Osmanlı Türkçesi - Osmanlıca - Eski Türkçe

Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk anayasası olan Kanun-ı Esasî’de geçtiği hâliyle Türkçe (Osmanlı Türkçesi: لسان توركى Lisān-ı Türkī; توركى Türkī; توركجه Türkçe; لسان عثمانى, Lisān-ı Osmānī), 13 ile 20. yüzyıllar arasında Anadolu'da ve Osmanlı...

  1. #1
    Osmanlı Türkçesi - Osmanlıca - Eski Türkçe
    Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk anayasası olan Kanun-ı Esasî’de geçtiği hâliyle Türkçe (Osmanlı Türkçesi: لسان توركى Lisān-ı Türkī; توركى Türkī; توركجه Türkçe; لسان عثمانى, Lisān-ı Osmānī), 13 ile 20. yüzyıllar arasında Anadolu'da ve Osmanlı Devleti'nin yayıldığı bütün ülkelerde kullanılmış olan, Arapça ve Farsçadan etkilenmiş Türk dilidir. Alfabe olarak Arap alfabesinin Farsça ve Türkçe için uyarlanmış bir biçimi kullanılmıştır. Halk arasında bazen yanlış kullanım olarak bu dil dönemi için “Eski Türkçe" tabiri de kullanılmaktadır.

    Türk yazı dilleri ve ağızları hakkında ilk bilgileri söz varlığı verileriyle ve sözlü edebiyat ürünleriyle sunan, Türk dilinin ilk sözlüğü ve dil bilgisi kitabı Divânu Lügati't-Türk’te, Kutadgu Bilig adlı ünlü eserde, Ali Şir Nevai’nin Muhakemetü'l-Lugateyn’inde, Harezm-Kıpçak, Anadolu ve Çağatay sahasında XIX. yüzyıla kadar bu dilin adı Türk tili, Türkî, Türkçe şekillerinde kaydedilmiştir. Bu yüzyıla dek Türk lehçeleri arasındaki farklar çok büyük değildi. Özellikle XVI. yüzyıldan başlayarak klasik gelişimini sürdüren Türk dili, Doğu Türkçesi veya Çağatay Türkçesi ile Batı Türkçesi veya Osmanlı Türkçesi diye adlandırılan iki büyük yazı dili hâlinde Türk dünyasında varlığını sürdürüyordu.

    Osmanlı Türkçesinin “lisan-ı Osmani", “Osmanlı lisanı" diye adlandırılmasına ünlü sözlükçü, yazar Şemseddin Sami şu sözlerle karşı çıkmış ve tıpkı Kaşgarlı Mahmud, Yusuf Ulug Has Hacib, Ali Şir Nevai gibi dilin adının “Türkçe" olduğunu ifade etmiştir:

    Söylediğimiz lisan ne lisanıdır ve nereden çıkmıştır? Osmanlı lisanı tabirini pek de doğru görmüyoruz çünkü bu unvan Selâtin-i Osmaniye’nin birincisi, fatih-i meşhurun nam-ı âlilerine nisbetle müşarünileyhin tesis etmiş oldukları bir devletin unvanıdır. Hâlbuki lisan ve cinsiyet müşarünileyhin zuhurundan ve bu devletin tesisinden eskidir. Asıl bu lisanla mütekellim olan kavmin ismi “Türk" ve söyledikleri lisanın ismi dahi “lisan-ı Türkî"dir. Cühela-yı avam indinde mezmum addolunan ve yalnız Anadolu köylülerine ıtlak edilmek istenilen bu isim intisabıyla iftihar olunacak bir büyük ümmetin ismidir.

    Şemseddin Sami, Osmanlı lisanı, Çağatay lisanı gibi adlandırmaların yakışıksız olduğunu, Çağatay adının da Türk kavimlerinden birinin adı olması dolayısıyla dil adı olmayacağını belirtmiştir. Sami’nin çok doğru ifadesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nda kullanılan yazı dili Türkî-i Garbî yani Batı Türkçesi, aktar-ı baidede 'uzak ülkelerde’, Türkistan coğrafyasında kullanılan yazı dili ise Türkî-i Şarkî yani Doğu Türkçesidir. Düşüncelerini kendi sözleriyle şöyle açıklamıştır:

    Bize kalırsa o aktar-ı baidedeki Türklerin lisanıyla bizim lisanımız bir olduğundan ikisine de “Lisan-ı Türkî" ism-i müştereki ve beynlerindeki farka da riayet olunmak istenildiği hâlde onlarınkine “Türkî-i Şarkî" ve bizimkine “Türkî-i Garbî" unvanı pek münasiptir.

    Klasik devirde "Osmanlı Türkçesi" ayrı bir dil olarak algılanmamış, üç dilden (elsine-i selase) oluşan bir karışım olarak görülmüştü. "Türkçe" ise, evde, sokakta ve köyde konuşulan basit dile verilen addı. Ancak 19. yüzyılda standart bir yazı dili ihtiyacının belirmesiyle birlikte Osmanlı dili tartışmaları yoğunlaştı. Bu dilin belkemiğini oluşturan Türkçenin güçlendirilmesi ve yazı dilinin Türkçe konuşma diline yaklaştırılmasına ilişkin talepler Şinasi, Ali Suavi, Ahmet Vefik Paşa gibi yazarlarca dile getirildi. 19. yüzyıl sonlarında doğan Türkçülük akımı, Osmanlı yazı dilinin esasen Türkçe olduğu ve "Türkçe" diye adlandırılması gerektiğini vurguladı.

    Cumhuriyet döneminde ise "Osmanlı Türkçesi" deyimi genellikle olumsuz bir anlam kazandı. Dil Devrimi'ni izleyen kültürel ortamda, "Osmanlı Türkçesi", Türkçeden ayrı ve yoz bir dil olarak görüldü. Türk Dil Kurumu'nda 1983'e dek bu görüş egemendi. Buna karşılık Osmanlı kültürüne yakınlık duyan muhafazakâr kesim, Osmanlı yazı dilinin de Türkçenin bir lehçesi olduğunu vurgulamak amacıyla "Osmanlı Türkçesi" deyimini tercih etti (örneğin Faruk Kadri Timurtaş, Mustafa Özkan vb.).

    Öte yandan, Osmanlı yazı diline "Osmanlı Türkçesi" adı verildiği zaman, bundan çok farklı bir dil olan Osmanlı dönemi konuşma Türkçesine ne ad verileceği konusu, çözülmemiş bir sorun olarak kalmaktadır.

    23 Aralık 1876'da ilan edilen Osmanlı İmparatorluğu ilk anayasası olan Kanun-i Esasi'nin 18. maddesinde devletin resmî dilinin "Türkçe" olduğu belirtilmiş ve Türkçe bilmeyenlerin devlet memuriyetine alınmayacağı ifade edilmiştir:
    “ Madde 18 - Tebaa-i Osmaniyenin hidemat-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmîsi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır. "

    Osmanlı Türkçesi kendi arasında kronolojik esasa göre sınıflandırılmıştır:


    • 1. Eski Osmanlı Türkçesi: 15. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar.
    • 2. Klasik Osmanlı Türkçesi: 16. yüzyıldan 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar.
    • 3. Yeni Osmanlı Türkçesi: 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyıla kadar.

    20. yüzyıl başlarında gelişen Türkçülük hareketi dilde sadeleşme ve öz Türkçe sözcüklerin kullanılması fikrini doğurmuş, modern Türkiye Türkçesi dönemi başlamıştır. 1928 yılında yapılan Harf Devrimi'nin sonucunda Latin alfabesi kaynaklı yeni Türk harfleri kullanılmaya başlanmış, böylelikle Osmanlı Türkçesinin kullanımı son bulmuştur.
    Osmanlı Türkçesinin yazıldığı alfabe, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışının ardından kullanımdan kalkmışsa da, Türk tarihinin son 1000 yılına yakın bir dönem bu yazı ile yazılmış olduğu için araştırmacılar, edebiyatçılar ve tarihçiler tarafından birinci derecede önemli ve bilinmesi zorunlu bir alfabe ve dönem olarak nitelenir.
    Osmanlı yönetici sınıfının ve eğitimli seçkinlerin kullandığı bir yazışma ve edebiyat dili olan Osmanlı Türkçesi, günlük hayatta konuşulan bir dil olmamıştır. En belirgin özelliği, Türkçe cümle altyapısı üzerinde, İslam dünyasının klasik kültür dilleri olan Arapça ve Farsçayı serbestçe kullanma olanağı tanımasıdır.
    Osmanlı yazı dili belirgin anlamda 15. yüzyıl ortalarında biçimlenmeye başladı ve 16. yüzyıl başlarında klasik biçimine kavuştu. 19. yüzyıl ortalarından itibaren gazeteciliğin ve Batı etkisindeki edebiyatın gelişmesiyle hızlı bir evrime uğrayan Osmanlı Türkçesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından kısa bir süre sonra gerçekleştirilen Harf Devrimi (1928) ve Dil Devrimi (1932-) sonucunda yazı dili ve gramer olarak kullanımdan kalktı ancak, konuşma ve yayın alanındaki kullanımı Türk Dil Kurumu'nun yabancı kelimeleri Türkçeleştirme uğraşları ve Batılılaşmanın ivme kazanması ile kullanıma giren yeni kelimeler sayesinde değişime uğrayarak devam etti ve bugün kullanmakta olduğumuz modern Türkçeye dönüştü.

    Bu devrede Eski Anadolu Türkçesinin söz varlığı kadar açık bir Türkçe söz varlığı yoktur. Ancak, dilin yapısındaki yabancı sözlerin kullanımı metinden metine, muhitten muhite değişebilmiştir. Örneğin, sanat yapmak kaygısıyla saray muhitinde yazılan ve sadece dar aristokrat kesime hitap etmesi amaçlanan şiir ve nesir örneği eserlerin dili oldukça ağırdır. Halk arasında “Osmanlıca" denince algılanan o Türkçenin dışında farklı dil düşüncesi bu gibi kullanımların sonucu olmuştur.

    Sanatsal kaygı ve dar kesime hitap durumlarının dışında kalan, bu muhit dışında yazılan dönem eserlerinin dili Türkçenin bir döneminde olabilecek normallikte yabancı öge içermiştir.

    Türkçe yazı diline Arapça ve Farsça sözcüklerin girişi İslamiyetin kabulüyle başlar. Türkiye Türkçesinde 13. yüzyıla ait en eski metinlerde toplam kelime hazinesinin üçte biri ila yarısı Arapça ve Farsça alıntılardan oluşur. Ancak 15. yüzyıl ortalarına dek kullanılan yazı Türkçesi, günümüz konuşma dilinden yapıca çok uzak değildir. Dönemin şiir ve düzyazı örneklerinden birçoğu, konuşma Türkçesine yakın yapıdadır.

    Osmanlı Türkçesinin kaynakları



    Osmanlı İmparatorluğu'nda orta ve yüksek eğitim sistemi Fatih Sultan Mehmet döneminde (1451-1481) yapılanıp Yavuz Sultan Selim (1512-1520) döneminde olgunlaştı. Eğitim dili sadece Arapça idi. Dolayısıyla bu dili bilmek ve rahatça kullanabildiğini göstermek, eğitimli olmanın gereği sayılırdı. Seçkin bir azınlık, klasik edebiyat dili Farsçayı da öğreniyordu. Klasik Arap ve Fars literatürünün kaynaklarını tanımak, bu iki dilin gramer ve söz varlığının nüanslarına hâkim olmak, kültürlü bir Osmanlı'yı basit halktan ayırt eden özelliklerdi.

    Klasik Osmanlı kültürünün önceliklerine ilginç bir örnek, dönemin en popüler Farsça sözlüğü olan Burhan-ı Katı lügatidir. Farsça temel kelimeleri kısaca geçen bu sözlük, Farsça kelimelerinin en az bilinen anlamlarını, gün yüzü görmemiş nüanslarını, az duyulmuş şiirlerdeki özel kullanımlarını açıklamakla övünmekteydi.

    Osmanlı Alfabesi



    Tek başına Sözcük sonunda Sözcük ortasında Sözcük başında Adı Günümüz Türkçesiyle
    — elif a, e
    — hemze ', a, e, i, u, ü
    be b
    pe p
    te t
    se s
    cim c
    çim ç
    ha h
    h
    — dal d
    — zel z
    — re r
    — ze z
    — je j
    sin s
    şın ş
    sat, sad s
    ﺿ dat, dad d, z
    t
    z
    ayın 'a, h
    gayın g, ğ
    fe f
    kaf k
    kef k, g, ğ, n
    gef g, ğ
    nef, sağır kef n
    lam l
    mim m
    nun n
    — vav v, o, ö, u, ü
    he h, e, a
    — lamelif la
    ye y, ı, i

    Latinizasyon genel olarak Latin alfabesi dışındaki ses sitemlerinin Latin Alfabesine çevrilmesini ifade eder.

    Osmanlıca Latinizasyon
    ي و ه ن م ل ݢ ݣ ك ق ف غ ع ظ ط ض ص ش س ژ ز ر ذ د خ ح چ‎ ج ث ت پ ب ا ء
    Y V H N M L G Ň K Q F Ģ Ă Ż Ş S J Z R Ž D X Ç C Š T P B A, E Ä,U, İ
    Başka bir versiyon ise şu şekildedir:
    Osmanlıca Latinizasyon
    ي و ه ن م ل گ ڭ ك ق ف غ ع ظ ط ض ص ش س ژ ز ر ذ د خ ح چ‎ ج ث ت پ ب ا ء
    Y V H N M L G Ñ K Ķ F Ģ Ă Ż Ş S J Z R Ď D X Ç C Ť T P B A, E Ä,U, İ

    • Š=Ť ve Ž=Ď harfleri Peltek seslerdir; dil ucu ile dişlerin arasından çıkar.
    • Alfabede Osmanlıcaya Farsçadan geçen üç noktalı harflere de yer verilmiştir.
    • Arapçada Osmanlıcanın aksine üç tane sesli harf vardır: Ä, İ ve U.
      • Ä Harfi: Farklı dillerde veya şive ve lehçelerde, "A veya E" olarak seslendirilebilmektedir (Tersine bir gösterim de doğrudur; Ä: A+E).
      • U Harfi: Farklı dillerde veya şive ve lehçelerde, "U veya Ü" olarak seslendirilebilmektedir.
      • İ Harfi: Farklı dillerde veya şive ve lehçelerde, "I veya İ" olarak seslendirilebilmektedir.

    • Klasik Arapçada gerçekte "I" ve "Ü" sesleri yoktur. Bunlar Osmanlıcadaki söyleyişlerde sesli harflere bitişik durumdaki sessiz harflerin kalın ve ince olmasına bağlı olarak ortaya çıkar. Örneğin; ال-خالق sözcüğünün Arapçadaki doğru telafuzu Hálik şeklindedir. Ancak Türkçede Hálık olarak yazılıp okunduğuna sıklıkla rastlanır. Yine de bu aksana dayalı ses değişimi Arapça açısından bir aykırılık teşkil etmez. Yani aslında Arapçada böyle bir ayrım bulunmadığı halde Osmanlıcada şu durumlarla karşılaşılabilir:
      • Kalın sessiz harflere bitişik sesli harfler kalın seslere kayar (A, I, U).
      • İnce sessiz harflere bitişik sesli harfler ince seslere kayar (E, İ, Ü).

    • Arapçada A ve E için farklı harfler yoktur. Aslında bu sesler arasında fark da bulunmaz. Bu nedenle her iki ses Ä (Æ) harfi ile karşılanır. Örneğin: Sälâ sözcüğü Arapçanın bazı şive ve lehçelerinde Salâ olarak telafuz edilirken Türkçede Sela olarak söylenir. Aslında her iki kelime de birbirinin aynıdır. Yine de bu aksana dayalı ses değişimi Arapça açısından bir aykırılık teşkil etmez. Osmanlıcada ise Kalın sessiz harflere bitişik sesli harfler A'ya kayarken, ince sessiz harflere bitişik sesli harfler E'ye doğru kayar. Ancak bu da kesin bir kural değildir.
    • Ä harfi aslında A ve E arası bir ses (Kapalı E sesi: "Ə") olmasına ve Klasik Arapçadaki orijinal telafuz bu şekilde yapılmasına karşın Osmanlıcada aksana bağlı olarak E veya A seslerine dönüşebilir (Ä: A+E).
    • Ayrıca bu seslerin uzun biçimleri de kullanılır: Â, Î ve Û.

    Latinize Sesler Örnek Türkçe Uzun Örnek-1 Örnek-2
    Ä A, E Yämin Yemin  Kazâ Hâlâ
    U U, Ü Mulk Mülk Û Mûzip Sükûn
    İ I, İ Sihhat Sıhat Î Îlan Dînî

    • Her ne kadar Türkçeye geçen kelimelerde I ve Ü görünse de bu sesler, Türkçe içerisinde dönüşerek ortaya çıkmıştır. Aslında Arapçada bulunmazlar.
    • Arapçada O ve Ö harfleri yer almaz. Örneğin Ömer ismi gerçekte Umar olarak yazılır ve telafuz edilir.
    • Harflerin seslendirilmesi Hareke adı verilen işaretler ile yapılır. Fakat Harekelerin kullanımı neredeyse sadece Kur'an ve Arapça öğretim kitaplarına sınırlıdır. Bunlar gazete ve kitaplarda genellikle kullanılmaz.
    • ث: Peltek T sesidir (Ť). Arapçadaki T harfinin peltek biçimidir. Aslında peltek S sesi ile aynıdır. Her iki peltek ses de ( ve ) dilin dişlerin arasına değdirilmesiyle çıkarıldığı için aralarındaki farkı anlamak mümkün değildir ve hatta böyle bir fark yoktur. Örneğin: Es̃er...
    • ذ: Peltek D sesidir (Ď). Arapçadaki D harfinin peltek biçimidir. Aslında Peltek Z sesi ile aynıdır. Her iki peltek ses de ( ve ) dilin dişlerin arasına değdirilmesiyle çıkarıldığı için aralarındaki farkı anlamak mümkün değildir ve hatta böyle bir fark yoktur. Örneğin: Z̃eka...
    • ص: Vurgulu S sesidir (). Bu harfin çeşitli dillerdeki adı Tsad (Tsade) olarak bilinir. Sert ve dolgun bir S sesi verir. Bu harf Türkçede mevcut değildir. Ancak Arapçadan Osmanlıcaya geçen kelimelerde yer alır. Örneğin: Ṡahib, Ṡadaka, Ṡabır, Ṡabun, Huṡuṡ.
    • ض: Vurgulu D sesidir (). Bu harfin adı Dzad (Dzade) olarak da telafuz edilir. Sert ve dolgun bir Z ses verir. Bu harf Türkçede mevcut değildir. Ancak Arapçadan Osmanlıcaya geçen kelimelerde yer alır. Örneğin: Ramaḋan, Kaḋı, Kaḋa, Ḋarb, Ḋarbe, Arḋ...
    • ح: Ha harfi, boğazın tam ortası sıkılarak gırtlaktan çıkarılır (). Örneğin: Maⱨrem (Mahrem)... Boğazdan gelen gırtlaksı, hafif boğumlu bir H sesidir. Türkçede karşılığı olmayan bu sese en uygun örneklerden birisi de Ⱨacı (Hacı) sözcüğüdür. Türkçede çoğunlukla normal H harfine kayar ve o şekilde seslendirilir.
    • خ: Hı sesi boğazın gırtlağa yakın bölümünden boğazı hırıldatmak suretiyle çıkarılan bir sestir (X). Türkçedeki Xalı (Halı), Xala (Hala), Xoroz (Horoz) sözcüklerinin bu harfle yazılması doğru ses değerlerine örnek teşkil eder. Normal H sesinden biraz daha sert ve hırıltılıdır. Standart H sesi hiçbir engele takılmadan çıkarken, bu ses boğazın üst kısmında titreşir. Örneğin: Bakmak sözcüğü Azericede, ayrıca İç ve Doğu Anadoluda Baḥmaḥ şeklinde telafuz edilir ancak kelimenin içindeki h harfleri gırtlaktan ve hırıltılı olarak çıkartılır. Çaxmax (Çaḥmaḥ; Çakmak), Yanmax (Yanmaḥ; Yanmak) gibi...
    • : Arapça'daki Dı/Tı (ط) harfinin karşılığıdır. Türkçede bulunmayan D ve T arası bir sestir. Örneğin: Ṫarık, Ṫarikat... Ancak Anadolu Türkçesinde normal D veya T harfi ile bu fark ortadan kalkmıştır. Bu harfi içeren kelimelerin büyük bir kısmı halk ağzında D ile de karşılanabilen T sesini de ihtiva eder. Örneğin, Osmanlıca'da طاش (Ṫaş: Taş/Daş), طوز (Ṫuz: Tuz/Duz)... Geçmişteki Ṫavar (Davar), Ṫamga (Damga) kelimelerinin bu harf ile yazılması halinde doğru ses değerlerine örnek teşkil eder.
    • Ż: Arapçadaki Zı (ظ) sesini karşılar. Türkçede bulunmayan Z ve S arası vızıltılı bir sestir. Örneğin: Żan, Żalim, Żafer... Ancak Anadolu Türkçesinde normal Z harfi ile bu fark ortadan kalkmıştır.
    • Ayın (ع) gırtlaksı bir ses olup, kesinlikle sessiz bir harftir. Türkçe'de bu ses yoktur. (Tükçede normal A sesi ile farkı ortadan kalkmıştır). Yeryüzündeki bazı dillerde Ayın'a benzer sesler Ă ile gösterilir. Türkçe'de ise Arapça'dan gelen sözcüklerde çok nadiren kesme işareti ile kullanılır. Örneğin: Măruf (Ma'ruf).
    • Ayın (ع) harfinin çekimli (harekeli biçimleri) Ŭ ve Ĭ olarak gösterilir. Örneğin: Ŭmum, Ĭtır...
    • Gayın (غ) hırıltılı bir G sesidir (Ģ). “Yumuşak-G" (Ğ) harfine benzer ama sert ve hırıltılıdır. Almanların gırtlaktan çıkan R harfinin taşıdığı ses değerine benzer (Ř). Uniform Türk Alfabesi'nde Ƣ harfi ile gösterilir. Batı Anadolu Türkçesinde Ğ sesine dönüşmüştür, ancak Türkiye’nin doğu bölgelerinde yaygındır. Örneğin: Doģan (Doğan). Buradaki Ğ hırıltılı olarak söylenir. Bu nedenle Yumuşak Ğ harfinini aksine Arapçada kelime başında da yer alabilir. Mesela: Ģayb (Gayb)...
    • Kaf-ı Nûni (ڭ) genizden çıkarılan N ve G karışımı bir sestir (Ň, Ñ). Üç noktalı Kef harfidir. Bazen de NG/NĞ olarak öngörülür. Pek çok ağızda N veya Ğ sesine dönüşmüştür. Örneğin: İç Anadolu’da, özellikle Sivas yöresinde Saňa, Baňa, Deňiz sözcükleri. Pek çok kaynakta Tengri veya Tengiz olarak yazılan sözcükler aslında Teñri ve Teñiz şeklinde okunur.
    • Q: Anadolu Türkçesindeki gırtlağa yakın olarak çıkarılan kalın K harfini gösterir. Örneğin: Qomşu (Komşu)... Bazı Türki dillerde ise yine kalın K sesine yakın olarak gırtlaktan çıkarılan kalın bir G sesini karşılar. İç Anadolu ve Doğu Anadolu ağızlarında yaygın olarak kullanılır. Azeri Türkçesinin resmi harflerinden birisidir. Arapçadaki Kaf (ق) harfini karşılar. Örneğin: Qadın (Kadın) sözcüğünün okunuşu "Gadın" şeklindedir. Baştaki G sesi gırtlaktan ve kalın bir tonla söylenir. (Kimi lehçelerde ise ve bu sese oldukça yakın olan kalın gırtlaksı bir K sesi olarak okunur ve söylenir.)
    • ق harfi aslında şive veya lehçeye dayalı aksana bağlı olarak birbirine dönüşebilen iki sesi birden içerir:
      • ٯ (Noktasız Kaf): Gırtlaktan çıkan kalın bir K sesidir.
      • ڨ (Üç noktalı Kaf): Gırtlaktan çıkan kalın bir G sesidir.

    • Tunus ve Cezayir Arapçasında Türkçedeki gırtlaktan söylenen G harfine benzeyen bir sesi karşılamak için üç noktalı ڨ harfi kullanılır. Bu harf Q ile karşılanır.
    • Mağrip (Tunus ve Cezayir) Arapçasında kalın K sesini göstermek için noktasız Kaf (ٯ) harfi kullanılır. Bu harf (Ⱪ, Ķ) ile karşılanır.
    • Aynı kaynağa yakın olarak çıkarılan ح () ve ٯ () harfleri Türkçede, kendilerine yakın olan diğer seslerden ayrımları en zor yapılan harfler arasındadır. Çünkü hem ses değeri hem de çıktıkları kaynak açısından bakıldığında normal biçimleri ile kalın biçimleri arasında bir yerde duran bu harfler sıklıkla iki yöne doğru kayarak kendilerine yakın seslerden farkları Türkçede ortadan kalkar.
      • H-Ⱨ-X (Arapça: خ-ح-ه) sıralamasında ortadaki harfi ya normal H'ya ya da kalın hırıltılı X'ya dönüşerek Türkçedeki ayırımı son derece zorlaşır.
      • K-Ⱪ-Q (Arapça: ق-ٯ-ك‎) sıralamasında ortadaki harfi ya normal K'ya ya da kalın bir G sesi olan Q'ya dönüşerek Türkçedeki ayırımı son derece zorlaşır.


    Uzatılan Harflerin Çevrilmesi

    • Düzeltme İmi (ˆ) Türkçe’de yalnızca sesli harflerin üzerine gelir. Harfin uzun okunmasını sağlar. Örneğin: Hala (babanın kızkardeşi) ve Hâlâ (henüz, sürekli).

    Duraklanan Harflerin Çevrilmesi


    • Vurgu İmi (´): Sert ve vurgulu bir söyleyiş kazandırır. Vurgu İmini tüm sessiz harflere uygulamak mümkündür. Mesela; Ý, Ć, Ś, Ź, Ŕ, Ĺ, Ń, Ḱ, Ẃ, Ḿ, Ṕ harfleri gibi... Türkçede vurgulu okuyuş ancak sessiz harflerde duraklayarak mümkündür. Böylece aslında vurgu iminin birinci işlevi olan vurgulama sağlanmış olur. Örneğin: Hać (Hacc), Haḱ (Hakk)... Böylece sessiz harflerde bir duraksama yaptırır. Örneğin: Aý Han ve Ayhan sözcüklerinin okunuşlarındaki farklılıkta olduğu gibi. Ayrıca Eḱmek ve Ekmek sözcüklerinin okunuşlarındaki farklılıklar yine örnek olarak verilebilir. Anadolu Türkçe'sinde kesme işareti biçiminde yabancı dillerden -özellikle Arapça'dan- gelen bazı kelimelerin aksanlı (duraklayarak) okunmasını sağlar. Burada asıl yapılan şey üzerine geldiği sessiz harfte bir duraklama sağlayıp, diğer heceye sesli harf ile başlamaktır. Örneğin: Kıt́a, Kuŕa, Meĺun... Türk Afabesinde bu kelimeleri bu biçimde yazabilmek için aksan işareti yerine, -belki de birbirlerine çok benzedikleri için- kesme işareti (') kullanılmıştır. Fakat Türkçe’de heceyi sessiz harfle bitirip sesli harfle başlamak Anadolu Türkçesinin yapısına uygun olmadığı için zaten söyleyişte de bu biçimler genelde tercih edilmez ve heceler kesintisiz düz okunur.

    İnceltilen Harflerin Gösterilmesi


    • Aksan İmi (ˋ): Sola yatık olarak kullanılır. Sözcüğün aksanlı olarak seslendirilmesine imkan tanır. Türkçede aksanlı okuyuş ancak bazı harflerin inceltilmesiyle mümkündür. Türkçe’de fonetik gösterge olarak sessiz harflerde kullanılabilir. K, G, L gibi harflerin inceltilmesini sağlar. Örneğin: Rüzg̀ar, Derg̀ah, Tezg̀ah, Yadig̀ar, G̀ah, Lal̀, Hal̀, Rol̀, Gol̀. Ancak bazı dillerde harfin ses değerini de değiştiren bir göstergedir. Türkçede ise yalnızca kelimelerdeki ses değerini göstermeye yarayan ve aslında etkisiz olan bir işarettir.

    Yarı-Sesli Harfler

    Arapçada Ayn harfi Yarı-Sesli (harekesiz biçimi ise kesinlikle sessiz) bir harftir. Bu harfin Türkçeye çevirisi daima bir problem olmuştur. Çünkü Arapçayı veya Arapça seslerin çıkış yerlerini yeterince bilmeyen bir kişinin bu sesi normal A harfi zannetmesi veya karıştırması kaçınılmazdır. Bu harfin çekimli biçimleri Türkçede Kısaltma İmi ile gösterilir.

    • Kısaltma İmi ( ˘ ): Harflerin kısa bir söyleyiş kazandırılarak telafuzlarını sağlar. Sesli harflerde bu kısalık ancak gırtlaksı sesler çıkarmakla mümkündür. Bu nedenle sesli harflerde gırtlaksı sesleri temsil eden bir işaret haline gelmiştir. Çok hızlı ve kısa olarak söylenen Ă-aa, Ĭ-ıh, Hă!, Hĕ!, Hĭ!, Ăh... gibi ünlemler bu kısalığı anlamak için örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca bu sesli harfler Arapçadaki gırtlaktan çıkarılan Ayın (ع) harfinin türevleri (çekimli / harekeli biçimleri) olduğu için gırtlaksı harfleri göstermek için de kullanılır. Örneğin: Ĭlm (İlim)...


    • Ă: Romancada ve Çuvaşçada ayrıca İtelmencede ve Hantıcada yer alır. (Bu dillerde I-A arası bir sestir.)
    • Ĕ: Çuvaşçada bulunur. Romanya alfabesinde 1904'te kaldırılmıştır. (Bu dillerde İ-E arası bir sestir.)
    • Ĭ: Çuvaşçanın resmi olmayan Latin alfabesinde Rusçadan geçen kelimelerde kullanılır. Pinyin alfabesinde de yer alır.
    • Ŭ: Belarus ve Esperanto alfabesinde bulunur. W'ye benzeyen kısa, gırtlaksı ve yarı-sesli bir U harfidir.

    Türkçede Kısaltma İmi özellikle el yazısında İnceltme İmi ile karışma ihtimali nedeniyle sesli harflerde tercih edilmemiştir.

    Sayılar
    ٠ ۱ ۲ ٣ ٤ ٥ ٦ ٧ ٨ ٩ ۱٠
    0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10

    Metin Örnekleri



    Şeyhülislam Esad Efendi'nin 1725-32 yılları arasında yazılan Lehcet-ül Lugat isimli sözlüğünün önsözü, 18. yüzyıl Osmanlı Türkçesinin özellikle rafine bir örneği olarak alıntılanmaya değer:
    "Amed-i medid ve ahd-i ba'iddir ki daniş-gâh-ı istifadede nihade-i zanu-yı taleb etmekle arzu-yı kesb-i edeb kılıp gerçi irre-i ahen-i berd-i gûşiş-i bî-müzd zerre-i fulad-ı fu'ad-ı infihamı hıred edemeyip şecere bî-semere-i isti'daddan yek-bar-ı imkân intişar-ı nüşare-i asar-ı hayr-ül me'ad as'ab-ı min-hart-ül katad olup ancak piş-nigâh-ı ihvan ve hullanda hem-ayar-ı nühas-ı hassas olan hey'et-i danişveriyi zaharif-i tafazzul ile temviye ve tezyin edip bezm-gâh-ı sühan-gûyanda iksar-ı sersere ile ser-halka-i ihvab-ı hava-ayin olmuş idim."
    1790 dolayında yazılan bir yemek kitabından alınan aşağıdaki bölüm, Osmanlı Türkçesinin nisbeten sade bir örneğidir:
    "Türkîde turunc dediğimiz mîveye Farisî'de narenc denir. Portakal derler, İstanbul'da şekerden leziz zuhur etmeye başladı. Hatta nev-zuhur Frenk hekimleri 'Asitane sahil-i bahr ve ahalisi et'ime-i mütenevvia ile aluf ve fesad-ı dem hasebiyle iskorpit illetine mübtelalardır. Elbet beher yevm bir dane portakal ekli lazımdır ve vacibdir.' Maa-haza kendüleri illet-i müstekreh-i frengîden muallel olup bahusus oldukları arzda portakalı ancak kibarı görebildiğinden Asitane'de kesreti kendülerini hayran eylediğinden hezeyan-ı gûna-gûn ederler. Maa-haza alil-ül mizac olan ihvana muzır olmak melhuzdur."
    Dönemin konuşma Türkçesinin sesini, klasik Osmanlı eğitimi almış yazarların metinlerinde tanımak çok güçtür. Buna karşılık Osmanlı eğitimi almamış bir İstanbullu Ermeniye ait olan aşağıdaki metinde, günümüz Türkçesinden hemen hemen farksız bir sokak diliyle karşılaşırız. 1736 yılında İran sefaret heyetine müzisyen olarak katılan Tamburi Artin Efendi'nin seyahatnamesi, Ermeni harfleriyle Türkçe olarak kaleme alınmıştır.

    "Yezd ile Kerman arasında kum deryası dedikleri vardır ki inceliği ve beyazlığı saat kumu gibidir ve bir köyleri vardır ki yolcular konar. Damlara ve sokaklara bir adam nazar etse gûya kar yağmış sanır. Yol üzerinde bir buçuk, iki saat çekecek kadar yerde kule gibi miller yapılıdır ki karşına tutar da öyle gidersin. Eğer o milleri sağına veya soluna alır isen, yolu şaşırırsın ve birer ikişer minare derinliğinde kum ile dolmuş hendekler vardır ki hiç belli değil. Atın ayağı eğer oralara basacak olursa kurtulmak muhaldır. Çabalandıkça batar gider."

    Kaynak: wikipedia

  2. #2
    eline sağlık reis. Konu az daha devam etseydi Osmanlıcayı sökecektim. Tam öğreniyordum konu bitti. Merak ettim şimdi, osmanlıcamı öğrensek.

Facebook Yorumları

Konu Bilgileri

Şu An Görüntüleyenler

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

    Bu Konu için Etiketler