Hz. MUHAMMED (sav) Abdulmuttalib'in Yetimi

MURATS44

topragizbiz.com
muhammed yazısı
ABDÜLMÜTTALİB’İN YETİMİ : Alemlere Rahmet bir Peygamber

O’na Muhammed ismini verdim; çünkü arştaki Allah’ın ve yerdeki insanların övgüsüne layık birisi olmasını istiyorum. (Abdülmuttalib)

Abdülmuttalib, toplumunda ismi saygıyla anılan, tüm Arap yarımadasında ve hatta komşu bölgelerde bile itibarı yüksek olan birisiydi. Zengin değildi. Buna rağmen, ekonomik gücün toplumsal prestij için vazgeçilmez ölçü kabul edildiği bir çağda ve toplumda, takdirle anılan ve kendisine saygı duyulan bir şahsiyetti. Zira, Kabe’nin hatırasına saygı duymayan ve hacılara eziyet eden Huzâalan Mekke’den uzaklaştırıp, Kureyş kabilesinin mensuplarını bir siyasal organizasyon etrafında toplamış Kusayy’ın torunlarmdandı. Kıtlık zamanlarında Mekkelileri doyuran, Bizans ve Habeşistan idarecileriyle anlaşıp, Kureyşlilerin güven içerisinde bu bölgelerde ticaret yapmalarına imkân sağlayan Haşim’in oğluydu. Ataları gibi, Abdülmuttalib de güvenilir, cesur ve cömert birisiydi. Açlara, yoksullara ve yolculara yönelik harcama ve ziyafetleri nedeniyle, kendisine babasından miras kalan zenginliğini kaybedecek kadar eli açıktı. Atalarından devraldığı şerefli ve masraflı bir iş olan hacılara yiyecek (rifâde) ve su (sikâye) ikramında bulunmayı aksatmadan yerine getirmişti. Aynı zamanda Mekkelilere, hacılara ve Mekke’ye uğrayan tüccarlara büyük zorluklar yaşatan susuzluk problemini Zemzem kuyusunu bularak çözüme kavuşturmanın şerefine sahip olmuştu. Mekke’nin büyük ve saygın ailelerinden Haşim soyunun lideriydi. Tüm bunlar ve diğer bazı özellikleri nedeniyle son derece saygı duyulan birisiydi.

Araplar için unutulmaz bir hadise olan ve milat kabul edilen Fil olayına yakın bir zamanda Abdülmuttalib’in bir torunu oldu. Abdülmuttalib’in çok sayıda loruna sahip olduğu dikkate alınırsa, bu yeni çocuğun kayda değer bir öneme sahip olmasını beklememek gerekirdi. Fakat öyle olmadı. Bu çocuk, Abdülmuttalib’in yanında, onun diğer torunlarına oranla, çok ayrıcalıklı bir değere ve konuma sahip oldu. Dedesi tarafından diğer tüm çocuklardan daha çok sevildi. Diğer çocuklara oranla, dedesinin çok ayrıcalıklı bir ilgi ve ihtimamına muhatap oldu. Zira yetimdi; babası Abdullah daha o doğmadan ölmüştü. Abdülmuttalib’in, diğer torunlarından ayırarak O’na özel bir ilgi ve sevgi duymasının nedeni de buydu. Abdülmuttalib bu torunuyla hem oğlu Abdullah’a olan özlemini gideriyor, hem de yetim doğmasının verdiği hüzünle kalbini O’na daha yumuşak ve ihtimamh buluyordu. Anlaşılan o ki, bu torunu hakkında özel beklentilere de sahipti.

Haşim Okur-yazar olanların üç-beş kişiyi geçmediği, dolayısıyla bilginin saklanmasında ve naklinde sadece hafızanın geçerli olduğu bir toplumda, geçmişte yaşanmış olayların tarihini kesin olarak belirlemek çok zordur. Bu zorluk sadece çok önemli olaylar veya şahsiyetler için geçerli olmayabilir. Resulüllah doğduğu zaman ayrıcalıklı, önemli bir kişi değildi. Sadece Abdülmuttalib’in yetimi idi. İşte bu nedenle Resulüllah’in doğum tarihini tespitte zorlukla karşılaşılmasını beklemek gerekir. Öyle de olmuştur. Ancak buna rağmen, güvenilirliği her zaman tartışmalara açık bazı rivayetlerle de olsa, doğum tarihini yaklaşık olarak tespit etmek mümkün olabilmiştir. Konuyla ilgilenenlerin ulaştıkları ağırlıklı kanaat, Resulüllah’ın ‘Fil yıtinda doğduğudur; Fil olayından 50-55 gün kadar sonra doğduğu görüşü yaygın bir kabul görmüştür. Mek-kelilerin hatıralarında derin iz bırakan Fil oiayının tarihinin yaklaşık biliniyor olması, O’nun doğum tarihini tahmin etme imkanı sağlamıştır. Konu hakkında araştırmalar yapan Astronom Mahmut Felekî Paşa, Resulüllah’ın doğum zamanıyla ilgili rivayetleri, rivayetler arasındaki irtibatları ve rivayetlerdeki astronomik unsurları dikkate alarak doğum tarihini 571 yılının 20 Nisan Pazartesi günü olarak belirlenmiştir.

Bazı istisnalar dışında bu tarih, belirsizliği giderme adına, araştırmacıların çoğu tarafından doğru kabul edilmiştir. Ancak, Resulüllah’ın iîk vahyi alışı sırasındaki yaşı, risâîet sürecinin bazı olayları, vefat yaşı gibi daha kesin bilinen tarihler dikkate alınıp geriye doğru gidildiğinde, 571 tarihinin doğruluğu konusunda Önemli kuşkular açığa çıkmaktadır. Bu konuda hicret tarihi ve Resulüllah’ın hicret sırasındaki yaşı bir örnek olarak dikkate alınabilir. Kesin olarak biliniyor ki Hicret M.622 tarihinde gerçekleşmiştir. Resuiüllah, Hicret sırasında 53 yaşındaydı. Buna göre Resulüllah’ın M.569 yılında doğmuş olması gerekmektedir. Bu tarihlendirmeyi Aîâk sûresinin ilk vahyolunuş zamanım dikkate alarak da gerçekleştirmek mümkündür. Resulüllah Alâk sûresinin ilk ayetlerini 40 yaşındayken almıştı; bu M. 609 yılma tekabül etmektedir.

Dolayısıyla geriye doğru gidildiğinde yine M. 569 tarihine ulaşılmaktadır. Tüm bu ve benzeri bilgiler dikkate alındığında, esasen yaygın kabul görmemiş olan M. 569 tarihinin Resulüllah’ın doğum tarihi olduğu bize daha doğru gelmektedir. Konu bağlamında Muhammed Hamidullah da aynı görüşü desteklemekte ve Haziran 569’u Resulüllah’ın doğum tarihi kabul etmektedir. O şerefli geçmişinin kendi değeriyle değil, bu torunuyla geleceğe taşınmasını istiyordu. Bu nedenle, torununun doğumundan yedi gün sonra bir ziyafet düzenledi ve ‘öygüye layık özellikleri çok olan kimse’ anlamına gelen ‘Muhammedi torununa isim olarak seçtiğini ilan etti. ‘Muhammed’, Araplar arasında pek kullanılmayan bir isim olduğu için dostları büyük bir merakla ‘Torununa atalarından veya ailenden birisinin ismini vermek yerine, niçin daha önce kimsenin kullanmadığı iiuhammed ismini seçtin?’ diye sordular. Onun böylesi bir soruya cevabı hazırdı:

O’na Muhammed ismini verdim; çünkü arştaki Allah’ın ve yerdeki insanların övgüsüne layık bir şahsiyet olmasını arzuluyorum.’

Yeni doğmuş çocuklarla ilgili olmak üzere Mekke’de geleneğe dönüşmüş yaygın bir uygulama vardı. Mekke’nin ikliminin, yeni doğmuş çocuklar için uygun olmadığına inanıldığından, yeterli ekonomik imkâna sahip aileler, iklim şartlan Mekke’ye oranla daha iyi olan diğer bölgelerden bakıcı aileler seçer ve çocuklarını bu ailelere teslim ederlerdi. Süt annenin yanında bir kaç yıl kalan çocuk, Mekke iklimi için uygun yaş ve fiziksel gelişime sahip olunca, öz ailesinin yanma dönerdi. Mekkeliler, Mekke’nin güneyinde yaşayan Hevazinleri çocukları için özellikle tercih ederlerdi. Çünkü onların hem yaşadıkları bölgenin iklimi daha iyi, hem de Arap toplulukları içinde Arapça’yı en düzgün konuşan bir topluluk idiler. Mekkeliler dili önemsiyorlardı, zira şiirle uğraşmanın büyük bir erdem kabul edildiği Arap toplumunda dilin iyi kullanılması büyük önem ifade ediyordu. Diğer bazıları gibi, Hevazin kabilesine mensup Sâ’d b. Bekr boyu da geçimlerini, büyük oranda, Mekkeli zengin ailelerin çocuklarına bakarak sağlıyorlardı.

Her yıl olduğu gibi, o yıl da Sâ’d b. Bekr boyuna mensup birçok kimse Mekke’ye geldi. Kendileri için bol imkânlara vesile olacağına inandıkları zenginlerin çocuklarını kapma yarışma giriştiler. Çoğu, zengin bir ailenin çocuğuna bakıcı olma şansını elde etti. Ancak, zengin ailelerin çocuklarını kapma esası üzerine kurulu bu rekabette, diğer yoksul insanların çocukları gibi Abdülmuttalib’in iki aylık torunu da ilgi görmedi. Hiç kimse, yetim ve velisi zengin olmayan bir çocuğa bakıcı aile olmak istemedi. O da diğer birçok çocuk gibi, bünyesine uygun olmadığına inanılan Mekke ikliminde kalacaktı. Sevgili torununun en iyi şekilde yetişmesini isteyen Abdülmuttalib, torununu uygun bir bakıcı aileye verememenin acısıyla hüzünlendi, fakat yapabileceği bir şey yoktu.

Bakıcı ailelerin ilgisini çekecek kadar zengin değildi; şeref ve saygı ise bu aşamada işe yaramıyordu. Mekke’ye gelen, fakat zengin bir ailenin çocuğuna bakıcı olma yarışında başarı elde edemeyen Halime, köyüne eli boş dönmek gibi kendisi için onur kırıcı bir durumla karşı karşıya kalmıştı. Eli boş dönüp kabilesinin diğer mensuplarına karşı mahcup olmaktansa, zengin olmayan ailelerden birisinin çocuğunu almayı tercih etti. Durumu kocasıyla görüştü ve onun da onayını aldıktan sonra, herhangi bir ailenin çocuğuna süt anneliği yapmak yerine, saygınlığıyla tanınan Abdülmuttalib’in yetimine süt anne olmak istedi. Gidip çocuğu dedesinden istedi. Bu istek her iki ailenin de onurunu kurtarma çabasında aynı karşılığı buldu. Abdülmuttalib, torununu Halime’ye vermekte tereddüt etmedi.

Abdülmuttalib’in torununa bakıcılığı kabul eden Halime ve ailesinin çocuğu yanlarına alışlarıyla kendileri için oldukça farklı yıllar da başlamış oldu. Bu farklılığı Halime şöyle anlatmıştır: ‘Çocuğu aldıktan sonra yol arkadaşlarımın yanına gittim. O’nu, istediğim gibi bir çocuk bulamadığım ve evime ellerim boş dönmemek için almıştım. Arkadaşlarımın yanına vardıktan sonra O’nu emzirmeyi denedim. Lakin sütü az olan birisiydim ve sütüm kendi çocuğuma dahi zor yetiyordu. Hatta yeterli sütüm olmadığı için, kendi çocuğum doyuncaya kadar ememediğinden bir önceki gece ağlayıp bizi uyutmamıştı. Ancak bu yeni aldığım çocuğu emzirdiğim zaman, sütümün çoğalmış olduğunu ark ettim. Hem O’nun karnı, hem de kendi çocuğumun karnı bir güzel doydu. Daha sonra, kocamla birlikte, yaşlı ve sütsüz devemizin yanına çittik Şaşılacak bir şekilde devemizin memelerinin sütle dolu olduğunu gördük. Kocam ve ben bu sütten doyasıya içtik ve o gün karınlanmış doymuş halde rahat bir gece geçirdik. Sabah olduğu zaman hayırlı ve bereketi bol bir çocuk aldığımıza inandık. Hayvanlarımıza binerek yola çıktık. Kabilemizin mensubu olan yol arkadaşlarımız bizden önce yola çıkmışlardı. Arkadaşlarımıza yetişmeye çalıştık. Kısa bir süre sonra onlara yetiştik. Halbuki bineğimin olan hayvanlar zayıf ve yaşlıydılar. Ancak bindiğim eşek öylesine güçlenmiş ve hızlanmıştı ki arkadaşlarım şaşkın bir halde ‘Ey Ebû Züeyb’in kızı, Biraz yavaş olsana. Bu eşek, senin daha önceki bindiğin eşek değil mi?’ diye sesleniyorlar, ben’de ‘Evet bu, o eşektir’ diye cevap veriyordum. Sonra evimize geldik. Sâ’d b. Bekr yurdu kurak bir yerdir. Yeteri kadar ot olmadığı için hayvanlarımız çoğu zaman aç kalırdı. Fakat çocuğu yanımıza aldıktan sonra hayvanlarımızın karnı doymaya, memeleri sütle dolmaya başladı. Halbuki köyümüzün diğer hayvanları eve karınlan tam doymadan dönüyor, sahipleri içecek süt bulmakta zorlanıyorlardı. Hatta bu nedenden dolayı, çobanlarına ‘Ebû Züeyb’in hayvanları nerede otlu-yorsa sizde hayvanlarımızı orada otlatın’ diye tembih ediyorlar ve böyle yapmadıklarını düşünerek onlara kızıyorlardı. Vallahi yüce Allah bize, O’nun yüzünden hayır ve bereketini hep artırdı durdu. Süt anne ve ailesi, doyasıya yaşadıkları bereketin, yanlarına yeni aldıkları çocukla ilgili olduğunun farkındaydılar. Bu nedenle, ‘hayırlı ve bereketi çok olan’ çocuğu ailesine verme zamanı geldiğinde isteksiz davrandılar. Ama çaresizdiler; anlaşma gereği, zamanı gelince çocuğu Mekke’ye götürdüler. Fakat çocuğu ailesine teslim etmemenin bir yolunu düşünüyorlardı. Halime o anı şöyle anlatıyor: ‘O’nu, annesine götürdük ama gördüğümüz uğur ve bereket dolayısıyla O’nu teslim etmek istemiyorduk. ‘Müsaade edin bü/yüyünceye kadar yanımızda kalsın. O’na Mekke vebası bulaşmasından korkuyoruz dedik.’ Abdülmuttalib ve gelini Amine, Halime ve kocasının ısrarına rağmen çocuğu yanlarında bıraktılar. Çocuk bir süre Mekke’de anne ve dedesinin yanında kaldı. Fakat, kısa bir süre sonra, birkaç yıl daha Sâ’d b. Bekr bölgesinde kalması için tekrar süt annesine verildi.

Anlaşıldığı kadarıyla, Mekke iklimine intibak edememesi veya Halime’nin çocuğu vermemek için ileri sürdüğü veba bahanesi, çocuğu bir süreliğine tekrar süt anneye vermeleri için anne ve dedeyi ikna etmeye yetmişti. Vocuk bir süre daha Sâ’d b. Bekr bölgesinde kaldı ve zamanı gelince annesine teslim edildi. Annesine teslim edildiği zaman dört veya beş yaşındaydı. Kocası Abdullah öldükten sonra genç yaşta dul kalan ve bir daha evlenmeyen Amine, yıllardır görmediği Neccar oğullarına mensup akrabalarını, kardeşlerini görmek ve sevgili kocasının kabrini ziyaret etmek için yanma oğlu Muhammed’i ve hizmetçisi Ümm-ü Eymen’i de alarak Yesrib’e (Medine) gitti. Bir ay kadar Yesrib’de kaldılar. Ticarî bir yolculuğu sırasında, doğumuna birkaç hafta kalan çocuğunu göremeden ölen Abdullah’ın kabrini ziyaret ettiler. Amine kocasının, Muhammed ise babasının hasreti ile üzüldü; göz yaşı döktüler. Sonra Mekke’ye dönmeye karar verdiler. Ancak dönüş yolculuğu sırasında Amine hastalandı ve Ebvâ köyüne geldiklerinde öldü. Küçük Muhammed, Ümm-ü Eymen tarafından Mekke’ye getirilerek dedesine teslim edildi. Annesine kavuşalı henüz bir veya bir buçuk yıl olmuştu ve öksüz kaldığı zaman altı yaşındaydı.

Muhammed, artık tamamıyla dedesinin himayesin deydi. Yetim ve öksüz oluşu, küçük kalbinde derin bir hüzün oluşturmasına rağmen, dedesinin yanında benzeri zor bulunur sevgi dolu sıcak bir ortamda yaşamaya başladı. Dedesinin özel ilgisiyle güçlü bir öz benliğin, sağlam bir kişiliğin temellerine sahip oldu. Ktü kaderinden dolayı herkesin kendisine acıdığı herhangi bir çocuk olmanın ötesinde, dedesinin katkısıyla güçlü karaktere sahip bir birey olarak yetişti. Bunda ise dedesiyle olan ilişkileri ve dedesinin kendisine davranışları başlıca belirleyici faktördü. Zira Arap toplumunda çocuklarla yaşlıların ilişkilerim düzenleyen katı saygı kuralları, Abdülmuttalib ile torunu arasında geçerli olmadı. Zamanın Arap geleneğine göre bir çocuğun, babasının veya dedesinin sohbet toplantılarına katılması, dinlenirken yanma gitmesi ve özel minderine oturması yadırganan bir durum olmasına rağmen, Abdülmuttalib torununu her zaman yanında bulundurdu, minderine oturttu, O’nunla sohbet etti. Mekke eşrafının toplantılarına yanma torununu da alarak katıldı. Yemekte olmadığı zaman O’nu aratıp buldurdu ve O yemeden kendisi yemedi. Fakat yeni bir üzüntü, çok geçmeden Muhammed’i tekrar buldu; bu sefer de dedesini kaybetti. Küçük kalbi, dedesini kaybetmekle bir kez daha sarsıldı. Dadısı Ümm-ü Eymen, dedesini kaybeden Muhammed’in o yürek dağlayan durumunu şöyle anlatmıştır: ‘Dedesini kaybettiği gün Muhammed’i dedesinin divanının yanında ağlarken gördüm. İçini çeke çeke ağlıyordu.

Yıllar sonra bizzat kendisi ‘Deden Abdülmuttalib’in ölümünü hatırlıyor musun?’ diye soranlara :

‘Evet hatırlıyorum. O zaman sekiz yaşındaydım' cevabını vererek, kalbinde silinmez bir iz bırakan o acılı günü unutmadığını söyledi. Muhammed, çok sevdiği dedesinin cenazesini mezarlığa kadar ağlayarak takip etti. Tüm bu yaşadıkları O’nun duygusal ve hassas kişilikli birisi olmasını sağladı.

Abdülmuttalib seksen yaşma ulaşıp, sağlık durumu bozulunca oğullarını yanına toplayarak vasiyetini bildirdi. En önemli isteği torunuyla ilgiliydi. Kendisinden sonra sevgili torununa sahip çıkılmasını istedi. Bu isteğini özellikle de oğlu Ebû Talib’e bildirdi. Çünkü o, oğlu Abdullah’ın anne bir kardeşiydi ve torununa en ilgili çocuğuydu. Ebû Talib, kardeşinin emaneti olan yeğenini, babasının da isteği üzerine, tereddüt etmeden himayesine aldı. Ebû Talib, yeğenine yönelik ilgi ve sevgisini hiç eksik etmedi. O’nu kendisine manet edilmiş bir yetim ve öksüz olmanın da ötesinde, ayrı bir ilgi ve takdirle Yaşının küçüklüğüne rağmen sahip olduğu ahlâkî olgunluğu, akıllılığı ve «üçlü kişiliği nedeniyle yeğenine her zaman büyük bir ilgi, sevgi ve ihtimam gösterdi O’nu sevgi ve takdirle bağrına bastı. Yeğeninden büyük bir gururla ‘O büyük adam olacak’ diye bahsederdi. O’nu yaşının küçüklüğüne rağmen kendisine yol arkadaşı olarak seçmekte tereddüt etmedi. Ticari amaçla Filistin’e giderken yeğenini de yanında götürdü.

Muhammed, amcasının evinde sıcak bir yuvanın mensubu oldu; hem amcasının ve hem de yengesinin sağladığı sevgi dolu ortamda, ruh ve beden sağlığı güçlü şekilde gelişip, olgunlaştı. Yengesi Fâtıma’dan her zaman öz anne şefkati gördü. Fâtıma, O’na, annesizlik duygusunu hissettirmemeye çalıştı; O’nu çocuklarından ayrı tutmadı. Bundan dolayıdır ki, Fâtıma öldüğü zaman, ‘Bugün annem vejat etti diyerek ağladı ve onu gömleğiyle kefenledi.
 
Son düzenleme:

Benzer konular

Üst