Oyuk Dünya Teorisi (Hollow Earth Theory)

MURATS44

topragizbiz.com
Yeraltı kavramı toplumların kutsal geçmişinde önemli bir yer kaplar. Çoğu dini mekânsal organizasyonda dünya gök, yer ve yeraltı olmak üzere yönsel ve katmansal olarak sınıflandırılmıştır. Genelde ‘aydınlık bir âlem olan gökyüzü ilâhî veya yarı ilâhî varlıklarca meskûn olup, yeryüzü kendini ölüm sonrası yaşama hazırlayan insanlara ayrılmıştır. Yeraltı ise birçok içrek gelenekte ve dinde yer alan bir kavram olup, sembolik anlamıyla ölüm olayı ile bedenlerini terk edenlerin göçtükleri öte-âlem ile beraber karanlığı, kötülüğü ve acıyı ifade etmek üzere kullanılmıştır. Dinler genel olarak Tanrı merkezli bir ontoloji üzerine kurguludur. Tanrı ve İnsan arasındaki ilişki ise eskatolojiktir (Ahirete dair). Dolayısı ile ölüm sonrası yaşam kavramı hemen hemen her dinde vardır. Bununla beraber kötü davranışların cezalarının çekileceği mekansal kurgu genel olarak yeryüzünün altıdır.

Farklı içrek gelenekte ve dinde yeraltı denince hem fiziki hem de aracı bir mekansal kurgudan söz etmek olanaklıdır. Her iki yaklaşımda da fiziki yer altı yeryüzü ile beraber var olan, yeryüzündeki “günahkâr” yaşamın bedelinin ödendiğine inanılan bir mekândır.

Sümer mitolojisinde ölülerin yuvası olarak suçlu insanların düşeceği yer olan Kur; İnanna’nın Ölüler Diyarına İnişi mitinde vücut bulur. Tanrıça İnanna ölüler âleminin de kraliçesi olmak ister ve ölüler âlemine 7 kapıdan geçerek iner. Yeraltında olan Kur çok katı ve sert uygulamaları ile meşhur ölüm ve karanlıklar tanrıçası Ereşkigal tarafından yönetilirdi. Yunanlılarda Kur’un karşılığı Hades’tir. Hades aynı zamanda yeraltının ve cehennemin tanrısıdır. Hades Tartaros ve Erabos olarak ikiye ayrılır. Ölen insanlar ilk önce Erabos’a daha sonra dipsiz kuyu Tartaros’a geçerlerdi. Hades çirkin, karanlık ve içinden çıkılması zor bir yeraltı diyarı olarak bilinirdi.

Şamanizm’de ise dünya gök, yeryüzü ve yeraltı olmak üzere üç kısma ayrılmaktaydı. İnanışa göre karanlık âlemi olan yeraltında genellikle korkunç ve kötü ruhlar (Tümengi Töz) yaşardı. Bu kötü ruhların başında yeraltı dünyasının hâkimi Erlik Kan bulunurdu. Erlik insanın canını alıp yeraltına götürür; orada sorguya çektikten sonra kendi emrinde kullanırdı. Bununla beraber teozofik ve içlek gelenekte yeraltında varlığını sürdüren medeniyetler sıklıkla yer almıştır. Bunlardan Agarta (veya Şambala) Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim rahiplerinin kurduğu Tibet’in kuzeyinde bulunduğu ileri sürülen bir yeraltı mekanıdır. İnanışa göre rahipler birbiri ile tüneller vasıtası ile bağlanan yeraltı şehirlerinde yaşarlar. Agarta bilgelerinin sahip bulunduğu binlerce yıllık sırları uygulamak suretiyle yeniden dünya nizamını aydınlanma ile kurmak üzere yeryüzüne çıkacaklarına da inanılmaktadır. Bilimkurgu yazınında özellikle 1960'ların sonuna kadar sıklıkla vurgulanan konu günümüzde kayda değer bir popülerlik kazanmış ve Oyuk Dünya Teorisi ile ilişkilendirilmiştir.

Oyuk Dünya Teorisinde (Theory of Hollow World) modern bilimden farklı olarak dünyanın içinin boş olduğu içinde birbirine bağlı birçok kentin ve ırkın varlığına inanılır. Bu ırkların zamanı geldiğinde yeryüzüne çıkacağı ve yeni bir dünya düzeni sağlayacakları ifade edilir. Musevilikte ister Eski Ahit (Tevrat) isterse sonradan oluşan yorum kitabı ve kutsal metin Talmud’da ölümden sonra dirilişin olacağı inancı vardır. Tevrat’a göre iman sahiplerinin gideceği Aden Bahçesi (Cennet; Gan Eden) kadar günahkârların ateş azabı göreceği "Gehinnom" (Cehennem) da haber verilmektedir. Gehinnom karanlık, insanların acı ve sıkıntı çektiği bir mekândır. Gehinnom temelde aşağıya inilen bir çukur olarak tasvir edilmiştir. Gehinnom kelimesi ile beraber "Şeol" kelimesi ile de Eski Ahit’te yer almaktadır. Şeol kelime karşılığı olarak “oymak, kazmak ve çukurlaştırmak” anlamına gelmektedir. Zira Eski Ahit’e göre Şeol yerin karanlık derinliklerindedir. Kâfirler en aşağı tabakaya atılacaktır.

Hıristiyan inancında ise günahkarlar öldükten hemen sonra bir uçurum olan , cehenneme inerler; ruh ve vücutlarıyla azap çekerler. Hell, Hölle, İnferno (Aşağıda olan), "Fegefeuer" (Silip süpüren ateş) sözcükleri ile ifade edilen Hıristiyan cehennemi yerin altındadır ve oraya inilir. Buradaki yeraltı kavramı dünyanın derinliklerini; çoğu zaman dünyanın merkezini (dünyanın kalbini) ifade eder. Ateş ve ısı cezanın temel unsurlarıdır.

İslam inancına göre inkâr edenlerin ve gaflet içinde bulunanların günahları ölçüsünde kalacakları yer, aşağıda bulunan “cehennem”dir. Cehennem kelimesi Arapça kökenli olup ismini Kudüs’ün güneyinde bulunan Hinnom (ibr. Gözyaşı) Vadisi’nden (Ge-Hinnom) alır. Önceleri ateşe atılarak kurban ayinlerinin yapıldığı daha sonraları kentin çöplerinin yakıldığı bu vadi Yahudi inancına göre yer altında bulunduğuna inanılan ateş gölüne giriş kapısıdır. Kuran’a göre ölümden sonra inkâr edenler cehenneme atılır. Yedi kapıdan girilen bu mekân aşağı doğru sıralanan yedi kata sahiptir. Bu katlardan en üstekinin adı Cehennem, en alttakinin adı Haviye’dir. Cehennemin en dibi Gayya Kuyusu ile son bulur. Her birinin azabı üstündekinden daha şiddetlidir ve inkar edenler günah derecesine göre fiziki ve manevi azap görür.Karanlık, nemli ve sıcak olarak tasvir edilen bu mekânda temel azap ateştir. İslam eskatoljisinde zikredilen başka bir yeraltı unsuru Kuran’da Dabbet-ül Arz (Yeraltından Çıkacak Olan Canlı) kavramıdır. Kıyametin alametleri arasında belirtilen bu varlık kıyamete yakın toprağın altından çıkacak ve onun sayesinde mü’minler ve kâfirler belli olacaktır.

Görüldüğü üzere teofizik ve içlek gelenek ile beraber, farklı dini inanışlarda yeraltı kavramı ölüm sonrası ile ilişkilendirilmiş ancak bu mekanın net bir fiziki tanımı yapılmamıştır. Kutsal sayılan metinlere dayanan teolojik değerlendirmeler açısından muğlâk tasvirler içinde net olan; yeraltının fiziki koşulları neticesinde kötülüğü ve acıyı ifade etmede kullanılan toplumların belleğinde inanç sistemi tarafından üretilmiş soyut bir mekan oluşudur.
-
-
-

-

Dünya İçinde Dünya​


İlk defa 26 Ocak 1967’de ESSA-3 uydusu tarafından çekilen fotoğrafta fark edilen oyuk, 23 Kasım1968’de ESSA-7 uydusu tarafından daha net fotoğraflanmıştır. Kimine göre teori kimine göre kurgu olarak nitelendirilen Oyuk Dünya konusu en son 2011’de Horatio Valens and Paul Veneti tarafından hazırlanan 2 saatlik "Lazeria Map Collection" isimli belgeselde gündeme getirilmiştir. NORAD image of the north polar showing polar oribting satellite paths Soldaki resim NORAD (=North American Aerospace Defense Command)-Kuzey Amerika Hava Savunma Komutanlığı bilgisayar ekranından bir cep telefonuyla çekilmiş fotoğrafının görüntüsüdür. Fotoğrafta kutup yörüngeli uyduların uçuş planları yer almaktadır; fakat dikkat çeken 115° ile 155° Doğu boylamları arasında planlanmış olan bir uydu yörüngesi bulunmayışıdır. Bu bölge Kuzey Ülkenin, Rusya tarafına düşen bölümüne denk gelmektedir. Eğer NewYork şehrinden Kanada'ya doğru uçakla dümdüz giderseniz Rusya tarafına geldiğinizde Kuzey kutbundaki bu oyuğu görülebileceği iddia edilmekte.

İşin detayına inildikçe bu oyuk hakkında başka anlatımlarda söz konusu, bunlardan en ilginç olanı bu oyuğun dünya gezegeninde mevcut olan bir iç boşluğa açıldığı. Ve dünyanın içerisinde yer alan bu boşlukta da bir yaşamın söz konusu olduğu varsayılmakta. Şimdi buraya nereden geliniyor bir bakalım. Aşağıdaki fotoğraflar 11 Eylül 2005'teki NASA fotoğraf uydusundan alınma. Bunlar dünyanın kuzey kutbundaki aurasını göstermekte. Fotoğrafların çekildiği zaman için güneşin olmadığı bir zaman diliminde ve güneş yansımasının mümkün olamayacağı bir açı söz konusuymuş. Buradan yapılan çıkarım ile dünyanın merkezinde ayrı bir ışık kaynağı olduğu varsayımı gelişiyor.

Buraya kadar ki anlatılanlar var olduğu söylenen kayıtlar üstünden yapılan açıklamalardı. Çeşitli rivayetlere göre merkezi kuzey kutbunda yer alan 161 kilometre genişliğindeki bu büyük kanyonun içerisine dökülen ırmaklar oyuk dünyanın içine doğru akmaktadır.

Işık kaynağı olan bu iç dünya, bizim yaşadığımız ortam olan dünya yüzeyine oranla daha korunaklı. Atmosferin daha kontrollü ve güneş ışınlarıyla uzaydaki diğer kaynaklardan gelen radyoaktivite etkisine karşın daha kapalı bir alanın var olduğu düşünülüyor. Oyuk Dünya Teorisi geliştikçe üstünde pek çok yaklaşım konuşulmaya başlandı. Dikkat çekenler genellikle 3 kategoride toparlanıyor.

1) Uydu fotoğraflarına dayandırılarak ispatlanmaya çalışılan gezegenimizde bir iç dünyanın olabileceği kuramı. Fakat bu kadar çabaya rağmen bir türlü remi kaynaklar tarafından net açıklamalar gelmiyor yada kamu oyuna açıklanan araştırmalar yapılmıyor. Aynı zamanda bu fotoğrafların photoshop olduğunu savunanlarda bulunmakta.

2)
Üzerine filimler bile yapılan bir senaryo üstünde konuşuluyor. Bu Nazilerin Hitler zamanında uçan daire çalışmalarına başladığı ve bir grubun dünyanın göremeyeceği bir yer olan Ay'ın karanlık yüzüne konuşlanarak orada ciddi sayıda bir uzay gemisi üretimi yaptıkları. 2012 Aralık ayında bu grubun uzay gemileriyle gelerek dünyayı işgal edecekleri ve illuminatiyle birlikte yeni dünya düzenini kuracağı. Bu uçan dairelerin, dünyaya geliş gidişlerinde kuzey kutbundaki bu oyuğu kullandıkları.

3) Eskiden yazılmış olan bilim kurgu romanları ve çeşitli telepatik mesaj bağlantılarıyla alınan bilgiler aracılığıyla tanımlanan ve dünyanın içinde yaşayan gelişmiş uygarlıklar.

Yayınlanan romanlara birkaç örnek.​


Ludvig Holberg'’in 1741’de yayınlanan romanı Nicolai Klimii iter subterraneum (Niels Klim'in Yerin altına Yolculuğu)
Jr.; Edgar Allan Poe'ın 1838’de yayınlanan romanı The Narrative of Arthur Gordon Pym of Nantucket
Jules Verne'nin 1864’te yayınlanan romanı A Journey to the Center of the Earth
George Sand'ın 1884’te yayınlanan romanı Laura, Voyage dans le Cristal
William Richard Bradshaw'ın 1892’de yayınlanan romanı, Goddess of Atvatabar

-
İç Dünya teorisine göre, mağara ve tünel sistemleri, dış ve iç dünya arasındaki bağlantıları sağlamaktadır. Bu sistemlerin bazıları doğal yapılardır, bazılarıysa insan elinden çıkmadır. 1902’de Malta adasında Casa Paula köyü yakınlarında bir tünel sistemi keşfedildi.

Bir okulun sınıfından 30 öğrenci hiçbir iz bırakmadan bu tünelde kaybolunca, giriş tamamen kapatıldı. Toronto (Kanada)'daki Parliement caddesinde bir yeraltı şehrine giden küçük bir giriş vardır.

Ayrıca bu şehirde “Elektromanyetik alan” üreten tesisler vardır. Bu elektromanyetik alanlar Toronto’nun kimi semtlerinde çok ender görülen manyetik etkilere neden olmaktadır. Bu yeraltı şehri, çevrede yaşayan yerli efsanelerinin de bir parçasıdır. Brezilya’da nerelere kadar uzandığı bilinmeyen tünel sistemleri bulunmaktadır. Ponte Grosso ve Rincan yakınlarında (her ikisi de Parana şehrindedir) bu tünellere giriş bulunmaktadır.

-
-

Anadolu’da yeraltı ülkesi​


1960’li yıllarda Nevşehir’in Kaymaklı ve Derinkuyu kasabaların altında yeraltı kentleri ortaya çıkarıldı. Nevşehir’in 27 kilometre güneyindeki Derinkuyu’da 20 yıldan fazla süren kazılar sonunda, toplam 6 kat ortaya çıkarıldı. Odalar tünellerle birbirine bağlanmıştı. Derinlerde daha ulaşılamamış birçok katın da bulunduğu anlaşıldı. Bölgede kazılar sürdü. Nevşehir’in 18 kilometre güneyindeki Kaymaklı kasabasını altında da bir başka yeraltı kenti bulundu. Burada katların sayısı 8’di. her birinde 15 oda vardı. Hem Derinkuyu’da hem de Kaymaklı’da ortaya çıkarılan yeraltı kentleri incelendiğinde, ortaya bir mühendislik mûcizesi olduğu anlaşıldı.

Mükemmel bir havalandırma sistemiyle ısı daima sabit kalıyordu. Kayaların yapısı yumuşaktı. Fakat makine kullanmadan bunları oymak imkansız gibi görünüyordu. Basamaklar ve dehlizler yoluyla bütün odaların birbirleriyle bağlantısı vardı. İşin en ilginç yanı bu yeraltı şehirlerinde hangi katta olursanız olun hiçbir besin maddesinin bozulup, küflenmemesi, kokmaması ve kurtlanmaması. Sanki ilk günkü gibi tazeliğini koruması. Gidilebilen en alt katta bir sigara içilse hiçbir şekilde ne koku ne de dumanın kalmaması ve anında dışarı atılması. Daha da garibi yazın serin, kışın de oda sıcaklığında olması. Yapılan araştırmalar sonunda, bu yeraltı kentlerinde, Romalılardan kaçan Hıristiyanların saklandığını tespit edildi.

Hıristiyanlar buralarda yaşamış olabilirler, fakat kentleri yapmış olamazlar. Çünkü o dönemin bilinen mühendislik tekniği bu kentleri inşâ edecek düzeyde değildi.

“Tanrıların Arabaları” adlı kitabıyla bütün dünyada tanınan İsviçreli Araştırmacı Erich von Däniken 1982’de Türkiye’ye geldi. Kaymaklı ve Derinkuyu’da incelemeler yaptı. Däniken’e göre, bu yeraltı kentleri havadan gelen saldırılardan korunmak için inşâ edildi. Peki fakat insanlara saldıranlar kimlerdi?

Däniken “Bunlar, bir zamanlar dünyayı idare etmiş uzaylılardı” diyor. İddia gerçekten çok ilginçtir. Çünkü Kaymaklı ve Derinkuyu yeraltı kentlerinin bugünkü halini inceleyen mühendisler, buraların mükemmel sığınaklar olabileceğini ileri sürdüler. Hem de toplam 50.000 kişinin barınabileceği bir sığınak!…

Bundan yıllarca önce Bilinmeyen Dergisi için yaptığımız araştırma gezilerinde bizim de duyduğumuz zaman şaşırdığımız ilginç hikayeler var. Kaymaklı ve Derinkuyu köylüleri arasında yaygın bir inanç var. Onlar ne Däniken’i tanıyorlar, ne de onun tarihi ve bilimi altüst eden ünlü tezlerini…

Köylüler, dedelerinden duydukları, dedelerinin de dedelerinden duymuş oldukları öyküleri anlatıyorlar.

Buna göre, çok eski zamanlarda bu topraklarda melekler yaşıyormuş. Bu melekler buraya göklerden ışık saçarak uçarak gelmişler. Ülkeyi çok beğenmişler ve yerleşmeye karar vermişler. Fakat bir süre sonra göklerden başka ziyaretçiler de gelmiş. Bunlar kötü meleklermiş ya da cinlermiş ve amaçları iyi melekleri yok etmekmiş.

Uzun zaman çarpışmışlar fakat melekler kötü kuvvetli varlıklarla baş edememişler. Onların etkilerinden korunmak için sihirle yeraltı kentlerini yapmışlar ve dünyanın içine saklanmışlarmış. Melekler hâlâ saklanıyorlarmış. Köylüler onların kimi geceler nurdan ışıklar halinde göğe yükseldiğini görüyorlarmış.

Arkeologlar, Nevşehir bölgesinde daha ortaya çıkarılamamış birçok başka yeraltı dehlizi olduğunu tespit ettiler. Bu iddiaya göre, -eğer bu doğruysa- Anadolu’nun altında bir yeraltı ülkesi var demektir!… Hatta bir başka teoriye göre bu yeraltı şehirleri Anadolu'yu boydan boya kat ediyormuş.

Doğu'da Nemrut Dağı'nın altından, batı da Efes-Meryemana'ya kadar uzandığı ve bu güzergâh üstünde pek çok şehirde de bu yeraltı tünelleriyle bağlantı ve giriş noktaları olduğu kimi çevreler tarafından bilinmekte.. Ankara'da Augustus tapınağı ve Roma hamamının bulunduğu yerde kalenin altında ve hatta Atatürk'ün genç kızlarımız için açtığı Olgunlaşma Enstitüsünün altında bile bu yeraltı dehlizlerine bağlanan gizli kapılar ve geçitler bulunmaktadır. Tabii hepsinin üstünde de kocaman asma demir kilitler...

Norveç’teki Dolsten mağaralarının yeraltından ve denizaltından İskoçya’ya kadar uzandığı iddia edilir. Ernst Betha’ya göre, Güney Harz dağlarındaki bir giriş İran’a kadar uzanmaktadır. Mısır’da yayınlanan “Bilinmeyen Dünyaya Giden Esrarlı Yol” adlı kitapta, Gize Piramidi’nin altındaki sonsuz bir tünelden söz edilir. Bu tünel dünyanın içine kadar uzanmaktaydı.

Bilim insanları, Batı Afrika’da Atlantik Okyanusunun altından geçen bir tünel girişi keşfetmişlerdi. Moskova şehrinin altında Stalin tarafından yaptırılmış bir yeraltı sistemi vardır. Burası yüz binlerce insanı barındırma kapasitesine sahip, askeri komuta merkezleri, tamirhaneleri, hastaneleri, mühimmat depoları ve demiryollarıyla tam bir yeraltı kenti manzarası sunmaktadır. Arjantin’in başkenti. Buenos Aires’in caddelerinin 15 metre altında, bütün girişleri birbirine bağlı olan bir mağara ağı bulunmaktadır. Bu tip mağaralara Cordoba ve Parana gibi Arjantin şehirlerinin altında da rastlanmaktadır. Newyork’ta yeraltında bulunan metronun yanında üçgen şeklindeki bir tünel sistemi bulunmaktadır. Diğer bir tünel sistemiyse, Manhattan’ın altındadır. Japon yazar Shun Akiba, “Teito Tokyo Kakusareta Chikamono Himitsu” (İmparatorluk Şehri Tokyo: Gizli Yeraltı Şebekelerinin Sırrı) adlı eserinde Tokyo şehrinin altında bir yeraltı ağı olduğunu iddia etmektedir. Macaristan’daki Eger şehri yakınlarında oldukça eski ve 60 kilometre uzunluğunda, yüksek bir teknoloji kullanılarak açıldığı sanılan tünelin kimler tarafından yapıldığı bilinmiyor.

Afganistan’ın kuzeyinde, Atlantis’ten kaçabilen insanlar tarafından yapıldığı iddia edilen, tünel ve bunker harabeleri bugün bile görülmektedir. Efsanelerde buralarda “Agarti” denmektedir. ABD’li araştırmacı Dr. Ron Anjard “Pursuit Magazine”de yerlilerin efsanelerini değerlendirdiği bir makalesinde ABD’de 44 adet yeraltı şehri olduğunu iddia etmişti. Bu kabilelerden “Anjard” kabilesi, yeraltı şehirleri ve onlarla ilgili uygarlıklar hakkındaki bilgilerini hâlen gizli tutmaktadır. 1895’te Kaliforniya’da bulunan Yosemit Vadisi’nde araştırma yapan bir grup bilim insanı, 2.50 metre boyunda bir kadın mumyası bulmuştu. Nevada’da bir insana ait dev bir uyluk kemiği bulunmuştu. Bu kemiğin büyüklüğünden, o insanın 3 metre boyunda olduğu ortaya çıktı. J. C. Brown, 1904’te Cascade dağlarında (Wilson/Arizona yakınlarında) bulunan bir mağarada dev insan kemikleri buldu. ABD’de Dr. R. F. Bruce, 1964’te, Colarado çölündeki Panamit Dağı’nın güneyinde 80.000 yıl öncesine kadar uzanan eski bir medeniyete ait mağaralar sistemi buldu. Dr. Bruce’nin buluntuları değerlendirmesine göre, buralarda yaşayanlar 2.70-3.10 metre boyunda dev insanlardı!… Dr. Bruce bu insanların yok olan Mu imparatorluğunda yaşamış olduklarını iddia etmişti. İddialara göre, 10 Nisan 1963’de Amerikan “Trasher” nükleer denizatlısı, deniz altındaki geçitleri ve mağaraları incelerken iz bırakmadan kaybolmuştu.

Oyuk Dünya Teorisi ve Hitler​


Hitler ve yakın çevresi, Horbiger’in “Oyuk Dünya Teorisi”ne de tam olarak inanmış ve bu teoriyi kanıtlayabilmek için bazı uygulamalara bile girişmişlerdi: Nisan 1942’de, Hitler, Georing ve Himmler’in onayları ile, kızılötesi ışınlar çalışmaları ile ünlü Dr. Heinz Fisher yönetimindeki bir araştırma ekibi, Baltık Denizi’ndeki Rügen Adası’na, en gelişmiş radar aygıtları ile donanımlı olarak çıkarlar. Bu aygıtlar, o yıllarda daha henüz pek seyrek olup, sadece Alman savunmasının can alıcı noktalarına yerleştirilmişlerdi.

Ancak, Rügen Adası Deneyi, Hitler’in bütün cephelerde yapmayı planladığı genel saldırı açısından son derece önemli görülmekteydi. Dr. Fisher, adaya varır varmaz, radarları 45 derece göğe çevirtir ve böylece bir kaç gün beklenir. Ekip mensupları bile çok şaşırdıkları bu araştırmanın nedenini daha sonra anlarlar. Hitler, Dünya’nın dışbükey değil, “içbükey” olduğuna inanmaktadır. Bu deneyle, düz ışınlar halinde yayılan radar dalgalarının yansıması ile, içbükey kürenin içinde yer alan çok uzaktaki cisimlerin varlığı saptanacaktır. Araştırmanın asıl amacı, İngiltere’de, Scapa Flow’da demirlemiş bulunan İngiliz donanmasının yerinin saptanmasıdır..

Rügen Adası Deneyi, Martin Gardner’in, 1957 yılında yayınlanan, “Fads and Fallacies in The Name of Science” (Bilim Adına Yapılan Yanlışlıklar) adlı kitabında (K62) ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Palomor Dağı Gözlemevi’nden Dr. Kupier, 1946 yılında, Oyuk Dünya Teorisi’ne ilişkin şöyle bir yazı yayınlamıştır: “Alman donanması ve hava kuvvetlerinin yüksek düzey yetkilileri Oyuk Dünya Teorisi’ne inanmışlardı. Bunun, özellikle İngiliz donanmasının yerinin saptanmasında yararlı olacağı kanısındaydılar. Çünkü, Dünya’nın içeriye doğru olan eğimi, gözle görülen ışınlardan daha az eğik olan kızılötesi ışınlarla çok uzaktaki noktaların gözlemlenmesine imkan verecekti.”

Bu çılgın deneyler inanılmaz gibi geliyor; ancak Nazi ileri gelenleri ve askeri uzmanlar bu teoriye içtenlikle inanmışlardı. Hitler Almanyası’nda gizemcilik ve önsezi, bilimsel araştırma ile eşit düzeye getirilmiş ve bu akıl almaz durum, başta Alman Genelkurmayı ve üst düzey yönetimi olmak üzere, politika liderlerini ve hatta bazı bilginleri bile etkilemiştir
 
Üst