Eski uygarlıkların şaşırtan teknolojileri - 2

Konunun ilk bölümüne BURADAN ulaşabilirsiniz. 1000 Yılda Yapılan Kent Gizemini Koruyan Teknolojik Keşifler:Pasifik Okyanusu’ndaki Mikronezya adası yakınlarına kurulu antik Nan Madol kentinin inşası, M.Ö 200′de başladı ve 1000 yıl sürdü. 250...

  1. #1
    Eski uygarlıkların şaşırtan teknolojileri - 2

    Konunun ilk bölümüne

    BURADAN ulaşabilirsiniz.




    Gizemini Koruyan Teknolojik Keşiflerasifik Okyanusu’ndaki Mikronezya adası yakınlarına kurulu antik Nan Madol kentinin inşası, M.Ö 200′de başladı ve 1000 yıl sürdü. 250 milyon tonluk dev bazalt bloklar kullanılarak yapılan bu kent, 100 yapay adayı kanallarla birbirine bağlıyor. Bu kadar bazaltın bölgeye nasıl getirildiği ise hala sır.




    Resimde gördüğünüz çekiç bir kum taşı içinde bulundu. Yani prensibe göre, bu kum taşı oluşurken çekiç oradaydı. Keşif, 1844 yılında Fizikçi David Brewster tarafından yapıldı. (Kingoodie, Myinfield-İngiltere). İngiliz jeoloji araştırma merkezinden Dr. A. W. Med tarafından yapılan analizlerde bu kum taşının yaşının 360 ile 460 milyon yıl olduğu saptandı. Yani çekicin de o kadar eski olması gerekiyor. Ama bilim dünyasına göre böyle bir şey imkansız!





    Arkeologlar, İran’da 5000 yıllık bir altın yapay göz buldu. Kâhin ya da rahibe olduğu olduğu sanılan kadının gözüne operasyonla takma gözü yerleştirdiği sanılıyor.

    O dönemde yaşayan insanların bu yapay göz sayesinde gizli güçlere sahip olduğuna ve geleceği görebildiğine inanılıyordu.Yaklaşık 30 yaşlarındaki kadının mezarında süslü bir bronz ayna da bulundu. Afganistan sınırında 5000 yıllık keşfi yapan İtalyan ve İranlı arkeolog grubunun lideri Lorenzo Costantini, gözün kadına gizemli güçleri olduğu izlenimini verdiği için takıldığını söyledi.




    1877 yılında Montezuma tünel şirketinin bir tünel çalışması sırasında 50 milyon yıl eski olan bir lav akıntısının içinde bir tokmak ile bir kap bulundu.( Table dağı - California) Tokmak, yaklaşık 30 cm uzunluğunda ve kap ise 10 cm çapındadır. Bu buluntudan şu sonuç çıkıyor: 50 milyon yıl önce yanardağdan fışkıran lavlar sel olup akarken bu tokmak ile kap oradaydı ve ikisi de lavın içinde gömülü kaldılar. 50 milyon yıl önce...








    Bu metal kürecikler, Güney Afrika, Klerksdorp’tan. Birinin üzerinde kürenin çevresini dolaşacak şekilde birbirine paralel 3 çizgi oyulmuş. Bu küreler Cambrian devri öncesine ait pek çok mineral arasında bulunmuştur (2,8 milyar yıl öncesi). Bu kürelerden bazıları 6 milimetre kalınlığında, ince bir kabuğa sahiptirler. Bu ince kabuk kırıldığı zaman kürenin içinden süngerimsi garip bir şey çıkıyor.Bu süngerimsi şey havayla temas edince parçalanıp toz haline geliyor. Bu kürelerin ne oldukları, kimler tarafından ve ne amaçla yapıldıkları bilinmiyor. Üstelik bu metal kürecikler, 2,8 milyar yaşındalar.









    1900’da, Yunanistan’da küçük Antikythera Adası kıyılarındaki bir batıkta araştırma yapan dalgıçlar, bir kutu buldular. Bu tahta kutunun içinde mekanik bir düzenek bulunuyordu. Fakat, düzeneği oluşturan çarklar ezilip iç içe geçmişti. Bu yüzden de nasıl çalıştığını anlamak olanaksızdı. Arkeologlar yıllar sonra, yeni geliştirilen röntgen ve tomografi gibi görüntüleme yöntemlerini kullanarak düzeneğin nasıl çalıştığını ortaya çıkardılar. Sonunda, Antikythera düzeneğinin M.Ö. 1. yüzyılda yaşamış insanların kullandığı bir tür mekanik hesap aygıtı olduğu anlaşıldı. Bu ilkel bilgisayarın bilime dayalı ilk teknoloji ürünü bir bilimsel alet olduğu varsayılıyor.

    Antikythera Düzeneği’nin aslında analog bilgisayar sistemlerinin bilinen eski atası olduğu 2006’da Londra Bilim Müzesi’ndeki antik makinelerden sorumlu Michael Wright’ın bu düzeneğin tomografisini çekmesiyle anlaşıldı. Wright’ın tomografi kullanarak yaptığı incelemeye göre, ön kadran, sadece Güneş ve Ay’ı göstermemekte, düzeneği 8 kollu bir planetaryuma çevirmekteydi. Bu kolların yedisi, Güneş’in, Ay’ın ve o zamanlar bilinen 5 gezegenin konumlarını, son kol ise tarihi gösteriyordu. Tarih kolu istenilen tarihe ayarlandığında, diğer kollar da o tarihteki gezegen konumlarını gösterir şekilde kendiliğinden ayarlanıyordu. Phillip Ball’a göreyse bu düzenek, antik çağlardaki olimpiyatların zaman planlamasında bile kullanılmış olabilirdi.

    Antik bir metalürji harikası arıyorsak, Hindistan’a Delhi’ye gitmemiz yeterlidir. Çünkü Ashoka Sütunu oradadır. Boyu 23 m., çapı 40 cm., ağırlığı 6 tondur. İşlenmiş demir şaft olan sütunun kaynakla birleştirilmiş disklerden yapıldığı belirlenmiştir.

    Bir iddiaya göre bu sütun, M.S. 413’te ölen Kral II. Chandra Grupta’nın mezar taşıdır . Böyle olsa dahi sütunun 1500 yıldan beri aynen kaldığı ve hiç bozulmadığı gerçeği değişmeyecektir. Sütunun yüzeyi yumuşak ve pirinçle kaplı izlenimini vermektedir. Hava koşullarından etkilendiğini gösteren birkaç iz bu kaplama yüzeyde görülebilir. 1600 yıllık süreç içerisinde Hint yağmur ormanlarında, muson ikliminde, sert rüzgarların ve yüksek nemli ısının altında eşdeğer bir demir kütlesinin paslanıp çürümemesini düşünmek ancak bir hayaldir.

    Demir yapımı ve paslanmaya karşı korunma teknikleri bilindiği kadarıyla ancak 5. yüzyıldan sonra geliştirilmeye başlanmıştır ama bu bilgi, Ashoka Sütunu’nda geçerli değildir. Bu garip sütunu yapan gizemli metalürjistler kimlerdir ve onların uygarlıklarına ne oldu? Ve neden onlardan kalan başka bir ize ulaşamıyoruz? Yoksa geçmişin tarihini yazarken atalarımızı ilkel insanlar sanıyor ve saçmalıyor muyuz?


    Lübnan’daki Baalbek şehri. 20 metreden daha büyük taşlarında kullanıldığı bu antik şehir, Roma İmparatorluğu’ndan da eski. Hatta Sümerlilerin bilgilerine göre bile burası antik bir şehirdi o zamanlar. Taşların büyüklüğünü göstermek amacıyla 2 kişi yapıların arasında dikiliyor. Bugün kimse burasını kimlerin yaptığını, nasıl yaptığını, ne amaçla ve ne zaman yaptığını bilemiyor. Modern bilim ise Baalbek’i görmezlikten gelmeye devam ediyor.






    Lübnan’ın Baalbek şehri yakınlarındaki işlenmiş dev kaya blokları. Bu taşlar binlerce yıl öncesinde buraya getirilmişti. Resimde gördüğünüz parça 1050 ton ağırlığında ve 25 metre uzunluğundadır. Bu “momolit" takma adlı yekpare blok, dünya üzerindeki işlenmiş en büyük taş bloktur. Soru şu: Bu taşları kimler, hangi teknolojiyle ve nasıl buraya getirebilmişti?




    1938 yılında Avusturyalı Arkeolog Dr. Wilhelm Konig, bir müze oluşturmaya çalışıyor ve durmaksızın kazı yapıyordu Kazı sırasında, 15 cm yüksekliğinde parlak sarı renkte kilden yapılmış 2000 yıllık bir çömlek buldu. Çömleğin içinde bakır levhadan yapılmış 381 cm çapında 5 cm yüksekliğinde bir silindir vardı.

    Silindirin kenarları, 60/40 oranında kurşun/kalay alaşımıyla kaplanmıştı ve bu oran, günümüzde kullanılan en iyi orandı. Tepesinde şapka gibi duran katlanmış ve bakırın içine gömülmüş mühre benzer zift ya da asfalt bir parça veya katman görülüyordu. Bu katmanın içinden çıkan bir demir çubuk, bakır silindirin içine doğru asılı duruyordu. Bakar bakmaz demir çubuğun paslanmış olduğu yani asitlendiği anlaşılıyordu. Bir mekanik uzmanı olmayan Dr Konig, bu garip cisme önce uzun uzun baktı; ama fazla düşünmesine ve uzman olmasına hiç gerek yoktu. Çünkü kil çömlek, antik pilden başka bir şey olamazdı.

    Bu pil, şu anda Bağdat Müzesindedir ve resmi tarihlemesi ise M.Ö. 248 ile M.S. 226 arasındaki Part/Pers işgalidir. Yani o dönemden kaldığı bilimsel olarak kabul edilmiştir. Dr. Konig, bu garip çömleğin dışında yine şu anda aynı müzede bulunan gümüş kaplı başka bakır çömlekler de bulmuştu. Tüm çömleklerin bulunduğu yer, Güney Irak’taki Sümer kazılarıydı ve bu alanın arkeolojik tarihi M.Ö. 2500 olarak belirlenmişti.

    Çin’de bir dağın tepesinde üçgen şeklinde, 40 cm genişliğinde, dağın derinlerine doğru giden, kısmen paslanmış borular bulundu. Daha insanların eti nasıl pişireceklerini bilmedikleri dönemlerde bu boruları nasıl ve neden inşa etmiş olabileceklerine bilim insanları açıklama getiremiyor.







    1945 yılında Waldemar Julsrud adlı deneyimli bir arkeolog, Meksika’daki El Toro Dağı eteklerinde gömülmüş vaziyette kilden yapılmış küçük heykelcikler buldu. Daha sonra El Toro şehri yakınlarında ve şehrin diğer tarafında Chivo Dağ yakınlarında porselenden yapılmış 33.000’den fazla heykelcik bulundu. Buluntular, Chupicuaro, klasik kültür öncesine aitti. (M.Ö. 800’den M.Ö. 200’e kadar olan dönem) Bulunan heykelcikler, 65 milyon yıl önce yok oldukları düşünülen çeşitli türlerdeki dinozorları kusursuzca tasvir ediyordu. Modern bilim döneminde neye benzedikleri ancak çözümlenen tarih öncesi bu yaratıkları nasıl oldu da böyle eski bir uygarlık, kusursuzca sanat eserlerine yansıtabilmişti?

    Bu 120 milyon yıllık taş parçasının yüzeyi, Ural Bölgesini gösteren bir haritayla kaplıdır. Görünüşe göre bu kadar eski bir haritanın olması imkansızdır. Bashkir State Üniversitesindeki bilim insanları, bu eseri çok eski zamanlarda, gelişmiş uygarlıkların olduğuna dair kanıtlardan biri olarak yorumluyorlar. Bu gerçekten de insan eliyle yapılmış bir rölyeftir.

    Günümüz askeri haritalarıyla neredeyse aynı karakterik özellikleri sergilemektedir. Harita sivil çalışmaları göstermekte yani uzunluğu 12.000 km.’yi bulan kanallar, nehirlere çekilen çitler, güçlü barajlar... Kanallardan çokta uzakta olmayan yerde elmas biçimindeki yerler gösterilmiştir. (Ne anlattığı bilinmemektedir). Ayrıca harita bazı yazıları da içermektedir. Hatta sayılar bile vardır. Bilim insanları önce bunun eski Çince olduğunu düşündüler. Daha sonra bu düşünce bilinmeyen bir kaynağa ait hiyeroglif – syllabic türü yazıya dönmüştür. Bilim insanları bu yazıları şimdiye kadar çözemediler.

    Mısır’da özellikle Dendera Tapınak Kompleksi’ndeki Hathor Tapınağı’nda bulunmalarıyla dikkat çeken bazı duvar resimleri, Antik Mısır’la ilgili oldukça ilginç bir bilgiyi gün yüzüne çıkarmıştır. Yazı boyunca incelenen duvar resimlerinin büyük kısmı Mısır’daki Dendera Tapınak kompleksinde yer almaktadır. Bu resimlerde Mısırlıların günümüzdekullandığımız ampul ve ark lambası tekniğini kullanarak aydınlatma yaptıkları görülmektedir. Hathor tapınağının duvarlarındaki bu resimler dikkatlice incelendiğinde, tıpkı günümüzdeki gibi yüksek voltaj yalıtımının o günlerde de kullanıldığı görülür: Ampul görünümündeki şekil dikdörtgen bir sütun (bu sütun izolatör olarak kullanıldığı tahmin edilen ve ced sütunu olarak adlandırılan bir sütundur) tarafından desteklenmektedir.

    Mısır’da elektriğin kullanılmış olabileceğini gösteren bir başka delil de piramitlerin iç duvarlarında hiç is izinin bulunmamasıdır. Eğer evrimci arkeologların iddia ettiği gibi, aydınlatma için meşale ve benzeri malzemeler kullanılmış olsaydı duvarlarda mutlaka is olması gerekirdi. Ancak piramitlerin en içteki dehlizlerinde dahi böyle bir is izi yoktur. Gerekli aydınlatma sağlanmadan, inşaatın devam etmesi, daha da önemlisi duvarlardaki gösterişli resimlerin yapılabilmesi mümkün değildir. Bu da Mısır’da elektriğin kullanılmış olma ihtimalini daha da kuvvetlendirmektedir.

    Mısır 'daki Abydos tapınağındaki hiyerogliflerde, helikopteri, tankı, kargo uçağını ve planörü çağrıştıran şekiller vardır. Bu hiyeroglifler başka hiyerogliflerin altına gizlenmişlerdi. İlk tabaka hiyerogliflerin yerinden kopup düşmesiyle bu esrarengiz şekiller gün yüzüne çıkmıştır.







    Geçmiş medeniyetlerinin hava ulaşımını kullandıklarına işaret eden delillerden biri, Mısır’da bulunan planör modelidir. 1898 yılında arkeologlar tarafından bulunan bu planör modelinin M.Ö. 200 yıllarında yapılmış olduğu ortaya çıkarılmıştır. Bundan yaklaşık 2200 yıl öncesine ait bir planör modelinin ortaya çıkarılması elbette olağanüstü bir durumdur. Bu, evrimci tarih anlayışını temelden sarsan arkeolojik bir buluştur. Söz konusu modelin teknik özellikleri incelendiğinde ortaya çok daha ilginç bir manzara çıkmaktadır. Bu ahşap model, günümüzün en ileri teknolojisiyle yapılan Concorde uçaklarda olduğu gibi, hızdan minimum kayıpla maksimum yük taşıyabilecek şekilde tasarlanmıştır. Bu durum, Antik Mısırlıların çok iyi aerodinamik bilgisine sahip olduklarını da göstermektedir.



    Peru 'daki Ica çölünde bulunan ve binlerce yıl öncesine ait Ica taşları akılları karıştırıyor. Dr. Javier Cabrera büyük bir sabırla bu taşları koleksiyonunda toplamış ve binlerce taştan oluşan bir müze açmıştır. Bu taşlara kazınmış olarak kalp naklini gösteren ameliyatlardan dinozorları avlayan insanlara kadar bir çok olay gösterilmektedir. Hatta evcilleştirilmiş dinozorların üzerinde oturan insanlar bile tasvir edilmiştir.












    1954 yılında Kolombiya Hükümeti, antik altın eserlerden oluşan bir koleksiyonu ABD’ye sergilemeye gönderdi . Amerika’nın önde gelen mücevher uzmanlarından Emmanuel Staubs, sipariş üzerine cisimlerin altı tanesinin röprodüksüyonlarını yapacaktı.15 yıl sonra bunların bir tanesi, analiz için biyolog-zoolog Ivan T. Sanderson’a verildi. Sanderson, kısa bir çalışmadan sonra bir grup danışmanı toplayarak vardığı sonucu açıkladı. Bu model, en azından 1000 yıllıktı ve yüksek hızda uçabilen bir uçak modelinden hatta bir jetten başka bir şey değildi . Modelin uzunluğu 5 santimetreydi ve bir zincirin ucuna takılıp kolye olarak kullanılmıştı .

    Tahminen M.S. 500-800 arasında, Sinu Bölgesi’ndeki İnka öncesi dönemden kalmaydı . Sanderson ve New York Aeronotik Enstitüsü’nden Dr. Arthur Poyslee, bu tür bir kanatlı hayvanın olmadığı sonucunda birleştiler. Cisim, biyolojik olmaktan öte mekanikti. Örneğin ön kanatları delta şeklindeydi. Kenarları çok belirgindi ve bir hayvana hiç benzemiyordu. Ama daha da ilginci, bir dümen vardı. Bütün bunların ötesinde, cismin üzerinde Aramaik yani eski İbrani alfabesindeki "B" harfinin bulunması inanılmazdı. Yani cismin kökeni Kolombiya değil, Ortadoğu olmalıydı; ama orada ne arıyordu? Bu, gerçekten de bir uçak modeli miydi? Harfin şekli, bir rastlantı mı? Yoksa eski Ortadoğulular uçmanın sırrına sahip miydiler?

    Konu MURATS44 tarafından (10.02.2015 Saat 10:24 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    Yeni Zelanda’da’nın Taupo Gölü yakınlarında bulunan çok eski bir uygarlığa ait kusursuzca yerleştirilmiş ve pürüzsüz taşlardan oluşan duvarlar bulundu. Bu duvarları yapan uygarlık hakkında en ufak bir bilgi yoktur.







    Bu heykelcik, Avrupa ’da bulunan "uzay adamı" özelliklerini gösteren tek buluntudur. Yaşı çok eskidir














    İngiliz Anna Mitchell Hedges, 1 Ocak 1924’de Mayaların kayıp şehri Lubaantun’da piramit tapınağının mihrabının altında kristal bir kafatası buldu. Gerçek insan kafatası boyutlarında olan bu kafatası tamamen şeffaf kuartz kristalinden yapılmıştı. Kristaller karbon içermediği için bu kristal kafatası, dünyaca ünlü Hewlett Packard firmasının bilim insanları tarafından çok çeşitli testlere tabi tutuldu. Sonuçlar bilim insanlarını hayrete düşürdü. Kristal kafatasının ancak ileri bir teknoloji kullanılarak yapılabileceğini ortaya koyan testlerin sonuçları şöyleydi;

    1. Bilim insanlarından oluşan ekip, kristal kafatasının günümüzde iletişim sektöründe kullanılan ve bellek kapasitesi diğer materyallerden daha yüksek olan "piezo-elektrik silikon dioksit" isimli bir tür kuartz kristalinden yapıldığını ortaya çıkardı. Günümüzde kullanılan mikroişlemciler de bu maddeden üretilmektedir. Ancak daha da çarpıcı olan, bu kristal türünün henüz 19. yüzyılda keşfedilmiş olmasıdır.

    2. Piezo-elektrik silikon dioksit türündeki bu kristal, hem negatif (-) hem pozitif (+) kutuplaşma özelliğine sahiptir. Bu özelliği dolayısıyla kristal kafatası akü ve pillerde olduğu gibi, kendi elektriğini üretebilir.

    3. Bilim insanları kutuplaşmış bir seriyi test için kullanarak iki ayrı parçadan oluşan kafatasının alt çenesiyle, üst kafatası kemikleriyle aynı kristal bloğundan yapıldığını tespit ettiler. Kuartz kristalinin elmastan daha yumuşak ve çok daha fazla kırılgan bir madde olması nedeniyle, kafatasının tek bir parça kristalden yontularak elde edilmiş olmasının neredeyse imkansız olması bilim insanlarını hayrete düşürdü.

    4. Mikroskop altında inceleme yapan bilim insanları, kafatasının üzerinde modern otomatik aletlerin ya da mekanik aletlerin kullanıldığına dair hiç bir iz bulamadılar. Bilim insanları tek bir parça kristalden alt çene gibi son derece hassas ve nadir bir parçanın modern elmas uçlu aletler kullanılarak dahi kırılmadan oyulmasının imkansız olduğu sonucuna vardı.

    5. Bilim insanları kristal kafatasının hiç alet kullanılmadan, elmas parçasıyla aşındırılarak oyulabileceğini, ancak bunun da birkaç insan nesli boyunca 300 yıl gibi bir süre devam etmesi gerektiğini hesapladılar.

    6. Günümüzde kristaller eksenleri etrafından yontulurlar. Çünkü kristallerde moleküler bir simetri vardır. Kristali kırmamak için, doğal yapısına göre yani bu moleküler simetriye uygun olarak kesilmesi gerekir. Laser ya da yüksek teknoloji kesme yöntemleri kullanılsa dahi kristaller doğal eksenlerine göre kesilmedikleri takdirde parçalanırlar. Ama bu kristal kafatası, ekseninden tamamen bağımsız şekilde kesilmesine rağmen, fizik kurallarına aykırı olarak, hiç bir kırılma ya da çatlama olmadan yontulmuştur.

    7. Kafatasının optik özellikleri de bilim insanlarını şaşkınlığa sürükledi. Kafatasına alttan verilen ışık normal şartlarda heryana yayılması gerekirken, bu kristal içinde bir kanal oluşturarak tam göz yuvalarının olduğu yere odaklanarak dışarı yansıyordu. 8- Kafatasının bir başka şaşırtıcı optik özelliği de, alt-arka kısmına yerleştirilmiş olan prizmadır. Göz çukurlarına çarpan tüm ışık ışınları bu prizmadan yansır. Bu nedenle göz çukurlarının içine doğru bakıldığında, tüm oda kristal kafatasının gözlerinin içinde görülebilir.

    Bazı Nazca çizgileri, yukarıdaki resmin orta kısmında görüldüğü gibi, birbirine paralel kilometrelerce ve hatta dağları, vadileri aşarak uzanmaktadırlar. Bu çizgileri kim takip ediyordu ve ne amaçla?








    The presumed aircraft with propeller engraved on mount Albàn and attributed to fabulous Olmec population.(Alban Dağına kazınmış pervaneli bir uçağı hatırlatan eski devirlere ait bir resim görüyorsunuz. Olmek topluluğunun inanılmaz ve çözümlenemeyen örneklerinden birisidir.)











    1932 yılında Pedro Dağlarında bulunmuş bir mumya. (ABD, Wyoming eyaleti, Casper şehrinin 60 mil güney batısı). Mumya, koyu bronz renginde ve oldukça buruşmuş vaziyette. Hayattayken boyu 35 cm’yi geçmiyordu!!! Röntgen ışınlarıyla yapılan incelemede bu canlının ağırlığının 5,5 kg. olduğu ortaya çıkarıldı.

    Cinsiyeti erkek ve bütün dişleri yerinde. Öldüğünde aşağı yukarı 65 yaşında idi. Mumya 350 gr. ağırığındadır. Alnı çok aşağıdadır. Ezik bir burnu ile büyük ve geniş burun delikleri vardır. Çok geniş ağzı ile incecik dudakları bulunmaktadır. Bu yaratık bilinen insan türlerinden çok daha küçüktü. Bazı araştırmacılara göre bu, çok küçük boyutlarda olan bir ırkın üyesiydi



    Peru Sacsahuaman’daki bu duvarlar, birbiri adasındaki esrarengiz su altı yapıları ile kesin bir benzerlik göstermektedir. Bu arkeolojik duvarlar, bir gizem taşımaktadırlar. Çünkü, antik çağlarda yapılmalarına rağmen, bu kadar kusursuz bir şekilde işlenip yerlerine koyulana kadarki aşamalar için yüksek bir teknoloji ve bilgi gerektirmektedirler. İnsanın açıklayamadığı, garip iç ve dış açılara sahip bu duvar taşları hakkında cevabını bilmediği sorular ise şunlar: Nasıl taşındılar? Nasıl ölçülüp nasıl kesildiler? Nasıl bu kadar doğrulukla yerleştirildiler? Hem de ilkel insanlar tarafından...



    Piri Reis Haritası günümüze kalan, Amerika kıtasını gösteren en eski haritalardan biridir. Osmanlı Kaptan-ı Derya’sı Piri Reis tarafından 1513’te çizilmiş olup, Avrupa ve Afrika’nın batı kıyılarını ve Güney Amerika’nın doğu kıyılarını gösterir. Aralarında Kristof Kolomb’a ait bir haritanın da bulunduğu 20 kaynağı bütünleştirerek hazırlanmış, 16. yüzyıl Avrupa ve Müslüman denizcilerinin coğrafya bilgilerini içeren değerli bir tarihi belgedir ve [28] bugün İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilmektedir.

    Harita 1513’te Avrupalıların sahip olduğundan çok daha fazla detay içeriyor. Öyle ki Pizarro henüz Peru’yu keşfetmemiş olmasına rağmen Piri Reis Ant Dağları’nı nasıl biliyordu? Piri Reis’in haritalarının 1513 tarihinde çizildiği düşünülürse, koordinat çizgilerinden, topografik detaylara kadar birçok sıra dışı bilgiye sahip.

    Piri Reis’in haritaları, tarihi eser ve en eski haritalar olmalarının yanı sıra bazı ilginç nitelikler de taşıyor. Bugün Topkapı Sarayı’nda sergilenen yukarıdaki harita, 20. yüzyıla kadar kayıptı. Tarihsel öneminin yanı sıra, 1500’lerde hiçbir Avrupalının bilmediği detayları içeriyor. Bu yüzden eski teknolojik medeniyetlerin ve belki “dünya dışı" medeniyetlerin etkisiyle şekillendiği iddia ediliyor.

    Günümüzde koordinatları belirlemek için kullandığımız enlem ve boylam çizgileri paralel ve meridyenler olarak ta biliniyor. Meridyenler iki kutupta birleşiyor. Oysa Piri Reis’in haritalarında enlem ve boylam çizgileri yerine, istikamet açılarıyla kilit noktalarda birleşen farklı çizgiler kullanılmış. Bu çizgiler “Enerji Izgaraları" olarak adlandırılıyor. Yani çizgilerin birleştiği kilit noktalar, dünyanın belirli enerji merkezlerini simgeliyor


    Rus bilim insanları, Moskova’nın 93 km güneydoğusunda Zarays’ktaki eski taş devrine ait kazı alanında 22.000 öncesine ait mamut dişleri üzerine işlenmiş oymalar buldu. Koni biçimindeki fildişi oyma (yukarıda solda) Paleolitik eserler arasında benzersizdir ve ne işe yaradığı hala bir bilmecedir.





    Alışıldık olmayan bu spiral cisimler, 1991–1993 yılları arasında Rusya’daki Ural Dağları’nın doğusunda bulunan küçük bir dere olan Narada’da bulunmuşlardır. Boyları en fazla 3 cm. olan bu cisimlerden belki inanılmaz ama 0,003 mm. olanları da bulunmuştur. Büyük olanları bakırdan, küçük ve çok küçük olanları ise çok ender rastlanan “tungsten" ve “molybdenum" maddelerinden yapılmıştır.

    Mikroskopla yapılan incelemeler sonucunda, spiraller, kusursuz bir biçimde “altın oran" tekniğiyle yapılmıştı. Daha da şaşırıcı olan şeyse, bütün bilimsel incelemelerin gösterdiği gibi bu cisimlerin yaşlarının 20.000 ile 318.000 yıl arasında değiştiğidir. Bu yaş farkı, cisimlerin bulundukları derinliğe göre değişmektedir...
    Konu MURATS44 tarafından (10.02.2015 Saat 10:25 ) değiştirilmiştir.

Facebook Yorumları

Konu Bilgileri

Şu An Görüntüleyenler

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

    Bu Konu için Etiketler