göre 1878 yılında 400.000’i Kostantiniyye ile Balkanlarda, 600.000’i Anadolu ile Kilikya’da, 670.000’i Küçük Ermenistan ile Kayseri civarında ve 1,300.000’i Batı Ermenistan’da olmak üzere üç milyon Ermeni yaşamaktaydı. Doğu illerinde Ermeniler, Türk ve Kürt komşuları tarafından zaman zaman ağır vergi uygulamalarına, haydutluğa ve adam kaçırmalara maruz kalmalarının yanı sıra İslam’a geçmeye zorlanmaktaydı ve bunlar yapılmadığı takdirde merkezî ya da yerel makamların müdahalesi olmaksızın sömürülmekteydi. Müslüman ülkelerde uygulanan zimmî sistemine uygun olarak Osmanlı İmparatorluğu’nda da Hristiyan ve ayrıca Yahudilere tanınan belirli özgürlükler vardı. İmparatorluğun zimmî sistemi büyük ölçüde Ömer Paktı örnek alınarak oluşturulmuştu. Gayrimüslimlere yaşama ve ibadet özgürlüğü hakları tahsis edilmişti ancak özünde ikinci sınıf vatandaş konumundaydılar ve Türkçede kâfir ya da imansız anlamlarına gelen gâvur sözcüğüyle küçük düşürücü bir şekilde adlandırılıyorlardı. Ömer Paktı kapsamında gayrimüslimlerin yeni ibadet alanları inşa etmesi yasaklansa da bu yasağa Osmanlı İmparatorluğu’nun her bölgesinde uyulmadı. Bazı yerlere tapınak inşa edilmesinin önüne geçilse de bazı bölgelerde yeni ibadet yapılarının ortaya çıkışı görmezden gelindi. Dini azınlık mahallelerinin oluşumu ile ilgili herhangi bir yasa bulunmamasına rağmen ibadet yeri oluşturma engeli yüzünden gayrimüslim halk var olan tapınaklara yakın yerlerde toplanıp yaşamaya başladı.

Diğer yasal kısıtlamalara ek olarak Hristiyanlar, Müslümanlarla eşit görülmüyordu ve onlara karşı çeşitli yasaklamalar vardı. Gayrimüslimlerin Müslümanlara karşı herhangi bir suçta tanıklığı mahkemeler tarafından kabul edilmiyordu ve bu durum, onların tanıklığının yalnızca ticari durumlarda göz önüne alınabilir olduğu anlamına geliyordu. Ayrıca gayrimüslimlerin silah taşıması ve atlara ya da develere binmesi de yasaktı. Gayrimüslim evleri de Müslümanların gözünden kaçmadı ve inançlarına ait uygulamalar birçok şekilde sınırlandırıldı. Örneğin imparatorlukta kilise çanlarının çalması kesinlikle yasaktı.

Türkiye Ermenileri

Türkiye Ermenileri, nüfusu 40.000 ile 76.000 arasında değişen (Hemşinliler dahil edilmemiştir) ve çoğunluğu İstanbul’da yaşayan topluluktur. Türkiye Ermenileri, diğer gayrimüslim cemaatlerde de olduğu gibi yurtdışına göçler, düşük doğum oranları ve daha yüksek ölüm oranlarından dolayı azalmaktadır.

1900'lerin başlarında geleneksel kıyafetleriyle Türkiye'de yaşayan bir Ermeni, Artvin

Büyük çoğunluğu bağımsız bir Hristiyan mezhebi olan Ermeni Apostolik Kilisesi mensubu, çok küçük bir bölümü ise Roma Katolik Kilisesi mensubudur. Tüm Türkiye Ermenileri 60 binin biraz üzerinden gösteren Uluslararası Azınlık Hakları Organizasyonu, bu nüfusun 60 binini Apostolik, 2 binini ise Katolik olarak belirtir ve az sayıda Protestan Ermeninin varlığını da bildirir. Ermeni Apostolik Kilisesi mensubu olanlar İstanbul Ermeni Patrikhanesi’ne bağlıdırlar. Lozan Antlaşması’na göre azınlık statüsünde sayılıp okul açabilirler, gazete ve dergi çıkarabilirler.

Nüfus

Türkiye Ermenileri kabaca 3’e ayrılır. Bunlar;

  • Resmi Ermeniler: Kiliseler bağlı olan Ermenilerdir. Alt kimliğini açıkca belli eden kişilerdir.
  • İslamlaşmış Ermeniler 17. ve 18. yüzyıllarda Müslümanlaşan bu Ermenilere Hemşinliler örnek verilebilir.
  • Gizli Ermeniler: Ermeni İsyanları ve Ermeni Kırımı sonrası Müslümanlaşan ve Kürt-Alevi kimliğini ortaya çıkaran Ermenilerdir, Ermenilik bilincini koruyan ya da korumayan, genelde Anadolu’da yaşayan bireylerdir. Örneğin, Dersim Ermenileri. Günümüzde Dersim Ermenileri dernek kurarak kimliğini açıkça yaşamaya başlamıştır.

Türk vatandaşı olmayan ve nüfus olarak genel Ermeni nüfusu içinde yer almayan; ama Türkiye’de yaşayan Ermeni kökenli kaçak işçiler de ayrı bir grup olarak ele alınabilir. Nüfusları siyasi liderlerce farklı ve 100.000 gibi büyük sayılarla belirtilse de yapılan araştırmalar bu nüfusun 10-13 bin civarında olduğudur. Göçmenler Ermenistan’ı çok etkilen 7,2 şiddetindeki Spitak Depreminden sonra ve Sovyet dönemi sonrası hâlâ süren ekonomik istikrarsızlık yüzünden Türkiye’ye gelmiştir. Gelenlerin çoğu kadındır ve ev işlerinde çalışmaktadırlar.

Dağılım

Türkiye’nin 60 bin üzerindeki Ermeni nüfusunun yaklaşık 50 bini İstanbul’da yaşamaktadır. Bu topluluğun 30 bini ise sadece tek bir ilçede, Bakırköy’de yaşamaktadır. Bir diğer önemli yerleşim yeri ise Hatay’a bağlı Vakıflı köyüdür. Nüfusunun tamamı Ermeni olan Vakıflı köyü, bu anlamda Türkiye’deki tek yerleşim yeridir.

Türkiye'de yaşayan Gizli Ermeniler (Kripto-Ermeniler)
Diaspora

Cumhuriyet sonrasında çeşitli nedenlerle Türkiye’yi terk eden Ermeniler, farklı ülkelere göç etmişlerdir. Örneğin, Ermenistan milli takımında da forma giymiş olan Türkiye doğumlu Hollandalı futbolcu Aras Özbiliz bu gruba örnektir.

Türkiye’de Ermenice

Türkiye’de Ermenice (Batı Ermenice lehçesi) bugünkü Ermeni toplumunda sadece küçük bir azınlık tarafından konuşulmaktadır. Ermeni toplumunun yüzde 82’si anadili olarak Türkçe konuşurken, Ermeni toplumunun sadece yüzde 18’i anadili olarak Ermenice konuşuyor. Bu oran gençler arasında daha da düşüktür, ve yüzde 92’si anadili olarak Türkçe konuşurken, sadece yüzde 8’i anadili olarak Ermenice konuşmaktadır. anadili olarak Türkçe Ermenice’nin yerini alıyor ve bu yüzden Türkiye’de Ermenice yok olma sürecine girmiştir. UNESCO, Türkiye’de Ermeni dilini Dünya yıllık "Atlas of the World’s Languages in Danger" (Tehlikede olan Dünya Dilleri Atlası)na eklemiştir ve burada Türkiye’de Batı Ermeni lehçesini "definitely endangered language" (kesinlikle tehlikede bir dil) olarak tanımlanıyor.

Kaynak:
Osmanlı Ermenileri – Vikipedi
Türkiye Ermenileri – Vikipedi

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Yurt dışındaki sürücü belgesi Türkiye’de ne kadar geçerli?

2016 yılından itibaren yurt dışından alınan sürücü belgesiyle Türk Vatandaşları Türkiye’de 1 yıl, yabancılar ise 6 ay süreyle araç kullanabiliyor. Bu sürenin sonunda ise Türk sürücü belgesinin alınması gerekiyor. Türk vatandaşlarının altı aydan fazla ülkemizde bulunmaları halinde, araç kullanırken sürücü belgelerinin dış temsilcilikler veya noter tarafından onaylanmış Türkçe tercümelerini sürücü belgesi ile birlikte yanlarında bulundurmaları zorunlu. Bir yılın sonunda ülkemizde araç kullanılabilmesi için dış ülkelerden alınan sürücü belgelerinin ülkemiz sürücü belgesi ile değiştirilmesi zorunlu.

Dış ülkelerden alınan sürücü belgesi değiştirme işlemlerinde istenilen belgeler nelerdir?

– Yabancı sürücü belgesinin aslı ve renkli fotokopisi

– Noter veya konsolosluk onaylı Türkçe tercümesi

-Kimlik belgesi

– Sürücü sağlık raporu

– Sürücü belgesi değerli kâğıt ve harç bedeli, vakıf payı

-1 adet biyometrik fotoğraf

– Kan grubunu belirtir belge veya yazılı beyan

– Öğrenim belgesi, yurtdışından alınan öğrenim belgelerinin noter tasdikli tercümesi

-Adli Sicil Belgesi (Elektronik ortamda sistemden kontrol edilmektedir.)

Detaylı bilgi için www.nvi.gov.tr internet adresini ziyaret edebilir, sorularınıza buradan yanıt bulabilirsiniz.
Ayrıca 7 gün 24 saat Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü Alo 199 Çağrı Merkezinden hizmet alabilirsiniz.

Kaynak

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

Antarktika’da Türkiye Vakti

Türkiye son yıllarda önemli bilimsel araştırmalar yapıyor. Şimdiki hedef ise Antarktika’da bir bilim üssü kurarak bu çalışmaları derinleştirmek.

Dünya üzerinde Dünyaya En Yabancı Kıta

Dünyanın beşinci kıtası Antarktika güney yarımkurenin en güneyinde bulunuyor.

Kıtanın kara kısmında buzul kalınlığı 1.8 kilometre. Ancak bazı yerlerde buzulların kalınlığı 4.8 kilometreyi buluyor. Kıtada deniz buzları kış aylarında 18 milyon kilometrekare yer tutuyor. Bu rakam yaz aylarında ise 4 milyon kilometrekareye kadar düşüyor.

Antarktika’nın sadece yüzde 1 lik kısmında buzul bulunmuyor.

Bir buz dağının ortalama kalınlığı yaklaşık iki kilometreyi buluyor. Bilim insanlarının yaptığı araştırmalara göre, Antarktika’daki buz tabakalarının erimesi dünyadaki deniz seviyesini 60 metre yükseltebilir.

Kıtanın bazı bölgelerinde rüzgâr hızı 320 kilometreye kadar çıkabiliyor.

Dünyanın en soğuk yeri de Antarktika’da bulunuyor. Vostok Bölgesi’nde sıcaklığın -100 dereceye kadar düştüğü gözlemlendi. Kıtada ölçülen en yüksek sıcaklık ise 14.5 derece.

Dört bir yanı buzlarla kaplı kıtada bulunan McMurdo Vadileri’nde ise hiç kar yok. Öyle ki bu bölgeye en son yağmurun 2 milyon yıl önce yağdığı tahmin ediliyor. McMurdo Vadileri, bu özelliğiyle Mars gezegenine benzetiliyor.

Antarktika kıyılarında bir zamanlar tropik yağmur ormanları yükseliyordu. Bu, günümüzden 52 milyon yıl önceydi.

Antarktika’nın buz tabakası en az 40 milyon yılda oluştu.

Neredeyse tamamı buzullarla kaplı kıta, aynı zamanda dünya üzerinde içilebilir suların yüzde 70’ine sahiptir. Öyle ki dünyanın en çok su kıtlığı çeken ülkelerinden Birleşik Arap Emirlikleri, bu sorunun çözümünü Antarktika buzdağlarında arıyor.

Yeryüzündeki en büyük volkanik bölge Antarktika’da bulunuyor. En az 136 volkanın yer aldığı bölge, yüzeyi kaplayan buz tabakasının 2 kilometre altında yer alıyor.

Antarktika’da çok sayıda buzul gölü bulunuyor. 300’den fazla göl, bilim insanları tarafından Antarktika’da yaşam için en uygun alan olarak kabul ediliyor. Göller, dünyanın çekirdeğinden gelen sıcaklık sayesinde donmuyor.

Batı Antarktika’da yaşanan buzul kaybı, dünyanın bu bölgesinde yerçekimi kuvvetinin azalmasına neden oldu.

Antarktika’nın Taylor Buzulu’nda kan kırmızı bir şelale akıyor. Bilim insanları, bu şelalenin, yerin altındaki bir su kaynağından beslendiği ve içerdiği demirin, suyu oksitlendirmesi sonucu kırmızı rengi aldığını söylüyor.

Kıtadan kırılarak kopan en büyük buz parçası, yaklaşık 11 bin kilometrekare olarak ölçüldü.

Yeryüzünün en soğuk iklimine sahip olan Antarktika, bu özelliği nedeniyle sürüngenlerin yaşamadığı tek kıtadır.

Antarktika resmi bir zaman dilimine sahip değildir.

Antarktika’ya araştırma amacıyla giden ilk Türk bilim insanı Prof. Dr. Atok Karaali’dir. Prof. Dr. Karaali, 1968 yılında gittiği kıtada bir yıl boyunca araştırmalar yaptı. Bu araştırmalarından dolayı da kıtanın güney tarafında bulunan bir kayalığa soyadına atfen “Karaali Kayalıkları” ismi verildi.

TÜRKİYE’NİN ANTARKTİKA ARAŞTIRMALARI

Türkiye, Antarktika’da bilim üssü kurma çalışmalarına hız verdi. Bu amaçla Antarktika’ya iki sefer düzenlendi. Cumhurbaşkanlığının himayesinde Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın uhdesinde başlayan çalışmalar İstanbul Teknik Üniversitesi Kutup Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (PolReC) ekibi tarafından yürütülüyor. İTÜ PolReC Müdürü Doç. Dr. Burcu Özsoy, Antarktika seferleri ve kurulması planlanan Türkiye Bilimsel Araştırma Üssü’yle ilgili sorularımızı yanıtladı.

-Bize Türkiye’nin Antarktika’da gerçekleştirdiği bilimsel araştırmalardan bahsedebilir misiniz?

Türkiye, 2018 yılına kadar birinci ve ikinci ulusal seferleri gerçekleştirdi. Bu seferler esnasında bizim önceliğimiz bilim projelerinin Antarktika’ya taşınması ve bilim insanlarının orada proje yapabilmesiydi. Birincisinde, 4 üniversite kapsamında 9 kişilik bir ulusal sefer gerçekleştirdik. İkinci seferimizin kapsamı biraz daha büyüktü. Toplamda 28 katılımcıdan oluşan bir ekiple ulusal seferimizi gerçekleştirdik. Genelde Antarktika’nın yaz dönemine denk gelen dönemde gitmeyi tercih ediyoruz. Bu seferlerde aynı zamanda Türkiye’nin bir bilim üssünün olması için fizibilite çalışmaları da gerçekleştirdik.

-Bilim seferlerinde ne gibi çalışmalar yapılıyor?

Bölge, dört çatı altında inceleniyor: Fiziki bilimler, yer bilimleri, canlı bilimleri ve sosyal bilimler. Biz genel anlamda canlı bilimleri, fiziki bilimler ve yer bilimleri altında bilimsel projelerimizi taşıdık. Jeoloji, buzul bilimi, deniz buzu, canlı kaynaklar ve balıkları inceleyen biyoloji bilimi gibi farklı çalışmalarımız mevcut.

-Antarktika ne zamandır inceleme konusu yapılıyor?

Antarktika, denizcilerin balina avlarken şans eseri bulduğu bir kıta ve dünyanın beşinci büyük kıtası… Dünyadaki tatlı su rezervlerinin yüzde 70’ine sahip. Bu kıtanın keşfi, 1800’lü yıllara denk geliyor. Ama 1900’lü yılların başından beri dünya ülkeleri oraya seferler düzenleyerek bilimsel araştırma yapıyor.

-Antarktika bilim insanlarına ne tür veriler sunuyor?

Dünyada var olan her türlü oluşum, akıntılarla ve iklimsel olarak Antarktika’ya ve güneye taşınıyor. Dünyanın iklim değişimiyle ilgili geçmişten bugüne yaşadığı her türlü değişim ve dönüşümle ilgili kanıtlara oradan ulaşabiliyoruz. Daha önce dünyanın buz çağlarından geçmiş olması, oradaki taş yapılarının, toprak yapılarının, volkanik yapılarının hangi günlerden, nerelerden şu anki duruma geldiği, buzların genel anlamda iklim sistemi üzerindeki değişikliğine kadar… Bunu buz karotları dediğimiz örneklerle yapıyoruz. Özellikle Çin, Rusya ve ABD gibi ülkeler mümkün olduğunca buzların en dibine inerek milyonlarca yıl önceki karbondioksit miktarlarını, oranlarına kadar ölçebiliyor. İlaç üretiminden hastalıkların çaresine kadar her türlü bilimsel çalışmayı Antarktika’da yapmak mümkün.

-Antarktika’da yapılan bilimsel araştırmalar için dünyanın geleceğini etkileyecek araştırmalar diyebilir miyiz?

Geçmişte ne oldu, bugün ne oldu, ne oluyor soruları ve aldığımız yanıtlar aslında geleceğe de ışık tutuyor. Geçmişten bu yana oluşan her türlü değişim iklimsel sıcaklık ve karbondioksit değişimleri gibi geçmişteki ve bugündeki bilgiler, geleceğe ışık tutuyor.

-Nasıl bir hazırlıktan sonra Antarktika’ya gittiniz?

Bizim seferlerimiz toplamda 50 gün sürüyor. Yaklaşık iki aylık bir sefer süresi olmasına rağmen toplam 6 ay öncesinden hazırlık süreci başlıyor. Antarktika’da yaşam koşulları gerçekten zor. Geçen yıl Sahil Güvenlik Komutanlığı; deniz eğitimi, gemi koşullarında nasıl hareket edileceği, hayatta kalabilme, sağlık eğitimleri ve zodyak kullanımıyla ilgili eğitimler verdi. Bilim insanları ne kadar iyi hazırlanırsa süreç o kadar rahat geçiyor.

-Antarktika seferleri sırasında nerelerde konakladınız?

Birinci sefer gemideydi. Bütün seferimiz gemi üzerinde gerçekleşti. Günlük olarak karaya çıkarak çalışmalarımızı gerçekleştirip, akşam olduğunda tekrar gemiye döndük. 28 kişinin katıldığı ikinci seferi, iki bölümden oluşturduk. Bu seferin bir bölümünde altı projenin gerçekleştirileceği Robert Adası’nda bir kamp alanı kurduk. Bu altı proje için on kişi, bir ay kamp alanında bulundu. Aslında o, Türkiye’nin ilk yerleşkesi anlamına da geliyor. Çünkü Türk bilim insanları ilk kamp alanını oluşturarak bir aylık süreçte, o koşullarda yaşamını idame ettirdi. Diğer kalan ekip de civar adalarda çalışmalar gerçekleştirdi. Gemi ekibi 9 proje çalıştı. Bunlar da yine günlük projeleri olan adalara zodyaklarla ulaşımlarını sağladı.

-Şimdi üçüncü sefer planlanıyor sanırım. Bununla ilgili bilgi verebilir misiniz?

Aslında çok güzel bir farkındalık söz konusu Türkiye’de; yaratılan fırsatlar bilim insanları tarafından çok olumlu değerlendiriliyor. Üçüncü sefer için 40’a yakın proje başvurusu aldık. Değerlendirme süreci sonrasında kaç projenin başarılı olacağını göreceğiz. Üçüncü seferimiz ocak sonu başlayıp mart-nisan diliminde sonlandırılacak. Kaç kişinin katılacağı proje değerlendirme çerçevesinde neticelenecek.

-Bu üs neden Türkler için önemli?

Antarktika’da 2 ay bulunuyoruz ama onun öncesinde 6 aylık bir süreç oluyor. Çünkü her türlü projenin kabul başvurusu, onların koordinasyon toplantısı ve bunun akabinde orada kullanılacak ekipmanlar, yakıtından suyuna, gıdasından çadırına, jeneratöründen bilimsel ekipmanlarına kadar kullanılacak her türlü eşyanın bir lojistiği oluyor. Bunların en az iki buçuk ay öncesinden Türkiye’den yola çıkması gerekiyor. Konteynerlerle malzemeler gönderiyoruz. Bu hem bütçe hem mesai hem de zaman anlamında ciddi bir maliyet. Üssümüzün olması tabii ki bizim avantajımız olur. Türkiye’nin bir üssü olduğunda bu tarz ekipmanlar orada kalır ve bilim insanları taşındığında otomatik olarak süreç başlar. Çalışma süresinin uzatılabileceği bir üs Türkiye için önemli.

-Türkiye, Antarktika’da neden olmalı?

Türkiye, bilime önem veren bir toplum ve bilimsel olarak çok büyük bir kapasiteye sahibiz. 1900 yılından beri Antarktika’da bilim yapmış ve ortaya koydukları sonuçlarla dünyanın nereden nereye geldiği ve nereye gideceğiyle ilgili bilimsel yayın yapmış diğer dünya ülkelerinin hepsiyle eş değer kapasiteye sahibiz. Türkiye’nin bu sistemin içinde olması, bilimsel yayınlarla dünya literatürüne ek yapması ve destek yapması çok önemli. Özellikle kendi kapasitemizi ortaya koymak ve aynı zamanda Türk bilim insanlarına yeni bilimsel kapılar açılması Türkiye’nin, Antarktika’da neden olması gerektiğine en güzel örnek.

ANTARKTİKA’YA BİRLEŞMİŞ MİLLETLER KORUMASI

Antarktika, yerli halkı olmayan tek kıtadır. Kıta, aynı zamanda herhangi bir ülkenin yönetimi altında bulunmayan tek kıtadır. Antarktika’ya ilk olarak Arjantin, Avusturalya, Şili, Fransa, Yeni Zelanda, Norveç ve Birleşik Krallık ulaştı. Bu nedenle de hak iddiasında bulundular. Yapılan itirazlar, kıtanın hukuki rejimini gündeme getirdi ve Birleşmiş Milletler devreye girdi. Sonuç olarak, Yeni Zelanda’nın ortaya attığı, kıtanın BM bünyesinde bir dünya parkı olması fikri kabul gördü.

1 Aralık 1959’da imzalanan ve 1961’de yürürlüğe giren Antarktika Antlaşması’yla durum netlik kazandı. Böylece Antarktika’ya askeri üs kurulması ve kıtanın silahlandırılması engellendi. Kıta, barış ve bilime adanmış doğal koruma alanı olarak güvence altına alındı. 12 ülkenin imzaladığı bu anlaşmayla, Antarktika’da sadece bilimsel çalışmaların ve araştırmaların yapıldığı istasyonların faaliyet göstermesine izin veriliyor. Ayrıca kıtanın yeraltı ve yerüstü kaynakları 2048’e dek koruma altında bulunuyor.

Antarktika Antlaşması’na günümüzde taraf olan ülke sayısı 53. Bunların 29’u danışman ülkeler. Diğerleri ise danışman olmayan gözlemci ülke statüsünde yer alıyor. Bu anlaşmayı 18 Eylül 1995 tarihinde imzalayan Türkiye, şu anda “danışman olmayan gözlemci ülke” statüsünde. Türkiye, kendi bilimsel üssünü kurarak “danışman ülke” statüsüne geçiş yapmayı hedefliyor.

BUZUL KITANIN KEŞFİ

Antarktika, 18. yüzyıldan itibaren hem kaşiflerin hem de bilimsel araştırma ekiplerinin akınına uğradı. Beyaz kıtanın keşfi için pek çok ülke, deyim yerindeyse yarış içerisine girdi.

Dünyanın gizemlerle dolu noktası Antarktika’yla ilgili ilk araştırmalar 1700’lü yıllarda başladı. İngiliz Kaptan James Cook, gemisiyle 1772-1775 yılları arasında ilk keşif çalışmalarına girişti. Bunu, 1819’da yine İngiliz William Smith izledi. Smith, Güney Shetland Adaları’nı keşfetti. Amerikalı N. Brown Palmer ise aynı tarihlerde Ozleans Geçidi’ne ve daha sonra kendi adı verilen Palmer Adası’na ulaştı.

Güney Kutbu’na bayrak dikme yarışı

Antarktika’yla ilgili özellikle 1820 ve 1830 yılları arasında birçok araştırma yapıldı. 1821 yılında Rus araştırmacı Fabian von Bellingshausen, kıtayı dolaşarak birçok ada keşfetti. İngiliz denizci James Weddell ise 1823’te daha sonra kendi adı ile anılacak denizi buldu. Fransız araştırmacı Dumont d’Urville, Adelie Sahili’nin haritasını çizdiğinde ise takvimler 1840’ı gösteriyordu.

Antarktika’nın bir kıta olduğunu ilk ortaya çıkaran kişi, Amerikalı deniz yüzbaşısı Charles Wilkes oldu. 1838-1842 yıllarını kapsayan araştırması sonucunda kıtanın Hint Okyanusu karşısına gelen bölümünde keşfettiği kıyıya da onun adı verildi.

Araştırmalar bununla sınırlı kalmadı. 1829 yılında Kuzey Kutbu’nu keşfeden ekipte yer alan James Clark Ross, tam 10 yıl sonra rotasını Güney Kutbu’na çevirdi. Bu sefer sonucunda Ross Adası’nı keşfederek Victoria topraklarına kadar ulaştı.

Bu kimsenin bilmediği gizemli kıtanın keşif turları, hız kesmeden uzun yıllar boyunca devam etti. Norveçli Roald Amundsen ve İngiliz Robert Scott da ekipleriyle birlikte Antarktika’ya ayak basanlardandı. Ünlü kaşifler arasında Güney Kutbu’na ulaşmak için yarış başladı. Norveçli kaşif Roald Amundsen, ekibiyle yola çıktıktan 56 gün sonra 14 Aralık 1911’de Güney Kutbu’na bayrağı diken ilk kişi oldu.

Antarktika’daki araştırmalar, uçakların da devreye girmesiyle başka bir boyuta taşındı. Kıta üzerinde ilk uçuşu Sir Hubert Wilkins gerçekleştirdi. Bu konuda en fazla uçuşu gerçekleştiren kişi ise kıtanın kendi adını taşıyan doğu kısımlarını keşfeden Richard E. Byrd’dı.

Kıtada yeni yerlerin keşfedilmesi uzun yıllar boyunca sürdü. Amerikalı Richard H. Cruzen, Wedali Denizi kısmı dışında bütün Antarktika sahillerini içine alan sahanın havadan haritasını çıkardı. Antarktika’ya daha sonra İngiltere, Norveç, İsveç, Fransa gibi pek çok ülkenin araştırmacıları üs kurup incelemelerde bulundu.

Antarktika’daki araştırmalar, yıllar sonra nihayet bir program çerçevesinde şekillendi. Buna göre bir araştırma ekibi kurularak, çalışma programı hazırlandı. Birçok ülkeden bilim insanlarının katıldığı araştırma ekibi, kıtanın hala bilinmeyen pek çok noktasını keşfetti.

Program, 31 Aralık 1958’de bitse de araştırmaların devam etmesine karar verildi. “Antarktika’yı Araştırma Özel Komitesi” (SCAR) denilen milletlerarası bir komisyon kuruldu. 1982’de ise bu kez kıtanın kıyılarında yaşayan hayvanları korumak için Antarktika Deniz Hayatını Koruma Konvansiyonu oluşturuldu.

Kaynak: http://interaktif.trthaber.com/2018/antarktika/

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın
1