Hz. MUHAMMED (sav) Hudeybiye

MURATS44

topragizbiz.com
HUDEYBİYE

Sinan: ‘Ey Allah’ın Resulü.’ Sana biat ediyorum’ Resulullah: ‘Ne üzerine biat ediyorsun?’ Sinan: ‘Gönlünden ne geçiyorsa, bizden ne adına biat alıyorsan onun ürerine’. Resulüllah: ‘Benim gönlümden geçen nedir?’

Sinan: ‘Fetih veya şehadet! Ey Allah’ın Resulü/ Allah sana zafer bahşedinceye kadar senin önünde kılıç sallamaya veya bu uğurda ölmeye biat ediyorum’. Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların eli üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir… Andolsun ki, o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, o müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven duygusu vermiş ve onları pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir. Yine onları elde edecekleri birçok ganimetlerle de ödüllendirdi. Allah üstündür, hikmet sahibidir. [264]

Umre Yolculuğu

Hendek savaşının üzerinden tam bir yıl geçmişti (Mart-628). Resulüllah bir rüya gördü. Rüyasında başı tıraşlı olarak Kabe’yi tavaf ediyordu. Bundan umre amacıyla Mekke’yi ziyaret etmesi istendiği kanaatine ulaştı. Rüyasını Müslümanlara anlatıp, düşüncesini açıkladı. Bu özellikle Muhacirler arasında büyük bir sevince yol açtı. Yıllardır ayrı kaldıkları eşlerini, çocuklarını, evlerini görme zamanının geldiğini, bir sürelisine de olsa hüzünlü ayrılığın biteceğini düşündüler. Ensarın sevinci ise daha başkaydı. Onlar, Mekke’yi ziyaret ederek, yıllardır savaş alanlarında karşı karşıya geldikleri, her seferinde bir oranda da olsa çekindikleri Mekkelilere artık kendilerinden korkmadıklarını gösterme fırsatı elde edeceklerini düşünüp, sevindiler. Ayrıca Muhacir kardeşlerinin eş ve çocuklarına, evlerine, memleketlerine kavuşmaktan dolayı sahip olacakları mutluluk kendileri için de önemli bir sevinç kaynağıydı. Herkes sevinç içerisindeydi. Tüm Medine’yi saran bu sevinç dalgasının tek nedeni ise Resulûllah’m kendilerine anlattığı bir rüya idi. Resulüllah’ın rüyası Müslümanlar için önemliydi. Çünkü, peygamberlerin rüyalarının herhangi bir rüya olmadığını, ilâhî bilgi taşıdığını biliyorlardı. Böyle olduğu içindir ki Hz. ibrahim gördüğü rüya üzerine oğlunu kurban etmeye kalkışmış ve kendisine ilâhî kattan bir kurban sunulmuştu.[265] Üstelik bir ayet [266] bu rüyanın herhangi bir rüya olmayıp, ilâhî iradenin muradım gerçekleştirme amacıyla izin/talimat niteliğine sahip bir rüya olduğunu açıklamıştı.

Büyük bir sevinç içerisinde yol hazırlıklarına başlandı. Yolculuk sırasında yanlarına sadece ‘yolcu silahı’ olan kılıçlarını alacaklardı. Hiç kimsenin yanında kılıcından başka bir silah bulunmayacaktı. Resulüllah bunu özellikle belirtmişti. Müslümanlar şaşırdılar. Bu son derece tehlikeli bir yolculuktu. Düşman denizinin ortasında yolculuk yapacak ve Kureyş gibi düşman bir topluluğun yanma gideceklerdi. Bu şartlarda sadece kılıçla yolculuk yapmak intihar etmekten farksızdı. Hz. Ömer ‘Ey Allah’ın Resulü! Seninle savaş halinde olan bir topluluğun üzerine gerçekten silahsız olarak mı gideceksin? Ebû Süfyan ve adamlarının saldırmalarından endişe etmiyor musun? Gerektiğinde kullanmak için silahlarımızı yanımıza almamızı gerçekten İstemiyor musun?’ diyerek hem Müslümanlar adına bir sıkıntısını bildirdi ve hem de bu konuda Resulüllah’ın ne oranda kararlı olduğunu anlamak istedi. Resulüllah istek ve talimatının ne anlama geldiğini biliyordu; ortada bir yanlışlık yoktu. ‘Ben umreye niyetlendim, savaşa değil’ diyerek tercihinin bilinçli olduğunu ifade etti. Resulüllah’ın bu kararlılığı karşısında Ömer sesini kesip verilen karara içten gelen bir itaatle uydu. Bazıları ise yapılan işin yanlış olduğunu düşünmelerine rağmen itiraz etmediler. Çünkü ölüme bile gidiyor olsalar, içten gelen bir itaatle Resulüllah’ın isteklerine uyarlardı. Resulüllah bir konuda istişare ederse düşüncelerini rahatlıkla söylerlerdi; hiçbir çekinceleri olmazdı. Ama Resulüllah istişare etmez ve isteğini doğrudan bildirirse, bilirlerdi ki o konu kendileri için üzerinde düşünüp, görüş bildirecekleri, tartışmaya açacakları bir konu değil; sadece uymaları gereken bir konudur. Bunun böyle olması gerektiğini bildiren birçok ayet vardı. Bu ayetler ışığında hangi şartlarda Resulûllah’a ölümleri pahasına bile olsa itaat etmeleri gerektiğinin bilincindeydiler. Şu ayetler bunun örneklerinden bazılarını teşkil ediyordu:

Kim Allah’a ve Resul’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır! [267]

Allah ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. [268]

Her kim Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar mutluluğa erenlerdir. [269]

Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. [270]

Müslümanlar, o günün şartlarında yolculuk silahı’ olarak isimlendirilen kılıcın dışında silah almadan tehlikeli bir yolculuğa çıkmanın, düşman denizine dalmanın, ölüme davetiye olduğunu biliyorlardı. Fakat sorumluluklarının bilincinde kimseler olarak itiraz etmediler. İçlerinde bir kuşku ve sıkıntı olmadan Resu-lüllah’ın isteğine uyup, hazırlıklarına başladılar. Çünkü biliyorlardı ki Allah ve Resulü bir konuda bir hüküm verirse o doğrudur; o istek veya emir bir azap, sıkıntı nedeni değil; esenlik aracıdır, zaferdir, mutluluktur. Bu, bir ayette ‘Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resulüne uyun.[271] denilerek bildirilmişti. Onlar o an için sadece kendilerine verilen emre itaat ediyor ve bu itaatlerinin hayra neden olacağına inanıyorlardı. Öyleydi de. Onlar her ne kadar bu hayrın ne olduğunu bilmeseler bile, Resulüllah’ın emri çok önemli bir taktiğin gereğiydi. Zira, umre veya hac yolculuğuna çıkanların yanlarına sadece kılıçlarını almaları hayatlarını veya mallarını muhtemel bir saldırıdan korumalarının teminatıydı. Bu uygulama köklü bir geleneğin gereğiydi. Arap geleneğinde umre veya hac için silahsız yolculuk yapmak tehlikeyi davet eden değil, tehlikeyi uzaklaştıran bir şeydi. Böyle kimseler güçlü geleneğin koruması altına girer ve saldırıya uğramazlardı. Olur ki bir tecavüz gerçekleşirse, mütecaviz, Araplar katında bütün itibarını kaybeder ve suçlu bulunurdu. Üstelik Müslümanlar umre yolculuğunu haram ayda; savaşmanın, çatışmanın, kavganın yasak olduğu bir ayda yapacaklardı. Böylelikle daha da güçlü bir koruma şemsiyesinin altına giriyorlardı. Kendilerine saldıranlar, bütün Arapların suçlu bulduğu taraf olurdu. Kimse böylesi bir duruma düşmeyi göze alamazdı. ResulüUah, yanlarına yolcu silahından başka bir şey almamalarını söylerken, Müslümanların büyük çoğunluğunun o zaman düşünemedikleri bu geleneksel özellikten yararlanmayı planlamıştı. Yolcu silahıyla ve üstelik haram aylarda yolculuk yapmaları her haliyle Müslümanlar için avantajdı. Eğer olur ki Kureyş veya bir başka düşman topluluk saldıracak olursa, bu saldırı o topluluğun bütün itibarını yok edecekti. Saldıran tarafın Kureyş olması, Kureyş’in Arapların katındaki liderliğini, seçkinliğini sona erdirecek ve bu da İslâm davetinin önündeki en önemli engeli kaldıracaktı. Eğer bir saldırı olmaz ve umrelerini tamamlarlarsa, düşmandan korkmadıklarını göstermiş ve üstü örtülü bir şekilde tüm düşmanlara meydan okumuş olacaklardı. Böylesi bir durumda özellikle Kureyş’i evinde tehdit ederek psikolojik bir savaşın galibi olacaklardı.

Resulüllah, namaz imamlığı için Ibn Ûmm-ü Mektûm’u, idarî işler için de Nu-meyle b. Abdullah ile Gülsüm b. Husayn’ı vekilleri olarak Medine’de bırakarak, bin dört yüz Müslümanla birlikte yola çıktı. Birisi Resulüllah’m eşi Ümm-ü Seleme olmak üzere umre yolcularının dördü kadındı. İki yüz kişinin atı vardı. Diğerleri ise develerine binerek veya yürüyerek yolculuk yapıyorlardı. Yirmi kişiden oluşan süvari grubu keşif birliği olarak önden gidiyordu. Yetmiş kurbanlık deve ise görevlilerin gözetiminde arkadan getiriliyordu.

Resulüllah, ilk konaklama yerinde kurbanlık devesini istedi. Devenin hörgûcünü hafifçe çizdi ve üzerine bir çelenk geçirdi. Diğer Müslümanların da kendi kurbanlıklarını bu şekilde nişanlamalarını istedi. Bu, yolcu silahı taşımakla düşman topluluklara verilen mesaja ek olarak, yolculuk amacını gösteren bir diğer önemli mesajdı. Develerin kurban edileceği, yolculuğun umre dışında bir amacının olmadığı bu uygulamayla bir başka yoldan tekrar gösterilmiş oluyordu. Bu mesaj özellikle de Kureyş’e yönelikti.
Medine’den hareket edilirken, Eşlem, Cüheyne, Gıfar, Müzelne ve Eşca topluluklarına haber gönderilerek, onların da umreye katılmaları istendi. Resulüllah bu davetiyle başka toplulukları da yanma almak istiyordu. Ancak bir savaş çıkacağına ve yanlarında sadece kılıçları bulunan Müslümanların katledileceklerine olan güçlü inançları nedeniyle söz konusu kabileler işlerini bahane edip özür beyan ederek daveti kabul etmediler. Onların kendilerini Müslüman olarak nitelemelerine rağmen sahip oldukları bu olumsuz tavırları, daha sonra vahyolunan ayetle ilâhî katta eleştirildi. Üstelik ayet onları ‘itaatsizlikleri nedeniyle ‘Müslüman olarak nitelemiyordu. Söz konusu ayetler şöyledir: ‘Bedevilerden geri kalmış olanlar, sana diyecekler ki, ‘Mallarımız ve ailelerimiz bizi alıkoydu. Allah’tan bizim bağışlanmamızı dile.’ Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: ‘Allah size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isterse O’na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Kaldı ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Aslında siz Peygamberin ve müminlerin ailelerine bir daha dönmeyeceklerini sanmıştınız. Bu sizin gönüllerinize güzel göründü de kötü zonda bulundunuz ve helaki hak etmiş bir topluluk oldunuz.[272]

Haram bölgenin başlangıç noktalarında birisi olan Zül Huleyfe’ye gelindiğinde mola verildi. Resulüllah iki parça kumaşla vücudunu örterek ihrama girdi. Müslümanlardan da aynı şeyi yapmalarını istedi. İhrama girmek cahiliye döneminde hac ve umrenin en önemli şartlarından birisiydi. Resulüllah, Büsr b. Süfyan’ı elçi olarak Mekke’ye gönderdi. Ondan, yolculuklarının amacının sadece umre olduğunu Mekke liderlerine bildirmesini istedi.

Zü’l Huleyfe’de umre hazırlıkları yapılırken, Nehd kabilesinden bir grup geldi.

Resulüllah, Nehd kabilesinin ileri gelenleriyle görüştü, onlara İslâm’ı anlatıp, Müslüman olmalarını istedi. Fakat daveti kabul görmedi. Nehdîler, Müslüman olmamakla birlikte, dost olmak istediklerini bildirip bunun bir işareti olarak içmeleri için başta Resulüllah olmak üzere çoğu Müslümana süt ikram ettiler. Resulüllah bu ikramı ‘Müşriklerin hediyesini kabul etmem [273] diyerek reddetti. Sütü ancak ücretini vererek alacağını söyledi. Nehdîler şaşırdılar. Karşılarındaki adamların inançlarından taviz vermeyen, fakat kimseye de haksızlık etmeyen kimseler olduklarını gördüler. Müslümanları takdir ettiler. Süt, ücreti verilerek alındı ve içildi.

Kureyş’in İkilemi Ve Çözüm

Müslümanların Mekke’ye doğru yola çıktıkları duyulunca Mekke liderleri hemen bir toplantı tertip ettiler. Ne yapacaklarını konuşup, tartıştılar. Şaşkındılar. Bir ikilemin içerisinde kalakaldılar. Müslümanlara müdahale edip Mekke’ye girmelerini engelleseler geleneğe uymadıkları, Kabe’yi ziyarete gelenleri engelledikleri için itibarlarını kaybedecek, suçlu olacaklar; müdahale etmeyip Mekke’ye girmelerine izin verseler üstü örtülü bir gözdağmm muhatabı olacaklar ve yine itibarları zedelenecekti. Müslümanlar her durumda kârlıydılar. Üstelik bu yolculukları ile Hz. İbrahim geleneğine bağlı olduklarını, türedi bir dinin mensubu olmadıklarını göstererek itibarlarını yükseltmişlerdi. Kendilerini her türlü geleneğe karşı çıkan kimseler olarak tanıyanlara karşı İbrahimî geleneğe bağlı olduklarını gösterme imkânı elde etmişlerdi. Bu ise, Arap topluluklarını Müslümanların aleyhine kışkırtan Kureyş liderlerinin dile getirdikleri önemli bir gerekçeyi yok ediyordu.

Kureyş’in yanlış bir adım atması durumunda, Müslümanlar Araplar katındaki saygınlıklarını artıracaklar, diğer kabileler Kureyş ile Müslümanların çatışma nedenini başka yerlerde aramaya başlayacaklar ve belki de Kureyş’i suçlu çıkaracak ipuçlarına ulaşmaları söz konusu olacaktı. Tüm bu nedenlerden dolayı Dâru’n Nedve’deki toplantı son derece tartışmalı geçti. Uzun ve yoğun tartışmalı toplantının sonunda ağır basan görüş, hakikate gözünü kapamış kör düşmanlığın gereğine uygun oldu. Müslümanları Mekke’ye sokmamaya karar verdiler. Korkutarak, tehdit ederek Müslümanların yolculuktan vazgeçmesini sağlamalarının, mevcut alternatifler içerisinde en doğru tercih olacağını düşündüler. Ayrıca, alınan bir başka karar gereği, Müslümanların umreyi araç olarak kullanıp Mekke’ye girmek ve Mekke’yi ele geçirmek amacında olduklarının propagandasını yapmayı kararlaştırdılar. Böylelikle Müslümanların umrelerini engellemelerini meşrulaştıracak bir gerekçe üretmiş olacaklardı. Vakit kaybetmeden Halid b. Velid komutasında iki yüz kişilik bir süvari birliği yola çıkarıldı. Süvari birliğinin görevini Müslümanları yakın takibe alarak korku ve yılgınlığa yol açmak oluşturuyordu. Ayrıca, bölge-Hpki dağ ve tepelere gözcüler yerleştirilerek, Müslümanların aniden başka yönlerden Mekke’ye girmesine karşı önlemler alındı. Bu arada Ehabiş bedevilerine ve Sa-kiı kabilesine elçiler gönderildi.

Bu toplulukların desteğini alarak, kararlarının daha geniş zeminde paylaşılmasını ve böylelikle girişimlerinin meşruluğunu güçlendirmeyi arzuladüar. Sakif lideri Urve b. Amr anne tarafından Mekkeli olduğu için daveti kabul etti. Bedevi liderleri ise Mekke’de verilen birkaç büyük ziyafetin sonunda Kureyş’in yanında olduklarını ilan ettiler. Bunlar Kureyş’in işini büyük oranda kolaylaştıracak olumlu gelişmelerdi. Böylelikle Müslümanların Mekke’ye girmelerini önleme imkânları daha da artmış oluyordu. Hatta bir fırsat yakalayabilir, bahane edecekleri bir şeyler gerçekleşirse, sadece kılıçları yanlarında olan Müslümanlarla savaşıp onlara iyi bir ders vermeleri mümkün olabilecekti.

Peygamber Hüznü

Ebvâ köyü Müslümanların yolu üzerindeki yerleşim merkezlerinden biriydi. Küçük bir köy olan Ebvâ, hemen hiç kimse için ayrıcalıklı öneme sahip bir yer değildi. Çöl yolculukları sırasında mola verilen bir yer olmanın ötesinde bir anlam ifade etmiyordu. Ancak Ebvâ Resulüllah için özel öneme sahipti. Annesinin kabri oradaydı. Küçük bir çocukken annesini Ebvâ’da kaybetmişti. Umre yolculuğu sırasında Ebvâ’da mola verildi. Müslümanların bir çoğu Resulüllah’ın annesinin kabrinin Ebvâ’da olduğunu bilmiyordu. Mola sırasında Resulüllah’ın bir kabrin yanına gittiğini ve kabrin yanındayken ağladığını görünce şaşırdılar. Olayın tanıklarından birisi o anı şöyle anlatmıştır: ‘Resulüllah bir mezar kalıntısının yanına giderek oturdu. Çevresinde bulunanlar da onunla birlikte oturdular. Bu sırada Resulüllah ağlamaya başladı. Bunun üzerine Ömer ‘Ey Allah’ın Resulü! seni ağlatan nedir?’ diye sordu. Resulüllah; ‘Bu annemin mezarıdıf dedi.[274]

Kararlı Bir Yürüyüş

Kureyş ileri gelenleriyle görüşen ve onlara Resulüllah’ın sözlerini bildiren Büsr b. Süfyan, Kureyş’in olumsuz sözlerini işitip, olumsuz tavırlarını görerek tekrar Resulüllah’ın yanına döndü. Kureyş’in, Müslümanları Mekke’ye sokmamak için hazırlık yaptığını bildirdi; ‘Ey Allah’ın Resulü! Seni Mekke’ye sokmamak için yemin ettiler dedi. Duydukları karşısında Resulüllah’ın tepkisi ‘Kureyş helak oldu, zaten savaş nedeniyle bitmişlerdi’ oldu. Sonra bir temennisini ve davasındaki kararlılığını dile getiren şu sözleri sarf etti: ‘Ne olurdu, benimle diğer insanların arasından çekilip, beni insanlarla baş başa bıraksalardı! Onlar kendilerini bir kuvvete sahip mi zannediyorlar? Vallahi, Allah’ın dinini hakim kılıncaya kadar çalışmaktan beni hiçbir şey engelleyemeyecek. Bu uğurda savaşmaktan ve başım gövdemden ayrılıncaya kadar yoluma devam etmekten çekinmem.[275]

Resulüllah’ın talimatıyla Müslümanlar yollarına devam ettiler. Mekke’ye 80 km mesafedeki Usfan’a ulaştıklarında Halid b. Velid komutasındaki süvariler tarafından izlendiklerini fark ettiler. Durmayıp yolculuklarına devam ettiler. Gaminı bölgesine geldiklerinde tekrar mola verdiler. Resulüllah Müslümanların arasına girip’ bir konuşma yaparak durumu açıkladı; Kureyş’in, Sakif ve Ehabiş kabilelerinin de desteğini alarak kendileriyle savaşa hazırlandıklarını bildirdi. Bu konuda düşüncelerinin ne olduğunu sordu. Ebû Bekir ayağa kalkarak ‘Ey Allah’ın Resulü! Allah ve Resulü elbette ki daha iyi bilir. Ne dersen o olsun. Ancak sen Kabe’yi ziyaret amacıyla yola çıktın. Biliyoruz ki ne kimseyle çarpışmak ve ne de kimseyi öldürmek istersin. Durum böyle olunca bence Kabe’ye yolculuğumuza devam edelim. Fakat eğer Kabe’yi ziyaretten engellenirsek savaşmaktan da kaçınmayalım. Şüphe yok ki Allah sana yardım eder. O, Senin yardımcındır’. Ebû Bekir’in görüşü genel kabul gördü. Kalabalıktan ‘Ebû Bekir doğru söylüyor. Yolumuza devam edelim. Gerekirse savaşalım’ sesleri yükseldi. Resulüllah, bunun üzerine, ‘Haydi öyle ise, Allah’ın adıyla yürüyün’ dedi ve herkes tekrar yola çıkmak için bineklerinin yanma döndü. Bu sırada Halid b. Velid komutasındaki süvari birliğinin yolları üzerinde durduğunu ve kendilerini gözlediklerini gördüler. Mola verildi.

Resulüllah, Abbad b. Bişr komutasındaki süvarileri öne çıkarıp, namaz vakti gelince herkesin namaz hazırlığı yapmasını istedi. Daha sonra müşrik süvarilerinin şaşkın bakışları altında cemaat halinde namaz kıldılar. Düşman süvari birliğinin muhtemel bir saldırısına karşı tedbir olmak üzere söz konusu namaz, korku namazı olarak kılınmıştı. Akşam oldu. Havanın iyice karardığı bir saatte Resulüllah hareket emri verdi. Herkes sessizce yerinden kalktı. Yol güzergâhı değiştirilerek müşrik süvari birliğine fark ettirmeden sahile doğru ilerlendi. Hudeybiye’ye ulaşıldı. Hudeybiye Harem’in sınırlarından birisidir. Resulüllah, devesi Kusvayı ilerlemesi için sürdü. Mekke’ye daha da yaklaşmak niyetindeydi. Ancak Kusva çöktü ve yürümek istemedi. Bazı Müslümanlar deveyi kaldırmaya çalıştılar. Ancak başaramadılar; Kusva kalkmıyordu. Resulüllah, ‘Devenin inadı tuttu’ diyerek zorla Kusvayı kaldırmaya çalışanlardan durmalarını istedi; ‘O inatçı değildir. Fili çökerten Kusvayı da çökertti’* diyerek, Ebrehe’nin filiyle ilgili olayı hatırlattı. Daha ileri gidilmeyeceğini bir süre orada kalınacağını bildirdi. Bunun üzerine, daha önce bütün zorlamalara rağmen ayağa kalkmayan Kusva kalktı ve kuyulara doğru gitti. Herkes eşyalarını çözüp Hudeybi’ye kuyusunun çevresine yerleşti.

Elçiler

Hudeybiye’de mola verildiği sırada, Huzâa kabilesinden Büdeyl b. Varaka bazı adamlarıyla gelip Resulüllah’tan yolculuğunun amacını sordu. Resulüllah, amacının umre olduğunu, Kabe’yi ziyaret edip, kurbanlarını kesip tekrar Medine’ye döneceklerini söyledi. Büreyd ve adamları müşrik olmalarına rağmen Resulüllah’a karşı sevgi ve güvenleri olan kimselerdi. Hatta çoğu zaman Resulüllah’ı Kureyş’in yaptıkları ve planları konusunda bilgilendirmişlerdi. Büdeyl, Resulüllah’a bu kararının tehlikeli olduğunu ve Kureyş’in kendilerini kesinlikle Mekke’ye sokmayacaklarını söyledi. Resulüllah, kararını değiştirmeyeceğini söyleyip, bu durumu Kureyş’e da bildirmesini istedi: ‘Biz umre için geldik. Kabe’yi ziyaret edeceğizi başka bir amacımız yok. Takat eğer Kabe’yi ziyaretten engellenirsek savaşır ve amacımızı gerçekleştiririz. Savaşmaktan çekinmeyiz Eğer Kureyş bizimle savaşmayı çok arzuluyorsa gününü veytrini bildirsin bi hazırız. Kureyş yanlış iş yapıyor. Benimle insanların arasından çekilsinler. Benim insanlara ulaşmama engel olmaktan vazgeçsinler. Eğer bunu yaparlarsa ben insanlarla görüşür, konuşur, onları islâm’a davet ederim, insanlar davetimi kabul etmez ve benim/e savaşırlarsa Kureyş’in istediği gerçekleşmiş olur. Yok eğer bu insanlar davetimi kabul ederlerse bunu da kimse engelleyemez- Kureyş benimle insanlar arasında durmaya devam eder ve savaşmayı arzularsa varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, Kureyş’ten çekinmem. Bu din uğruna başımı vermekten çekinmem. Ölünceye kadar onlarla savaşırım. Allah’ın vaadi benimledir ve galip gelen de ben olurum.[276]

Büdeyl, Resulüllah’ın sözlerini bildirmek için Mekke’ye gitti. Durum ciddiydi. Fakat Kureyş liderlerini son derece şımarık davranışlar içerisinde buldu. Resulüllah’a yakınlık duyduğunu bildikleri için kendisini dinlemek istemiyorlardı. Sakifin lideri Urve b. Mes’ud, Kureyş’in bu tavrını beğenmedi ve Büdeyl’i dinlenmeleri gerektiğini söyledi.

Mekke liderleri, Urve’nin hatırına, Büdeyl’i dinlemeye razı oldular. Büdeyl, Resulüllah’tan işittiklerini olduğu gibi aktardı. Büdeyl’in söyledikleri, beklemedikleri ve düşünmedikleri bir konuyu dile getiriyordu. Durumun ciddi olduğunu, Müslümanların gerekirse savaşmaya hazır olduklarını öğrenince şaşırdılar. Bunu beklemiyorlardı. Bu durumu ciddi bir şekilde yeniden görüşmeleri gerekirken, yapmadılar. Gururları ve düşmanlıkları yeni durumu sağlıklı değerlendirmelerine engel oldu. Resulüllah’ın işittikleri sözleri karşısında ileri-geri konuşarak, savaşmaya kararlı olduklarını, Müslümanların Mekke’ye girmelerine kesinlikle izin vermeyeceklerini ifade ederek birbirlerini şımarttılar. Durumu soğukkanlı değerlendirenlerden Sakif lideri Urve, Resulüllah’la bir de kendisinin görüşmesinin yararlı olacağını bildirerek, eğer isterlerse elçi olarak gidebileceğini bildirdi. Kureyş liderleri, aslında kendilerinden birisinin Müslümanlara elçi olarak gitmesini istemedikleri halde, Urve’yi kıramayıp teklifini kabul ettiler. Yine son derece şımarık tavırlarla ‘Hadi git ve görüş, kendisini Mekke’ye sokmayacağımızı söyle’ dediler.

Urve, Resulüllah’ın yanına geldi. Yumuşak bir üslûpla, diplomatik inceliklere sahip ama içinde tehditler de barındıran bir konuşma yaptı. Sözleri şöyleydi: ‘Ey Muhammedi Gördüğüm kadarıyla bir takım derme-çatma, devşirme insanlardan çevrene bir kalabalık toplamışsın ve bunlarla kavminin yanına geldin. Muhammedi Kavmin Efıabiş kabilelerini de yardıma çağırarak sana karşı bir ordu topladı. Arkamda, seninle çarpışmaya can atan büyük bir ordu bırakıp geldim. Onlar seninle Kabe’nin arasında duruyorlar. Seni hiçbir zaman Kabe’ye yaklaştırmayacaklar. Bu konuda da yeminleşmiş haldeler’. Urve’nin sözlerini sonuna kadar dinleyen Resulüllah biraz ileride duran kurbanlık develeri göstererek; ‘Biz umre için geldik. Başka bir amacımız yok. Kurbanlarımızı kesip gideceğiz. Sen onlara şunu söyle: Artık savaşmaktan vazgeçsinler. Yeni bir savaş onlara hiçbir yarar sağlamayacaktır. Savaşlar onları yiyip bitirdi. Aramızda bir süreliğine ateşkes ilan edelim. Böylelikle nesillerini kurtarmış, kendilerinden ölümü uzak tutmuş olurlar. Ayrıca benimle Kabe arasında durmaktan vazgeçip, çekilsinler. Bıraksınlar umremizi tamamlayalım. Bir de benimle halkın arasında durmaktan çekilsinler. Eğer halk beni kabul etmez ve benimle savaşırsa Kureyş’in istediği gerçekleşmiş olur. Ama şunu bilsinler ki, yüce Allah vaadini gerçekleştirip islâm’ı yeryüzünde hakim kılıncaya veya başım gövdemden ayrılıncaya kadar ben yoluma devam edeceğim. Bu uğurda savaşmaktan hiçbir şekilde çekinmem1 dedi. Urve, Resulüllah’ı uyarıyor görünen ifadelerle tehdidini devam ettirdi: ‘Senin için iki şeyden birisi görünüyor. Birincisi kavminle savaşmanâır. Sen eğer savaşır da galip gelirsen, kavminin kökünü kazıyabilir misin? Senden önce kendi kavmine hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi, sen yapabilir misin? ikincisi ise, eğer çevrene topladığın bu adamlar seni terk edip yapayalnız bırakırlarsa ne yapacaksın? Ben onların seni her an terk etmeye hazır ayak takımı kimseler olduklarını, soyu sopu belirsiz kişiler olduklarını görüyorum. Beni dinlersen onlara fazla güvenme. Allah’a yemin ederim ki, bunlar zoru görünce seni terk ederler. Yalnız kalırsın’. Bu sırada yanlarında ayakta duran ve konuşmaları dinleyen Ebû Bekir sinirlendi. Urve’nin özellikle son sözlerine, Müslümanların Resulüllah’ı yalnız bırakacakları sözüne çok sinirlendi. O sinirle Urve’ye hakaret edip, Müslümanların hiçbir zaman böyle davranmayacaklarını söyledi. Urve bu tepki üzerine biraz çekindi. Havayı yumuşatmak için, dostluğun göstergesi olarak Resulüllah’ın sakalını hafifçe okşayarak konuşmasını devam ettirdi. Bu sefer Muğire b. Şube kılıcını uzatıp tersiyle Urve’nin eline vurup ‘Çek o pis elini’ dedi. Urve daha da şaşırdı. Birkaç dakika sonra aynı şeyi bir kez daha yapıp Resulüllah’ın sakalına elini uzatacağı sırada, Muğire’nin kılıcının boynuna inmek üzere olduğunu fark etti ve elini çekti. Sonra izin isteyerek bir süre kampta kaldı, Müslümanları gözledi, durumlarını anlamaya çalıştı ve Mekke’ye döndü. Kureyş liderlerine gördüklerini duyduklarını anlatıp, düşüncesini bildirdi: ‘Ey Kureyş topluluğu! Vallahi ben birçok hükümdarın huzurunda bulunmuş, birçok hükümdara kavmimin elçisi olarak gitmiş bir kişiyim. Kayser’in, Necaşi’nin ve Kisra’nın huzurunda bulundum. Fakat ben Muhammedgibi adamları tarafından kendisine sevgi gösterilen ve korunan hiç kimse görmedim. Muhammed kadar, toplumu Kinde sevilen ve sayılan hiç kimseyle karşılaşmadım. Muhammed bir şey söylediği zaman hepsi onu yapmak için anında koşuşturuyor, bir an tereddüt etmiyorlar. Muhammed’e karşı dikdik bakmıyor, saygı içinde başlarını eğip emirlerini bekliyorlar. Ben bu topluluğu iyice gözleyip, ölçüp-biçtim. Eğer istiyorsanız onlara karşı kılıçlarınıza sanlabilirsiniz. Fakat şunu bilin ki Muhammed’e hiçbir şey yapamazsınız. Adamları Muhammed’e en ufacık zarar vermenize izin vermezler. O’nun bir kılına dahi zarar vermenize imkân tanımazlar. Hiç kimseyi O’nun tenine dokundurtmaziar. Muham-med size bir barış teklif ediyor. Bence kabul edin. Bu sizce çok hayırlı olur. Ben gördüm; Kabe’yi ziyarete gelmişler. Başka bir amaçları yok. izin verin umrelerini tamamlasınlar. Ben gördüklerimi ve düşüncelerimi açıkladım. Artık ne yapacağınızı siz düşünün.’ Bu ifadeler ve tavsiye Kureyş liderlerinin hoşuna gitmedi. Bazıları Urve’yi Resulüllah’a destek olmakla, O’nun adma hareket etmekle suçlamaya başladılar. Urve sinirlendi ve adamlarını da alarak Mekke’den ayrılıp, Taife döndü.[277]

Taif lideri Urve’nin adamlarını alıp Mekke’den ayrıldığı sıralarda, Resulüllah Hiras b. Umeyyet’i elçi olarak Kureyş’e gönderdi. Elçisinden, niyetlerinin umre yapmaktan başka bir şey olmadığını Kureyş’e bildirmesini istemişti. Hiras, Kureyş liderlerinin yanına geldi. Resulüllah’ın söylediklerini bildirdi. Fakat Kureyş’in şımarık liderleri Hiras’a kötü davrandılar, lkrime b. Ebû Cehil bir. tehdit ve aşağılamanın gereği olarak Hiras’ın devesinin ayaklarım kesti. Hiras için durum tehlikeliydi. Kureyş liderleri, herhangi bir kural, ölçü tanımaksızın her türlü zorbalığı yapabilecek durumdaydılar. Hiras, müşrik yakınlarının araya girip, yardım etmeleriyle Resulüllah’ın yanına dönebildi. Gördüklerini ve yaşadıklarını anlattı. Kendi canını ancak müşrik akrabalarının yardımıyla kurtarabildiğini söyledi. Bundan sonra Kureyş’e gidecek elçilerle ilgili olarak da bir görüşünü bildirdi: ‘Ey Allah’ın Resulü! Bundan böyle kendisini himaye edecek yakınları olan birisim Kureyş’e göndermen iyi olur.’

Urve’nin, adamlarını alıp Mekke’den ayrılması, Kureyş liderlerini tedirgin etti. Böyle bir tepki beklemiyorlardı. Durumlarının kötüleşmeye başladığını, Müslümanları engellemelerinin zor olduğunu fark etmeye başladılar. Durumları bir çıkmaza giriyordu. Bir süredir yaşadıkları ikilemin her iki seçeneğinin de aleyhlerine olduğunu şimdi daha iyi anlıyorlardı. Bu durumdan bir çıkış yolu aradılar, her iki seçeneğini de istemedikleri ikilemin çıkmazından bir çıkış yolu bulmaya çalıştılar. Kendileri için en iyi yol, Müslümanların umreden vazgeçip tekrar Medine’ye dönmeleriydi. Bu durumda haram ayda ve üstelik yolcu silahıyla yola çıkmış umre yolculanyla savaşmak gibi itibar kaybettirici bir durumun faili olmaktan kurtulacakları gibi, Müslümanlar Mekke’ye girmedikleri için gözdağına da uğramamış olacaklardı. Düşündüklerinin gerçekleşmesi için Resulüllah’a bir elçi göndermeye karar verdiler. Elçi olarak Ehabiş liderlerinden Huleys b. Alkama’yı gönderdiler.

Huleys, geleneklere son derece bağlı birisiydi. Bu nedenle Huleys’in elçi olarak geldiğini duyan Resulüllah sevindi ve görevlilerden kurbanlık develeri onun görebileceği yerde toplamalarını istedi. Huleys, Resulüllah’ın bulunduğu yere doğru ilerlerken yolu üzerinde toplanmış kurbanlık develerden oluşan sürüyü gördü. Sürüyü incelediğinde üzerlerindeki işaretlerden ve çelenklerden hepsinin kurbanlık olduğunu anladı. Ayrıca kurbanlık oldukları için yiyecek verilmediğinden hepsinin açlıktan birbirlerinin tüylerini gevindiklerini gördü. Bu arada Müslümanlar da telbiye getirmeye ‘Emret Allahım! Emret, emrini yerine getirmeye hazırım anlamına gelen ‘Lebbeyk, Allahümme lebbeyk’ diye bağırmaya başladılar. Hüleys gördüklerinden etkilendi. Müslümanların umre etmekten başka bir amaçlarının olmadığını anladı. ‘Sübhanallah! Bunların Kabe’yi ziyaretten engellenmeleri doğru değildir. Lahm, Cüzam, Nehd ve Hımyer halkının hac ve umresine engel olunmayacak da Abdülmuttalib’in torununa engel olunacak! Olmaz böyle şey. Kabe’nin Rabb’ine yemin olsun ki, Kureyş bu uygunsuz tutum ve davranışı nedeniyle helak olur’ deyip, Resulüllahla görüşmeden geri dönerek Kureyş liderlerinin yanma gitti. Onlara gördüklerini anlatıp, düşüncesini açıkladı: ‘Ey Kureyş topluluğu! Ben kurban develerini gördüm. Hepsinin de boyunlarına boğmuklan takılmış, hörgüçleri çizilip kanatılarak nişanlanmıştı. Kurban edilmek üzere uzun müddet bekletilmekten yüklerini yiyip bitirmiş bir durumdaydılar. Adamları ise, şu Beytullah’ı tavaf etmek amacıyla koku sürünmeyi bırakmış, kendilerini umre için hazırlamış hâlde gördüm. Ben Muhammed’i Kabe’yi ziyaretten alıkoymanızın uygun olmadığını düşünüyorum, Yanlış yapıyorsunuz. Bu inadınızdan vazgeçin. Bırakın ziyaretlerini tamamlayıp gitsinler’.

Kureyş’in korktuğu gerçekleşmeye başlamıştı. Kısa süre önce Sakilleri küstürüp ayrılmalarına neden olmuşlar, şimdi ise Ehabiş liderinin, yapılanların yanlış olduğunu ifade eden sözlerini dinlemek zorunda kalmışlardı. İçinde bulundukları ve bir türlü çıkış yolu bulamadıkları ikilemin adeta kendilerini boğduğunu hissetmeye, etraflarındaki çemberin iyiden iyiye daraldığım görmeye başladılar. Ancak inatlarından vazgeçmek niyetleri yoktu. Şaşkınlık içerisinde kendilerini savunmaya çalışırken, yanlış bir tutum sergileyip, Huleys’i azarlamaya ve aşağılayıp rencide edecek sözler söylemeye başladılar; ‘Sen bir bedevisin. Senin aklın bir şeye ermez. Doğrunun ve yanlışın ne olduğunu senden mi öğreneceğiz?’ dediler. Huleys, tüm Arapların genel kanaati olduğuna inandığı şeyi söylemekten geri durmadı; ‘Ey Kureyş topluluğu! Biz Kabe’nin yüceliğim gözeterek, ona tazimde bulunmak ve ona karşı sorumluluğumuzun gereğini yerine getirmek için sizin yanınıza geldik. Fakat görüyoruz ki sizler Kabe’yi tazim etmek isteyeni bundan alıkoyuyorsunuz- Huleys’in varlığını elinde bulundurana yemin ederim ki, Ya Muhammed ile buraya geliş amacının arasına gitmeyip, kendisinin Kabe’yi tavaf etmesine izin verirsiniz, ya da bütün Ehabiş’i alarak buradan ayrılırım’ Kureyş liderleri, Huleys’i aşağılayıp azarlayarak yanlış davrandıklarım anladılar, durumlarını düzelterek Huleys’in gönlünü almaya çalıştılar. Ancak amaçlarından vazgeçmek niyetinde de değillerdi. Huleys bunu anlayınca bütün adamlarını alarak Mekke’den ayrıldı. Böylelikle Kureyş Müslümanlarla baş başa kaldı. Diğer müşrik Arapların büyük çoğunluğu ise kimin haklı, kimin haksız olduğunu bildikleri bir sürecin seyircisi olarak kalmayı tercih edip, gerçekleşecekleri beklemeye başladılar.

Kureyş liderleri, durumlarının daha da zorlaşması üzerine Mikrez b. Hafs’ı elçi olarak Resulüllah’a gönderdiler. Resulüllah, Mikrez’e de öncekilere söylediklerinin aynısını söyledi. Kureyş liderleri, her ne yaparlarsa yapsınlar, Müslümanları umre yapmaktan engelleyemeyeceklerini anladılar. Daha da kötüsü her an dindaşlarının desteğini daha çok kaybediyorlardı. Durumlarını kurtaracak yeni bir çözüm yolu bulmanın çabasına girdiler. Ne yapmaları gerektiğini düşünüp, konuştular. Bu sırada Resulüllah, kavgasız, savaşsız bir şekilde umreyi tamamlamak için Kureyş’e bir elçi daha göndermeye karar verdi. Elçi olarak Ömer’i düşündü. Fakat Ömer özür dileyerek affını istedi. Kendisini Mekke’de koruyacak güçlü akrabalarının olmadığını, elçilik için Osman b. Affan’ın uygun olacağını söyledi. Resulüllah Ömer’i haklı buldu ve damadı Osman’ı elçi olarak görevlendirdi. Önceki elçilerden istediği gibi, Osman’dan da yolculuklarının amacım Kureyş’e açıklamasını istedi. Ancak bu elçisine farklı bir talimat daha vererek, Kureyş liderleriyle görüştükten sonra Mekke’ye girmesini ve Müslüman olan, ancak Kureyş’in korkusundan Müslüman olduğunu gizli tutanlarla görüşmesini, onlara zaferin Müslümanların olacağını, yakında Mekke’nin fethedileceğini, Mekke’de imanlarını açıkça ilan edecekleri günlerin çok yakın olduğunu müjdelemesini de istedi.

Osman, Kureyş liderlerine gitti. Kureyş liderleri Osman’a nazik davrandılar. Hiras’a yönelik tutum ve tavırları takınmadılar. Mekke’nin en güçlü topluluklarından olan akrabaları Osman’a özel bir ilgi ve saygı gösterdiler. Osman, Kureyş liderlerine Resulüllah’ın söylediklerini bildirdi. Sonra da akrabalarını ziyaret edeceği bahanesiyle Mekke’ye giriş izni istedi. İzin verilince Mekke’ye girip Müslümanlığını gizleyen kişilerle görüştü. Onlara Resulüllah’m selâmını iletip, müjdesini bildirdi. Osman, bu kimselerle görüşmeleriyle ilgili olarak şunları anlatmıştır: ‘Mekke’de görüştüğüm Müslümanlardan bir erkek ve bir kadına, Resulüllahm müjdesini haber verdiğim zaman sevinçlerinden ağlamaya başladılar. O kadar ağladılar ki, ağlamaktan ölecekler sandım. Bana ‘Resulüllah’a selâmımızı bildir. O’nu Hudeybiye’ye getiren Allah, Mekke’ye getirmeye de kadirdir’ dediler’.

Müşrik liderler yakınlık gösterdikleri Osman’a bir ayrıcalık tanıyıp, eğer isterse Kabe’yi tavaf ederek umresini tamamlayabileceğini bildirdiler. Bu bir iyi niyet gösterisiydi. İçine kapandıkları ikilemden çıkış yolunda birilerinin desteğine ihtiyaç hissedeceklerinin farkındaydılar ve bunun Osman olabileceğini düşünüyorlardı. Osman kendisine verilen izni kabul etmedi. Resulüllah’a ve diğer Müslümanlara da izin verilmedikçe Kabe’yi tavaf etmeyeceğini söyledi. Kureyş liderleri öfkelendiler. Osman’ı muhtemel bir olumsuz gelişmeden çıkışın güvencesi olarak ellerinde tutmaya karar verip, Resulüllah’ın yanına dönmesine izin vermediler. Ayrıca, Müslümanları bölmek gibi bir taktiğin gereği olarak Resulüllah’ın yanında olduğunu bildikleri Abdullah b. Ubeyy’e gizlice haber gönderdiler. Kendilerinin iyi niyetli kimselere karşı bir husumet beslemediklerini, Ubeyy gibi dostane duygu ve düşünce sahiplerine saygı ve sevgileri olduğunu bildirip, eğer isterse adamlarıyla beraber Mekke’ye girebileceğini ve Kabe’yi tavaf edebileceğini ilettiler. Teklif kendisine ulaştığı zaman Abdullah b. Ubeyy oğlu Abdullah ile oturuyordu. Teklife sevindi. Kendisine yönelik bu ayrıcalıklı teklifin adamları katındaki itibarını artıracağını düşündü. Teklifi, kabul edeceğini bildireceği sırada oğlunun engellemesiyle karşılaştı. Oğlu, ‘Resulüllah’m izni olmadan müşriklerle bir anlaşma yapmasının ihanet olacağım, böylesi bir işe kalkışmasının tamamıyla yanlış olacağını söyledi. Abdullah b. Ubeyy oğluyla yaşadığı önceki tecrübelerini dikkate alarak, istemeyerek de olsa Kureyş’in teklifini geri çevirdi; Resulüllah’m bilgisi ve izni dışında böyle bir şeyi kabul edemeyeceğini bildirdi.

Rıdvan Beyatı

Kureyş’in Hz. Osman’ı zorla Mekke’de tutmalarının haberi, Resulüllah’a ve Müslümanlara ‘Osman öldü’ şeklinde ulaştı. Resulüllah kötü haberi alınca ‘Demek ki savaşmadıkça buradan ayrılamayacağız’ deyip, Müslümanlardan savaşmak için biat almaya karar verdi. ‘Resulüllah’a biat için toplanın’ bağırışları çevrede yankılanmaya başladığı zaman, bölgeye dağılmış olan tüm Müslümanlar bir anda Resulüllah’ın yanma doğru koşmaya başladılar. Hiç kimse bu çağrıya uymakta bir başkasından geride kalmak istemiyordu. Çünkü, Kureyş’in şımarıklıklarına tahammül edemez hale gelmişlerdi ve kendilerinden alınacak biatin neyle ilgili olduğunu tahmin etmekte zorlanmıyorlardı. Bu nedenle Resulüllah’a doğru koşarlarken daha da istekliydiler. Artık Kureyş’e haddini bildirecekleri zamanın geldiği düşüncesiyle sevinç içerisindeydiler. Küçük bir ağacın gölgesine oturarak Müslümanları bekleyen Resulüllah’m yanma ilk varan Sinan b. Sinan oldu. Resulüllah’m elini büyük bir heyecanla tutup ‘Ey Allah’ın Resulü.’ Sana biat ediyorum” dedi. Resulüllah henüz biatin şartım açıklamamıştı. Sahabesinin bu kadar istekli ve şartsız biat etme arzusu nedeniyle ‘Ne ürerine biat ediyorsun?’ diye sordu. Sinan tereddüt etmeden düşüncesini açıkladı: ‘Gönlünden ne geçiyorsa, bizden ne adına biat alıyorsan, onun üzerine’. Resulüllah yine sordu: ‘Benim gönlümden geçen nedir?’. İçinde bulunulan şartları bilen Sinan’ın cevabı gayet kısaydı; ‘Fetih veya şehadet Sonra bir an durdu ve sözüne açıklık getirdi; ‘Ey Allah’ın Resulü! Allah sana zafer bahse-dinceye kadar senin önünde kılıç sallamaya veya bu uğurda ölmeye biat ediyorum’. Resuîüllah başka bir şey demedi. Sinan’ın biatim kabul etti. Diğer Müslümanlar da Sinan’ın biati üzerine biat ettiler. Kendisini saklamayı başaran Cedd b. Kays isimli münafığın dışında herkes biata katıldı. Diğer münafıklar ise kimliklerinin açığa çıkmaması için biat etmek zorunda kaldılar. Biat etme işlemi uzun sürdü. Ömer biat nedeniyle yorulan Resulüllah’ın kolunu tutarak yardımcı olmaya çalışırken, diğer bazı Müslümanlar da, Resulüllah’ı rahatsız edecek kadar üzerine düşen ağacı kaldırıp, hem rahatsız olmasını önlemeye ve hem de gölge yapmaya çalışıyorlardı. Biat işlemi tamamlandıktan sonra, Resulûllah bir eliyle diğer elini tutarak ‘Bu da Osman’ın biatidir [278] deyip, onun da eğer orada olsa bu biata aynı istekle katılacağını gösterdi. Sonra çevresindeki Müslümanlara bakarak ‘Sizler yeryüzündekilerin en hayırlılarısınız[279] diyerek memnuniyetini bildirdi. Müslümanların, gerektiğinde ölünceye kadar savaşmak için yapılan biata istekle katılmaları ve sözlerinde samimi olmaları ilâhî katta da övgüye değer bulunup daha sonra vahyolunan ayetle bu övgü bildirildi. İlgili ayet şöyledir: ‘Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eh onların eli üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükafat verecektir… Andolsun ki, o ağacın altında sana biat ederlerken, Allah o müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven duygusu vermiş ve onları pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir. Yine onları elde edecekleri birçok ganimetlerle de ödüllendirdi. Allah üstündür, hikmet sahibidir.[280]

Resulûllah, savaş için gerekli hazırlıkların yapılmasını istedi. Bu arada Kureyş’in tepkisini ölçmeye çalışıyordu. Kureyş’in vereceği tepkiye göre ne yapılması gerekiyorsa onu yapacaktı, ilk saldıran taraf olmak istemiyordu. Kureyş’in ilk fiilî tecavüzü o gece yaşandı. Bazı müşrikler taş ve ok atarak Müslümanları rahatsız ettiler. Muhtemeldir ki Kureyş de ilk saldıran taraf olmak istemiyor ve bu nedenle Müslümanları tahrik etmeye çalışıyordu.

Savaş kararı alınmış bir halde Hudeybiye’de beklenirken hiç beklenmeyen bir olay yaşandı. îki müşrik köle bir fırsatını bularak Mekke’den kaçıp Müslümanlara sığındılar. Çok geçmeden sahipleri gelip kölelerin iadesini istediler. Müslüman olmayan köleleri himayenin anlamsız olduğunu düşünen bazı Müslümanlar, köleleri teslim etmek niye tindeydiler. Ancak Resulüllah’ın farklı bir görüşüyle karşılaştılar. Resulüllah, ‘Onlar Allah’ın azadlıklandı [281] deyip, köleleri iade etmeyi düşünmediğini bildirdi. Böylelikle islâm’ın özgürleştirici özelliğini hatırlattı ve gereğini ifade etti. îslâm’m mahiyeti tüm dost ve düşmanlara bir kez daha gösterilmiş oldu.

Hudeybiye Anlaşması

Kur’an’ın isimlendirmesiyle Rıdvan biatından haberdar olan Kureyş liderleri, Müslümanların kendileriyle savaşmak için böylesine istekli olmaları ve bu arada müşrik Arap dostlarının yardımlarından da mahrum kalmaları üzerine telaşlanıp, çoktandır kendilerine teklif edilen fakat kabul etmeye yanaşmadıkları barış teklifini kabul etmeye karar verdiler. Yoksa şartlar her an daha da fazlasıyla aleyhlerine dönüyordu. Barış teklifiyle ResulüIIah’m karşısına çıkmadan önce, ileri sürecekleri şartlan aralarında görüşüp tartıştılar. Durumu en az zararla kurtarmanın çabasmdaydılar. itibarlarının daha fazla zedelenmesini istemiyorlardı. Müslümanların Mekke’ye girmelerine izin vermelerinin itibarlarını yok edeceğini bildikleri için, buna ancak bir sonraki yıl izin vermenin kendileri için uygun olacağını, böylelikle hem ortak bir anlaşma zemini oluşturacaklarını, hem de Müslümanlara boyun eğmediklerini göstermiş olacaklarını düşündüler. Anlaşma şartlarını görüşmek üzere aralarından bir heyet seçip Resuîüllah’a gönderdiler. Resulüllah, problemin savaşsız çözüleceğini anlayınca sevindi. Kureyş heyetiyle anlaşma şartlarını görüşmeyi kabul etti. Heyetin başkanı Süheyl b. Amr’a öncelikle Osman’ı «ordu. Osman’ın öldürülmediğini öğrenince sevinci bir kat daha arttı ve onun serbest bırakıldığını görmedikçe şartları görüşmeye geçmeyeceğini bildirdi. Süheyl de Müslümanların elinde bulunan Mekkelilerin serbest bırakılması şartını ileri sürdü. Teklifler karşılıklı kabul edilip esirler serbest bırakılınca, anlaşmanın şartlarıyla ilgili görüşmelere geçildi.

Resulüllah her ne kadar savaşmak için Müslümanlardan biat almış olsa bile, savaşmayı istemiyordu. Müşriklerle yaşanan her problemde olduğu gibi, bu sefer ki problemi de mümkün olduğunca kavgasız, kansız bitirmeyi arzuluyordu. Zaten Medine’den çıkarken niyeti savaşsız bir Mekke ziyaretiydi. Bu niyetini hiçbir zaman değiştirmemişti. Ayrıca, savaşın olumsuz şartların hazırlayıcısı olacağını, İslâm davetinin sunulacağı insanlar katında kazandıkları olumlu duygu ve düşünceleri kaybetmelerine yol açacağını düşünmüş olmalı ki, anlaşmayı tereddütsüz kabul etti. Süheyl, Resulüllah’taki anlaşma eğilimini fark edince, aslında Müslümanlardan çekinip anlaşmaya razı olmalarına rağmen, şartlar dikte eden taraf olmaya niyetlendi. Öncelikle o seneki umrenin iptal edilmesini, ancak bir yıl sonra Kabe’yi ziyarete izin vereceklerini söyledi. Bu Kureyş liderlerinin en önemli şartıydı. Resulüllah kabul etti. Ancak Resulüllah ile Kureyş heyetinin çevresini sarmış ve iki taraf arasındaki konuşmayı dinleyen Müslümanlar bu şartın Resulüllah tarafından kabul edilişine şaşırdılar. Aralarında fısıldaşarak, ResulüIIah’m hiç direnmeden o anki umre ziyaretinden vazgeçişine bir anlam vermeye çalıştılar. Kendileri gerekirse ölmeye razı olduklarına göre, Resulüllah neden böylesi bir şartı hemen kabul etmişti? Halbuki, gerekirse savaşır ve umrelerini de yaparlardı. Fakat açıkça bir şey demediler. Sadece hâl ve hareketleriyle hoşnutsuzluklarını belli etmeye çalışıyorlardı. Fakat ilginçtir Resulüllah Müslümanlardaki bu tepkilere hiç aldırmadı; itiraz ifade eden hâl ve hareketleri görmezlikten geldi. Diğer şartlara geçildi. İkinci şarta göre Arap kabilelerinden isteyen istediği tarafla anlaşma yapabilecekti. Bu iki tarafında da uygun bulduğu ve istediği bir şarttı. Üçüncü şarta geçildi: İki taraf, birbirlerine yönelik düşmanca girişimlerden on yıl süreyle uzak duracaklardı. İki taraf da hemen kabul etti. Çevredeki Müslümanlar bu şartın hemen kabul edilmesini de anlamakta zorlandılar. Gelişmeler Müslümanların lehineydi, her geçen gün güçleniyorlardı ve Kureyş bu şartla geleceğini on yıllığına garantiye almış oluyordu. Resulüllah’m böylesine her şartı direnmeden kabul etmesi Süheyl’i hepten şımarttı. Yeni bir şart daha ileri sürdü; eğer bir kişi Müslüman olur ve velisinin izni dışında Medine’ye sığınırsa iade edilecek, ancak eğer Müslümanlardan birisi din değiştirip Kureyş’e sığınırsa o Müslümanlara iade edilmeyecekti. Resulüllah bunu da kabul etti. Bu aşamada çevredeki Müslümanlar sabredemez oldular. Hoşnutsuzluklarını belli eden şeyler söylemeye, ‘Ey Allah’ın Resulü! Olmaz, böyle bir şartı kabul edemezsin’ demeye başladılar. Resulüllah sakindi. Sakin bir şekilde ‘Bizden onlara gideni Allah bizden uzak tutsun [282] dedi.

Üzerinde anlaşılan şartların yazılı hale getirilmesi kararlaştırıldı. Anlaşma sözde kalmamalı ve yazılı hale getirilmeliydi. Resulüllah, Ali’yi çağırarak yazmasını istediği ilk cümleyi söyledi: ‘Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla’. Süheyl anında karşı çıktı; ‘Olmaz biz rahman diye bir şey tanımıyoruz. Başlangıç cümlesi ‘Allah’ın adıyla’ olmalı’. Resulüllah ‘Tamam’ deyip Ali’ye ‘Öyle yaz’ dedi. Görüşmelerin başından beri şaşkınlıktan ne yapacaklarım bilemez hale gelmiş kalabalıktan yine bir uğultu yükseldi.

Bazıları ‘Hayır/ Olmaz böyle şey. ‘Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla’ yazılmalı’ dedilerse de Resulüllah onları yine duymazlıktan geldi. Sonra, Ali’den ikinci cümleyi yazmasını istedi: ‘Bu, Allah’ın Resulü Muhammed ile Süheyl b. Amr’ın üzerinde anlaşıp kabul ettikleri…’ Süheyl yine müdahale etti; ‘Olmaz! ‘Allah’ın Resulü’ olmaz. Biz seni Allah’ın resulü kabul etmediğimiz için bütün bunlar oluyor! Eğer Allah’ın Resulü olduğunu kabul etsek seninle savaşmazdık. ‘Allah’ın Resulü’ olarak değil ‘Abdullah’ın oğlu’ olarak yazılsın’ . Resulüllah bunu da kabul etti; ‘Inanmasanız da ben Allah’ın Resulüyüm. Abdullah’ın oğlu Muhammed yazmak benim resullüğümü değiştirmez deyip Ali’ye ‘Öyle yaz’ dedi. Çevredeki Müslümanların öfke ve hoşnutsuzluk belirtisi daha da belirgin hâle geldi. O ana kadar söylenenler karşısında sesini hiç çıkarmayan Ali de sesini yükseltti. Yemin ederek, kendisinden istenen değişikliği yapmayacağını söyledi. Useyd b. Hudayr, Ali’nin elini tutup ‘Hayır Ali! Sakın değiştirme, ‘Allah’ın Resulü Muhammed’ten başkasını kabul etmiyoruz’ dedi. Bazıları ‘Bizi bu kadar aşağılayan davranışları kabul etmiyoruz. Bunu ancak kılıç çözef derken, diğer bazıları ise ‘Dinimiz için bu aşağılanmayı kabul etmiyoruz’ diyerek tepkilerini açığa vurup, sert ifadelerle anlaşmaya taraftar olmadıklarını göstermeye başladılar. Sakin olan sadece Resulüllah’tı. Ali, bu arada, ‘Allah’ın Resulü’ ifadesini yazmıştı. Resulüllah, Ali’nin değişiklik yapmamak için yemin etmesi üzerine, silinmesini istediği kelimenin hangisi olduğunu sordu. Ali gösterdi. Resulüllah ‘Allah’ın Resulü’ ifadesini kendi elleriyle sildi ve Ali’ye Abdullah’ın oğlu Muhammed” yazdırdı. Giriş cümlesi bu şekilde tamamlandıktan sonra, anlaşmanın maddelerinin yazımına geçildi. Müslümanların tepkileri, hoşnutsuzluklarını ifade eden gürültüleri arasında yazım işlemi tamamlandı.
Artık sıra metni imzalamaya gelmişti. Hiç beklenmedik bir şey gerçekleşti. O sırada yaşanan bir olay Müslümanların sabrını taşıran son damla oldu. Resulüllah anlaşma metnini imzalamak üzereyken bir gürültü, bağırtı duyuldu. Herkes dönüp baktı. Karşılarında ayaklarmdaki zincirleri sürükleyerek Hudeybiye’ye kadar gelmiş Süheyl’in oğlu Ebû Cendel vardı. Süheyl, oğlunu Müslüman olduğu için kaçmaması için zincirle bağlayıp hapsetmişti. Hemen kalkıp oğlunun zincirinden tuttu. Diğer oğlu Abdullah Müslümanların arasındaydı ve Ebû Cendel’i de elinden kaçırmak istemiyordu. Süheyl anlaşmanın ilgili maddesini hatırlatarak oğlunun kendisine iadesini istedi. Resulüllah, anlaşmanın henüz imzalanmadığını, bu nedenle Ebû Cendel’in istisna olmasını istedi. Süheyl kabul etmedi. Oğlunun iade edilmemesi durumunda anlaşmayı imzalamayacağım söyledi. Resulüllah, Ebû Cendel’i iadeye razı oldu. Müslümanlar inanamadikları bir duruma şahit oluyorlardı. Resulüllah’a neler olduğunu anlayamıyorlardı. Anlamaya çalışıyorlardı ama nafile. Bu sefer Ebû Cendel’in yalvaran sesi yükseldi: ‘Ey Müslümanlar! Beni iade edecek misiniz? Dinimden dolayı işkence yapanlara beni tekrar teslim edecek misi-niz? Bütün gözler Resulüllah’ın üzerindeydi. Resulüllah üzüntülüydü. Ebû Cendel’e yaklaştı ve ‘Ey Ebû Cendel! Bu toplulukla anlaşmayı yeni yaptık. Seni iade etmemiz gerekiyor. Sen biraz sabret. Allah’tan bu sabrının karşılığı iste. Hiç şüphe yok ki Allah sana bir çıkış yolu gösterecektir; sana ve diğer Müslümanlara bir kolaylık verecektir. Anlaşmaya vefasızlık yapamam. Verdiğimiz sözde durmamak bize yakışmaz [283] dedi. Müslümanlar bir kez daha şaşırdılar. Ortam son derece gergindi. Gözlerinin önündeki sahne yürek parçalayıcıydı. Ebû Cendel gitmemek için direniyor ve yalvarıyor, babası götürmek için çabalıyordu. Müslümanların sabırları bitmek üzereydi. Resulüllah, Kureyş heyetinde yer alan Nikraz ve Huveytib’le görüştü. Onlardan Ebû Cendel’e kötü davramlmaması, işkence yapılmaması için yardımcı olmalarını istedi. Kabul ettiler ve yardımcı olacakları konusunda söz verdiler.

Anlaşmayı iki taraf da imzaladı. Bu arada umre için gelip Müslümanlarla Kureyş arasındaki gelişmeleri takip edenlerden Huzâadan bir grup ayağa kalkarak kendilerinin Resulüllah’la müttefik olduklarını ilan ettiler. Bunlara karşılık Bekr boyundan bir grup kalkarak kendilerinin de Kureyş’le müttefik olduklarını ilan ettiler. Artık diğer kabileler çekinmeden taraflarını söyleyebiliyorlardı. Anlaşma bu kolaylığı sağlamıştı.

Anlaşmanın imzalanmasını takiben Süheyl oğlunu yanına alarak Mekke’ye dönmeye hazırlandı. Müslümanlar hâlâ Ebû Cendel’in iadesini kabullenememiş-lerdi. Hz. Ömer kendince problemi çözecek bir çare buldu. Babası tarafından zorla götürülen Ebû Cendel’e yaklaşarak ‘Ey Ebû Cendel! Sabret! Sabırlı ol Şunu bil ki bu müşriklerin kanı bir köpeğin kanından daha değerli değildir’ derken, bir yandan da hiç kimseye fark ettirmeden elindeki kılıcı Ebû Cendel’e doğru uzattı. Ömer diyor ki: ‘Ben Ebû Cendel’in kılıcı alıp babasını haklayarak kaçacağını ummuştum ama bunu yapmadı; babasına kıyamadı.

İtirazlar

Anlaşma imzalandı. Ebû Cendel babası tarafında götürüldü. Fakat, ölünceye kadar savaşmak üzere ResulüUah’a biat etmiş Müslümanlar dayanılmaz bir ıstırap içerisindeydiler. Anlaşma şartlarını bir türlü içlerine sindiremiyorlardı. Kendileri ölmeye bile razıyken, bütün şartları kendileri için kabul edilemez nitelikte bir anlaşmanın Resulüllah tarafından kabulünü bir türlü anlayamıyorlardı. Resulüllah’a itiraz etme konusunda kendisinde cesaret bulanlardan birisi Hz. Ömer oldu. ‘Sen Allah’ın hak peygamberi değil misin? Düşmanlarımız batıl üzerinde, biz ise hak üzerinde değil miyiz? Bizim ölülerimiz cennette, onların ölüleri cehennemde değil mi?…’ sorularım peş peşe sıralayıp, hepsine de olumlu cevap alınca; ‘O hâlde Allah aramızda hüküm vermeden savaşmaktan döndük, neden?’ diye itiraz ve sitem dolu sorusunu yöneltti.

Resulüllah, Müslümanların içinde bulundukları sıkıntıyı çok iyi bilmekte ve anlamaktaydı. Sakin bir sesle ‘Ey Hattab’ın oğlu!’ dedi, ‘ Ben Allah’ın Resulüyüm ve ben O’nun emrine aykırı hareket etmem’. Ömer, bu sözün ima ettiği şeyleri anlayacak durumda değildi; ‘Bizi küçük düşüren bu anlaşmayı niçin kabul ettin?’ diye sordu. Resulüllah yine sakin bir şekilde ‘Ben Allah’ın Resulüyüm ve bu anlaşmayı kabul etmekle Allah’a isyan etmiş değilim. Benim yardımcım O’dur. O beni hiçbir zaman zarara uğratmaz’ dedi. Ömer tekrar sesini yükseltti: ‘Sen bize Mekke’ye gireceğimizi söylemiştin’. Resulüllah aynı sakinlikte, ‘Evet Mekke’ye gireceğinizi söyledim, ama ‘Bu sene gireceksiniz’ demedim’ Ömer düşündü; ‘Evet, doğru. Bu sene demedin [284] dedi.

Ömer, Resulüllah’la görüşmesinden tatmin olmamıştı. Resulüllah’ın yakın dostu Ebû Bekir’in yanına koştu. Resulüllah’a yönelttiği soruları ona da yöneltti. Bunu yaparken bir anlamda Resulüllah’tan yakınıyor ve O’nu Ebû Bekir’e şikayet ediyordu. Ömer’in duygusal tepkisi karşısında, soğukkanlılığını başından beri korumayı başarmış olan Ebû Bekir; ‘Ey Ömer! O, Allah’ın Resulüdür. Bu anlaşmayı yapmakla Allah’a asi olmuş veya karşı gelmiş değildir. Allah O’nun yardımcısıdır. Ölünceye kadar O’nun emrine sarıl, dedi.

Ebû Bekir, Ebû Ubeyde b. Cerrah gibi birkaç Müslüman hariç, diğerleri yapılan anlaşmadan dolayı öfkeli, Resulüllah’a sitem doluydular. Onlar bu anlaşmanın da, Hendek savaşı sırasında Müslümanlara yardımcı olmak için Gatafanlarla anlaşma yapma çabasında olduğu gibi, Resulüllah’ın kişisel bir girişimi olduğunu düşünüyor ve bu kararın yanlışlığını vurgulamak istiyorlardı. îtirazlarmdaki cesaretin kaynağı bu idi. Kendileri ölümü bile göze almışken, yanlarında sadece kılıçları bulunmasına rağmen müşriklerle savaşmak için en ufak tereddüt göstermemişlerken, Resulüllah’m müşriklerin bütün şartlarını kabul etmesini yanlış buluyorlardı. Bunun için de risale süreci içerisinde, vahiy olmadığı sürece, her düşünceye itiraz edebileceklerini öğreten ilâhî eğitimin etkisiyle Resulüllah’a itiraz ediyor; sitemlerini açığa vurmaktan çekinmiyorlardı: ‘Ey Allah’ın Resulü Sen bize Kabe’ye gideceğimizi, Mekke’ye gireceğimizi söylemedin mi? Halbuki Mekke’ye ne biz girebildik, ne de kurbanlık develerimiz!’ derken, ‘Dediğini yap, bize bir şey olur diyerek dediğini yapmaktan geri durma’ demek istiyorlar, Medine’den çıkış amacının gerçekleşmesi için hiçbir şeyden çekinmeyeceklerini ifade ediyorlardı. Bu genel hoşnutsuzluk karşısında Resulüllah sadece; ‘Ben size bunun bu sejer olacağını söylemedim. Size yine söylüyorum. Kabe’ye gideceğiz ve Kabe’nin anahtarlarını alacağız [285] dedi.

Sitem Ve İtaat

Resulüllah, herkesin kurbanını kesmesini ve saçını kazıtmasını istedi. Müslümanlar bir kez daha şaşırdılar. Kurbanların haram bölgede kesilmesi ve saçın yine haram bölgede kazınması gerekirken, İbrahimî gelenek bunu gerektirirken, Resulüllah’ın kendilerinden kurbanlarını haram bölgenin dışında kesmelerini ve saçlarını kazımalarını istemesini anlayamadılar. Zaten sitem doluydular. Resulüllah’in sözleri karşısında hiçbirinden ses çıkmadı. Hiçbiri ne kurbanını kesmek ve ne de saçını kazıtmak için yerinden kıpırdamadı. Resulüllah isteğini bir kez daha tekrarladı. Hiç kimsede bir hareket yoktu. Üçüncü kez de durum değişmedi. Resulüllah üzüldü. Çadıra, eşi Ümm-ü Seleme’nin yanına gitti; !Ey Ûmmü Seleme1. Ne oluyor bu insanlara? Şaşılacak şey, onlara ‘Kurbanlarınızı kesin, saçınızı kazıtın, ihramdan çıkın’ diyorum ama hiçbirisi dediğimi yapmıyor. Onlar beni işitiyorlar, yüzüme bakıyorlar, jakat dediğimi yapmıyorlar’ diyerek üzüntüsünü dile getirip, dertlendi. O anın gerginliklerinin dışında kaldığı için her iki tarafı da çok iyi anlayan birisi olarak Ümm-ü Seleme ‘Ey Allah’ın Resulü! Sen yapacağını yap. Kurbanını kes, saçını kazıt ve ihramını çıkar. Göreceksin onlar da aynısını yapacaklar’ dedi. Resulüllah çadırdan çıktı. Hiç kimseye bir şey demedi. Hazırlıklarını tamamlayıp ‘Bismillah, Allahu ekber diye bağırarak kurbanını kesti. Ne olacağını merakla takip eden Ümm-ü Seleme diyor ki; ‘Müslümanlar Resulüllah’in kurbanını kestiğini görünce kurbanlıklarına doğru öyle bir sıçrayışla yerlerinden kalktılar ki birbirlerinin üzerine yığıldılar. Birbirlerini ezecekler diye korktum. [286]

Resulüllah, kurbanını kestikten sonra saçını kazıttı ve ihramdan çıktı. Müslümanlar da sessizce Resulüllah’in yaptıklarını yaptılar. Hiç kimseden bir itiraz sesi duyulmadı. Böylelikle, içlerindeki kırgınlıklarının, imanlarının gereğini yerine getirmeye engel olmadığını, kırgınlıklarının Resulüllah’ın şahsına değil, anlaşmanın olumsuz buldukları şartlarına olduğunu göstermiş oldular. Müslümanlar kestiklerin kurbanların etlerinin bir kısmını kendileri yediler, bir kısmını da bölge kabilelerden gelen yoksullara dağıttılar. Bir süre sonra da dönüş hazırlıklarına başlandı ve Medine’ye doğru yola çıkıldı.

Fetih

Resulüllah’a itiraz sesini en çok yükselten, anlaşmayı kabul ettiği için sitemini bildirmekten çekinmeyen ve istediği sonucu alamayınca Resulüllah’ı Ebû Bekir’e şikayetten bile geri durmayan Ömer, bir türlü kendisini kontrol edemiyordu. Ebû Ubeyde b. Cerrah’la da görüştü. Ona da benzer şekilde dertlenip, niçin böylesi bir anlaşmayı kabullendiklerini sordu. Ebû Ubeyde b. Cerrah soğukkanlı kalabilen birkaç Müslümandan birisiydi. Ömer’in Resulüllah’ı dahi sorguya çeker bir tavra sahip olmasını yanlış bularak ‘Ey Ömer! Kendine gel. Şeytanı kov, Allah’a sığın. Yanlış yapıyorsun dedi. Bu davet Ömer’i sarstı, biraz olsun kendisine geldi. Zaten olayın sıcaklığı da geçmişti. Yanlış yapmış olabileceğini düşünmeye başladı. Müslümanlar hazırlanmışlar, Medine’ye doğru hareket etmek üzereydiler. Ömer, yaptıklarını düşündükçe yanlışını fark etmeye, yanlışını fark ettikçe sıkılmaya, sıkıntısı artarak perişan olduğunu hissetmeye başladı. Kendisi o anlarını şöyle anlatıyor: ‘Ben o günkü kadar hiç perişan olmadım. O günkü kadar yanlış yapmadım. Daha önce hiç davranmadığım şekilde Resulüllah’a kötü davrandım. Yaptığım şeyleri düşündüm. Düşündükçe sıkıntım arttı. Resulüllah’a karşı davranışımın yanlışlığından dolayı korkmaya, ilâhî azabın üzerime ineceğine inanıp, azabı beklemeye başladım’. Ömer, yaptıklarının yanlış olduğunu anlamıştı.

Resulüllah’m gönlünü almak, özür dilemek istedi. Resulüllah’a yaklaştı. Onunla konuşmak; onun dost, sıcak sözlerini duyup içinde yanan ateşi biraz olsun dindirmek niyetindeydi. Konuşmaya zemin olsun diye bir şey sordu. Resulüllah hiçbir şey demedi, ikinci kez sordu, Resulüllah yine sessizdi. Üçüncü kez sordu, Resulüllah’tan yine cevap gelmedi. Ömer, o anı ve sonrasını şöyle anlatıyor: ‘Kendi kendime ‘Ey Ömer! Anan seni kaybetsin de yok olasın olmaz mı! Bak Resulüllah’a üç kere sordun ve hiçbirinde de seninle konuşmadı. Sen aleyhine ayet inecek bir iş yaptın, azabı hak ettin’ deyip, aleyhime inecek ayeti duymamak için devemi sürüp, Resulüllah’m yanından uzaklaştım. İnsanların en önüne geçtim. Yakın, uzak, her şey beni tuttu, sıktı ve bunalttı. İnsanların önünde tasalı, üzüntülü bir hâlde gitmeye başladım. Perişandım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Duygularıma esir olmuş, yanlış davranmış, yanlış sözler söylemiştim. Bu sırada ‘Ey Ömer, Neredesin’ diye seslenildiğini duydum. Resulüllah’m beni çağırdığını söylediler. Kendi kendime ‘Eyvah hakkımda ayet indi, mahvoldum’ dedim. Çok korkmuştum. Ne kadar korktuğumu sadece Allah bilir. Resulüllah’m yanına gittim.

Selâm verip yaklaştım. Selâmıma karşılık verdi. Baktım sevinçliydi. Yüzü gülüyordu. ‘Ey Hattab’ın oğlu! Bana bir sûre vahyolundu’ dedi. ‘Eyvah’ dedim. Korktuğum başıma gelmiş ve beni azapla müjdeleyen ayet vahyolmuştu. Ben bunları düşünürken Resulüllah yeni vahyolunan süreyi okumaya başladı; ‘Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik.[287]

Ömer’i korkutan ve üzüntüden perişan eden durum, diğer Müslümanların da içinde bulundukları hâlin bir örneğiydi. Onlar da davranışları nedeniyle birbirlerini suçlamakta, yaptıkları hata nedeniyle birbirleriyle dertleşmekteydiler. Nasıl olmuşta böyle davranmışlar; Resulüllah’a itiraz etmiş, O’nu üzmüşlerdi? Haklarında bir ayet inmesinden ve yanlışlarının yüzlerine vurulup, azabı hak ettiklerinin bildirilmesinden korkuyorlardı. Bir ara Resulüllah’a vahiy geldiği haberi duyuldu. Herkes hem merak ve hem de korku içerisinde, kötü akıbetlerini ilan edecek ayetleri duymaya hazır şekilde Resulüllah’m çevresini sararak beklemeye başladılar. Resulüllah ayetleri okumaya başladı. Şaşırdılar. Birisi şaşkınlık içerisinde sordu: ‘Ey Allah’ın Resulü.’ Bu anlaşma bir fetih midir?’ Resulüllah; ‘Evet, o bir fetihdir. Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki bu anlaşma bir fetihdir’ dedi. Müslümanlar sevindiler. Bunun nasıl bir fetih olduğunu bilmiyorlardı, anlayamamışlardı. Ama Allah öyle demişse, öyleydi. Buna imanları tamdı. Sevinç içerisinde Resulüllah’ı kutlamaya başladılar; ‘Ey Allah’ın Resulü! Bu fetih sana mübarek ve kutlu olsun diyorlardı. Fakat içlerinde hâlâ bir korku, hâlâ bir ürperti vardı; ya kendileri? Kendilerinin yanlış tutum ve davranışları ne olacaktı? Allah kendileri hakkında neye hükmetmişti? Yine içlerinden birisi korkarak sordu; ‘Ey Allah’ın Resulü! Bize ne olacak?’ Resulüllah vahyolunan sürenin diğer ayetlerini okudu; ‘(Allah) sana şanlı bir zaferle yardım eder. îmanlarını bir kat daha artırsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır. (Bu lütuflar) mümin erkeklerle, mümin kadınları, içinde ebedî kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetlere koyması, onların günahlarını örtmesi içindir. îşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.[288] Anladılar ki, bağışlanmışlardı. Şükrettiler. Sevinçle birbirlerine sarıldılar,

[264] Fetih sûresi, 48:10,18,19
[265] Bu konuda Hz. İbrahim’in rüyasının ilâhî bir talimet taşıdığını, bu nedenle Hz. İbrahim’in rüyasına göre hareket edişini anlatan ve bunu onaylayan ayet şöyledir: ‘İbrahim: ‘Rabbim! Bana sâlihlerden olacak bir evlat ver’ dedi. İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik. Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince:

Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?’ dedi. O da cevaben: ‘Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşAllah beni sabredenlerden bulursun’ dedi. Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca, ona: ‘Ey ibrahim! ‘Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükafatlandırırız.’ diye seslendik. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır. Biz, ona oğluna bedel büyük bir kurban verdik’. (Saffet, 37:100-107)

[266] Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi.’ (Feth, 48:27)

[267] Nisa, 4:69
[268] Enfal, 8:46
[269] Nûr, 24:52
[270] Ahzap, 33:36
[271] Enfal, 8:24
[272] Fetih, 48:11,12
[273] Vakıdî, Meğazi, 11/576
[274] İbn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, yi 16.
[275] Ahmed, Müsned, 111/323; Ibn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, III/321
[276] îbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 111/324; Vakıdî, Meğazi, 11/587; tbn Sâ’d, et-Tabakatû’l-Kübra, 11/96.
[277] Vakıdî, Meğazi, 11/593; İbn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/96.
[278] İbn Hişam, es-Siretû’n-Nebeviyye, 111/327; Ahmed, Müsned, IV/324; Vakıdî, Meğazi, 11/594-598; İbnü’l Esir, el~Kümilfı’t-Târih, 11/201.
[279] Ahmed, Müsned, 11/120 350 Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslâm Daveti
[280] Fetih, 48:10,18,19
[281] Vakıdî, Megazi, 11/609
[282] Buharı, Meğazi, 35; Müslim, îmâre, 71.
[283] Koksal, islâm Tarihi, 6/183
[284] Ahmed, Müsned, 111/268
[285] İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 111/333; Vakıdî, Meğazi, 11/608; îbn Sâ’d, et-Tabaka-tü’l-Kübra, 11/97.
[286] Ahmed, Müsned, III/330; îbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, III/331; Vakıdî, Meğazi, 11/606.
[287] Fetih, 48:1
[288] fetih, 48:3.


DAHA KUR'AN NE DESİN?

Ey insan! Yaşıyorken, hem de Kur'ân çağında;
Çırpınıp duruyorsun, cehâlet batağında.
Kalbin katı... Gözün kör... Başın kibir dağında
Kur'ân sana gel diyor, bak bendedir adresin,
Ey eşref-i mahlûkat! .. Daha Kur'ân ne desin! ..
Özgürce seçmen için, iki yoldan birini;
Apaçık bildiriyor, bütün ayetlerini.
Ya Peygamber, ya şeytan... Seç diyor rehberini;
Öyle seç ki; sırattan rüzgar gibi geçesin,
İlle şeytan diyorsan.. Daha Kur'ân ne desin! ..
Ya Cennet bahçesidir, ya ateştir o mezar,
Mekân var mı dünyada, öyle derin, öyle dar?
Hiçbir şey yakın değil, insana ölüm kadar.
Diyor ki; hesabı var, aldığın her nefesin;
Mezarlar konuşurken... Daha Kur'ân ne desin! ..
Malın, mülkün, şöhretin, dünyada herşeyin var;
Ya dünyadan Rabb'ine, götürecek neyin var?
Bana yeter diyorsan, şu üç günlük itibar;
Bir dördüncü gün var ki; çok çetindir bilesin,
Bunlar masal diyorsan.. Daha Kur'ân ne desin! ..
Âyet diyor ki; eğer, dağa inseydi Kur'ân;
Paramparça olurdu.. Dağ, Allah korkusundan.
Hangi insan durup da, ibret almaz ki bundan?
Sen ki, bir dağ yanında, ne kadar da cücesin,
Haddini bilmen için.. Daha Kur'ân ne desin! ..
O münezzeh ruhundan, ruh vermekle insana;
Erişilmez bir şeref, bahşetti Allah sana,
Ne kadar sevdiğini, buradan anlasana!
Sen ki; taparcasına, kendine kul kölesin,
Nefsini put yapana.. Daha Kur'ân ne desin! ..
Bir gün var ki; çok yakın, dağların yürüdüğü,
Göklerin, güneşleri önünde sürüdüğü,
Kâinatı toz duman, dehşetin bürüdüğü;
Kıyâmet senaryosu, oyun değil bilesin;
Hâlâ ürpermiyorsan.. Daha Kur'ân ne desin! ..
O büyük mahkemede, bütün diller susacak;
Konuşacak bu defa, göz, kulak, el, kol, bacak.
Uzuvlar birer birer, haramları kusacak;
Açılacak önünde, defterleri herkesin;
Kendine gelmen için.. Daha Kur'ân ne desin! ..
O gün, buyruk verenler, buyruğa baş eğecek,
Cehennem öfkesinden, köpürüp kükreyecek,
Ve doldun mu dedikçe, daha yok mu diyecek;
Yandıkça o deriler, değişecek bilesin;
Hâlâ secde yok ise.. Daha Kur'ân ne desin! ..
Gör ki, dünya sırtında, nice insan taşıyor;
Kimi yaşarken ölmüş, kimi ölmüş yaşıyor.
Kimi Arş-ı Âlâ'ya dolu dizgin koşuyor;
İşte Cennet.. İşte sen.. Gayret et ki giresin;
Ey! Eşref-i mahlûkat! .. Daha Kur'ân ne desin! ..
 
Son düzenleme:
Üst