Hz. MUHAMMED (sav) Zorba Bir Sistem Ve Akıbeti

MURATS44

topragizbiz.com
16 Nis 2013
5,187
649
113
ZORBA SİSTEM VE AKİBETİ

hz. muhammed (sav)
(Firavun ve adamlarından) ayetlerimize yalan gözüyle bakıp ilgisiz kalmaları sebebiyle intikam aldık ve onları denizde boğduk. Vaktiyle hor görülüp, güçsüz bırakılan insanları ise, kutlu kıldığımız ülkenin doğu ve batı her taraflarına mirasçı kıldık. Böylece, Rabbinin İsrail oğullarına verdiği söz, onların her türlü sıkıntı ve zorluklara karşı göğüs gererek sabretmelerinin karşılığı olarak gerçekleşmiş oldu. Firavun ve toplumunun özenle işleyip, yapıp yükselttikleri ne varsa, hepsini yerle bir ettik. [66]

İnsanları dünya ve ahiretin esenliğine çağıran Kur’an, bu çağrısına uygun rehberliği yerine getirirken, çoğu zaman geçmişe yöneldi ve tarihin bazı kesitlerini gözler önüne serdi. Ancak, bunu yaparken, amacı tarih anlatmak değildi. Tarihte yaşanmış ilgi çekici ve şaşırtıcı durumları, hoş vakit geçirilsin, edebiyat alanına bir şaheser kazandırılsın, tarihin karanlık noktalarına ışık tutulsun diye anlatmadı. Amacı, tüm bunların çok dışındaydı. O, yaşanmış gerçeklerden hareket ederek, bireysel ve toplumsal hayat tarzının doğru ve yanlış biçimlerini ve unsurlarını en anlaşılır biçimiyle açıklığa kavuşturmak amacındaydı. Buna uygun olarak da bazen İbrahim’in, Yusufun, Musa’nın, Ashab-ı Kehfin şahsında dosdoğru bir inancın ve hayat tarzının nasıl olması gerektiğini anlattı. Bazen ise Nemrut’un, Firavun’un, Karun’un, Bel’am’ın şahsında, yanlışlığın, kötülüğün, zulmün, sömürünün, haksızlığın ulaştığı aşamaları göstererek; insanları yanlışlıklardan, kötü gidişatlardan ve bunların faillerine yakın olmaktan engellemeye çalıştı.

Böylelikle, teorik açıklamaların alacakaranlığına saplanıp kalmadı. Her şeyi, en açık, en sade, en anlaşılır biçimiyle takdim etti.
Hz. Musa’nın esenlik daveti ve Firavun’un zorbalıkları çerçevesinde gerçekleşenler, Kur’an’da anlatılan islâm daveti örneklerinden ve davet sırasında yaşanan tevhid-şirk çatışmasının hikayelerinden birisidir. Esenlik yurdunun diğer rehberlerinde olduğu gibi, Hz. Musa’nın hikayesinde dosdoğru bir inanç tarzının temel ilkeleri, bireysel hayatın karşılaşabileceği şer tuzakları, toplumsal hayatta yer alan yanlışlıkların somut örnekleri olanca açıklığıyla gözler önüne serilmiştir. Söz konusu ayetler vahyolununca, Mekke’deki müminler Hz. Musa’nın hayat hikayesiyle, kötülüğün hakimiyetindeki bir toplumda karşılaşacakları zorlukların neler olduğunu görme imkânını elde ettiler. O’nım yaşadıklarından hareketle, yanlışlığın, kötülüğün, ahlâksızlığın, iffetsizliğin, zorbalığın… neden olduğu sapıklıkları, çarpıklıkları ve tüm bunların sonunu bilmeleri mümkün oldu. Firavun’un şahsında da zorbalığı, zulmü, haksızlığı, kötülüğü, sömürüyü en açık örnekleriyle gördüler ve yaşanan veya yaşanacak hayatı değerlendirecek ölçüler elde ettiler.

Bir peygamber olarak Resulûllah’m Mekke’deki çağrısının Mısır’daki örneği Hz. Musa’nın çağrısıydı. Hz. Musa ve kardeşi Harun, Mısır devletinin yöneticisi olan Firavun’un karşısına geçip, ‘Biz alemlerin Rabb’i olan Allah’ın elçileriyiz [67] ‘Kendini günah ve küfür kirlerinden temizlemeye niyetin var mı? Sana Rabbinin yolunu göstereyim de korkasın, saygı duyasın [68] dedikleri zaman karşılarında Firavun’un kişisel tepkisini değil, Mısır’daki idarî yapının tepkisini buldular. Aynen, Hz. Muhammed’in, karşısında Dâru’n Nedve üyelerini bulduğu gibi. Bu nedenle, Hz. Musa önderliğinde gerçekleşen Mısır’daki İslâm daveti, Hz. Muhammed önderliğindeki İslâm daveti için önemli bir örnek teşkil etti. Davetin lideri olarak Resulüllah’a Hz. Musa’nın daveti ve karşılaştıkları konusunda ayrıntılı bilgiler vahyolundu. Vahyolunan bilgiler Resulüllah için önemli birer örnek, açıklama, bilgilendirme olurken; Firavun ve erkanının sonu ile ilgili bilgiler ise Mekke müşrikleri için önemli birer tehdit oldu. Kur’an’m hayata müdahalesinin, Mekke’deki islâm davetinin seyrine katkısının bir kısmını da Hz. Musa’nın davetiyle ilgili anlattıklarıyla gerçekleştirdi. Mekke’deki îslâm davetinin zor günlerinin başlangıcında vahyolunan ve Hz. Musa’nın davetini konu edinen ayetlerle, Müslümanlar ne yapmaları gerektiğini ve nelerle karşılaşacaklarını öğrenme şansı elde ederlerken, Mekke müşriklerine verilen mesajın özeti ise şuydu; ‘Siz siyasal yapınıza, yönetimdeki otoritenize güveniyor ve hak olan çağrıyı durdurabilmek, yok edebilmek için zorbalığınızın bütün gereklerini yerine getiriyorsunuz. Fakat siz ne kadar güçlü olursanız olun, Firavun kadar olamazsınız. O, insanlar içerisinde çok büyük güce sahipti ve devleti de sizin devletinizden daha büyük, daha güçlü idi. Sizin düzenli ordularınız olmamasına karşılık, onun gittiği yeri istila eden düzenli orduları vardı. Ancak buna rağmen, îslâm davetini yok edemedi. Durduramadı. Çünkü tak-dır zorbaların elinde değil, Allah’ın iradesindedir. O halde eğer Firavun’un sonuna sahip olmak istemiyorsanız bu zorbalıklan bırakın’.

Türünün Bir Örneği Olarak Firavnlar Dönemi Mısır’ı

Tarihi kaynakların ve arkeolojik araştırmaların şahitlik ettiği üzere, Firavunlar dönemi Mısır Devleti önemli ve güçlü bir devletti. Firavun unvanlı kişi ise bu devletin yöneticisiydi. Firavunlar otoritelerini diğer müşrik toplumlarda olduğu gibi, putlarla, putların temsil ettiği inançlarla sağlıyorlardı. Ayrıca, Firavun, Tanrı’nm rvüzündeki temsilcisi, ondan da öte oğlu kabul ediliyordu. Tanrının vücudu utlarda, otoritesi ise Firavunlarda sembolleşiyordu. Mısırda yaygın olan inancı-göre tanrıyla irtibat kurabilen ülkedeki ve hatta dünyadaki yegâne şahsiyet Firavun’du. Ona karşı çıkmak dinden çıkmakla; toplumun inanç ve hayat tarzına, ülkedeki ekonomik, siyasî, hukukî sisteme karşı çıkmakla eş anlamlıydı. Bu ise azap demekti; işkence demekti; ölüm demekti. Mısırlılar tekrar dirilmeye inanıyor ve ikinci dirilmelerinde saadete erebilmek için Firavun’a kayıtsız/şartsız teslim olup, hizmet etmeleri gerektiğine iman ediyorlardı. Yaygın inanca göre, Firavun’un temsil ettiği mutlak tanrı bir taneydi ama, onun yanında görece egemen başka tanrılar da vardı. Varlığına inanılan ikinci dereceden tanrıları rahipler temsil ediyorlardı. Fakat onlar da Firavun’un otoritesine boyun eğmek zorundaydılar. Zira Firavun onların da ilâhıydı. Firavun otoriteyi, rahipler ise inancı temsil ediyorlardı. Firavun, sahip olduğuna inanılan ilâhî otorite nedeniyle insan üstü bir varlık kabul ediliyordu. Hatta, insan üstü bir varlık kabul edildiği ve otoritesiyle hiyerarşi piramidinin en üst noktasını teşkil ettiği için, Firavun’un kendisinden aşağı birisiyle evlenmesi kabul edilebilir bir şey olarak görülmüyordu. Bu nedenle Firavunlar otoritelerini başka bir insanla paylaşmamak ve tanrısal kimliklerini kirletmemek için sadece kız kardeşleriyle evlenirlerdi. Ülkenin kraliçesi ancak Firavun’un kız kardeşi olabilirdi. Fakat bu durum Firavun’un başka kadınlarla birlikte olamayacağı anlamına gelmiyordu. Kraliçe olmamak şartıyla başka kadınlarla beraberliği problem teşkil etmiyordu.

Bütün Mısır ülkesi, Firavun’un temsil ettiği elit tabakanın kişisel matı kabul ediliyor, dolayısıyla Mısır toplumu ve toprakları üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabiliyorlardı. Buna bağlı olarak da hiçbir ekonomik sorumluluğa sahip değillerdi. Vergi vermezler, fakat vergi toplarlardı. Ticarî hayat tamamıyla ellerindeydi. Saray memurlarının, ordu mensuplarının, kâhinlerin, soyluların ve hükümet adamlarının teşkil ettiği bu kesim, her günü eğlencelerle dolu, son derece lüks şartların teşkil ettiği bir hayat tarzına sahiptiler. Ülkenin servetini elinde tutan bu insanlar, harcamakla bitiremedikleri ülke servetini, görkemli tapmaklara, ölmüş Firavunların anıt mezarlarına harcayarak, harcama (tüketme) zevkini tadıyorlardı. Bu itibarla şu bilgi oldukça kayda değer niteliktedir: ‘Firavun’un lüksü, sefahati aşırı ölçüdedir, dizginsizdir. Öldüğü zaman cenaze giderleri on iki bayındır sitenin gelirlerini yutar; hiçbir şey onun ölümsüzlük içinde yaşamakta devam etmesi için fazla sayılmaz.[69]

Oldukça büyük meblağlara varan değerli madenleri ve diğer bazı değerli eşyaları Firavun hanedanından ölenle birlikte gömmek, uygulanan en yaygın âdetlerdendi. Yeni saraylar yapmak Firavun ve yakın çevresinin en önemli uğraşıydı, israf sınır tanımaz boyutlara ulaşmıştı. Hanedana mensup olanlar her şeyin daha lüksünün hayalleriyle yaşıyorlardı. Geniş pencereli, güzel bahçeli, yüzme havuzlu, duvarları resimli, tüllerle ve gergef işlemeli örtülerle kaplı veya süslü, eşyalarının çoğu altın olan bu saraylar Nil’in kıyılarını kaplamış durumdaydı. Hepsi de binlerce işçinin kırbaçlar altında ölesiye çalıştırılmasıyla inşa edilmişti. Söz konusu saraylar ve şatafatlı yaşantı, Kur’an’ın da bilhassa dikkat çektiği özelliklerdendir. Bazı ayetlerde Firavun ve hanedanının sahip oldukları zenginliğin ve yaşadıkları lüksün izlerini bulmak mümkün olmaktadır. Şu ayetlerde bunun örneğini teşkil etmektedir; Biz de Firavun ve yandaşlarım o güzelim bahçelerinden ve pınar başlarından, hazine ve yüce makamlarından, seferberlik için çıkarıp yollara düşürdük. Olaylar böylece gelişti ve bu iş, böylece bitti, israil oğullarını onların yerine mirasçı kıldık.[70]
Mısır’ın bütün imkânları, Firavun idaresinin sahipleri tarafından kullanılmasına karşılık, kitleler sınırsız denebilecek bir sefalet içerisindeydiler. Sazlardan yapılmış kulübeler, oldukça iğreti ve tabanı sertleştirilmiş toprak veya hasır evler halkın yegâne mekânlarıydı. Ömürlerini, Firavun ve adamları için saray, piramit veya tapmak yapmakla geçiriyorlardı. Kırbaçlar altında gerçekleşen bu zorunlu çalışmaları sırasında yegâne besinleri ise bayır turpu, soğan ve sarımsaktı.[71]Ve bu durum piramitlerin üzerine tarihi bir belge olarak kaydedilmişti.

Hilelere Dayanan Bir Sistem

Firavunlar Mısır’ından da kolaylıkla anlaşıldığı üzere, gelir dağılımındaki denge bilinçlice bozulmuş, hak ve sorumluluklar eşit olmayan biçimde dağıtılmış iki kutuplu toplumlarda, bir tarafı her türlü imkânlara sahip, haksız çıkarlarını alabildiğine artırarak sürdüren mutlu azınlık; diğer tarafı ise, imkânsızlıklar içerisinde yaşayan, emekleri sömürülen, insanlık onurları ayaklar altına alınmış, bunun yanı sıra yaşanan gerçekleri fark etmemeleri için idrak kabiliyetleri de yok edilmiş veya yok edilmeye çalışılan kitleler teşkil ederler. Söz konusu ayrışmayı Kur’an’ın terminolojisiyle ifade etmek gerekirse; birinci grubu müstekbirler, ikinci grubu da Müstez’aflar oluşturur. Ancak şu hiçbir şekilde göz ardı edilmemesi gereken bir husustur ki, bu tür toplumsal yapılaşma, müsebbipleri olan müstekbirlerin saltanatlarını alt-üst edecek potansiyel bir toplumsal hareketi de bünyesinde taşır. Zulme dayanan bütün sistemler kendisini yok edecek karşıt güce gebedirler; emekleri sömürülen ve insanlık onurları ayaklar altına alınmış olan kitleler, bir gün, mağduru oldukları çarpıklıkları fark etmeye başlarlar ve o zaman oradaki müstekbirlerin saltanatları biter, tahtları darmadağın olur. Zira bir an gelir ki kitleler, kendilerinin sefaletlerine karşılık, oldukça küçük bir azınlığın her türlü bol ve büyük imkânlar içerisinde yaşıyor olmasının çarpıklığım fark edip, kendi sefaletlerinin nedeninin bu küçük azınlığın sefahati olduğunu görmekte zorlanmazlar. Ne de olsa o mutlu azınlığın hayat şartlan ve imkânları olanca açıklığıyla gözlerinin önündedir. İşte bu ihtimâlin, yani azınlığın zulüm ve sömürülere dayalı sefahatini yok edecek toplumsal bir hareketin oluşmasını engellemenin tedbirleri, zorba sistemin sahipleri tarafından titizlikle yerine getirilir. Böylelikle kötü sonu mümkün olduğunca ertelenmeye çalışılır. Bu itibarla Firavun dönemi Mısır devleti ve toplumu ilginç bir örnek olma vasfını fazlasıyla kazanmaktadır.

Halkın sefaleti, Firavun’un sistemi açısından olması gereken bir özellik, ancak aynı zamanda da sürdüregeldikleri sefahatları için potansiyel tehlikeydi. Firavun öyle bir önlem alınmalıydı ki, kitleler uyanmasın, gerçeği göremesinler. Yoksa Firavun’un kendisinin de sisteminin de sonu gelmiş demekti. Firavunlar, sistemlerini devam ettirmek için binbir türlü hileler bulmuş ve uygulamaya koymuşlardı. Firavunların, hileler üzerinde şekillenen bir toplumsal sitem yapı inşa etme becerisi parmak ısırtacak düzeydedir. Ayrıntılı düşünülmüş ve çok iyi ayarlanmış bir planı uygulamaya koymuşlardır. Bu planın en önemli kısmını, Kur’an’ın bildirdiği üzere, halkı çeşitli gruplara bölmek oluşturuyordu. Bu bölüp-parçalama işlemi, sırf coğrafî ayrılık veya yapay bir şekilde gerçekleştirilen gruplara ayırma işlemi değildi. Eğer öyle olsaydı durum daha farklı değerlendirilebilirdi. Firavun idaresinin yaptığı daha farklıydı. Firavunlar topluma fitne-fesat tohumları ektiler. Atılan bu fitne-fesat tohumları, toplumu karşıt istek ve idealler doğrultusunda gruplara böldü. Böylelikle her grup, kendisi için, ideallerine ulaşmayı engelleyen, sefaletlerinin devamını sağlayan büyük bir düşman edinmiş oldu. Halbuki her bir grup bilmiyordu ki, düşmanı bildiği grubun da kendisinden farkı yoktu. Ve yine bilmiyorlardı ki, asıl düşmanları sefaletleri pahasına kendilerine itaat ettikleri, saraylarda oturan Firavun ve erkânıydı. Sonuçta, kitlelerin gündemini, kendi aralarına atılmış fitne-fesat tohumlarının yol açtığı düşmanlıklar, bu düşmanlıkların neden olduğu ayrılıklar teşkil etti. Firavun idaresi ise, faili olduğu bu ortamı dikkatle izliyor, muhtemel birleşme ve barışmaları önlemek için her türlü tedbiri alıyordu. Böylelikle insanların idrakleri, düşünceleri belirli bir noktaya bağlanmış oldu. O karışıklık içerisinde de kitleler, asıl düşmanları olan Firavun idaresini göremediler. Kendi istekleriyle kul ve köle olmaya devam ettiler. Kendi aralarında tartışıp, kavga ederken, birbirlerini katledip güçlerini zayıflatırken, Firavun idaresi bütün müstekbirliğiyle varlığını devam ettirdi.

Firavunlar Mısır’ı, toplumsal sistemin ve yapının, birilerine haksız çıkarlar temin edecek ve bunun devamını sağlayacak şekilde dizayn edilişinin tipik örneklerinden birisini oluşturuyordu. Bu açıdan benzerlerinin tipik örneğiydi. Sistemin devamı için gerçekleştirilen bahsettiğimiz toplumsal dizayn programlarına ek olarak, toplumun etnik yapısında da gerçekleştirilen parçalanma ise, sistemin zorbalık ve hilelerinin en ilginçlerinden bir diğerini oluşturuyordu. Kur’an’ın konuyla ilgili açıklaması şöyledir: ‘Şüphesiz ki Firavun, Mısır topraklarında kendisini büyüklük duygusuna kaptırmış ve ülke halkını sınıflara ayırmıştı, öyle ki onlardan bir kısmını hor ve güçsüz buluyor ve bunun için de erkek çocuklarını öldürüyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü gerçekten de o, yeryüzünde bozgunculuk yapmak isteyenlerdendi.[72] Şimdi, bunun nasıl gerçekleştirildiğinin ayrıntılarını özellikle Kur’an’dan hareketle tespit etmeye çalışalım.

Mısır’ın Müstez’afları

Mısır toplumunu oluşturan etnik unsurlardan ikisi çok önemliydi. Çünkü bunlar ekseriyeti teşkil ediyorlardı. Söz konusu etnik gruplardan birisini Mısır’ın yerlisi olan Kiptiler, diğerini ise israil oğulları oluşturuyordu. Firavun idaresi, ustaca sürdürdüğü ırkçı politikalarıyla toplumun bu iki büyük etnik unsurunu birbirinden ayırmıştı. Fakat ilginçtir, sistem her iki grubu da karşısına almamıştı. Bu durumda birbirinden farklı ve güçlü iki düşman edineceğinin farkındaydı. Birisinin desteğini alarak, diğerinin sistem için olan muhtemel tehlikesini dengelemeye çalışmıştı. Firavun idaresi desteğini Kıptîlerden yana koymuştu. Bu desteğiyle Kıprleri pasifize ederken, israil oğullarına yönelik en katı politikaları ise uygulamaa koymuştu. Böylelikle, Hz. Yusufun döneminden itibaren Mısır’a gelip yerleşen ve Mısır’ın yerli halkından olmayan İsrail oğullan, Firavun idaresinin en zorba uygulamalarının muhatabı oldular. Öncelikle, Firavun’un yürüttüğü ırkçı politika nedeniyle toplumdan tecrit edildiler. Belirli merkezlerde ikamet etmek zorunda bırakıldılar.[73] En ağır işler bunlara yaptırılıyordu. Güçleri tükeninceye kadar, güçlerinin ve hayatlarının son anma kadar, Firavun idaresinin yaptırdığı saraylar, tapınaklar ve piramitler için dağlarda taş kesiyor, yontuyor ve saraylar, tapınaklar, anıt mezarlar inşa ediyorlardı. Kerpiç imal etmek, marangozluk yapmak da israil oğullarının yapmak zorunda oldukları diğer bazı işlerdi.

Bütün bu işlerinin karşılığında aldıkları ücret ise sadece ve sadece ölmeyecek kadar karınlarının doyurulmasından ibaretti. Sağlığı ileri derecede bozuk olup da bu işleri yapamayanlar ise çalışmama vergisi vermek zorunda bırakılmışlardı. Ancak bütün bunlara rağmen, Firavun idaresinin mensupları İsrail oğullarından yana korkularını üzerlerinden atamamışlardı. Çünkü, israil oğulları Mısır’da kalabalık bir nüfus teşkil etmekte ve hızlı bir nüfus artışıyla gün geçtikçe çoğalmaktaydılar. Bunun üzerine daha acımasız ve zorba bir başka plan uygulamaya koydular Bu planın ne olduğunu ayetlerden öğreniyoruz; (Ey İsrail oğulları) Ve hani size dayanılmaz acılar çektiren, kadınlarınızı sağ bırakıp, bölük bölük oğullarınızı katleden, Firavun toplumunun elinden kurtarmıştık sizi!.[74] ‘(Ey İsrail oğulları) Allah’ın size bahşettiği nimeti hatırlayın! O sizi, Firavun yönetiminin elinden kurtarmıştı. Onlar ki, size dayanılmaz acılar çektiriyorlar, oğullarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı.[75]

Firavun idaresi olanca zorbalığıyla nüfus planlaması yapıyordu. Ayetten anlaşıldığı üzere, söz konusu nüfus planlaması; erkek çocukları öldürmek veya kürtajla doğumları engellemek biçiminde uygulanıyordu.[76] Fakat, tarihi bilgilerden öğrendiğimize göre, Firavun idaresinin uygulamaları, zamanla bizzat kendileri açısından bazı problemlere neden oldu. Erkek çocukların katledilmesi ve kürtaj, işgücüne ihtiyaç duyulan genç nüfusun azalmasına yol açtı. Köle gibi kullanılan İsrail oğullarının büyük çoğunluğunu yaşlılar oluşturmaya başladı. Bunun üzerine Firavun idaresinin müsteşarları gelinen olumsuz durumu aralarında görüşerek, katl zehb işlemine bir yıl devam edilmesi, bir yıl ara verilmesi teklifini Firavun’a götürdüler. Bu teklif Firavun tarafından uygun bulundu.

Tevhid-Şirk Çatışması

Hz. Musa, Firavun idaresinin bütün bu zorbalıkları büyük bir titizlikle uygulandığı bir zamanda, ilâhî hakikâti bildirmek ve zorba idarenin ‘azgınlıklarını1 terk etmesini sağlamak için ilâhi bir görevle görevlendirildi. Allah, O’na ‘Şimdi artık Firavun’a git, şüphe yok ki, O pek azdı [77] emrini verdi. Bu görevlendirmeyi takiben Hz. Musa ve (muhtemelen kardeşi Harun’la birlikte) Firavun’un huzuruna çıktı. Hz. Musa’dan ilâhî hakikatleri duyan Firavun’un ilk tepkisi oldukça ilginçti. Musa’nın kendi yanında, sarayda yetişmiş olmasını, Musa’dan duyduklarını dikkate almamanın gerekçesi olarak ileri sürdü. Bu tavrıyla, ‘Bana nasıl böyle şeyler söyleyebilirsin, sen de bir zamanlar benimle birlikte değil miydin, sen de bu idarenin bir mensubu değil misin? Bu söylediklerin, sana yaptığım ikramlara karşılık nankörlük yapmak değil midir?’ anlamlarına gelen bir serzeniş vardı; ‘Musa mesajını Firavun’a tebliğ edince, Firavun: ‘Biz, seni çocukken yanımızda yetiştirmedik mi? Sen ömrünün pek çok yılını, bizim aramızda geçirmedin mi? Ama sonunda yapacağını yaptın ve nankör biri olduğunu gösterdin!.[78]

Halbuki konu, Hz. Musa’nın hangi şartlarda yetişmiş olduğu veya daha önceleri Firavun’a olan yakınlığı değildi. Hz. Musa, bu kişisel durumlarını anlatarak Firavun’dan bir şeyler istiyor da değildi. Konunun, hiçbir şekilde kişisel tarafı yoktu. Firavun’dan istenen, zorbalığını terk etmesiydi. Bütün zorbalıkları terk etmeli, gerçek ilah olan Allah’ın insanlar için tayin ettiği esaslara göre yaşamayı ve yönetmeyi seçmeliydi. Böyle yaparak ilkede hakkı, hukuku, adaleti, iyiliği, güzel ahlakı, egemen kılmalıydı. Bunu risalet görevini başlatan ilahi talimatlarda ve Hz.Musanın Firavunla ilk konuşmalarında gayet açık olarak görüyoruz.

‘Ey Musa! Ben seni, kendime elçi olarak seçtim Sen ve kardeşin birlikte ayetlerimi Firavun’a götürün, beni anmayı ihmal etmeyin. Firavun’a gidin. Çünkü o, gerçekten azdı. Ama onunla yumuşak bir dille konuşun, o zaman belki aklım başına toplar, yahut da olur ki korkar’. Musa ile Harun ‘Ey Rabbimiz!’ dediler ‘Korkarız, hakkımızda çok aşın davranır yahut da büsbütün azar.’ Allah; ‘Korkmayın!’ buyurdu. ‘Şüphesiz ben sizinle beraberim, olacak şeylerin hepsini işitir ve görürüm. Hemen ona gidin ve deyin ki: ‘Biz ikimiz senin Rabbi-nin elçileriyiz. Bunun için, îsrail oğullarının bizimle gelmesine izin ver ve onlara artık işkence etme. Biz sana Rabbimizden delille geldik. Selâmet ve saadete erenler ancak doğru yolu tutanlardır. Bize vahyedildi ki, Allah’ın azabı, peygamberleri yalan sayıp, onlara sırt çevirenlere erişir.[80] (Ey Musa!) Firavun’a de ki: ‘Kendini günah ve küfür kirlerinden temizlemeye niyetin var mı? Ve sana Rabbinin yolunu göstereyim de korkasın, saygı duyasın.[81]

Fakat, Firavun kendisine açıklanan gerçeği kabullenmedi. Kendi yanında yıllarca kalmış, bakımını üstlendiği bir kişinin bu şekilde her şeyi değiştirecek teklifle karşısına çıkmış olmasını anlayamadı. Anlasa da kabullenemedi.

Bu nedenle Hz. Musa’yı kendisine karşı nankörlük yaptığı suçlamalarıyla sıkıştırma ve zorda bırakmaya çalıştı. Fakat Hz. Musa’nın konuyu kişiselleştirmeyip, görevini ısrarla yerine getirmesi üzerine, Firavun bu sefer de konuyu bir başka yönden çarpıtmaya çalıştı. Hz. Musa’nın sözlerini, kendi ırkçı ve pek tabiî olarak da zorba yönetimine karşı çıkan, karşıt ırkçı hareket olarak değerlendirdi. Hz. Musa’nın bir zamanlar bir Kıptî’yi öldürmüş olmasını da bu karşıt ırkçı hareketin eylemlerinden birisi olarak takdim etti. Bu düşüncenin etkisiyle, O’nu ısrarlı bir şekilde nankör olmakla suçladı: ‘O yaptığın işi (Kıptî’yi ölûrme işini) de sen işledin; Sen nankörlerdensin’ (Sara, 26:19). Fakat Hz. Musa, Firavun’un oyununa gelmedi. Konunun, Firavun’un zannettiği gibi kişisel iktidar hevesi veya karşıt ırkçı hareket olmadığını, daha önce yaptığı işin suç olduğunu kabul ederek açıkladı: ”Musa: ‘Ben o işi, henüz o anda sonucun ne olacağını bilmeyerek yaptım yani öldürmek için vurmadım. Simden korkunca da aranızdan kaçtım, ama daha sonra Rabhim, doğruyla eğri arasında hüküm verebilme yeteneği bahşetti ve beni peygamberlerinden biri yaptı’ dedi.[82]

Firavun’un konuyu çarpıtarak, kişiselleştirme nedenini çok iyi anladığını da belirtmeyi ihmal etmedi. Bunu, bir zamanlar Firavun’un yanında yaşamış olmasının nedenini açıklayarak ifade etti. Kendisi Firavun’un sarayında yaşamış, çocukluk ve gençlik yıllarını sarayda geçirmişti. Ama bu Firavun’un iyiliğinin değil zorbalığının sonucuydu. Firavun’un ırkçı politikları ve zulümleri nedeniyle öldürülmemesi için annesi tarafından nehre bırakılması üzerine saray kadınlarından birisi tarafından bulunmuş ve saraya alınmıştı. Halbuki eğer Firavun’un o zorba politikaları olmasaydı, bir kulübede, yoksulluk içinde büyürdü ama annesinin de yanında olurdu: ‘O başıma kaktığın iyiliğe gelince, bu israil oğullarını köleleştirmenin bir sonucu değil miydi?[83]

Firavun sonunda asıl konuya gelmek zorunda kaldı. Meseleyi çarpıtma ve kişiselleştirme gayretlerinin faydasız olduğunu anladı: ‘Firavun: ‘Bu alemlerin Rabbi de kim oluyor?’ dedi.[84] Artık bu safhadan sonra tevhid-şirk çatışması başladı. Bir taraf ilâhî hakikâtleri hatırlatıp onlara göre inanıp yaşamaya davet ederken; diğer taraf çeşitli gerekçelerle meşru kılınmış kötülüklerin, zorbalıkların, baskıların, sömürülerin, işkencelerin, katliamların… savunuculuğunu yaptı. Bir taraf gerçek adaletin hakim olduğu bir dünyaya ve bu dünyanın devamı olan sonsuz saadete çağırırken; diğer taraf içinden ilelebet çıkılamayacak karanlığa, azaba çağırdı: Biz sana Rabb’inden bir mucize ile geldik. Dünya ve ahiret selâmeti, hidayete tâbi olanlaradır.[85] Firavun: ‘Bak’ dedi. ‘Eğer benden başka bir ilâh benimsersen, seni mutlaka hapse attırırım.[86]

Değişmeyen suçlama

Benzerlerine önceki hakikat önderlerinin kaldığı kadar , Mekke’deki hakikat önderi de maruz kalmıştı. Hepsi de hakikat çağrılarının politik bir dalavere olduğu suçlamasıyla eleştirilip, suçlandı. Bu nedenle Hz. Musa ve Harun’un işittikleri yeni ve orijinal bir şey değildi. Üstelik aynı suçlamayı daha sonraları başkalarından da işittiler. Firavun idaresinin en önemli payandaları olan ve statükoyu meşrulaştırma/savunma görevleri karşılığında en büyük menfaatleri elde eden sihirbazlar da Hz. Musa’yı aynı şekilde suçladılar. Onlar, Hz. Musa’nın davet ettiği şeylerin mevcut zulüm sistemini çökertecek güçte olduğunu anlayınca, aralarındaki görüşmede İslâm davetinin seyrinin çarpıtarak kitlelerin gerçeği görmesini önlemenin çarelerini konuşup, kararlaştırdılar. Hz. Musa’nın davetinin politik bir oyun olduğunu iddia ettiler. Hz. Musa’nın amacının yönetimi ele geçirip, kişisel saltanatını kurmak olduğunu ifade ettiler. Buna göre Firavun’un temsil ettiği iyi bir saltanatın yıkılıp, Musa’nın egemen olacağı kötü bir saltanatın kurulması çabası yürütülmekteydi. Onlar, desteklerini mevcuttakinden yana koyup, onu aslı olmayan faziletlerle donattılar. Tüm bunları ise aralarındaki gizli konuşmada birbirlerine karşı şöyle ifade ettiler: ‘Musa ile Harun iki büyücüdür. Sihir yoluyla sizi ülkenizden çıkarmak ve geleneksel yaşama tarzınız olan örnek yolunuzu ortadan kaldırmak istiyorlar. Bunun içindir ki, düzenleyeceğiniz oyuna iyi karar verin ve tek bir güç olarak boy gösterin. Çünkü bugün üstün gelen, gerçekten başarmış olacaktır.[87] Fakat ne ilginçtir ki, bu sihirbazlar Hz. Musa’ya iman ettikleri ve Firavun’un safından uzaklaştıkları zaman, aynı suçlamaya kendileri maruz kaldılar. Toplumun birlik ve beraberliğini bozmak suçlamasına ve Firavun’un tehditlerine muhatap oldular: ‘(Firavun dedi ki;) ‘Ben size izin vermeden, Musa’ya inandınız öyle mi? Bakın, bu yaptığınız, şehrin halkını oradan çekip götürmek için yaptığınız sinsice hazırlanmış bir tuzaktır. Ama yafanda başınıza ne geleceğini bileceksiniz. Andolsun ki, bana aykırı hareketinizden dolayı, ellerinizi ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra hepinizi hurma dallarına asacağım.[88]

Akıbet

Kur’an Hz. Musa’nın davet sürecinden verdiği örneklerle müstekbirlerin kişilik ve karakterlerini, müstekbirlerin egemen oldukları sistemlerin hemen hiç değişmeyen bazı özelliklerini gözler önüne serdi. Müstekbirlerin, kendilerini ve yönetimlerini en iyi, en uygun ve en güzel göstermeye çalışmak gibi bir tavır içerisinde olduklarım bildirdi. Kitleleri bu kanaate sahip kılmak ve böylelikle de kendi ‘hileler üzerine kurulu düzenlerini’ meşrulaştırmak için her türlü tedbiri aldıklarını, gerekli bütün propagandaları genellikle de başarıyla yerine getirdiklerini dile getirdi. Kur’an’ın Firavun ve benzerlerinin şahsında tespit edip bildirdiğine göre, tüm müstekbirler kendilerine veya yönetimlerine karşı çıkan, yanlışları eleştirip, kötülüklere başkaldıran birileri çıktımı, daha önce başarıyla aldattıkları kitleleri ‘ülkenin bütünlüğü’, “toplumun birliği’ ilkeleri gereğince ‘putlarına’ itaate davet ederler. Sanki o kitleler doğdukları günden beri bu yöneticilerin ve mevcut yönetimin zorbalıklarını yaşayan, zulümlerini hep üstlerinde hissedenler değillermiş gibi, sistemi tehlikelerden kurtarmak maksadıyla tereddüt etmeksizin canlarını vermeye, mallarını harcamaya, namuslarını feda etmeye çağırılırlar. Firavun’un yaptığı da bundan başkası değildi. Tahtının sallandığını, saltanatının sorgulanmaya başlandığını hisseder hissetmez, yıllardır zulmü altında yaşayan insanları, fedakârlıklara çağırdı. Yönetimini sorgulayan ve iradesini kabul etmeyenleri ‘hain’ ilan edip, ‘ülkenin bütünlüğü’, ‘toplumun birliği1 için bu çağrıyı susturmak zorunda olduğunu söyledi. Sanki o ülkede adalet hakimmiş ve dolayısıyla herkes canından, malından, aklından, çocuklarının geleceğinden, namusundan, inanç ve düşüncelerinin gereğini yerine getirmekten eminmiş gibi. Sanki o ülkede insanlar gruplara bölünüp birbirleriyle çarpıştırılmıyormuş gibi. Sanki o ülkede izlenen ırkçı politika nedeniyle, toplumun bir kesimi tamamıyla imha edilmeye çalışılmıyormuş gibi. Sanki o ülkede toplumun büyük bir kısmını oluşturan bazı insanların çocukları katledilmiyormuş ve kadınlarına tecavüz edilmiyormuş gibi. Sanki o ülkede insanlar sırf Firavun idaresinin sahiplerinin keyfi için bütün hayatlarını sefaletler içerisinde geçirmiyorlarmış gibi. Sanki o ülkede insanlar sefalet nedeniyle evsiz/barksız, açık ve çıplak gezerken; ölmüş Firavunlar için yüz binlerce insana kırbaçlar altında onlarca yıl çalıştırılarak anıt mezarlar yap tırılmıyormuş gibi. Sanki o ülkede toplumu oluşturan insanlar her türlü olumsuz şartlar altında aç, çıplak, sefil bir vaziyette yaşarken; haksız menfaatler nedeniyle sahip oldukları hazinelerin anahtarlarını taşıyacak özel görevliler tayin edecek kadar çok zengin olan ve yönetim tarafından desteklenip korunanlar yokmuş gibi…

Evet! bunların hiçbirisi yok ve her şey güzel, her şey yerli yerinde, her şey adil bir şekilde devam ederken Hz. Musa gelip her şeyi kötü, berbat, sefil yapmış gibi. Sanki Musa her türlü kötülüğe son verilmesini isteyince, o toplum, sefaletin, açlığın, hastalıkların, kötülüklerin, katliamların, işkencelerin kucağına düşmüş gibi. Ancak karanlıkların “nderleri, zorbalıkların, kötülüklerin, katliamların, sömürülerin failleri olan müstekbirler ne kadar istemeseler, ne kadar önlemeye çalışsalar da, hakim ses hakkın sesi olur ve öyle de oldu. Çünkü o ses bir kez duyuldu mu her şey değişmeye başlar ve Mısır’da olan da buydu: ‘Şüphesiz ki Firavun, Mısır topraklarında kendisini hüyüklük duygusuna kaptırmış ve ülke halkım sınıflara ayırmıştı, öyle ki onlardan bir kısmını, hor ve güçsün buluyor ve bunun için de erkek çocuklarını öldürüyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü gerçekten de o, yeryüzünde bozgunculuk yapmak isteyenlerdendi. Biz ise, yeryüzünde güçsüz hale düşürülenlere (Müstez’aflara) lütuf ve rahmetimizle yardımda bulunmayı ve onların öncüler olmalarını sağlayıp, Firavun ve yandaşlarına varis kılalım istedik, istiyorduk ki, onları yeryüzünde yerleştirip, kuvvetlendirelim ve Firavun’la, Hâmân’ı ve ordularını, İsrail oğullan eliyle korktukları şeye uğratalım.[89] Bu ilâhî istek çok geçmeden gerçekleşti.

Allah va: adini yerine getirdi ve Müstez’afları güçlü kılarken, zorbaları olabilecek en kötü şekilde cezalandırdı: ‘Ayetlerimize yalan gözüyle bakıp ilgisiz kalmaları sebebiyle kendilerinden intikam aldık ve onlan denizde boğduk. Vaktiyle hor görülüp, güçsün bırakılan insanları ise, kutlu kıldığımız ülkenin doğu ve batı her taraflarına mirasçı kıldık. Böylece, Rabbinin îsrail oğullarına verdiği söz, onların her türlü sıkıntı ve zorluklara karşı göğüs gererek sabretmelerinin karşılığı olarak gerçekleşmiş oldu. Firavun ve toplumunun özenle işleyip, yapıp yükselttikleri ne varsa, hepsini yerle bir ettik.[90] Onlar boğularak yok olup gittiler ve arkalarında nice bahçeler bıraktılar, nice pınarlar, nice ekin tarlaları ve nice güzelim konaklar ve hoşlandıkları, eğlenip durdukları nice nimetler… işte böyle oldu ve sonra başka bir toplumu, onların geride bıraktıklarına varis kıldık. Onların yok oluşlarına ne gök, ne de yer sakinleri ağlamadı ve tövbe edebilmeleri için zaman da tanınmadı. Biz gerçekten îsrail oğullarım alçaltıcı bir azaptan kurtardık. Firavun’un onların başına sardığı azaptan. Şüphesiz o Firavun, haddi aşanlardan ve büyüklük taslayan, ululanan biriydi.[91]

Hz. Musa’nın, Firavun ve erkânına ilâhî hakikâtleri bildirmesini ve onların ilâhî hakikâtleri kabule ve uygulamaya yanaşmamalarını anlatan Kur’an, bu anlattıklarıyla tarihî bilgilere katkıda bulunma amacı taşımıyordu. Resulüllah’m ve müminlerin tarihi bilgilerini geliştirmek, insanlar içerisinde Firavunlar dönemi Mısır’ının bazı tarihsel özelliklerini bilen kişiler olmalarını sağlamak gibi bir hedef gözetmiyordu. Yine aynı şekilde; Hz. Musa’nın önderliğindeki İslâm davetinin ayrıntıları, Mekke müşriklerine ‘Sizlerin bilmediğinizi, Resulüllah biliyor’ dedirtmek için vahyolunmadı. Çünkü hiçbir ayet, Resulüllah’m ve diğer müminlerin, inanç, düşünce ve uygulamada yararı olmayan salt bilgiye sahip olmaları için vahyolunmadı. Ayetlerin vahyolunma nedeni, peygamberin gönderiliş nedeniydi. Peygamberi, ilâhî görevi dahilinde destek sağlamak içindi. Peygamber, kendisine vahyolunan ayetlerle, insanlara neleri tebliğ edeceğini, neleri kabule ve uygulamaya davet edeceğini, tebliğ ve davet yönteminin nasıl olması gerektiğim, uygulama gerektiren ilâhî emirlerin hangi tarzda uygulanması gerektiğini öğrendi. Fakat, ayetlerin vahyolunma nedeni sadece bunlar da değildi. Ayetlerle, müşriklere, müşrik önderlere, müşrik kitlelere de mesajlar verildi. İdrak kabiliyetleri tahrip edilmiş ve gidişatları yanlış olan kitleler hakikâti görmeleri için ayetlerle uyandırılmaya çalışılırken, müşrik liderlerin maskeleri de ayetlerle düşürüldü.

Şirkin oluşturduğu statükonun, kitleleri aldatmak için sahip olduğu, ancak titizlikle gizlenen hileleri, ayetlerle gözler önüne serildi. Aynı şekilde, müşrik liderler yaptıkları yanlış işler nedeniyle uyarıldılar. Hakkı kabule ve uygulamaya sevk edildiler. Yanlışlıklarında ısrar etmemeleri için ahiret azabıyla korkutuldular. Yine aynı şekilde, müşrik liderler veya Kur’anî ifadeyle müstekbirler, hakkı kabul ve uygulamaya yanaşmazlarsa, sömürülen, azaba uğrayan, aşağılan kitlelerin (müstez’aflarm) uyanıp, gerçekleri görmeleri ve böylelikle zorba sistemi yıkıp, intikamlarını almalarıyla korkutuldular. Ve bütün bunlar, sadece teorik bilgiler verilerek yapılmadı. Bizzat yaşanmış olaylardan örnekler verildi. Bazen Mısır toplumundan, bazen Ad toplumundan, bazen Semud toplumundan… seçilen örneklerle, gerçekleşen tevhid-küfür mücadelesinin safhalarının neler olduğu ve neler olacağı anlatıldı, iman edenler veya iman etmeyenler, bu örneklerden hareketle durumları hakkında somut örneklere sahip oldular. Bu örneklerle iman edenlerin kalpleri sağlamlaştırılıp, gidişatları desteklenirken; iman etmeyenlerin ise kalpleri sarsıldı, gidişatlarının yanlışlığı bir kez daha düşündürüldü ve hem dünyada ve ahirette gerçekleşecek azapla uyarıldılar.

[66] Araf sûresi, 7:136,137
[67] Taha, 20:47
[68] Naziat, 79:18,19
[69] Ribard, İnsanlığın Tarihi, 22.
[70] Şuara, 26:57-59

[71] israil oğullar!, Firavun’un her türlü zulüm ve baskısı altında yaşadıkları sefil günlerinde bu yiyeceklere alışık oldukları için, Hz. Musa’nın önderliğinde Mısır’dan çıkıp, çöle girdiklerinde kendilerine lütfedilen güzel yiyeceklere rağmen, Hz. Musa’dan daha önce alıştıkları yiyeceklerden istemişlerdi: ‘Ey Musa! Her zaman aynı yiyecek… Buna dayanamayız. Öyleyse Rabbine dua et de, bize her yerde yetişen ürünlerden sebze, salatalık, sarımsak, mercimek, soğan gibi ürünler çıkarsın’ demiştiniz. Musa: ‘Daha hayırlı olanları, daha aşağılık olanlarla mı değiştirmek istiyorsunuz? O halde utanç İçinde ve düşkün bir durumda şehre dönün, orada istediğiniz şeylere kavuşabilirsiniz’ demişti. Böylece onlar zillet ve hakarete maruz kaldılar ve Allah’ın gazabına uğradılar. Bütün bunlar, Allah’ın mesajının gerçekliğini örtbas ederek kâfir olmaları ve kendilerine göre de haklı bir sebebleri olmaksızın peygamberleri öldürmek gibi bir haksızlık işlemeleri yüzündendir. Yine bütün bunlar, Allah’a isyan etmeleri ve sının aşmalarından dolayıdır.’ (Bakara, 2:61)

[72] Kasas, 28:4
[73] Tevrat, Tekvin, 46:34, 47:6; Çıkış, 1:11, 9:26
[74] Araf, 7:141
[75] ibrahim, 14:6

[76] Firavun’un bu acımasız politikasının nedeni ve açığa çıkış biçimi Tevrat’ta şöyle anlatılmaktadır: ‘Ve israil oğulları semereli oldular ve türeyip çoğaldılar ve ziyadesiyle kuvvetlendiler; ve memleket onlarla doldu. Ve Mısır üzerine Yusufu bilmeyen yeni bir kral çıktı. Ve kavmine dedi; ‘işte, israil oğullarının kavmi bizden çok ve kuvvetlidir. Gelin onlara karşı akıllıca davranalım, yoksa çoğalacaklar ve olur ki, cenk vuku bulunca, onlarda düşmanlarımızla birleşirler ve bize karşı cenk edip memleketten çıkarlar’. Ve onlara yükleriyle eziyet etsinler diye üzerlerine angarya memurları koydular. Ve Firavun Pitom ve Ramses ambar şehirleri yaptılar. Fakat onlara ne kadar eziyet ettilerse o kadar çoğaldılar ve o kadar yayıldılar. Ve israil oğulları yüzünden korkuya düştüler.

[77] Taka, 20:24
[78] Şuara, 26:18
[79] Tevrat, Çıkış 1:7-22
[80] Taha, 20: 41 -48
[81] Naziat, 79:18,19
[82] Şuara, 26:20,21
[83] Şuara, 26:22
[84] Şuara, 26:23
[85] Taka, 20:47
[86] Suara, 26:29
[87] Taha, 10:78
[88] Araf, 7:123,124
[89] Kasas, 28:4-6
[90] Araf, 7:136,137
[91] Dukan, 44:25-31
 
  • Beğen
Tepkiler: Ugur

Benzer konular