Veba, kızıl, çiçek, kolera gibi salgın hastalıklar ve onlara eşlik eden kıtlık ve kuraklıklar, tarih boyunca milyonlarca kişinin ölümüne neden oldu. Yenilmez denen orduları durdurdu. Ekonomik, siyasal ve demografik sonuçlarıyla yeryüzü haritasının yeniden çizilmesinde önemli roller üstlendi ve üstlenmeye devam ediyor.

Bir Fransız düşünür, salgın hastalıklar konusunda şunu söylemişti: "Hepimiz salgın hastalıkların çocuğuyuz..."

Gerçekten de insanlık tarihi içinde salgın hastalıkların rolü çok belirleyici. Zaman zaman imparatorlukları çökertmiş, orduları kırmış, yaşam ve sevme biçimlerini değiştirmişti. Büyük politik dönüşümlere, coğrafi ve demografik oynamalara yol açmıştı. Çiçek hastalığı Yeni Dünya'yı öylesine kırıp geçirmişti ki, çalıştırılacak emek gücü için bu kıtaya milyonlarca Afrikalı köle taşınmıştı.

Veba, Avrupa’da feodal beylerin ve kilisenin iktidarını sarsmış, kapitalizmin ve reform hareketinin doğmasına neden olmuştu, ölümcül salgınların tarih yapan gücünü unutmak ya da görmezlikten gelmek gerçek anlamda bir hata. İnsan nüfusu çığ gibi büyüdükçe, insanlar tarihin kaydettiğinden çok daha fazla mikrobu ayaklandırıp günümüzde de harekete geçiriyor. AIDS ve SARS gibi...

Salgın hastalıkların tarihi, insanoğlunun toprağı işlemeye başlamasıyla eşzamanlı. Vahşi toprakların yok edilmesi, fareleri, sıçanları, keneleri, pireleri ve sivrisinekleri insanlara daha yakın yaşamaya zorluyordu. Bu hayvanlar beraberlerinde veba, tularemi, tifüs ve sıtma gibi sürprizleri de getirdiler. Ayrıca yüzbinlerce insanın yaşadığı kentler ortaya çıktıkça, toplu ölümler de yaygınlaştı. Bu, o tarihte o kadar olağan bir durumdu ki, Sümerler, Mısırlılar ve İsrailliler salgınların tanrılarca yayıldığına inanıyorlardı. Atalarımız toplu ölümlerin mantığını uzun süre anlayamadılar. Olayın niteliğini ilk kavrayan kişi Yunanlı hekim Hipokrates’ti. O, çevre güçlerine "hava, su ve yer" adını vermişti. Bu etkenlerin herhangi birindeki ani bir değişikliğin salgınlara yol açtığını söylüyordu.
İnsanoğlunun karşılaştığı en çetin salgınların başında "kara ölüm" adı verilen veba geliyordu.

Ekolojik Bir Felaket



1966 yılında ABD Atom Enerjisi Komisyonu, muhtemel bir nükleer savaşın sonuçlarını saptamak için, 1348 yılında Avrupa’yı kasıp kavuran veba salgınını inceleyen 30 sayfalık bir rapor hazırladı. Bu salgın, o tarihte 30 milyon köylüyü ya da Avrupa nüfusunun üçte birini öldürdüğü için seçilmişti. Vebanın bir nükleer felaketten tek farkı, mala zarar vermemesiydi.

Tarihçiler her ne kadar Hititlerde, Mezopotamya’da ve Çin’de de benzer bir hastalığa rastlandığını söyleseler de, resmi olarak veba salgınının ilk kez M.Ö. 430’da Atina’da görüldüğü ve iki yıl boyunca kenti kırıp geçirdiği belirtiliyor. Daha sonra hastalık Bizans döneminde İstanbul’da yeniden hortladı. Ancak gerçek anlamda veba salgınlarının başlangıç tarihi 1300’1er. Veba hastalığına yol açan "Yersina Pestis" isimli bakterinin anavatanı Moğol bozkırları. 1330’lardaki aşırı sıcaklar, Asya çöllerinde yaşayan pireleri ve kemirgen hayvanları Moğol bozkırlarına doğru sürmüştü. Mideleri veba bakterisiyle dolu pireler Moğol atlılarının sırtında Asya ve Avrupa’yı dolaşmaya başladı.

Veba Avrupa’ya, Kırım’ın ticaret kenti Kaffa’nın Moğollar tarafından kuşatılması sırasında kentte yaşayan Cenevizliler tarafından taşındı. Bakteri, her ortaçağ evinde bolca bulunan kara sıçanlarla pirelere kolaylıkla yerleşti. Ayrıca Avrupa’da o tarihte salgının yayılmasını kolaylaştıran bazı koşullar da oluşmuştu. Ilık iklim koşulları köylüleri daha çok ürün üretmeye ve köylü nüfusunu artırmaya başlamıştı.

Bu durum, iyi beslenen 25 milyonluk Avrupa nüfusunu birdenbire kötü beslenen 75 milyona çıkarmıştı. Kısacası veba salgını için ideal bir ortam vardı. 1300’lerde başlayan salgınlar, 1720 tarihine kadar 2 ya da 20 yılda bir yenilenerek ürkütücü bir simetriye ulaştı. Bu salgınlar Avrupa’nın ekonomik, siyasal ve kültürel çehresini tamamen değiştirdi. İlk darbeyi yiyen kurum feodalizm oldu. Toplu köylü ölümleri emek kıtlığına yol açtı ve korkuya kapılan toprak sahipleri ücretli köylü sistemine dönmek zorunda kaldılar. Öte yandan, efendilerinden umut kesen köylüler toplu halde ayaklanmaya başladılar. Ücretli emeğin yaygınlaşması kapitalizme geçişin altyapısını oluşturuyordu. Ayrıca veba salgınları sırasında tüccarlar seyahat özgürlüğünün önemini daha iyi anladılar. Kendi kentlerinde müşteri sıkıntısı çeken İngiliz, Hollandalı ve İspanyol tüccarlar yünlerini, şaraplarını ve peynirlerini satmak için uzaklara yelken açtılar. Böylece kapitalizmin bir başka ayağı olan ticari ilişkiler ve keşifler gelişti.

Dengeler Altüst Oluyor



Veba salgınlarının ikinci kurbanı Yahudiler oldu. Birçok ülkede hastalık karşısında umutsuzluğa düşen köylü kitleler "Yahudiler kuyu sularını zehirliyor" sloganıyla acımasız bir katliama giriştiler. Yahudiler kazıklara geçirildi, şarap fıçılarına konulup Ren Nehri'ne atıldı. 1351 yılında Avrupa'da hemen hemen hiç Yahudi kalmamıştı. Çoğu öldürülmüştü, sağ kalmayı başaranlar da Rusya ve Polonya’ya kaçtılar.

Kırsal alanın boşalması ise ekolojik dengeleri değiştirdi. Daha az köylü, daha çok ot ve daha çok ot yiyen hayvan demekti. Bu nedenle, veba salgınından sonra başıboş sığırların ve koyunların sayısı hızla arttı. Köylüler memnundu. Toprağın aksine, hayvanlar daha az bakım istiyor, yün ve derisi ciddi bir gelir sağlıyor ve lezzetli yemek veriyordu. Köylüsüz toprakları, hayvanların yanı sıra ağaçlar da doldurmaya başladı. Veba tarihçisi Robert Gottfied'e göre, "Kara ölüm olmasaydı, Avrupa tozlu ve ağaçsız Etiyopya'ya dönüşecekti". Gerçekten de birkaç istisna dışında, Avrupa'nın büyük ormanları veba salgınından sonra ortaya çıkmıştı.

Veba birçok din adamını da vurmuştu, ölen veya kaçan din adamlarının yerini ise üçkâğıtçılar dolduruyordu. Bu insanlar halkı öyle çok dolandırıyorlardı ki, kitlelerin kiliseye olan inançları derin sarsıntı geçiriyordu. İşte bu dönemde, Martin Luther, işe yaramaz ve güçsüz kilise bürokrasisinin aracılığı olmadan da, Tanrı ile doğrudan konuşulabilir biçiminde yeni, devrimci bir anlayış geliştirdi ve Protestan ahlakının temellerini attı.

Avrupa’daki veba salgınlarında hekimler kendilerini korumak için garip görünümlü maskeler taktılar ve hastalarla ilgilenmediler.

Veba salgınlarında hekimler ahlaki sınavı veremediler. Hastalık kapma korkusuyla ya sivri gagalı garip maskeler takıyorlar ya da hastalara bakmayı reddediyorlardı. Hastalığa verdikleri tedavi reçeteleri de çok komikti: "İki fındık, bir incir ye", "yavaş çiğne, masadan aç kalkma, ağlama ve korkma" gibi. Veba tıbbın bir bilim olarak henüz daha çok genç olduğu gerçeğini ortaya çıkarırken, halk sağlığı kavramının da temellerini attı. Bazı kentlerde veba evleri kuruldu, karantina uygulaması başlatıldı ve ayrıntılı ölüm kayıtları tutuldu. Ayrıca kara sıçanların ve pirelerin cirit attığı saman tavanlı evlerden, damları kiremitli tuğla evlerin inşasına geçildi. Bu, mimarlık ve kentleşme alanında çok önemli bir adımdı.

Uygun barınma koşullarını yitiren veba, son bir güç gösterisiyle 1720 yılında Marsilya bölgesinde 80 bin ölü bırakarak Avrupa’dan çekildi. Ne var ki, ondan boşalan yeri hızla bitlerin taşıdığı tifüs doldurdu. Kıtanın koyun stokları arttıkça, vebadan kurtulanlar daha fazla yün giymeye başladılar ve bit kolonilerine uygun ortam hazırladılar. Yün çılgınlığından yararlanan tifüs, 15.yüzyılda tüm Avrupa’ya yayıldı. Hastane ve kirli yerlerde çoğaldığı için, "hastane ya da hapishane ateşi" olarak da adlandırıldı.

Büyük Kıyımcı


Kuşkusuz veba, ünlü ressamların tablolarına konu olduğu ve edebiyata bir dönem damgasını vurduğu için çok daha popüler. Ancak tarihin başlangıcından bu yana gezegenimizde ölen erkeklerin ve kadınların yarısının canını alan hastalık sıtma. Dünyadaki en küçük hayvan olan "Plazmodyum (Plasmodium)" parazitinin etki alanı bugün bile şaşırtıcı boyutlarda. Her yıl yaklaşık 600 milyon insanın vücudunu işgal ediyor ve her yıl 1 milyon Afrikalı bebeğin hayatını alıyor. Parazit, elverişli koşullar bulduğunda insanı hızla öldürebiliyor. Ama çoğu zaman bünyeyi zayıflatarak, bağışıklık sistemini çökerterek tifo, grip ve dizanteri gibi hastalıkların sahneye çıkmasını kolaylaştırıyor.

Sıtma doğrudan öldürdüğü her bir kişiye karşılık, dört ya da beş kişi, onun yol açtığı diğer hastalıklara yenik düşüyor. Parazit, yüzlerce akrabasının hâlâ maymunların, kuşların, sürüngenlerin ve şempanzelerin kanında dolaştığı Afrika’da ortaya çıkmıştı. İnsan kanına yerleşen dört plazmodyum kabilesinden en öldürücü olanı "Plasmodium falciparum". Ulaşım için anofel sivrisineğini seçen sıtma paraziti, çok farklı türleriyle ve yetenekli taşıyıcısıyla, hemen her coğrafyada, çok sayıda ateşli hastalığa yol açabiliyor. Tarihin en büyük kumandanlarından biri olan Büyük İskender Pers ülkesini, Suriye’yi, Arabistan’ı, Fenike’yi ve Mısır’ı fethetmişti, ama Babil’de sıtmaya yenik düştü.

Sıtma, Avrupa’da 18. yüzyıldan itibaren gerilemeye başladı. Gelişen kapitalizm nedeniyle o tarihe kadar bataklıkların çoğu kurutulmuş, sivrisineklerin üreme alanı olan ormanların çoğu yok edilmişti. Dünya Sağlık örgütü, 1957 yılından itibaren sıtmayla yoğun mücadele içinde. Bu nedenle, 1939 yılında ilk kez Colorado patates böceğini öldürmek için kullanılan DDT den yararlanılıyor. Günümüzde sıtmanın alanı yüzde 80 oranında daraltılmış durumda. Yine de Sri Lanka, Guyana gibi ülkelerde yeniden ortaya çıktı. Hindistan günümüzde sağlık bütçesinin yüzde 50'sini sıtmayla mücadeleye ayırıyor. Brezilya'da yıllık sıtma vakaları, son yirmi yıl içinde 50’den 500.000’e çıktı.

Salgın Hastalıklar Biyolojik Bombalara Dönüşünce


Salgın hastalıkların savaşlarda kullanılması oldukça eski tarihlere kadar uzanıyor. Daha MÖ. 5. yüzyılda, ordular kuşattıkları kalelerdeki içme sularını zehirlemek için veba hastalığına yakalanmış insanları ya da hayvanları kuyulara atıyorlardı. 1172 yılında Bizanslılar Venedik kentini kuşattıklarında kentin tüm kuyu ve çeşmelerini vebalı hayvan leşleriyle doldurmuşlardı. MÖ. 400 yıllarında İskit savaşçıları, oklarına hasta insanların dışkılarını sürerdi. Kafkaslar'daki Ceneviz kolonisi Kaffa’yı ele geçirmek isteyen Tatar birlikleri, kaledekilerin direncini kırmak için vebalı ölüleri mancınıklarla surların öte yanına atmışlardı. Birçok tarihçiye göre, veba hastalığının Avrupa’da yayılmasına bu olay neden oldu.

1710 Rus-İsveç Savaşında generaller salgın hastalıklardan ölen kendi askerlerini özellikle gömmüyor, düşmanın ele geçirdiği mevzilere bırakıyorlardı.

Ancak bu kirli savaş konusunda en uzman ordu, İngiliz ordusuydu. 1763 yılında İngiliz general Sir Jeffrey Amherst sürekli sorun çıkaran Kızılderililerden kurtulmak için onlara çiçek virüsü bulaştırılmış battaniyeler hediye etmişti Bu battaniyeler bütün bir Cheyenne kabilesinin sonunu getirdi. İngilizler Yeni Zelanda’yı işgal ettiklerinde, bu adanın yerlileri Maorilere karşı da çirkin bir oyun oynadılar. İngiltere’deki tüm frengili fahişeleri toplayıp, adaya götürdüler ve yerlilerle cinsel ilişkiye soktular. Bağışıklık sistemleri gelişmemiş binlerce Maori, frengi hastalığından kırıldı.

Ölümsüz Leke


Tarih boyunca insanoğlunun karşılaştığı en ürkütücü salgın hastalıklardan biri de lepra, yani cüzamdı. O kadar eski bir hastalık ki, gerçek kökeni bilinmiyor. Kimi bilim insanlarına göre suaygırından ya da armadillo’dan gelmiş olabilir. Diğerlerine göre ise, tamamen insana ait bir enfeksiyon. Norveçli doktor Armauer Hansen, 1874 tarihinde "Mycobacterium Leprae" basilini cüzamla ilişkilendirmeyi başardı, ama hastalığın nasıl yayıldığı hâlâ bilinmiyor. AIDS gibi, zayıf bağışıklık sistemlerini etkilediği tahmin ediliyor.

Tarihin en eski hastalıklarından biri olan cüzama Mısırlılar "ölümden önceki ölüm" adını vermişlerdi ve hastaları "çamur kenti" denilen bir yere gönderiyorlardı. Eski Çin ve Hindistan’da cüzamlılar hemen öldürülür ya da yakılırdı. Konfüçyüs, cüzamlı bir müridinin yüzüne bakmayı reddetmişti. Mezopotamyalılar için cüzamlılar "vahşi eşekler" den farksızdı. Koreliler için bir cüzamlı "Tanrı’nın lanetlediği bir köpek" ti. Kısacası, tarih boyunca cüzamlılar her zaman kara listede yer aldılar.

Cüzamlıya daha hoşgörülü yaklaşan ve onlar için ilk hastanelerin kurulduğu (Avrupa’daki en eski cüzam hastanesi, M.S. 4. yüzyılda Konstantinopolis’te Zodikus isimli bir zengin tarafından kuruldu) Avrupa’da da durum pek farklı değildi. Cüzamlılar aynı tip elbise giymeye zorlanıyor, bu elbiselerinin üzerine büyük bir "L" harfi işleniyordu. Sağlıklı olanları uyarmak amacıyla çan taşıyorlardı. İstedikleri bir şeyi işaret edecekleri bir sopaları, bir su mataraları ve sadaka çantaları vardı. Cüzam ve cüzamlılar, Avrupa’dan 14. yüzyılda esrarengiz bir biçimde yok oldular. Hastalık varlığını, köylülerin toprak zeminde uyudukları İskandinav ülkelerinde 19. yüzyıla kadar korudu. Günümüzde Afrika ve Hindistan’da 15 milyon kadar cüzamlı olduğu tahmin ediliyor. Ancak cüzam tarih sahnesinden çekilirken onun yerini bir başka salgın, verem alıyordu.

Sanatçı ve Yoksul Hastalığı


19. yüzyılın başları. Frederic Chopin, prelüdlerini bitirebilmek için titreme ve öksürük nöbetleriyle boğuşmak zorunda kalıyordu. Hem frengi hem verem olan Niccolo Paganini kemanını çalarken ölü bir insan kadar solgundu. Robert Louis Stevenson, verem tüm enerjisini tüketmeden önce "Dr. Jeykyll ile Mr. Hyde’ı tamamlamayı başarıyordu. Frederich Schiller, Anton Çehov ve Franz Kafka’da verem nöbetleriyle boğuşmuşlardı. 1800’lerde sanatçıların verem olmaları için bir çok neden vardı, ama yaratıcılık ve deha bunların arasında değildi. Fabrika işçileri gibi şair ve sanatçıların çoğu da çok çalışıyor, kötü besleniyor ve rutubetli, havasız mekânlarda yaşıyorlardı.

Vahşi kapitalizmin acımasız koşullarında, Avrupalıların yüzde 70’i vereme yakalandı. Ancak ölenlerin büyük çoğunluğu göçmen işçiler, sanayi işçileri, evsizler, ailesinden kopmuş çocuklardı. Tıpkı bugün Bombay, Manila ve Nairobi’de veremden ölen insanlar gibi. Verem, yarı kardeşi cüzam gibi, "Micobacteria" adı verilen 300 milyon yaşındaki bir mikrop ailesine dahil. Büyük olasılıkla, 7000 yıl önce, insanların sığırları evcilleştirip, birçoğunu kendi evleri de dahil olmak üzere dar mekânlarda barındırmalarıyla ortaya çıktı. Sanayi Devrimi sıraında ortaya çıkan sadece verem değildi. 1700’lerde boğazda yol açtığı hafif ağrı dışında hiçbir belirti vermeyen kızıl, 1800’lerde çocuklar için acımasız bir "boğaz hastalığı" halini aldı.

Yemek borusuna saldıran diğer bir bakteri enfeksiyonu olan difteri de öldürücü bir salgına dönüştü. Yoksulların her gün hayvan ve insan dışkılarıyla kirlenen suları içtiği yeni kapitalist Avrupa kentlerinde, anavatanı Hindistan olan kolera patlak verdi. 1848-1854 yılları arasında bu hastalık sadece İngiltere'de çeyrek milyon yoksulu öldürdü. Salgınlar büyük oranla yoksulları hedef alıyordu ve yeni palazlanan orta sınıf, göreceli olarak daha az tedirgindi. Ancak 20. yüzyıla gelindiğinde dengeler değişti ve Asya'dan gelen bir başka tehlike yoksul zengin ayırdetmeden insanları kırıp geçirmeye başladı: grip...

Virüs Dalgaları


Birinci Dünya Savaşı'na kadar grip, pek de önemsenmeyen "evcil bir salgındı. Ancak, 1918 baharında acımasız bir düşman kesildi ve tam 15 milyon insanı gömdü. Savaş meydanlarında 15 milyon insanın ölmesi tam 4 yıl almıştı. Oysa grip aynı rakama kısa süre içinde ulaştı. 1918 yılında sadece ABD'de ölenlerin sayısı 550 bini bulmuştu, ki bu rakam ABD'nin Kore ve Vietnam savaşlarında verdiği ölü sayısından fazlaydı. Bu salgın sırasında Alaska köylülerinin tümü yok olurken, Hindistan’da 12 milyon kişi hayatını kaybetti.

Grip virüsü bilim tarafından 1933 yılında saptandı. Ancak onun binlerce yıldır dünyayı dolaştığı tahmin ediliyor. İlk grip salgınlarının başlangıcı ise, insanoğlunun çiftliklerde at, domuz ve ördeği evcilleştirmesiyle eşzamanlı. Bugün ördek midesinin dünyanın en iyi çalışan grip fabrikası olduğu kabul ediliyor.

Birçok grip salgınının da son yıllarda yoğun ördek besleyen Çin’den kaynaklanması rastlantı değil. Bir grip salgını, genel olarak ortaya çıktığı bölgedeki toplam nüfusun yüzde 25 ile 50’sini kısa sürede yatağa düşürebiliyor. Ölüm oranı ise yüzde 1 ’den daha düşük. Her yüzyılda düzensiz şekilde ortaya çıkan 3 ya da 5 büyük grip salgını yaşanıyor. Salgının bir diğer özelliği de kısa süreli oluşu. Bugün bilim birçok ciddi haftalığın aşısını keşfetmiş olmakla birlikte, grip konutunda yetersiz kalıyor Çünkü bu virüs, her 10 ya da 14 yılda bir genetik değişikliğe uğruyor, bu da onu yenilmez kılıyor.

Endemi, Epidemi ve Pandemi


Salgın bir hastalığın, orta büyüklükte ya da geniş bir alanda hızlı bir biçimde yayılmasına "epidemi" adı veriliyor. Ancak bu tanımı farklı biçimde yorumlayan bilim insanları da var. Onlara göre epidemi, herhangi bir sağlık durumunun, kronik olsun ya da olmasın ortaya çıkması ve beklenenden daha fazla sayıda insanı etkilemesi. Yani, bu tanımda önemli olan etkinin beklenenden fazla olması. Onlar İçin sağlık sorunu yaşanan bir kentte, yılda 100 hepatit vakasının görülmesi bir endemi. Ama herhangi bir kentte birdenbire aşırı derecede fazla Creutzfeldt-Jakob hastalığına rastlanması bir epidemi. Bir epidemi, AIDS hastalığı gibi gezegenimizin büyük bir bölümünü tehdit eder hale gelince "pandemi" adını alıyor. Bugün Dünya Sağlık örgütü, "Global Outbreak Alert and Response" adlı bir bilgi ağı oluşturmuş durumda. Bu, salgın hastalıkların seyrini izleyen bir dizi laboratuvar verilerinden oluşuyor.

Biyolojik Emperyalizm


Amerikan yerlisi uzaktan gelen bir atlı görür. Siyah elbisesi ve uzun şapkasıyla bir misyonere benzemektedir. Yüzü korkunç deliklerle doludur. Kiowa yerlisi yabancıya "Sen kimsin" diye sorar. “Ben Çiçek"im der yabancı. Yerli bu kez ne iş yaparsın diye sorar. "Ölüm getiririm" der Çiçek. Gerçekten de Kristof Kolomb ile başlayan ve daha sonra İspanyol istilacılarla süregelen Amerika kıtasının keşfi sırasında, 100 yıl gibi kısa bir sürede çiçek salgınları tam 100 milyon Amerikan yerlisini yoketti. 1490 yılında Amerika yerlileri dünya nüfusunun yüzde 20 sini oluşturuyordu. Bir yüzyıl sonra, çiçek hastalığı yüzünden bu oran yüzde 3’e düştü. İşgalciler, yeni kıtada ekonomik faaliyeti sürdürebilmek için Afrika’dan milyonlarca zenci köle getirdiler. Bu kölelerin çoğu yolculuklarda hayatını yitirdi. Tarihçiler köle ticaretinin sürdüğü 350 yıl boyunca, Atlantik Okyanusu’nun 15 milyon Afrikalıya mezar olduğunu söylü*yorlar Belki de bu nedenle Portekizliler, köle taşıyan kalyonlarına "tumbieros" yani "yüzen mezarlar" adını vermişlerdi.

Bütün virüslerin en büyüğü olan çiçek, Eskidünya’da ilk kez Ortadoğu'da ortaya çıktı. Eşek ve ineklerde görülen bu hastalık, bu hayvanların evcilleştirilmesiyle insanlarla da tanıştı. Peki ama bir hastalık nasıl oldu da birkaç bin İspanyol maceracısının tüm Amerika kıtasını fethetmesine olanak sağladı, Afrika ile Amerika arasındaki demografik dengeyi alt üst etti ve bugün Karayiplerle ABD’nin kara bir nüfusla dolmasına yol açtı?

Her ırkın kendi mikrobu var; Aztek kralı Montezuma, Hernan Cortes’in çiçek hastalığı taşıyan adamlarını karşılıyor.

1400'lere gelindiğinde Eskidünya at, eşek, keçi, koyun sığır gibi hayvanları evcilleştirmişti; Bu yardımcıların ve protein ihtiyacının karşılanmasının bedeli ise onların mikroplarını paylaşmak oldu. Ancak büyük kayıplar verdikten sonra, zaman içinde bu mikroplara karşı bağışıklık kazandılar. Orta Amerika halkları ise, mısır ve fasulye yetiştiriyor, hayvanları evcilleştirmekle ilgilenmiyordu. Son Buzul Çağı ortada evcilleştirecek hayvan da bırakmamıştı. Nitekim Aztekler, protein ihtiyacını karşılamak için her yıl 50 bin insanı kurban ediyorlardı.

Böyle olunca hayvanlarla birlikte gelen hastalıklara karşı en küçük bir bağışıklıkları yoktu. İki toplumun keşiflerle karşılaşmasında yerliler yığınlar halinde ölürken, işgalciler ayakta kalıyor ve hatta hızla ürüyorlardı. Bu durumun en büyük etkilerinden biri de, Amerikan yerlilerinin kendi tanrılarına olan inançlarını yitirmeleri oldu. Bu nedenle misyonerlerin de çalışmasıyla, kısa sürede yığınlar halinde Hıristiyanlığı seçtiler ve bu dinin en katı uygulayıcıları oldular.

İstanbul’da Veba


İran imparatoru Hüsrev’in Doğu eyaletlerini yağmaladığı, binlerce insanı köleleştirdiği, İranlıların katliamından kaçan Ermeniler’in yardım amacıyla İstanbul’a önemli temsilcilerini gönderdiği ve Belisarius’un tekrar İtalya’yı ele geçirmek için sarayda imparator’u ziyaret ettiği bir zamanda, insanlığı yok etmek üzere olan bulaşıcı ve tehlikeli bir hastalık peydah olmuştu...

Veba salgını ilk olarak her zaman sahil yerleşim yerlerinde ortaya çıkıyor ve iç bölgelere doğru yayılıyordu. İki yıl sonra baharın ortasında, veba dehşeti İstanbul’u da kuşatmıştı. Ölülerle ya da hastalarla ilişki kuran hekimlerin ve diğerlerinin çok azına mikrop geçtiğine tanık olunmuştu. İnsanlar hastalığa müdahale etmek veya ölüleri mezarlıklarda gömmek gibi hizmetlerin yerine getirilmesinde umulanın ötesinde gayret sarf etmişlerdi. İstanbul’da çok insan, hezeyanlar ve acılar içinde, çıldırmış ve panik bir halde sahile doğru koşarak boğaz sularına atlamış ve yok olmuştu.

Veba İstanbul’da dördüncü ayına girmişti, salgının en yıkıcı olduğu ve ölümlerin bir çığ gibi çoğaldığı dönem ilk üç ay içerisindeydi. Önce ölümler normalden biraz daha fazlaydı, sonradan ölenlerin sayısı sürekli artıyordu. Ve ikinci aya doğru ölenlerin sayısı günde beş bine ulaştı, ikinci ayın sonunda bu sayı on binin üstüne çıkmıştı. Yüzlerce ev tamimiyle insansızlaştı. Bu nedenle her kesimde yaygınlaşan mahrumiyet yüzünden soylu insanlardan bazıları günlerce gömülmeden ortada kalmış, cesetleri kimselerin kapılarını çalmadığı evlerinde çürümüştü.

Daha önceden var olan bütün mezarlıklar tamamen ölülerle doldurulduğundan İstanbul surları dışında birer birer mezar kazılmaya başlanmıştı. Cenazeleri gömenler mezarlıktan hemen uzaklaşıyorlardı Sonraları, bu mezarları kazanlar artık ölenlerin sayısına yetişemez olmuşlardı Galata'da yüksek nöbetçi kuleleri tavanlarına dek tıka basa gelişi güzel atılmış cesetlerle doldu; bütün nöbetçi kuleleri, içlerindeki insan cesetleriyle ve üzerlerindeki damlarla birlikte doğal bir mezarlık haline dönüştürülmüştü. Bunun sonucu olarak, halâ sağ kalanları bunalıma iten kötü bir ruh ısrarla şehirde kalmaya devam ediyordu; özellikle cesetlerle dolu kuleleri yalayan rüzgâr, şehrin içine ölülerin kokusunu getirdiği zaman insanlarda sıkıntı ve korku daha da yoğunlaşıyordu. Artık ölüler önceden olduğu gibi kalabalık bir topluluk tarafından mezarlığa getirilmiyordu; tabut kullanımına son verilmişti.

Dualar okunmuyor, şarkı türünden ilahiler söylenmiyordu. Eğer ölüler omuzlarda İstanbul’un denize bakan sahil bölgesine taşınırsa yeterli sayılıyordu. Cesetler orada üst üste kayıklara fırlatılıyordu. Kayıkların nereye gittiği önemli değildi; yönünü dalgalar ve akıntı belirliyordu.

İstanbul vebaya esir düştüğü süre boyunca sokaklarda kimseciklere rastlanmıyordu. Hâlâ yaşama şansına sahip olanlar evlerinde oturuyordu; ya hastalara bakıyorlar ya da ölülerinin ardından yas tutuyorlardı. Sokakta, evinden dışarıya çıkan birisine kazara rastlanıyorsa mutlaka mezarlığa cenazesini taşıyor demekti.

İstanbul’da tek bir kişinin bile bir mutlulukla, ya da hoşnut bir duyguyla yaşadığını görmek olanaksızdı. İmparator Justinian’ın da vücudunda şişlikler çıkmış ama sonradan iyileşmişti. Vebanın sebep olduğu felaketler İstanbul’da olduğu kadar diğer şehirlerde de vardı Sonraları ise veba, İmparatorluk sınırları dışına, İran’a ve diğer barbarların yaşadığı yerlere sıçramıştı.

Asya Ülkelerini Durduran Salgın: SARS


İngilizce "Severe Acute Respiratory Syndrome" kelimelerinin baş harflerinden oluşan bir kısaltma olan SARS, dilimize “Akut Solunum Yetmezliği Sendromu" şeklinde çevrilebilir. AIDS’ten sonra çağımızın en korkulan salgın hastalığı kabul edilen SARS, Asya kökenli. Hastalık ilk kez 26 Şubat 2003’te, Hanoi’de 46 yaşında bir işadamında gelişen akut atipik pnömoni ve solunum yetmezliği tablosu olarak tanımlanmıştı. Hastalığı ilk kez bildiren WHO görevlisi Dr. Carlo Urbani’nin kendisi de 29 Mart’ta SARS nedeniyle yaşamını yitirdi.

Ancak, Çin’in Guandong bölgesindeki olguların Kasım 2002’den itibaren ortaya çıktığı belirtiliyor. 38 derece ve üstü ateş, en önemli bulgusu. Bunun yanı sıra belirtiler şöyle gelişiyor: kuru öksürük, solunum zorluğu, nefes darlığı, nefes alırken devamlı artan ağrı, üşüme ve titreme, boğazda yanma, burun akıntısı, kas ve eklem ağrıları, halsizlik, yorgunluk ve isteksizlik.

Korku, vahşet ve ölüm iç içe... İtalyan heykeltıraş Gaetano Zumbo’nun “Veba" çalışmasından bir detay. Gaetano, eserini tamamladıktan sonra Fransa Kralı 14. Louis tarafından Paris’e davet edildi ve hayatının son günlerini orada geçirdi.

Umudun Nal Seslerini Duyamamak


Sonuç olarak her uygarlık, tarihin farklı dönemlerinde kendi öldürücü hastalığını yarattı. Gezegenimiz şimdilerde AIDS, Ebola, SARS ve diğer grip türevleri salgınıyla sarsılıyor. Üstelik hızlı sanayileşme, doğanın katledilmesi, küresel ısınma yeni salgınların altyapısını oluştururken, sıtma, kolera gibi eski düşmanları da yeniden sahneye çıkarıyor. Öte yandan modem yaşam insanın en güçlü silahını, bağışıklık sistemini de elinden alıyor. Su ve hava kirliliği, aşırı nüfus artışının yol açtığı kötü beslenme, uyuşturucu, böcek ilaçları, radyasyon, anne sütünden vazgeçilmesi, gereksiz antibiyotik kullanımı, bağışıklık sisteminin savaşçıları olan T Lenfosit hücrelerinin sayısını azaltıyor, Buna karşılık bakteriler gittikçe güçleniyor. Dünyanın her türlü ekolojik bölgesinde yaşayan bakterilerin hepsinin tetrasikline dirençli genler taşıması, hem şaşırtıcı hem ürkütücü bir olay. Kısacası, hem altyapı hem üstyapı koşullarıyla ve sürekli artan nüfusuyla gezegenimiz, önümüzdeki yıllarda Mahşerin Dördüncü Atlısı'nın acımasız ama tarih yapıcı tırpanına gebe. Ve bu durum, modern tıp, mikrop teorisinden vazgeçip, salgın hastalıkları ekolojik bir zorunluluk olarak görüp, neşteri bu noktalara vuruncaya kadar sürecek gibi.