Ansiklopedi

Tarihe yön veren olaylar

İlk tekerlek

Bu konuyla alakalı olarak aşağıdaki linkten Tarihe yön veren Liderler ve insanların hangi çağlarda neler yaptıklarına ulaşabilirsiniz.

Tarihe Yön Veren Liderler ve İnsanlar

1. Tekerleğin icadı :

Tekerlek, icadı milattan önceki yıllara dayanan oldukça önemli bir araçtır. Bu süreç içinde sıklıkla savaşlarda araç olarak kullanılmış ve savaşların kaderini değiştirmiştir. Önceleri iki tekerlek olan araçlar sonraları dörde çıkmış ama hala tamamlanamamıştır. Bu dönemlerde ön tekerlekler hareket etmez biçimdedir. Zaman içerisinde akıl edilerek atlarla bağ kurulmuş ve atların hareketleriyle tekerleklerin hareket etmesi sağlanmıştır. Tekerleğin bu şekilde kullanıldığı at arabaları ilk arabalardır denebilir.

Tarihte kullanılan ilk tekerlek, M.Ö. 3500 yıllarında Sümerlerin kullandığı belirlenmiş, tekerlek ilk defa bir arabada kullanılmıştır. Bu da bir süreç sonunda gerçekleşmiş, tekerlek bir arabada kullanılana kadar 2000 yıl boyunca tekerlekten çeşitli şekillerde yararlanılmıştır.

İnsanlar ilk önce ağırlıklarını taşımak için yuvarlak cisimler kullanmış, sürüklenen ağaç gövdeleri üsütünde kızak şeklinde taşınmıştır. Bu kızaklar zamanla yuvarlanmış tekerlek halini almıştır.

Tekerlek oluşunca sabit dingillere takılarak, serbestçe dönebilen tekerlek kullanımı oluşmuştur. Tekerlek bir noktadan dünyaya yayılmış, M.Ö. 500 yıllarında İngilterede tekerlek kullanımdaydı.

Dört tekerlekli araba da iki tekerlekli araba kadar eskidir. Dört tekerlikli arabaya döner ön dingil takılıncaya kadar kullanımı zordu. Döner ön dingil takılmış, eşek ve öküz kullanan yavaş arabalar yerine at kullanılarak dört tekerlekli arabalar daha da hızlanmıştır. Bu dönemde atın çektiği iki tekerlekli arabalar savaş aracı olarak kullanılmaktadır.

Tekerleğin bir makinede kullanımı, tekerleğin değirmende kullanımıdır. Yuvarlak değirmen taşları ile un üretimi yapılmıştır. Basit dişliler ile tekerleğin kullanımı daha yaygın hale gelmiştir.

Günümüzde moder makine ve araçlarda tekerlek çok yaygın kullanıma sahiptir. İlk günden bu yana tekerlek hayatımızı kolaylaştırmaya devam etmektedir. Günümüz metroları, hızlı araçların, arabaların, fabrika makinelerinin temelinde tekerlek vardır.

Tekerlek Ne Zaman, Kim Tarafından Bulundu?

Tekerleğin bulunmasında Amerikalı başarılı arkeolog Speiser etkili olmuştur. Gawra civarında M.Ö. 3000 yıllarına ait tekerleği araştırmalar esnasında bulmuştur. İngiliz kökenli olan arkeolog Woolley ise; Ur’da M.Ö. 2950 yıllarından kalan bir mezar üzerinde çalışırken tekerlek çıkartmıştır. Eski tarihlerde nasıl bir ihtiyaç tekerleği icat etmeye neden olmuştur bilinmemektedir.

Frugier’in varsayımlarına göre Yontma Taş Çağı’nın başlangıcından itibaren insanlar taşıma aracı ihtiyacı duymuştur. Bu soruna çareler düşünülürken, kesilen bir ağacın yuvarlandığını fark etmişler ve iki ağaç kütüğünü bir araya getirerek, yüklerinin bunun üzerine koymayı akıl etmişlerdir.

Tekerleğin Tarihçesi

Tarihçilerden İngiliz Maccurdy’ye göre tekerleğin temeli, tomar adı verilen silindir halde hazırlanmış kâğıt veya deri malzemelerdir. Bu fikri, yapılan kazı çalışmaları doğrulamıştır. Kazılar sonucunda Sümerlere ait olan, M.Ö 3000 yılından öncesinden kalan kızaklar ve arabalar elde edilmiştir. Tekerleğin icadının hemen ardından muhtemelen arabalar icat edilmiştir. İki tekerleği, dingil ile bileştirmek ve demir olmadan bunu başarmak gerçekten önemli bir iştir ama yapılan kazı çalışmalarında rastlanan arabalar tam olarak böyledir. Eski insanlar, zor şartlarda ve malzeme sıkıntıyla bile arabaları icat etmeyi başarmıştır. Eski araçlarda sürücüler, ata binermiş şeklinde iki tekerlek üzerine konan bir eyer üzerine oturmaktaydı. Bu taslak hızla geliştirildi ve iki tekerli araçtan dört tekerlekleri araçlar gelişti. Ancak bu dönemde tekerleklerin ön tarafta olanları sabit durmaktaydı. Zaman içerisinde arabaları kayışlar sayesinde atlara bağladılar ve bu şekilde kullandılar. Arabaların beygir gücü ile tabir edilen durumunun da buradan geldiği düşünülmektedir

M.Ö. 2000 yılında Mezopotamya topraklarında görülen atlı arabalar, ilerleyerek Sami ırkından olan Hiksosların etkisi ile Mısır’a girmiştir. Böylece Firavun ordusunda, 1917 yılındaki ilk müttefik tankların Almanlar üzerinde meydana getirdiği korkuya ve paniğe benzer bir durum yaşanmıştır. Mısırlılar hayvan gücü olarak o sıralar öküz ve eşekten faydalanırlarken; başlarına gelen durumdan hızlıca ders çıkartmayı da biliyorlardı. İstilacı askerleri Mısır’dan çıkartır çıkartmaz, öğrendikleri savaş aracını kullanmaya başladılar. O kadar benimsemişlerdir ki Mısır tarihinin en parlak dönemlerinden kalan belgeler, Firavun’u savaş arabası üzerinde, tek eliyle dizginleri tutarken diğer eliyle düşmanın hakkından gelir şekilde göstermiştir. Bu durumu izleyen on yüzyıl süresince arabalar, savaş alanlarında fetih etmek amacına hizmet etmişlerdir.

Asurlular, M.Ö. 1000 yılında sürücünün kullandığı ve iki savaşçıyı çeken çift at ile hazırlanmış arabaları sayesinde dünyaya egemen olmuşlardır. Asur kralı Surgon, birçok şehri, güçlü savaş araçları haline gelen arabalarla kuşatmış ve fethetmiştir. Bu arabaların tekerlek üzerine oturtulmuş, ağır silahlarla şehir kapılarına saldırılar yapılmış ve başarıyla çıkılmıştır. Savaşçılar kalkanların ardına saklanırken aynı zamanda kale duvarlarının üzerine yürüyebilmiştir. Daha çok savaş döneminde faydası görülen tekerlek, sonraki süreçte hemen her taşıma aracında kullanılmış bir araçtır.

Kısacası tekerler dünyanın kaderini değiştirmiş ve tüm dengeleri yerinden oynatmıştır denebilir. Tekerlek bulunmasaydı savaşlar farklı gelişebilir ve galip olanlar farklı olabilirdi. Eski dönemlerde bu şekilde üretilen ve kullanılan tekerleğin günümüzde kullanılan tekerleğin oluşturulmasında etkisi ise tartışılmaz.

Beğen
Beğen Muhteşem Haha İnanılmaz Üzgün Kızgın

MURATS44

topragizbiz.com
16 Nis 2013
5,036
546
113
Çivi yazısı
2. Yazının icadı:

Yazı, insanların, konuşma dışında duygu, düşünce vs meramlarını anlatabilmek için başvurdukları, belli işaretler ve işaret sistemlerinden meydana gelmiş bir ifade vasıtasıdır. Yazı, insanoğlunun en önemli icatlarından biridir. Birçok ünlü düşünürler; bilim, fen ve tekniğin gelişmesini iki şeyin icadına borçlu olduğumuzu söyler; bunlardan biri tekerlek, öteki yazıdır.
Yazının icadı, bir kişi tarafından, kısa bir zamanda olmamıştır. Yazı; insan topluluğunun ortak eseridir ve binlerce yıllık bir gelişme sonunda bugünkü şeklini almıştır.

Yazı ihtiyacı, Yontma Taş Çağı insanlarından itibaren başlar. Bu çağda yaşayanlar da, başarılarını dile getirip yaşatmak, dini ya da sosyal ihtiyaçlarını belirtmek, uzaktaki kimselerle haberleşmek lüzumunu duyuyordu. O zaman için meramı ifadeye en yakın şekil, şüphesiz, resim olacaktı. Nitekim ilk yazılar, ilkel resimlerden başka bir şey değildir, ilk yazıların bazı resimlerden meydana gelmiş olmasına paralel olarak, ilk sayılar da iplere yapılan düğümler, ağaç dallarına vurulan çentikler, taşlara kazılan oyuntularla belirtilmiştir. Bilgi ve ihtiyaç çoğaldıkça eşyayı ve kavramları ifade eden resimlerde de pratikleşme yoluna gidilmiş; bunun sonucu olarak yalnız somut şeyler değil, soyut şeylerin de ifade edilmesine çalışılmıştır.

İlk çağların ilkel yazılarına “resim-yazı” denmektedir. Resim-yazının görülüp geliştiği ilk uluslar Mısırlılar, Sümerler, Asur ve Kaideliler, Çinliler ve bir iddiaya göre de Amerika’daki ilk kızılderililerdir. Çin, Mısır ve Mezopotamya’daki resim-yazıların tarihi, Milâttan 3000 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Resim-yazı motifinin en tipik örneği Mısır Hiyeroglifi’dir. Hiyeroglifin lügat anlamı, “kazmak suretiyle meydana getirilmiş kutsal yazı”dır. Eski Mısırlılar’da bu yazı, çeşitli yazıtları (kitabeler) ölümsüzleştirmek için başvurulan bir yoldan ibaretti. Önceleri yalnız taşlara kazılan hiyeroglifler, zamanla, tahtalara, eşyaya da uygulanmış; bir süre sonra da boyalarla papirüs yapraklarına çizilmeye başlanmıştır. Hiyerogliflerin, bir çeşit kalem ve boyalarla papiruslara çizilmesi, resimden daha çok şekle kaçan “Hiyeratik” yazısını doğurmuş; bunun daha basitleştirilip pratikleştirilmesinden de “Demotik” yazı meydana çıkmıştır.

Resim ve resim-yazının evrimleşmesi Sümerlerde de “çivi yazısı”na doğru yönelmiştir. Çivi yazısı, ucu sivri özel araçlarla, tabletler üzerine kazılarak meydana getirilen ve ana çizgileri çiviye benzeyen bir yazı sistemiydi. Bunda eşya ve kavramlar birleşik, çivimsi, çizgi gruplarıyla anlatılıyordu. Medler’in, Persler’in ve Hitit’lerin kullandığı çivi yazısı, hiyeroglifte olduğu gibi hiçbir zaman harf ve alfabe niteliğine ulaşamamıştır.

Resim-yazının geliştirilmiş ilk örneklerini meydana getiren uluslardan biri de, Çinliler’ dir. Resimden gelişmiş olan şekil yazısı Çin’de ilk çağlarda son derece evrimleştirilıniş, her kavram için, harf yerine bir şekil tesbit edilmişti. Ancak, şurası dikkate değer bir noktadır ki resim-yazıyı o zaman bu dereceye kadar inceltip ilerleten Çinliler; daima bu noktada kalmışlardır. Bu yüzden, vaktiyle zamanının en ileri yazısı olan Çin alfabesi, bugün dünyannı en zor ve nispeten en ilkel yazısı niteliğindedir.

Harfler
Alfabenin Doğuşu


Resmin yetersizliği nasıl resim-yazıyı; resim-yazının yetersizliği şekil yazısını doğurmuşsa; şekil yazısının yetersizliği de alfabeyi doğurmuştur. Şekil-yazıyı okumaktaki güçlük ve zaman kaybı, insanları,.doğrudan doğruya sözdeki heceleri ve sesleri ayırdedip bunları değişmez çok kısa işaretlerle değerlendirmeye zorlamış ve bu değerlendirmenin gerçekleştirilebilmesi ile de harfler meydana getirilmiştir. Sesleri ifade eden bu harflerin birleşmesi heceleri; hecelerin birleşmesi de kelimeleri meydana getiriyordu. Böylece, kelimeleri vücuda getiren her sesin, ayrı bir işaretle gösterilmesi sonucunda “Fonetik Yazı-Ses Yazı” doğdu.

Ses-yazı, genel olarak iki şekil göstermektedir. I — Kelimenin her hecesini ayrı bir işaretle belirten fonetik yazı ki; “Hece yazısı” da denir. Yazı türünün en köklü örneği Sanskritçe’de bulunmaktadır; buna Çin ve Japon yazıları da — belli bir ölçüde — dahildirler. II — Kelimenin her sesini ayrı bir işaretle belirten fonetik yazı ki; buna da “Harf yazısı” ya da kısaca “alfabe” denmektedir.

Bugün ,Türklerle birlikte, uygar dünyanın büyük çoğunluğunun kullandığı yazı “alfabe yazısı”dır. Alfabe yazısını ilk meydana getirenler Fenikeliler’dir. Tahminlere göre, bu ulus, zaman ve kolaylık düşüncesiyle, çeşitli sessizlerden ibaret 22 harflik bir alfabe meydana getirmiştir. Yaklaşık olarak M.Ö. XX.-XV. yüzyıllar arasında düzenlenmiş olan Fenike alfabesi, buradan İyonya’ya, oradan da Yunanistan’a geçti. Yunanlılar, Fenikeliler’in sessiz harfler sistemini, sesli harfler de katmak suretiyle, geliştirip kolaylaşırdılar. Bu harflerin ilkinin adı Alfa, ikincisininki Beta idi; bu iki harfin adını yazı sistemine vererek buna “alfabe” adını koydular. Yunanistan’dan Roma’ya geçen alfabe, Romalılar tarafından da işlendi, geliştirildi. Bazı harf şekilleri, Yunanlılarınkinden ayrıldı. Böylece ortaya Latin Alfabesi çıkmış oldu ki, bugünkü alfabe, bunun hemen aynen devamı durumundadır.

Bugün dünyada yüz çeşitten fazla alfabe vardır. Bunlardan Latin alfabesi dışında, en karakteristikleri: Çin-Japon yazıları, Arap, Rus, Yunan, İsrail, Ermeni, Habeş alfabeleridir.

Türkler, bugüne kadar, çeşitli yazı şekilleri kullanmışlardır. Bunlar, sırasıyla; Göktürk, Uygur, Arap alfabeleridir. Türk yazı sanatçıları (hatatlar) yüzyıllar boyunca, birer tablo anlam ve değerinde sayısız sanat eserleri vücuda getirmişlerdir. 1928 yılından itibaren Türkiye’de de Latin alfabesinin kullanılmasına başlanmıştır.

Ses, karakter, parmak izi gibi yazı ve yazış tarzı da insanın karakterini gösteren bir özelliğidir.
 

MURATS44

topragizbiz.com
16 Nis 2013
5,036
546
113
.
3. Telefonun icadı

Elektromanyetik telefonun icadından önce, konuşma veya müziği daha uzak mesafelere iletmek için mekanik akustik cihazlar yapılmıştı. En eski mekanik telefonlar borular aracılığıyla ses aktarımına dayanıyordu. Akustik teneke kutu telefon veya sevgililerin telefonu olarak yüzyıllardır bilinen cihazlar iki diyaframın bir gergin bir tel ile birbirine bağlanması ve mekanik titreşimlerle tel üzerinden sesin iletilmesi mantığına dayanıyordu. Buna en basit örnek, iki kağıt bardak, metal kutu veya plastik şişelerin alt kısımları arasına gergince bağlanmış ip ile yapılan çocuk oyuncağıdır.

Mekanik Akustik telefonlarla ilgili bilinen en eski deneyleri, 1664’ten 1685’e kadar İngiliz fizikçi ve polymath Robert Hooke gerçekleştirmişti. 1667 yılında yapılan en işlevsel akustik tellli telefon ona aittir.

Kısa bir süre boyunca, akustik telefonlar ticari olarak elektrikli telefona küçük bir rakip olarak piyasada pazarlandı. Alexander Graham Bell‘in telefon patentinin süresi dolduğunda ve yeni telefon üreticileri rekabete katıldığında, akustik telefon üreticileri hızla piyasadan çekildiler.

Bunların yannda, borular içinden konuşma sistemleri özellikle gemilerde ve bina içinde uzun süredir yaygın olarak kullanıldı. Günümüzde hala eski tip gemilerde nadir de olsa kullanılmaktadır.

Telefon, elektrik telgrafın icadından ve onun üzerinde yapılan gelişmelerden doğmuştur. 1804’te İspanyol polimat ve bilim adamı Francisco Salva Campillo bir elektrokimyasal telgraf yaptı. Statik elektrik kullanan ilk çalışan telgrafı, 1816 yılında İngiliz mucit Francis Ronalds tarafından inşa edildi. 1832’de Baron Schilling tarafından bir elektromanyetik telgraf oluşturuldu. Carl Friedrich Gauss ve Wilhelm Weber, 1833’te Göttingen’de bir başka elektromanyetik telgraf yaptılar.

Telgraf ilk olarak Sir William Fothergill Cooke tarafından ticari hale getirildi ve İngiltere’deki Great Western Demiryolu üzerinde kullanıma girdi. 9 Nisan 1839’da işletmeye alındı ve Paddington istasyonundan West Drayton’a 13 mil (21 km) mesafede çalıştırıldı.

Bir başka telgraf, diğerlerinden bağımsız olarak 1837’de ABD’de Samuel Morse tarafından geliştirildi ve patentlendi. Asistanı Alfred Vail, Mors’la birlikte nokta ve çizgilerden oluşan Mors alfabesini geliştirdi. Amerika’nın ilk telgrafı mesajı, 6 Mart 1838’de Samuel Morse tarafından 2 mil (3 km) tel üzerinden gönderildi.

İlk telefonlardan biri
Telefonun icadı

Telefonun icadı için kimin telefonun mucidi ünvanını alacağı, telefonun patent haklarının sahibinin kim olacağı bir çok kez davalara ve tartışmalara konu olmuştur. Charles Bourseul, Innocenzo Manzetti, Antonio Meucci, Johann Philipp Reis, Alexander Graham Bell ve Elisha Gray, gibi isimler telefonun icadı ile tanınmışlardır. Telefonun tarihi ilk zamanlarda, pek çok kişinin ve ticari rakiplerin patentlerini iptal ettirmek için büyük davalara konu oldu. Sonuçlanamayan davalar neticesinde açıklığa kavuşturulamayan, iddiaların ve karşı iddiaların çokluğu nedeniyle kafa karıştırıcı ve sarsıcı sarsıcı bir hal aldı. Ancak Alexander Garaham Bell ve Thomas Edison patentleri ticari olarak belirleyici oldu. Bu iki isim telefon teknolojisine ve piyasasına hakim oldular. Davaların sonucunda sadece bu iki isim ve öldükten sonra Antonio Meucci lehine kararlar çıktı.

Modern telefon, birçok insanın çalışmasının sonucudur. Bununla birlikte, Alexander Graham Bell, ilk olarak telefonu “insan sesi veya diğer sesleri telgraf olarak iletme aygıtı” olarak kullanmıştır. Bell, çoğu zaman ilk pratik telefonun mucidi olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte, Almanya’da Johann Philipp Reis‘in icat ettiği telefon cihazı, bir telefon öncüsü olarak görülmektedir. İtalyan-Amerikalı mucit ve işadamı Antonio Meucci, ABD Temsilciler Meclisi tarafından, telefon için buluşun öncelikli sahibi olduğuna karar vermiştir.

Telefonun icadı ile ilgili en hararetli tartışmalardan biri Elisha Gray ve Alexander Bell arasında yaşanmıştır.

Telefon Santralinin İcadı

Telefon santralinin icadından önce, telefon karşılıklı olarak iki nokta arasında bağlanıyordu. Bu bağlantılar genellikle insanların evi ve işyeri arasında kuruluyordu. Bir telefon santrali, küçük bir alanda birden çok telefon hizmetinin tek bir merkez üzerinden verilmesini sağlamaktadır ve operatörler tarafından elle veya otomatik anahtarlama cihazları aracılığıyla bireysel telefon hatlarını birbirine bağlamaktadır. Santraller, telefon abonelerinin evler, işyerleri veya kamusal alanlarda birbirlerini aramalarını mümkün kıldı. Telefonları, birçok amaç için kullanılabilen, konforlu bir iletişim aracı haline getirdi ve yeni bir iletişim sanayi sektörünün yaratılması için ivme kazandırdı.

İlk telefon santralleri
Telefon santrali, 1876’da Thomas Edison’un yanında telgraf santrali sistemi üzerinde çalışan Macar mühendis Tivadar Puskás (1844 – 1893) ‘ın ortaya attığı bir fikirdi. İlk ticari telefon santrali Connecticut New Haven’daki Boardman Binasında 28 Ocak 1878’de 21 aboneli olarak hizmete açıldı. George W. Coy, dünyanın ilk ticari kullanım için telefon santralini tasarladı ve üretti. Coy, Alexander Graham Bell’in 27 Nisan 1877’de New Haven’daki Skiff Opera Binası’nda yaptığı konuşmadan ilham aldığını belirtmiştir.

Bell konferansında, Connecticut, Hartford ve Middletown arasında, ilk olarak iş ve ticaretin yürütülmesi için üç yönlü bir telefon bağlantısı bulunan bir telefon santrlanin şemasını gösterdi. Coy, 3 Kasım 1877’de New Haven ve Middlesex ilçeleri için Bell Telephone Company’den bir franchise aldı. Coy, finansörler Herrick P. Frost ve Walter Lewis ile birlikte 15 Ocak 1878’de New Haven Bölgesi Telefon Şirketi’ni kurdu.

Coy tarafından üretilen santral, altmış dört müşteriye bağlanabilse de, aynı anda yalnızca iki görüşmeye izin veriyordu ve her çağrı için altı bağlantı yapılması gerekiyordu.

New Haven Bölgesi Telefon Şirketi, ayda sadece 1,50 dolar ödeyen 21 aboneyle faaliyete geçti. 21 Şubat 1878’e kadar, şirket tarafından ilk telefon rehberi yayınlandığında, elli abone rehberde yer aldı. Bunların çoğu, işletmeler, doktorlar, polis ve postane gibi yerlerden oluşuyordu. Sadece 11 konut vardı ve bunların dördü rehberdeki şirketle ilişkili kişilerdi.

New Haven Bölgesi Telefon Şirketi hızla büyüdü. 1880’e gelindiğinde, şirket Bell Phone Company’den Connecticut ve batı Massachusetts’in tümüne hizmet vermek için lisans aldı. Genişledikçe, şirket ilk olarak Connecticut Telefon Şirketi ve ardından 1882’de Güney New England Telefon şirketi isimlerini kullandı. Kurulacak ilk büyük telefon santralinin yeri 23 Nisan 1965’te National Historic Landmark binası olarak belirlendi. Ancak, 1973 yılında, binanın yıkılması ve bir otopark inşa edilmesi amacıyla vazgeçildi.

İlk Telefon Gelişmeleri

Aşağıdakiler telefonun gelişimi tarihinin kısa bir özetidir:

- 1667: Robert Hooke, mekanik titreşimlerle genişletilmiş bir tel üzerinden sesleri ileten bir telli telefon icat etti. “Akustik” veya “mekanik” (elektriksiz) bir telefon olarak adlandırıldı.
- 1753: Charles Morrison, elektriğin her bir harf için farklı teller aracılığı ile mesaj iletmek için kullanılabileceği fikrini ortaya attı.
- 1844: Innocenzo Manzetti ilk önce “konuşan telgraf” (telefon) fikrini öne sürdü.
- 1854: Charles Bourseul telefonun ilkelerini anlatan “Transmission électrique de la parole”, L’Illustration, Paris, 26 Ağustos 1854. makalesini yayınladı.
- 1854: Antonio Meucci, New York’ta elektrikli sesle çalışan bir cihazı gösterdi. Cihazzın tam olarak ne olduğu belli değildir.
- 1861: Philipp Reis ilk konuşma-iletme telefonunu icat etti.
- 28 Aralık 1871: Antonio Meucci, “Ses Telgrafı” adını verdiği bir cihaz için ABD Patent Ofisinde bir patent uyarısında bulundu (No. 3353, bir icat etme niyetidir, resmi bir patent başvurusunu değil)
- 1872: Elisha Gray, Western Electric Manufacturing Company’yi kurdu.
- 1 Temmuz 1875: Bell, teller üzerinden ses iletebilen, ancak net konuşma yapılamayan iki yönlü bir telefon yaptı. Bu telefonda hem verici hem de alıcı aynı membran elektromıknatıs enstrümanlardan oluşuyordu.
- 1875: Thomas Edison, akustik telgraf ile deneyler yaptı ve Kasım ayında elektro-dinamik bir alıcı oluşturdu, ancak bunu kullanmadı.
- 1875: Telefon santralinin mucidi Macar Tivadar Puskas ABD’ye geldi.
- 6 Nisan 1875: Alexander Graham Bell’e 161,739 nolu “Elektrik Telgraflar için Vericiler ve Alıcılar” icadı için ABD Patenti verilmiştir. Bu cihaz, alma ve verme devrelerinde titreşimli çoklu çelik teller ve çoğaltılmış frekanslar kavramını kullanıyordu.
- 20 Ocak 1876: Bell, telefon için patent başvurusunu notere imzalatarak onaylattı.
- 11 Şubat 1876: Elisha Grey, bir telefonda kullanmak için bir sıvı verici tasarladı, ancak bir tane bile üretmedi.
- 7 Mart 1876: Alexander Graham Bell’e telefon için 174,465 nolu ABD Patenti verildi.
- 10 Mart 1876: Bell’in, “Bay Watson, buraya gelin! Sizi görmek istiyorum!” cümlesi, bir sıvı verici ve bir elektromanyetik alıcı kullanılarak iletilen ilk telefon konuşmasıydı.
- 30 Ocak 1877: Bell’e, sabit mıknatıslar, demir diyaframlar ve bir çağrı zili kullanan bir elektromanyetik telefon için 186,787 nolu ABD Patenti verildi.
- 27 Nisan 1877: Edison, bir karbon (grafit) vericisi üzerindeki bir patent için patent dosyası hazırladı. Açılan dava nedeniyle 15 yıllık bir gecikmeden sonra 3 Mayıs 1892’de 474,230 sayılı Patenti alabildi. Edison’a 1879’da bir karbon granül vericisi için 222.390 sayılı patent verildi.
- 6 Ekim 1877: Bilim dergisi Scientific American, Bell’in icat ettiği zili olmayan telefonu konu eden ilk yazıyı yayınladı.
- 12 Kasım 1877: İlk ticari telefon şirketi Siemens’in Berlin, Friedrichsberg’de telefon işine girerek zili olan telefon cihazları üretmeye başladı.
- 1877: Boston’da ilk deneysel telefon santrali kuruldu.
- 1877: İlk uzun mesafe telefon hattı çekildi.
- 1877: Emile Berliner telefon vericisini icat etti.
- 28 Ocak 1878: New Haven, Connecticut’ta ilk ticari ABD telefon santrali açıldı.
- 1887: Tivadar Puskás multiplex santrali icat etti.
- 1915: NewYork’ta bulunan Alexander Graham Bell ve California, San Francisco’da bulunan asistanı Thomas Augustus Watson arasında eyaletler arası ilk uzun mesafe telefon görüşmesi törenle yapıldı.

İlk Telefonlar

Erken telefonlar teknik olarak birbirinden farklıydı. bazılarında sıvı vericiler kullanılırken bazıları dinamik vericiler ile çalışıyordu. Dinamik olanların diyaframları, sabit bir mıknatıs etrafında tel bir bobinin titreşmesi ile çalışıyordu. Bu tür sesle çalışan telefonlar, 20. yüzyılda kendi elektrik gücünü yaratma kabiliyetinin hayati öneme sahip olduğu askeri ve denizcilik uygulamalarında az sayıda olsa da hayatta kalmayı başardılar. Bununla birlikte, çoğu, indüksiyon bobinlerine ihtiyaç duysalar da, aslında empedans uyumlu transformatörleri etkileyerek hat empedansına uyumlu hale getirmek için diğerlerinden daha yüksek olan Edison / Berliner karbon vericileri kullanmışlardır. Edison patentleri Bell’in tekelini 20. yüzyıla yaydı, bu sayede telefon şebekeleri telefona göre daha önemli hale geldi.

Erken telefonlar, dinamik bir verici kullanarak ya da vericiyi yerel bir batarya ile besleyerek çalışıyordu. Servis personellerinin işlerinden biri, pilin durumunu incelemek için her bir telefon abonesini periyodik olarak ziyaret etmekti. 20. yüzyılda, “ortak pil” operasyonu, ses sinyallerini taşıyan aynı teller üzerinden ve telefon santralinden verilen elektrik ile güçlendirildi. Yüzyılın sonlarında, kablosuz telefonlar yerel pil gücünün yeniden canlanmasını sağladı.

En erken telefonlarda ses iletimi ve alımı için sadece bir tel vardı ve telgraf sistemlerinde olduğu gibi bir dönüş yolu kullanıyordu. En eski dinamik telefonlarda ses için sadece bir tane açıklık vardı ve kullanıcı aynı delikten sırayla dinleme ve konuşma yapıyordu. Bazen cihazlar her iki tarafta da birer çift halinde çalıştırılarak, konuşmayı daha uygun ama aynı zamanda daha pahalı hale getirmişti.

İlk başta, bir santralin faydası anlaşılamadı. Bunun yerine, bir tanesi ev için, diğeri de işyeri için ikişer tane olarak abonelere kiralanmıştır. Aralarında bir hat kurmak için telgraf müteahhitleri ile anlaşmak gerekiyordu. Üç veya dört farklı mağaza, tedarikçi vb. ile konuşmak isteyen kullanıcılar, üç veya dört çift telefon alıp aralarınada hat çektiriyorlardı. Halihazırda telgraf santrali kullanan Western Union, New York ve San Francisco’daki telefonları için santral sistemine çabucak geçiş yaptı.

İlk telefon santrali, 1878’de New Haven’de (Connecticut) kuruldu. Bir yıl sonra ise, buna benzer bir başka santral Londra’da kuruldu. Bu ilk santrallerde hatlar, fişleri gerekli yerlere takan operatörler aracılığıyla birbirine bağlanıyordu.

1889’da şehir içi santralının yetersizliğine kızan Amerikalı müteahhit Almon Strowger otomatik bir ayırıcı tasarladı. İlk otomatik santral İndiana’da 1892 yılında açıldı. Strowger’ in elektromekanik ayırıcısı, gelecek yüzyılın ilk yarısında dünyanın bütün telefon santrallarında kullanılan standart bir araç durumuna geldi.

1926’dan sonra bir Amerikan icadı olan çapraz kollu santraller, İsveç’de Strowger santralinin yerini aldı. Bu santral, 1960’da bütünüyle elektronik bir santralin geliştirilmesine karşın, Amerika’da ve İngiltere’de bugün hâlâ kullanılmaktadır.
Mikrofonun İcadı

1877 ve 1878’de Edison, Bell’in tüm telefonlarında kullanılan karbon mikrofonu icat etti ve geliştirdi. 1980’lere kadar telefonlarda bu mikrofon kullanıldı. Uzun süren patent davalarından sonra, federal bir mahkeme 1892’de Edison’un mikrofonun mucidi olduğunu ve Emile Berliner’in davayı kaybettiğine hükmetti. Karbon mikrofon, 1920’lerde radyo yayıncılığı ve halka açık konuşmalarda da kullanıldı.

1890’larda, üç parça halinde paketlenmiş yeni bir telefon modeli, olan Şamdan Telefon tanıtıldı. Ahizesi, şeklinden dolayı “şamdan” olarak adlandırılan bir stand üzerinde bulunuyordu. Kullanılmadığı zaman, ahize, “anahtar kancası” olarak bilinen bir kancaya asılı şelikde duruyordu.

Bu sırada beşik tasarımları da piyasaya çıkmaya başladı. Alıcı ve verici aynı yer üzerindeydi. Beşik olarak adlandırılan tabanın üzerine, mandalı aşağı bastırarak hattı kapatma görevi gören yuva üzerine yerleştiriliyordu.

AC güç kablolarının yanında gelen çapraz kablo ve hum gibi tek telli işlemlerin dezavantajları, uzun mesafeli telefonlarda, dört telli devrelerin kullanılmasına yol açtı. 20. yüzyılın başında kullanıcılar kendi telefonlarından uzun mesafe aramaları yapamamıştır. Yurt dışı aramalar için santrallerdeki operatörlerden randevu alarak görüşmeler yapılabilmiştir.

1893’te, Dünya genelinde 100 kişiye düşen telefon sayısına göre dünyanın önde gelen ülkesi, tüm ülkede 0.55 oranı ile İsveç oldu. O yıl için ABD’de oran 0.40 olmuştur. İsveç’te telefon hizmeti, çeşitli kurumsal yapılar aracılığıyla gelişti. Uluslararası Bell Telefon Şirketi (ABD çok uluslu), kasaba ve köy kooperatifleri, Stockholm Genel Telefon Şirketi (İsveç özel şirketi) ve İsveç Telgraf Dairesi (bir bölümü İsveç hükümetine ait) Stockholm adalardan oluştuğu için, denizaltı kablolarını yaygın olarak kullanmak zorunda kalmıştır. Bell Telefon, General Telefon Şirketi ve İsveç Telgraf Dairesi arasındaki rekabet yoğun oldu.

1893’te ABD telefon yoğunluğu bakımından İsveç, Yeni Zelanda, İsviçre ve Norveç’in önemli ölçüde gerisinde kaldı. ABD, 1893 ve 1894 yıllarında Bell patentlerinin sona ermesinin ardından kurulan birçok bağımsız telefon şirketinin yükselişiyle dünya lideri oldu.
20. Yüzyılda Telefonun Gelişimi

ABD’de 1904’te üç milyondan fazla telefon manuel santral sistemi ile bağlandı. 1914 yılına gelindiğinde, ABD telefon yoğunluğunda dünya lideriydi ve İsveç, Yeni Zelanda, İsviçre ve Norveç’in iki katından fazla tele yoğunluğa sahipti.

Bell’in model 102 telefonu da dahil olmak üzere 20. yüzyılın başlarında telefonun en popüler ve en uzun ömürlü fiziksel tarzı klasik beşik telefon olduğu ortaya çıktı. Bir karbon granül vericisi ve elektromanyetik alıcı, kullanılmadığı zaman ana ünitedeki bir kızağa yerleştirilen tek parçadan oluşan ahizeden oluşmaktaydı. Tabandaki döner numara çevirici aracılığıyla, hat akımını sürekli olarak fakat çok kısa sürelerle, her bir rakam için 1’den 10’a kadar aralıklarla keserek arama yapılyordu.

Sonraki yarım yüzyıl boyunca, telefonun arkasındaki ağ giderek daha büyük ve çok daha verimli hale geldi. Tuşlu Touch-Tone sinyalleri 1960’lı yıllarda döner numara kadranının yerini aldı.

Cep Telefonunun icadı

Cep telefonlarının geçmişi, taksiler, polisler, trenler ve benzerleri gibi araçlarda sürekli olarak bulunan iki yönlü telsizlere kadar izlenebilmektedir. Transportables veya “çantalı cep telefonları” gibi daha sonraki versiyonlar ortaya çıktı.

1947 yılının Aralık ayında, Bell Labs mühendisleri Douglas H. Ring ve W. Rae Young, cep telefonları için altıgen hücre aktarım sistemini sundular. Ayrıca, Bell Labs’den Philip T. Porter, hücre kulelerinin, merkezlerden ziyade altıgenlerin köşelerinde olmasını ve 3 yönde 3 komşu altıgen hücrelere aktaracak / yönlendirecek antenlere sahip olmasını gerektiğini önerdi. Teknolojinin o zaman yeterince gelişmemiş ve radyo frekanslarının henüz tahsis edilmemiş olmasından dolayı hücre teknolojisi 1960’lı yıllara kadar gelişemedi. 1960’da Bell Labs mühendisleri Richard H. Frenkiel ve Joel S. Engel elektronik cep telefonu ağı üzerinde yaptıkları çalışmalarla hücresel telefon sistemin gereçeğe dönüştürdüler.

3 Nisan 1973’te Motorola’nın genel müdürü Martin Cooper, gazetecilerin önünde AT & T’nin Bell Labs’deki araştırma yöneticisi Dr. Joel S. Engel’le bir cep telefonu görüşmesi yaptı. Bu arama hücresel cep telefonu çağını başlattı.

Bu arada, ilk okyanus aşırı çok kanallı telefon kablosu olan TAT-1 kablosunun 1956 yılında açılışı ve daha sonra uluslararası doğrudan çevirme, çeşitli kıta telefon şebekelerini küresel bir ağa oturtmak için önemli adımlardı.

Kablo televizyon şirketleri, 1980’lerin sonlarında, büyük telefon şirketleri ile birlikte telefon hizmetleri sağlamak için, hızlı gelişen kablo ağlarını, Birleşik Krallık sokaklarının altındaki kanallara yerleştirmeyebaşladılar. İngiltere’deki ilk kablolu operatörlerden biri olan Cable London, ilk kablo telefon müşterisini 1990’larda bağladı.

20. yüzyılda kadınların telefon kullanımı

Telefonun gelişimi modernizasyon için en etkili şeylerden biri oldu. Banliyölerin gelişmesine, evlerin ve iş yerlerinin birbirinden uzaklaşmasına yardımcı oldu.

20. yüzyılda kadınlar telefonun en yaygın kullanıcıları oldular. Kadınların telekomünikasyon sektöründe resepsiyonist, sekreter veya operatör olarak çalışabilmelerine imkan yarattı. Telefon ağlarının kullanılmasında sosyal ilişkiler esastır, bu nedenle erkeklerden daha çok sosyalleşme imkanına sahip oldular.

Hem tarihsel olarak hem de halihazırda bugün, kadınlar, telefon görüşmelerinden, doktorun randevuları ve toplantıları ile ilgili çağrılar gibi, kamusal ve özel alanları birbirine bağlamaktan sorumlu oldular. Telefon, kadının sosyal alandaki güvensizliğini azaltarak iş hayatına daha kolay adapte olmalarını sağladı.

21. Yüzyılda Telefonun Gelişimi

Internet Protokolü (IP) telefonu ya da diğer adıyla VoIP, geleneksel telefon ağ teknolojileri yerine hızla gelişen bir teknolojidir. Ocak 2005 itibariyle Japonya ve Güney Kore’de abonelerin % 10’u VoIP telefon hizmetlerine geçti.

IP telefonu, konuşmaları veri paketleri olarak iletmek için bir geniş bant İnternet hizmeti kullanmaktadır. Geleneksel eski telefon hizmeti (POTS) sistemlerinin yerine kullanılabilmesinin yanı sıra WiFi bağlantı noktaları üzerinden ücretsiz veya daha düşük maliyetli telefon hizmeti sunarak cep telefonu şebekeleriyle rekabet etmektedir. VoIP, harici telefon şebekesine bağlı olabilmekte veya özel kablosuz ağlarda da kullanılabilmektedir.
 
  • Beğen
Tepkiler: Ugur

MURATS44

topragizbiz.com
16 Nis 2013
5,036
546
113
Elektriğin icadı
4. Elektriğin icadı

Elektriğin icadı (M.Ö. 640-546) tarihleri arasında yunanlı bilim adamı Thales of Miletus sürtünme kürkü (hayvan derisi), üzerinde meydana gelen statik elektrik ile zıt kutuplu bazı nesnelerin birbirini çektiğini ve ittiğini keşfetti. Yunanlıların elektrik yükünü ilk keşifçileri olmasından dolayı Elektrik kelimesi, Yunanca elektron dan gelmektedir. Bilim adamı gerçekleşen olayı henüz açıklayamadı. Ama elektriğin keşfinin kaynağıydı.

Elektriği kim buldu sorusuna cevap vermek istersek o yıllardaki birçok bilim adamı, mucit ve araştırmacıların hepsinin büyük emekleri ile gerçekleşmektedir. Elektriği sadece 1 kişi tarafından bulundu dersek birçok bilim insanlarının emeklerini görmemiş oluruz. Elektriğin bulunmasına ve elektrik enerjisine katkı sağlayan bilim adamlarının elektriğin icadın dan sonraki yıllarda kendi çabalarıyla insan hayatını kolaylaştırmak adına yaptıkları çalışmaların sonucun daki icatların birkaç örnekleri aşağıda açıklanmıştır.

Briton William Gilbert Çok geçmeden, 1600 yılları civarında, Thales of Miletus’ un Sürtünmeden meydana gelen statik elektrik buluşunun üzerinde kendi yaptığı deneyler sonucunda ilk tez ve kuralları geliştirdi ve dünyadaki diğer araştırmacıların ve bilim adamlarının tüm deneylerinin temeli oldu.

1672 . Otto von Guericke elektrik enerjisini üretebilen bir makine geliştirdi. Bu buluş ilk jeneratör olarak kabul edilir.

1800. İtalyan bilim adamı Alessandro Volta ilk elektrik pilini ve bundan da ilk elektrik akımını elde etmeyi başarmıştır.

1831’de Britan Faraday, elektromanyetik indüksiyonun etki tarzını keşfetti. Mıknatısların hareketi ve hareketiyle elektrik üretilebileceğini öğrenir.

1866’da Alman mühendis Siemens elektrik üretebilen ilk dinamoyu icat etti

1900. Sırp asıllı mühendis Nikola Tesla Edison ile birlikte çalıştıkları elektromanyetizma alanında birçok devrimci gelişmeye katkıda bulundu. Tesla geliştirdiği bobin elektrik dağıtım sistemi ile ilgili yaptığı çalışmaları devrim niteliği taşımaktadır.

Andre Ampere , Alessandro Volta ve Georg Ohm gibi önde gelen bilim adamlarının katkıları ilerki zamanlarda kapasitör, anot ve katot ve batarya gibi icatların bulunmasının yolunu açtı.

Amerikalı mucit ve iş adamı olan Edison 1879 yılında ampulü icat etmesi ile Elektrik enerjisinin 1880’lerde kullanımına başlanmasıyla beraber hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olmuştur.

1891 yılında Tesla, alternatif akım için yüksek voltaj üretimi için bir transformatör geliştirdi.

Alman fizikçi Geor Simon 1826 yılında yaptığı deneyler sonucunda direnç, akım şiddeti ve uçlar arasındaki potansiyel fark arasında bir bağ olduğunu buldu.

Elektriğin İcadı

Elektrik, son dönemlerinin en büyük icadı olarak karşımıza çıkar. Bugün kullandığımız pek çok alet kaynağını elektrikten almaktadır. Ev içerisinde kullandığımız tüm aletler, günlük hayatta karşımıza çıkan tüm cihazlar elektrik enerjisi ile çalışmaktadır. Hatta evimizdeki su sisteminin temelinde bile elektrik vardır.

Elektriğin en fazla öne çıktığı yer ise telefon ve bilgisayardır. Teknoloji çağı insanlara hazır bilgiyi de sundu. Bu nedenle insanlar artık hazır bilgiye daha çabuk ulaşmak istiyorlar. Bilgi çağında bilgiye ulaşılan en önemli araçlar ise bilgisayar ve telefonlardır. Artık bu cihazlara ihtiyaç her zamankinden daha fazladır. Bu cihazlar da diğer tüm cihazlarda olduğu gibi kaynağını elektrikten alır.

Elektriğin Tarihsel Gelişimi

Elektriğin icadı tek başına ön plana çıkan bir buluş değildir. Çünkü elektriğin bulunuşu bir takım tarihsel süreçlere dayanır. Hiçbir buluş bir anda ortaya çıkmamıştır teorisi, elektrikte de söz konusudur.

Elektrikle ilgili çalışmalar ilk filozof Thales’ e kadar dayanır. Çünkü ilk elektrik deneyini yapan kişi Thales’ dir. Ancak Thales çalışmaları sonucunda pek ilerleme kaydedememiştir. Bu dönemde elektron bulunmuştur.

Thales’ in çalışmalarından çok sonra William Gilbert 16. yüzyılın sonunda elektrik konusunu ciddi bir şekilde masa yatırmıştır. Bu alanda pek çok çalışma yapılarak elektrik bulunmaya çalışılmıştır. Hatta elektrik terimini de ilk kez William Gilbert kullanmış ve literatüre kazandırmıştır. Ayrıca artı ve eksi elektrik yüklerini de bulmuştur.

1800’ lü yıllara gelindiğinde Volta, elektrik akımını bulmayı başarmıştır. Bu buluş elektriğin en önemli adımı olarak tarihe geçer. 1900’ lü yıllarda ise Edison ile birlikte çalışan Tesla elektriği kullanmayı başarmıştır. Bu sayede elektriğin nasıl bulundu sorusu da cevaplanmış olur. Edison’ un ampulü bulması ile birlikte de elektrik aydınlanma amacı ile de kullanmaya başlanmıştır. Günümüzde en önemli buluş olarak tarihe geçmiştir.
 
  • Beğen
Tepkiler: Ugur

MURATS44

topragizbiz.com
16 Nis 2013
5,036
546
113
Atom Bombası
5. Atom bombasının icadı:

Atom bombasının temeli kararsız atomların çekirdeğindeki zincirleme bölünme reaksiyonunun bir anda ve patlama şeklinde olmasıyla ortaya çıkan enerjiye dayanmaktadır. Bazı atom çekirdeklerinin büyük birer enerji deposu olduğu, 1896’da Fransız fizikçisi Henri Becquerel’in radyoaktifliği keşfetmesiyle anlaşılmıştır.

1919’da İngiliz fizikçisi Rutherford azot gazı çekirdeğini, radyoaktif cisimlerin yaydığı alfa tanecikleri ile bombardıman ederek azot çekirdeğini oksijen çekirdeğine dönüştürmüştür.

Atom Bombasının icadı

Bu buluştan sonra çekirdek reaksiyonu üzerindeki çalışmalar artmış ve 1934 yılında İtalyan fizikçisi Enrico Fermi uranyum çekirdeği ile nötron taneciğinin reaksiyonundan, atom numarası daha büyük olan transuranyum denilen yeni elementlerin meydana geldiğini ileri sürmüştür. Bu bilgilerden faydalanan Alman kimyacıları Otto Hahn ve F. Strasmann 1938 yılında uranyum çekirdeğini nötron bombardımanına tabi tutarak yaklaşık aynı boyda iki çekirdeğe bölmüşlerdir.

Bu çalışmalar İkinci Dünya Savaşının yaklaştığı bir zamanda Alman kimyacıları tarafından yapılmaktaydı. Amerika Birleşik Devletleri, Almanların atom enerjisinden faydalanarak bomba yapabileceklerini düşünerek, Almanlar’dan önce sonuca ulaşabilmek için metalurji projesi kod adıyla çalışmalara başlamışlardır. Proje İtalyan fizikçisi Enrico Fermi tarafından yönetilerek 1942 yılında Uranyum çekirdeklerinin zincirleme parçalanması gerçekleştirilmiş ve 2 Aralık 1942’de ilk reaktör çalıştırılmıştır. Bu tarih atom çağının başladığı gün olarak kabul edilir. Böylece atom bombasının yapımı için ilk adım atılmıştır.

Savaşın başladığı yıllarda, birçok ülke ve bir çok bilim adamı, nükleer enerjinin akılalmaz gücünün bir bombaya dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğine ilişkin araştırmalarını sürdürüyorlardı. İngiltere’ye sığınan iki Alman bilimadamı Profesör Rudolph Peierls ve Dr. Otto Frisch, 1940 baharında, Birmingham Üniversitesi’nde ilk gelişmeyi sağladılar. İngiliz Hükümeti tarafından Nisan 1940’da kurulan özel komite, 1941 yılının Haziran ayında, ikibuçuk yıl içinde, ilk atom bombasının yapılabileceğini duyurdu.

Başbakan Winston Churchill, çalışmaların devam ettirilmesini istedi. Ancak, İngiltere, yoğun şekilde bombardıman tehlikesiyle karşı karşı bulunduğundan, adada küçük bir tesis kurulacak, asıl büyük üretim ise, Kanada’da yapılacaktı.

Amerikanın 1941 yılında savaşa girmesi üzerine, iki ülke, atom bombasına ilişkin projelerin ortak yürütülmesini kararlaştırdı. İngiliz bilim adamları Amerikalıların “Manhattan Projesi”nde görev aldılar ve çalışmalar Amerika’da yürütülmeye başlandı.

Atom Bombasını kim icat etti

Atom bombasının yapımı için New Mexico eyaletinde Los Alamos’da atom bombası yapım merkezi kuruldu. Bu bölge askeri yasak bölge ilan edilerek adı haritadan silinmiş, atom fizikçisi Prof. Dr. Oppeheimer başkanlığındaki 5700 kişilik bilim ordusu çalışmalarını sürdürdü. Bu merkezde 1945 yılı başında bombanın esas maddesi olan saf uranyum 235 ve plutonyum 239’dan 50’şer kilogram elde edildi. 1945 yılı Temmuz ayında dünyanın ilk atom bombası hazırlandı. Bunlardan uranyum 235’ten yapılan atom bombasına (little boy), plutonyum 239’dan yapılana ise (fat man) adı verildi. Bu bombalar saniyenin milyonda birinde, bir milyon kere milyon kilo kalori enerji açığa çıkarmaktaydı. Bu enerji havayı ısıtarak 12.000 m yüksekliğinde bir bulut meydana getirmekte, rüzgarlarından binalar yıkılmakta ve 400 m çapındaki alanı eriterek ateş gölü haline getirmekteydi.

İlk atom bombası patlatma denemesi, 16 Temmuz 1945’te New Mexico çöllerinde gerçekleştirildi. Japonların yavaş yavaş barış görüşmelerine yanaşmaya başlamalarına rağmen, ABD Başkanı Truman, İngiliz Başbakanı Churchill’in de onayı ile, Japonya’nın kayıtsız koşulsuz teslimini çabuklaştırmak amacıyla iki atom bombası kullanılmasına karar verdi. Tokyo, böyle bir bombanın kullanılacağına dair önceden uyarılmadı. 6 Ağustos 1945’te Hiroşima, nükleer saldırının ilk kurbanı oldu. 20 bin ton TNT (dinamit) tahrip gücüne eşit olan bomba, yerden 600 metre yükseklikte patladı ve 80 bin kişinin derhal ölmesine, 70 bin kişinin de sakat kalmasına yol açtı. Kentteki binaların yüzde 70’i de tamamen yok olmuş, ya da kullanılamaz hale gelmişti. 9 Ağustos’ta, ikinci bomba Nagasaki’ye atıldı. Bu kentte de, 40 bin kişi öldü. 25 bin kişi yaralandı. 10 Ağustos’ta Japonlar, “hiçbir koşul” öne sürmeden teslim oldular.

Atom silahları patlayınca, hemen şiddetli bir rüzgar etrafa yayılır. Bu rüzgar beş saniye sürer. Sonra etraftan buraya, ikinci bir rüzgar gelir. Bu rüzgarlar, binaları, ağaçları yıkar. Ancak kuvvetli çelik çerçevelerle takviye edilmiş betonarme yapılar, bunlara dayanabilir. Gamma ışınları, kandaki akyuvarları (lökositleri) tahrip edip, alyuvarların (hematilerin) üremesini men eder. Hiroşima’da bu ışınlarla 9000 kişi ölmüştür ki, bu miktar, bütün zayiatın % 15’i kadardır. Patladığı yerden itibaren birkaç kilometreye kadar şiddetli tesiri vardır. Otuz üç santimetre kalınlığında çeliğin, bir metre betonun, yüz altmış yedi santimetre toprağın; atom bombası tesirinden korudukları tespit edilmiştir.

Ancak şurası çok kesin olarak bilinmektedir ki, Amerikalılar atom bombasını kullanmasalar bile, Japonya teslim olmak üzereydi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Sovyetler Birliği ile Batı arasındaki soğuk savaştan yararlanan Amerika bir süre, nükleer silahları tekelinde tutmanın zevkini yaşadı. Ancak, 1949 yılında Moskova ilk atom denemesini yaptı. Onu, üç yıl sonra İngiltere izledi.

Bugün atom bombasına sahip ülkeler ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin Halk Cumhuriyetidir. Bu devletlerin elindeki toplam güç, Hiroşima’ya atılan ilk atom bambasının 500.000 katıdır. Buna karşılık bu silahlardan korunma çareleri üzerinde de devamlı çalışılmaktadır.

[video=youtube;wF67P37l5cs]
 

MURATS44

topragizbiz.com
16 Nis 2013
5,036
546
113
İstanbulun  fethi - Gemiler karada yürürken
6. İstanbulun fethi

Doğu Roma İmparatorluğu'nun (Bizans) başkenti Constantinopolis, 29 Mayıs 1453 tarihinde Osmanlı Padişahı II. Mehmed önderliğindeki Osmanlı Ordusu tarafından feth edilmiştir.

Bu fetihle birlikte Osmanlı Devleti İmparatorluk olmuş, tarihteki en önemli devletlerden biri olan Doğu Roma İmparatorluğu sona ermiştir. İstanbul'un Fethi ile 21 yaşında olan yedinci Osmanlı Padişahı II. Mehmed, “Fatih” unvanını da alarak Fatih Sultan Mehmed olarak anılır.

Erken yaşına rağmen askeri ve idari alanda büyük hamleler başaracak olgunluğa sahip askeri dehasıyla cihana hükmeden Padişah II. Mehmed, İstanbul'u almak için hazırlıklara başlar. Bunun için içeride ve dışarıda birtakım önlemler alarak stratejik hareketlerde bulunur. Bu hazırlıklardan sonra İstanbul Kuşatması başlatılır.

Osmanlı'nın kuşatmasıyla Padişah'ın özel olarak tasarladığı devasa toplar atılmaya başlanır. Top atışlarının surlarda gedik açmaya başlamasıyla açılan gedikler, Bizans tarafından gece vakitlerinde tamir etmeye çalışır.

Sultan II. Mehmed, Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey'e harekete geçme emri vererek Haliç'i kaplayan zincirleri gemilerle kesilmesini ve Papa V. Nikola'nın'nın gönderdiği Ceneviz gemilerinin durdurulmasını ister.

Ancak yoğun çabalar sonucu zincirin kesilmesi ve Cenevizlilerin gemilerinin de geçilmesi mümkün olamaz. Haliç'e girmeden İstanbul'un alınamayacağını öngeren Sultan II. Mehmed, atılan topların geliştirilmesi ve havada eğim alarak kavisli inişle hedefine fırlatılması gerektiğini düşünür ve buna göre planlar, çizimler yapar. Planladığı topu hemen döktüren Padişah, topu deneme atışlarında bizzat kendi ateşler ve top, beklenen başarıyı getirir.

İstanbulun  fethi
Tarihte o dönem “humbara” olarak bilinen top günümüzde “havan” adıyla Fatih Sultan Mehmet keşfi olarak silah konusunda dünya tarihine geçmiştir.

Topların başarısına rağmen yine de Haliç'e girmesi gerektiğini bilen Padişah, donanmayı zincirler yüzünden denizden giremememesinden dolayı donanmayı karadan yürütüp Haliç'e indirmek gerektiğini öngörür. Dolmabahçe'den Beyoğlu'nın sırtlarına doğru geniş bir yol açılıp yol boyunca gizlice kızaklar döşenir. Gemiler, bir gecede karadan yürütülerek denize indirilir.

Prof Dr. Feridun M. Emecen'in “Fetih ve Kıyamet” kitabına göre, Fatih'in Haliç'e indirdiği gemilerin yapım yerine dair bilgiler ise şöyledir:

Osmanlı tarafından hadiseye şahit olan bir başka muasır kaynağın anlatıcısı, gemilerin demirlendiği yerden dört İtalyan mili mesafede bir ormanda 30 geminin inşa edilmiş olduğu, bunların karadan çekilerek denize indirildiği bilgisini verir. Çekilen gemilerin güzergah konusunu tartışan XVIII. yüzyıl tarihçilerinden Müneccimbaşı, önce bunların Boğazkesen Hisarı'ndan Kasımpaşa'ya uzanan bir dere yatağına döşenmiş kızaklar üzerinden kaydırıldığını belirtir, ardından da gemilerin Okmeydanı'nda yapılmış olabileceği bilgisine temas eder. Olayı karşı cepheden gören Bizans ve Latin müelliflerinin yazdıklarında müşterek olan husus ise Sütunlar mevkiinden gemilerin karaya çıkarılıp Haliç'e indirildiğidir.”

22 Nisan 1453 sabahı Bizans Haliç'teki gemilerin şaşkınlığını yaşar. Aynı zamanda askerlerin karşı tarafa geçmelerini sağlamak için Vezir Zağnos Paşa da 1000'i aşkın fıçının biraraya getirelerek köprü kurulma işlerini başlatır. Doğu Roma İmparatoru Sultann II. Mehmed'e kuşatmanın kaldırılması halinde padişahın belirleyeceği miktarda vergi vereceğini ve surlara kadar tüm toprakların Osmanlı'ya geçeceğini bildirir. Ancak Padişah, bunu Halil İnalcık'ın Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar incelemesinde geçtiği üzere şu şekilde reddeder:

Efendinize söyleyin, direnmeyi bırakıp şehri teslim etsin. Bunu yaparsa  Mora'nın hakimiyetini kendisine ihsan edeceğiz. Razı olmazsa şehre zorla  gireceğiz! Biz Sultan Murad Han oğlu Mehmed Han olarak peygamber  müjdesi peşindeyiz.
"Efendinize söyleyin, direnmeyi bırakıp şehri teslim etsin. Bunu yaparsa Mora'nın hakimiyetini kendisine ihsan edeceğiz. Razı olmazsa şehre zorla gireceğiz! Biz Sultan Murad Han oğlu Mehmed Han olarak peygamber müjdesi peşindeyiz."

Kuşatma tahmin edilenden uzun sürer ve Osmanlı askerleri de yorulur. Bu gelişmelerin ışında II. Mehmed, 29 Mayıs'ta büyük taaruz için emir verir. Taaruzla birlikte Ulubatlı Hasan'ın Bizans surlarına çıkarak Osmanlı sancağını dikmesi ile Osmanlı ordusuna moral verir ve taaruzu güçlendirir.

Constantinopolis, 29 Mayıs 1453 Salı günü II. Mehmed'in önderliğindeki Osmanlı birliklerine teslim olur.

Prof Dr. Halil İnalcık'ın yorumuna göre Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u almasının en önemli sebebi, ikinci kez tahtta 1451 yılında çıktıktan sonra otoritesinin sağlanması olarak görülmektedir. Çandarlı Halil Paşa'nın da kudretli bir vezir olması dolayısıyla padişahın güçlü olması açısından fetihin ardından idam ettirilmiştir.

İstanbul'un fethi ile Doğu Roma İmparatorluğu'nun sona ermesi, Orta Çağ'ın bitişi Yeni Çağ'ın başlangıcı olarak kabul edilir.

1453 Fethi ile Anadolu ve Balkanlar arasındaki Osmanlı için geçişlerde bir engel teşkil eden Doğu Roma İmparatorluğu yıkılmış, artık ticaret yollarının Osmanlı'ların eline geçmesi de Avrupalıları yeni ticaret yolları bulmaya iterek coğrafi keşifleri hızlandırmıştır.
 
  • Beğen
Tepkiler: Ugur

MURATS44

topragizbiz.com
16 Nis 2013
5,036
546
113
Osmanlı  Tuğrası - Türk Bayrağı
7. DEVLET-İ ALİYYE’DEN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE

Günümüzün medeni milletleri kendi tarihleri hakkında, somut ve ortak bir anlayışa sahiptirler. Bu anlayış, medeni bir millet olmanın önemli bir şartlarından biri olarak kabul edilir. Söz konusu milletler, tarihlerinin nereden başladığını, hangi çağlara ayrıldığını,kimlerin tarihlerine yön vermiş olduğunu bilirler ve bunlarla ilgili değişmez kanaatlere sahiptirler. Bize gelince; her konuda olduğu gibi tarih anlayışında da toplum olarak acıklı ve anlaşılmaz bir kargaşa içinde bulunmaktayız.Tarihimizin başlangıcı, hangi devirlere bölündüğü, kimlerin tarihimize yön verdiği ve kimin kahraman kimin vatan haini olduğu konusunda farklı toplum kesimlerinin, birbirlerine tamamen zıtbir anlayışa sahip olduğunu görmenin burukluğunu yaşamaktayız.

Geçmişte tarih anlayışımızın daha düzgün ve istikrarlı olduğu söyleyebiliriz. Eski Türk tarihi, Oğuzhan ile başlatılır ve Selçuklularla bitirilirdi. Yakın dönem Türk tarihi ise Anadolu Selçukluları hakkında kısa bir başlangıçtan hemen sonra Osmanlılara geçerek devam ettirilir,diğer Anadolu Beyliklerinden ve özellikle de büyük olanlarından Türkiye’nin bir bölümünün meşru hükûmetleri olarak söz edilir ve saygıyla anılırdı. Son dönem Türk tarihi denildiğinde, Anadolu’nun kurtuluşunun ifadesi olan Cumhuriyet, herkesçe kabul edilirdi. Şüphesiz bu tarih anlayışının toplumun önemli bir bölümü tarafından kabul görmesi olumlu olarak nitelendirilebilir.

Milletlerin varlıkları tarihsel süreklilik içerisinde ele alındığında, kadim zamanlardan bugüne bütün kültürlerin,milletlerin ve medeniyetlerin belirli bir değişim ve dönüşüme uğrayarak varlıklarını devam ettirdikleri görülmektedir. Sosyal olguların ne zaman ve nerede başladığı, aynı şekilde nasıl son bulduğu çoğu zaman farklı görüşler ortaya atıldığından belirsizleşmektedir. Örneğin Osmanlı Devleti’nin kuruluşuile ilgili birçok farklı yaklaşım arasında İnalcık’ın görüşleri dikkat çekmektedir. Ona göre Osmanlı Devleti; yaygın ve resmi bilgilerin aksine 1302 yılında kurulmuştur.

Osmanlı Devleti’nde Lale Devri’nden, II.Meşrutiyet’e kadar uzanan sürede yapılan değişimler, genellikle Avrupalı devletlerin çeşitli alanlarda sağladıkları görece üstünlüklerine karşı bir tepki olarak görülebilir. Batının özellikle ekonomik ve askerî alanda kaydetmiş olduğu ilerlemeye karşı koymak amacıyla yine Batılı uzmanlardan yardım alınarak bir anlamda Batı’ya ancak Batı’nın silahlarıyla karşı konulabileceği anlayışı yaygınlaşmıştır. Ancak gerçekleştirilen değişim sürecinde elde edilen sonuçlar yeterince etkili olmadığından, her reform sürecini yenisi izlemiştir.

Osmanlı Devleti
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyeti'ne Geçiş Süreci

Özellikle 20. yüzyılın başlarında dünya siyasi tarihi açısından, birçok yeni devletin kuruluşuna, sınırların değişmesine veya mevcut sınırlar içerisindeki demografik ve etnik yapının farklılaşmasına tanık olunmuştur. Ülkemiz söz konusu zaman dilimlerinde yukarıda sıralanan bütün değişimleri yaşamıştır. Sınırların kısa sürede değişmesi ve demografik yapının dönüşmesi süreçlerinin ardından gerçekleştirilen Kurtuluş Savaşı ile yeni bir devletin kurulması mümkün olmuştur. Oldukça önemli sayılabilecek bu değişimler çok kısa bir süredegerçekleştiğinden Saltanat, Meşrutiyet ve Cumhuriyete şahitlik eden bir kuşak var olmuştur. Devlet ve millet kavramlarına yüklenen anlamın değişmesi ile birlikte her ikisine de düşen görev ve sorumluluklar bu süreçte yeninden tanımlanmıştır.

Osmanlının dağılma süreci birçok millet için bağımsızlığını kazanma mücadelesi iken; Türkler açısından elde kalan sontoprakları müdafaa etme ve vatansız kalmama adına verilen bir mücadele olarak değerlendirilmektedir. Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı sonucunda ağır yenilgiler alan Osmanlı, Kurtuluş Savaşı neticesinde son bir direniş hattı oluşturabilmiş ve mevcut sınırlarda egemenlik iddiasını devam ettirebilmiştir. Unutulmaması gereken önemli bir nokta, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük emekleri olan askerî liderlerin, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Trablusgarp’tan başlayarak muhtelif zaman ve cephelerde Osmanlı Devleti’nin varlığını devam ettirebilmesi için canlarını ortaya koyarak gerçekleştirdikleri mücadeledir. Uzun süren ve çoğu yenilgiyle sonuçlanan savaşlar sonrasında söz konusu askerî liderlerin kararlılığı ile buna yürekten inanmış Türk milleti dışında bir imkândan bahsetmek oldukça zordur. Mustafa Kemal Atatürk, bir Osmanlı subayı olarak öncelikle mevcut vatanın müdafaası için gayret göstermiştir.Özellikle Trablusgarp’ta yaşanan şiddetli çatışmalar esnasında Mustafa Kemal Atatürk’ün gözünden yaralandığı ve bir süre tedavi gördükten sonra yeninden cephelere döndüğü bilinmektedir. Birçok cephede sınırlı imkânlarla yürütülen var oluş mücadelesi esnasında Atatürk ve silah arkadaşlarının en güçlü motivasyonu vatan topraklarının bütünlüğünü sağlama ve Türk milletine daha büyük acılar yaşatmamaktır.

Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş süreci, siyasi coğrafyadaki birçok örnekleri gibi sıkıntılı ve sancılı bir dönemi içerisinde barındırmaktadır. Siyasi, sosyal ve askerî kurumların bir kısmı işlevini yerine getiremezken, çağın gerektirdiği ihtiyaçları karşılayacak birçok kurumun da henüz ortaya çıkmadığı bilinmektedir. Danıştay, Polis teşkilatı, İtfaiye teşkilatı, Kızılay, TCDD, Jandarma Teşkilatı ve Ziraat Bankası gibi birçok kurum Cumhuriyet’e Osmanlı Dönemi’nden miras olarak kalmıştır. Bu kurumlar modern Türkiye’nin tesisinde ve ilerlemesinde önemli rol oynamalarının yanında devlet geleneğinin devam ettirilmesi ve uzun bir süredir büyük bir coğrafyada yönetim kapasitesi olan bürokratik sınıfın tecrübe ve kabiliyetlerinden yararlanılmasını sağlamıştır.

Cumhuriyet’i kuran kadroların önemli bir kısmı Osmanlı bürokrasisinde yetişmiş değerli devlet adamlarıdır. Bununla birlikte Osmanlı Devleti’nden kalan borçlar, savaşların ortaya çıkardığı psikolojik, sosyal ve ekonomik etkiler, sanayi alanındaki önemli gelişmelerin takip edilemeyişi,kapitalist ekonomik düzene uyum sağlamayı zorlaştırarak Türkiye’yi hızlı bir fakirleşme ve ekonomik durağanlığa sokmuştur. Osmanlıdan devralınan borçların bir bölümünün bitirilmesi 1954 yılına kadar uzanırken, bono ve değerli kâğıt olarak aktarılan borçların tamamen kapatılması 1989 yılına kadar devam etmiştir.

Her dönemi kendi gerçekliğe içerisinde değerlendirmenin hakkaniyetli olacağı düşünüldüğünde, Cumhuriyet’in kuruluş dönemi şartlarında ekonomide devletçi politikaların ön plana çıkmasının ve Türk parasının korunması gibi tedbirlerin alınmasının haklı gerekçeleri olduğu söylenebilir. Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda Batılı ülkelerin ortalama millîgelirleri 6000 dolar civarında iken Türkiye’de sadece 700 dolar düzeyinde seyretmektedir. 1930’lu yıllarda özellikle gelişmiş ülke ekonomileri açısından sarsıcı etkiler yaratan ve “Büyük Buhran” olarak bilinen ekonomik kriz dönemi sonrasında Batılı ülkelerin ortalama millî gelirleri 4300 dolar seviyelerine gerilerken, Türkiye’de ortalama millî gelir iki katından fazlasına çıkarak 1730 dolara ulaşmıştır. (Kişi başına gelir Geary-Khamis 1990 uluslararası dolarına göre hesaplanmıştır.). Sadece bu örnek dahi, birçok kaynaktan yoksun genç bir ülke olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal bağımsızlığını pekiştirmesi ve uluslararası alanda saygınlığını koruması açısından oldukça büyük bir önem taşımaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devleti’nden tamamen ayrı bir devlet olduğunu iddia etmek yanlış bir yaklaşımdır. Son Osmanlı padişahı Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan’ın deyimiyle; “İmparatorluk ayrı bir devirdi, fakat o da Türk’ün idi, bugünkü Cumhuriyet de Türk’ün malıdır.”Tarihî serüveni içerisinde Türklerin kurmayı ve yaşatmayı başardığı devletler arasında Osmanlı Devleti’nin saygın yerini koruma, anlatma ve araştırma sorumluluğu en başta Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir. Tarihi birbirinden tamamen ayrı dönemler olarak ele almak akademik çalışmalar yapmak açısından belirli bir dönemin özelliklerini daha derinlemesine anlamak için gerekli görülebilir. Ancak, tarih bilinci oluşturmak amacıyla, milletlerin devamlılığını sağlamak açısından dönemlerin, devirlerin, liderlerin ve hatta devletlerin anlamı ve önemi,milletin varlığını ve birliğini sürdürmesi ile ölçülebilir. Bu bağlamda Osmanlı Devleti’nin, Türkiye Cumhuriyeti’ne sağladığı kaynaklar kadar problemli konularıda miras olarak bıraktığı bir gerçektir. Cumhuriyet’in, Osmanlıdan devraldığı tebaayı vatandaş olarak kabul etme, modernleşme ve kalkınma süreciyle başlayan uluslaşma süreci yönetilirken zaman zaman toplumsal dirençle karşılaşıldığı da görülmüştür. Saltanat, meşrutiyet ve cumhuriyet birer rejim şekli olarak devletin devamlılığını sağlamak açısından araç olarak görülmelidir. Ortaylı’ya göre Osmanlıdan, Cumhuriyete devlet devam etmektedir, değişen sadece devletin rejimidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş başta olmak üzere zafer ve bayramları çeşitli etkinliklerle kutlandığı gibi Osmanlı’nın zaferleri ve kuruluşu da aynı coşkuyla kutlanmaktadır.

Atatürk'ün Fatih Sultan Mehmet hakkındaki düşünceleri Cumhuriyet’in tarihe bakışı açısından önem taşımaktadır. Atatürk,Osmanlının hoşgörüsünden ve yabancı unsurların inanç ve âdetlerine saygısından şu övgü dolu sözlerle bahsetmektedir. "Başka dinlere saygılı tek millet biziz diyerek, Fatih İstanbul'da bulduğu dinî ve millî teşkilatı olduğu gibi bıraktı. Rum Patriği, Bulgar Eksarhı ve Ermeni Katoğikos'u gibi Hıristiyan dinîreisleri imtiyaz sahibi oldu. Kendilerine her türlü serbesti bahşedildi.İstanbul'un fethinden beri Müslüman olmayanların mazhar bulundukları bu geniş imtiyazlar, milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en müsaadekâr ve civanmertbir milleti olduğunu ispat eder." Benzer şekilde Atatürk, Eskişehir'deyaptığı konuşmada Fatih'in İstanbul'u fethederek Doğu Roma'yı tevarüs ettiğinive onun ikinci amacının Roma'yı almak ve Batı Roma İmparatorluğu'nun da tacını başına koymak olduğunu ifade etmiştir.

Toplumlar zamanın akışı içerisinde sürekli değişmek zorunda kalırlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin geldiği noktada sadece belirli slogan ve kavramlar yardımıyla daha gelişmiş bir ülke olmak mümkün değildir. Osmanlının torunları ve Cumhuriyet’in çocukları olarak mevcut mirası daha ileriye taşımanın yolu tarihimizi iyi analiz etmek ve anlamaktan geçmektedir. Daha iyisini kurmanın yolu, yapılan hatalardan dönülmesi ve tarihten ders çıkarılmasıyla mümkündür.

Tenkit ve methiyede ölçülü olmak gerekmektedir. Osmanlıya özlem duymak Cumhuriyet’e karşı olmak anlamına gelmeyeceği gibi, Cumhuriyet’e duyulan hayranlık da Osmanlı düşmanlığını ortaya çıkarmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti sınırlı imkânlar ile yer üstü ve yer altı kaynaklardan mahrum olarak, diplomatik, askerî ve ekonomik açılardan ağır yenilgileri takiben elde edilen zaferler neticesinde kurulabilmiştir. Anadolu insanı için vatan olmasının yanı sıra, kaybedilen topraklar sonucunda gidecek bir yeri kalmayan Türk milletine yurt olmuştur. Bu bakımdan Türkiye, bir geleneğin vücut bulmuş hâli, bir milletin son kalesi ve dört bir yanı cehenneme dönmesine rağmen kurtarılabilmiş bir bölgedir.

Sonuç

Bütün toplumlar tarihin akışı içerisinde sürekli değişim içerisindedirler. Osmanlı Devleti’nin dâhilî ve haricî olarak karşılaştığı önemli sorunlara çözüm bulunamaması sonucunda 18. yüzyıldan itibaren devleti dönüştürme çabaları genişleyerek Türkiye Cumhuriyeti’yle birlikte nihayete ulaşmıştır. Bu açıdan değerlendirildiğinde Türkiye Cumhuriyeti, neredeyse yüzyıldır mağlubiyeti kabul ederek değişmeye gayret eden bir milletin iradesinin yansımasıdır. Bununla birlikte idari teşkilatlanma, eğitim, sağlık ve maliyegibi bir devletin temel organları da Osmanlı Devleti’nin kökleri üzerinden kurgulanmıştır.

Son günlerde geniş bir toplumsal mutabakat ile vurgulanan kurucu değerler ve devletin yeniden bu değerler çerçevesinde tasarlanması gerekliliği aslında Osmanlı Devleti’nin son zamanları ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamaları süreçlerinin yeniden ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Osmanlıyı savunma refleksi ile Türkiye Cumhuriyeti’ne kin ve nefret duymak ne kadar yanlışsa, Osmanlıyı potansiyel bir tehlike olarak göstererek aslında Türk tarih ve kültürüne hakaret etmek o kadar yanlıştır.Türkiye Cumhuriyeti’nin, Osmanlının antitezi olduğu fikri tarihî olguların yeterince bilinmemesinin yanı sıra zaman zaman kasıtlı olarak ileri sürülmektedir. Tarihini reddederek ilerleyebilmiş bir millet yoktur. Aynı zamanda geçmişin zaferleri ve mağlubiyetleri ile sürekli meşgul olmak da anlamsızdır. Sosyal sistemlerin dengesini daima gelecekte kurgulamak gerekmektedir. Dünya döndüğü sürece, insanlar; topluluklar ve doğal olarak devletler hâlinde yaşayacaksa, Türk milleti de en akılcı, güçlü ve vicdani yapılanmayı gerçekleştirmek zorundadır. Bunun yolu ise ifrat ve tefritten uzak, sadece siyah ve beyaz yerine gri alanlarından varlığından haberdar olunarak ortaya konacak sosyal bilimler ve özellikle tarih anlayışının geliştirilmesindedir.

Yıllardır süre geldiği gibi, son zamanlarda artan bir şekilde çeşitli basın yayın organlarında Osmanlı ve Cumhuriyet hakkında ileri geri anlamsızca ifade edilen övgü ve yergilerin olduğunu görmekteyiz. Bu durumun bilimsel anlayış ve yaklaşımdan uzak olduğu apaçık ortadadır. Karşılıklı olarak aşağılayıcı ve suçlayıcı ifadelerin milletimiz tarafından kabul görmediği bilinmelidir. Hatta bu durum toplumsal sinir uçlarına dokunmakta ve toplumun birliği konusunda telafisi mümkün olmayan yaralar açmaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi Osmanlı ulu bir çınar, Cumhuriyet ise onun köklerinden filizlenmiş taze bir fidandır. Değerlendirmelerin bu bağlamda ve bu yaklaşımla yapılması devletin bekası ve milletin geleceğine olumlu katkılar yapacaktır. Yıkıcı ve bozucu anlayışların hiçbir millete fayda getirmediği bilinmektedir. Ortak tarih şuurunun milletler açısından ne kadar önemli olduğunu her toplum tecrübe etmiştir. Aydınların tarih konusunu ele alırken,akıldan, bilimden ve sağduyudan ayrılmadan çalışmalarını yürütmesi geleceğimiz açısından oldukça önemlidir.
Devlet-i Aliyye'den Türkiye Cumhuriyeti konusu ;

Prof. Dr.Temel ÇALIK
Arş. Gör. Emre ER

tarafından hazırlanmıştır.
 
  • Beğen
Tepkiler: Ugur

MURATS44

topragizbiz.com
16 Nis 2013
5,036
546
113
Rönesans
8. Rönesans

Rönesans : 15. ve 16 yy larda Avrupa’da bilmi2edebiyat ve sanat alanında yeniliklerin meydana geldiği döneme “yeniden doğuş” anlamına gelen Rönesans denir.

Rönesans Nedir (Özet)

Rönesans "yeniden doğuş" anlamına gelen bir süreçtir. 15. yüzyılda başlayan bu süreç, aynı yüzyıl içinde bütün Avrupa'ya yayıldı. Bu yenilikte, Roma ve Grek başarılarının yeniden cezalandırılması istemi vardır. Rönesans şu temel anlayışlara dayanıyordu.
• Yeryüzü ilgi çekici ve araştırılmaya değer bir yerdir.
• İnsan güçlüdür ve bu gücüyle büyük başarılar elde edebilir.
• İnsanın sürekli faal olması şerefli bir şeydir ve "gerçek" güzeldir. Bu anlayışlara bağlı olarak da yaşadığımız dünya o kadar ilgi çekici bir yerdir ki, başka dünyaları düşünmenin hiçbir anlamı yoktur, anlayışı hakimdir.

Rönesansın Sebepleri

1. Kâğıt ve matbaanın icadı.
2. Coğrafi keşiflerden sonra Avrupa’da sanattan zevk alan zengin bir sınıfın ortaya çıkması.
3. İstanbul’un fethinden sonra birçok bilim adamının İtalya’ya giderek çalışmalarda bulunması.
4. Coğrafi keşiflerin etkisi.
5. Antik kültürün ( Eski Yunan kültürü ) incelenmesi.

Rönesans ilk olarak İtalya’da başladı. Daha sonra diğer Avrupa ülkelerine yayıldı. Bu dönemde insan ve insana ait değerlere ön palana çıkaran hümanizm akımı ortaya çıkmıştır.Bu dönemde edebiyat alanında Dante, Petrark ve Makyavel,resim alanında Leonardo da Vinci, heykeltıraşlık alanında Mikelanj, mimarlık alanında Rafael önemli sanatçılardır.

Rönesansın Sonuçları

1. Bilim ve teknik alanında gelişmeler oldu.
2. Hür düşünce ve yeni sanat anlayışları ortaya çıktı.
3. Skolastik düşünce yerini bilimsel düşünceye bıraktı. Gözlem ve deney önem kazandı.Akılcılık egemen olmaya başladı.
4. Avrupa’da gelişmenin ve ilerlemenin hız kazanmasına neden oldu.
5. Avrupa’da bilim ve teknik alandaki gelişmelerin önünü açtı.

Rönesans, İtalya'da başlamış, Fransa, Almanya, İngiltere, XVII.yy.da da İspanya ve Hollanda' ya yayılmıştır.

Rönesansın İtalyada Başlamasının Nedenleri

Coğrafi Konumu: Akdeniz ülkesi olarak, Antikite ve İslam Kültür ve Uygarlığı ile tanışmıştır.
Ekonomik Durumu: Akdeniz ticaretiyle uğraştığından, İtalyan şehirleri zenginleşmişlerdi.
Tarihsel Durumu: İtalya ; Roma, Yunan ve Hellen uygarlıklarının izlerini, ve birikimini taşıyan, zengin bir uygarlık merkeziydi.
Siyasal Durumu: Şehir devletleri şeklindeki yaşamda, insanlar daha özgürdüler.
Dinsel Nedenler: Roma, Hıristiyanlığın dinsel merkeziydi. Papa, bütün Avrupa'da etkili bir dini liderdi. Papa, Hıristiyanlarca ziyaret edilir ve kilise'ye bağışta bulunulurdu.

İtalyada Rönesans Hareketleri

1. Edebiyat Alanında :

* İtalya'da Rönesans hareketleri, " Hümanizma " ile başlamıştır. ( Antikite edebiyatının incelenmesidir.)
* Yunanca, Latince ve İbranice metinler, Eflatun, Napoli, Yeni,Roma Akademilerinde incelenmiştir.
* Hümanizmanın öncüleri ; Dante, Petrark, Bokaçius' dur. ( XIV.yy)
* XV. ve XVI. yy.da, Makyavel, Gişarden, Ariyosto ve Tosso, Hümanizmanın önde gelen isimleridir.

2. Güzel Sanatlar Alanında :

a. Resim :

* Anatomi Biliminin gelişmesi, perspektifin incelenmesi, insan vücuduna ve güzelliğe değer verilmesiyle resimde Rönesans doğmuştur.
* İtalya'da zamanla üç resim okulu oluşmuştur. Venedik Okulu ; daha çok, manzara resmi yapmışlardır. ( Paysagiste) en önemli temsilcisi Tisiyen' dir. Floransa Okulu ; İnsan vücuduna, perspektif ve Anatomi'ye değer vermişlerdir. Temsilcilerinden Ciyoto, İtalyan resmini, Bizans etkisinden kurtarmış ve resimde Rönesans'ın doğmasını sağlamıştır. Önemli temsilcileri, Leonardo da Vinci , Mikel Anj ( Mikelancelo ) dır. Roma Okulu ; Dini konuları işlemişlerdir.En önemli temsilcisi "Rafeal" ( Rafeal Sanzino ) dir.

b. Mimarlık :

* Rönesans devrinin mimarları, ortaçağ mimarisi olan Gotik tarzını terk etmişler ve yeni bir mimari üslup oluşturmuşlardır.
* En önemli temsilcileri " Bramant " ve " Mikel Anj " dır.

c. Heykeltıraşlık :

* Antik dönem heykellerinin incelenmesi ve kopya edilmesiyle heykeltıraşlık gelişmiştir.
* En önemli temsilcileri ; Donatello, Giberti, Mikel Anj dır.

Rönesans Hareketlerinin Diğer Avrupa Ülkelerine Yayılması

İtalya' da başlayan Hümanizma ve Rönesans hareketleri; İtalya'nın Din ve Kültür merkezi oluşundan ve İtalya'nın Fransa,İspanya ve Almanya arasında paylaşılamaması nedeniyle çıkan İtalya Savaşlarının etkisiyle, batı Avrupa'ya yayılmıştır.

Fransada Rönesans

Kralların etkisi ve çalışmalarıyla başlamıştır. Önemli temsilcileri ; Rable ( Rabelais ), Ronsar ( Ronsard ), Montaigne Hümanizmada. Piyer Lesko, Jan Bülan mimaride,Jan Gojon heykeltıraşlıkta, Fransuva Klue resimde.

İngilterede Rönesans

En önemli temsilcisi, Hamlet-Otello-Romeo ve Jülyet'in yazarı Şekspir ( Shakespeare) dir.

İspanyada Rönesans

Don Kişot 'un yazarı " Cervantes "

Hollandada Rönesans

Ressam " Rambrand "

Rönesans Nedir (Detay)

xiv. yüzyil ortasinda italyada meydana gelen, xv. ve xvi, yüzyillarda bati avrupadaki ülkelere yayilan, edebiyat, sanat ve bilim alanindaki uyanişa verilen ad. rönesans, avrupada, orta çağdan yeni çağa geçişi, hazirlayan bir harekettir. ilkin italyada başlamiştir, italya da, donte (1265 -1321) petrarca (1304 - 1374), boccacio (1313 - 1375) gibi yazarlar, rönesans hareketinin öncüsü olmuşlardir. rönesans hareketinin başlamasinin sebepleri arasinda şunlar vardir: eski yunan ve latin edebiyat, felsefe ve bilimlerinin incelenmesi ,bunlarin okullarda okutulmağa başlanmasi; matbaanin icadi ile geniş halk kitlelerinin yeni buluş ve düşünüşleri kolayca okuyabilme imkâninin sağlanmasi : avrupada bilim adamlarini ve sanatkârlari koruyan bir sinifin meydana gelmesi.

eski lâtin ve yunan medeniyetinin izlerini taşiyan italya, bu yeni hareketin öncüsü olan memleket olmuştur.

buralar avrupa nin öbür ülkeleri gibi krallarin emrinde olan ülkelerden daha serbest daha hür bir durumdaydilar. çoğu ticaretle geçinen, zengin kimselerden meydana gelen halk,kilisenin baskisina pek aldirmadan yaşiyordu, zengin aileler sanatçilari korumayi, eski eserleri toplamayi bir vazife biliyorlardi. böylece yavaş yavaş ,eski yunan ve lâtin eserlerine karşi bir ilgi uyanmiş; istanbul un türkler eline geçmesi üzerine, birçok bizansli bilginler, eski elyazmalarini alarak italya ya göç edince bu ilgi daha belirli bir şekil almiştir. uzun zamandan beri kapali duran, unutulan yunan ve lâtin edebiyat ürünleri yeniden ortaya çikarilmiş, eski metinler çoğaltilmaya karşilaştirilmaya, açiklanmaya başlanmiştir. matbaaciliğin yayilmasi ile bu metinler daha geniş bir alana daha çabuk yayilmiş, rönesans hareketi hizlanmiştir. dante, petrarca, boc-caciodan sonra machiavelli (1469 - 1527), ariosto (1474 — 1533), tasso (1544 - 95) gibi yazarlar yetişmiştir. italyan rönesans hareketi yalniz edebiyat alaninda kalmamiş, güzel sanatlar alanina da yayilmiştir. giotto (1266-1337), botticelli (144 - 1510), leonardö da vinci (1452 - 1519), michelangelo (1475 - 1564), raphael (1483 - 1520) gibi ressam ve heykeltiraşlar, brunellesehi (1337 - 1446), bramante (1455 -1515) gibi büyük mimarlar yetişmiştir. italyanin avrupa ile doğu ülkeleri arasindaki ticareti elinde tutmasi, avrupanin öbür ülkeleriyle sürekli münasebetlerde bulunmasi, italyan rönesans hareketinin buralarda da yayilmasini sağlamiştir.

fransada rönesans hareketi, paris üniversitesinde yunanca okutan gregorio tifemasin (1415 - 66) etkisiyle başlamiştir. başlangiçta, ortaçağ düşünüşüyle hareket eden bilginler ve sanatçilar bu harekete karşi koymak istedilerse de engel olamamişlar, charles viii.in napoliyi ele geçirmesi fransizlari italyan, rönesans ürünleriyle doğrudan doğru ya karşi karşiya getirmiştir. asil fransiz rönesans i françois i. zamaninda kendini göstermiş. bude ve scaliger gibi bilginler eski yunan üzerine araştirmalara hiz verirken, ronsard ile onun çevresinde birleşip plelade adini alan topluluk da eski eserlerden aldiklari ilhamla yeni bir fransiz edebiyati meydana getirmeğe başlamişlardir. rabelais (1494 - 1553), ronsard (1524-85), montaigne (1533 - 92) bu hareketin en önemli yazarlaridir.
almanyada da rönesans, italyada okuyan öğrencilerin etkisiyle başlamiştir. johann reuehin (1452 - 1522), meanchton (1497 - 1560), en çok da hollandali erasmus (1467 - 1536) eliyle canli bir şekil almiştir.

xv. yüzyil sonlarinda italyada padua, bolonya, floransa gibi üniversitelerde rönesans hareketini inceleyen ingiliz bilginleri yurtlarina dönünde oxford, cambridge üniversitelerinde bu hareketi yaymaya çalişmişlar; henry viii.nin koruyuculuğu ile ingiliz rönesanssina hiz vermişlerdir. william shakspeare (1564 - 1616) bu devrin en büyük yazaridir.

rönesans hareketi, avrupalilar ve hollandaya da yayilmiştir. ispanyol cervantes (1547 - 1616), hoîlandali jerome boseh (1460 - 1516), pieter bruegel (1525 - 69) bu devrin önemli sanatçilaridir.

rönesans hareketi, avrupalilarin eski yunan ve romanin en iyi sanat ürünleriyle karşi karşiya getirmiştir. resimde, heykelcilikte ve mimarlikta yeni bir zevk ve anlayişa yol açmiş, eski edebiyat ürünlerini örnek tutarak eserler yazmak isteğini uyandirmiştir. bu zamana kadar başta incil olmak üzere hemen bütün eserler lâtince yazilirken büyük yazarlar, eski ürünleri örnek tutan yazilarini kendi dillerinde vermeye çalişmişlardir. bu da bir çok avrupa ülkelerinde millî edebiyatlarin kuruluşuna yol açmiştir.

eski yunan ve roma eserlerinde daha hür, daha çeşitli bir düşünce tarzi kendini göstermekteydi, ilerici kiliseler, bunlarla ortaçağin daracik düşünüş sistemi arasindaki ayriliği görmüşlerdir : bilim adamlari da bu hür düşünüşten ilham alarak araştirmalarinda, değişmez sanilan bir takim kurallara değil, deneye kendi buluşlarina önem vermişlerdir. böylelikle rönesans hareketinin sonlarina doğru bilimde de büyük bir ilerleme görülmüştür. copernicus (1473 - 1543), galileo (1564 - 1642), kepler 1571 - 1630) gök cisimlerinin hareketlerini, güneş sisteminin özelliklerini ortaya koymuşlar esrarli bir görünüşü olan simya ,van helmon (1577 - 1644). böyle (1627 - 94) eliyle modern kimya bilimine doğru gelişmiş; newton (1642 -1721) modern fiziğin, temellerini pare (1517 - 90) cerrahide, vesalius (1514 -64) anatomide yepyeni buluşlar ortaya koymuşlardir. harvey (1578 - 1658) kan dolaşimini bularak anatomi ve tipta büyük bir değişikliğe sebep olmuş; bacon (1561 - 1626), daha sonra descartes (1596 - 1650) deneyin, insan aklinin her çeşit araştirmada üstünlüğünü belirtmişlerdir.