Simurg veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir. Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur. Türk mitolojisinde karşılığı Tuğrul kuşu'dur.

İsim Avesta'daki mərəγô saênô "Saêna kuşu"ndan türemiştir. Orijinalde bir yırtıcı kuş, kartal veya şahin, olduğu etimolojik olarak aynı olan Sanskritçe śyenaḥ`dan çıkarılabilir.

Halk etimolojisinde ilişkilendirilen ilk öğe Farsça sÄ« "otuz"dur. Fakat tarihi anlamda ilgili değillerdir. Bu kuşun küllerinden yeniden doğduğu da söylentiler arasındadır.

Simurg Kuşu (Zümrüd-ü Anka)

Kaynaklarda verilen Simurg'la ilgili bilgiler büyük ölçüde Anka için verilen bilgilerle benzerlik göstermektedir. Çünkü Simurg Anka'nın Farsça'daki adıdır. Simurg, Anka adı verilen hayalî büyük bir kuş olarak tanımlanmakta olup Simurg kelimesi de "otuz kuş büyüklüğünde" anlamındadır. Simurg-ı ateşîn-per ve simurg-ı zerrîn-per tamlamaları ise, güneş karşılığı kullanılır.

Simurg'la ilgili olarak ayrıca mitolojiye göre Kaf dağının arkasında yaşadığına inanılan bir kuş, Anka kuşu, masal kuşu, Zümrüd-i Anka, Ankâ-yı muğrib denilen hayalî bir kuş tanımları verilmektedir. Elbruz dağında bulunduğuna inanılan Simurg'da her kuştan bir iz bulunduğu için Simurg denilmiştir. Bir başka söylentiye göre Simurg her kuştan bir tüy taşıdığı için vücudu bir kuşlar koleksiyonu gibidir, yüzü insan yüzüne benzer.

Farsça'daki diğer adı da Sireng'tir. Simurg'un aslında bir kuşun adı olmayıp Rüstem'i yetiştiren olgun bir kişinin adı olduğu da söylenmektedir. İran destanlarında iki simurgdan söz edilir. Bunlardan biri Zal ile Rüstem'i koruyan Simurg, diğeri ise İsfendiyar'ın öldürdüğü dev kuştur. Doğduktan sonra babasının emriyle ıssız bir yere bırakılan Şam'ın oğlu Zal'ı Simurg bulup yuvasına götürerek yetiştirmiştir. Simurg'a gaipten gelen bir ses Zal'ın soyunun gelecekte ünlü olacağını bildirmiştir.

İnsan gibi konuşan Simurg Zal'a konuşmayı öğretmiş, sonra da onu abası Şam'a götürmüştür. Simurg ayrılacağı zaman Zal'a tüylerinden birini vermiş ve bir tehlike anında bu tüyün bir kısmını yakmasını söylemiştir. Bu sihirli tüyle çağrılan Simurg, Zal'ın oğlu Rüstem'in doğumu sırasında annesini sarhoş ettikten sonra ona böğrünü açmasını söyler. Yaraya iyi gelecek süt ve miskle karıştırılan otu gösterir. Bundan sonra kuşun bir tüyüyle yarayı ovmak gerekir.

Simurg ikinci ve son kez Rüstem'in İsfendiyar ile savaşı sırasında çağrılır. Rüstem'in ve atı Rahş'ın vücutlarına saplanan okları çıkarır ve onların yaralarını yine tüyleriyle iyileştirir. İsfendiyar'ın öldürdüğü diğer Simurg ise zararlı bir canavardır. Bir dağ üzerinde yaşar. Uçan bir dağa veya siyah bir buluta benzer. Pençesiyle timsahları, parsları ve fili bile kaldırabilir. Her biri kendisi kadar büyük iki yavrusu vardır. Bunlar uçtukları zaman çok büyük bir gölge meydana getirirler.

İsfendiyar Simurg'u her yanına keskin silahlar konulan bir gerdun kullanarak hileyle öldürmüştür. Mitolojik kuşlar Hümâ, Anka ve Simurg'la ilgili olarak kaynaklarda verilen bilgilerden de anlaşılacağı gibi bu kuşlar ve bunlarla ilgili inanç, efsane ve düşünceler belirli noktalarda kesişmektedir. Bu nedenle söz konusu kuşlarla ilgili benzetme öğeleri, telmihler, hayal ve çağrışımlar da birbirine benzemektedir. Ortak yönleri olağanüstü, ulaşılmaz, alışılmadık özelliklere sahip olma Kaf dağında yaşama olan Hümâ, Anka ve Simurg divan şairleri için övgü malzemesi olarak zengin çağrışım ve hayaller üretmeye uygun öğelerdir.

Simurg Anka



Kuşlar, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka’nın Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşadığına ve her şeyi bildiğine inanırlarmış... Kuşlar Simurg Anka’nın, zor duruma düştüklerinde kendilerini kurtaracağına inanırmış. Kuşlar için her şey ters gitmeye başlayınca onlar da Simurg’u beklemeye koyulmuşlar.

Bekledikçe iyice umutsuzluğa kapılıp Simurg’un var olduğundan bile kuşkulanır olmuşlar... En sonunda da umudu kesmişler... Bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsünün Simurg’un kanadından bir tüy bulduğu haberi dillenmiş. Kuşların, Simurg’un varlığına ve kendilerini kurtaracağına dair umutları yeniden alevlenmiş. Dünyadaki tüm kuşlar toplanıp ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş... Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar.

Yorulanlar ve dönenler olmuş. Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp... Papağan, o güzelim tüylerini bahane etmiş; oysa o tüyler yüzünden kapatılırmış kafese... Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış... Baykuş, yıkıntılarını özlemiş... Balıkçıl kuşu bataklığını... Yedi vadi üzerinde uçtukça sayıları gittikçe azalmış... Beş vadiden geçtikten sonra, altıncı vadi “şaşkınlık" ve yedinci vadi “yok oluş" üzerinde neredeyse bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış... Simurg Anka’nın yuvasını bulduklarında öğrenmişler ki; “Simurg Anka", “Otuz Kuş" demekmiş. Onların her biri, birer Simurg’muş... Simurg Anka’yı beklemekten vazgeçerek, “şaşkınlık" ve “yok oluş" yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça; bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak agacina sarılarak yükselmeye baslamis. Yağmurların ve günesin etkisiyle müthis hizla büyümüş ve neredeyse kavak agaciyla ayni boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormus kavağa: “Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?" 10 yilda" demis kavak 10 yilda mi?" diye gülmüs ve çiçeklerini sallamis kabak “Ben neredeyse 2 ayda seninle ayni boya geldim bak!" “Dogru" demis agaç “dogru" Günler günleri kovalamis ve sonbaharin ilk rüzgarları basladiginda Kabak önce üsümeye sonra yapraklarini düsürmeye, soguklar arttikçada asagiya dogru inmeye baslamis. Sormuş endişeyle kavağa: “Neler oluyor bana agaç?" “Ölüyorsun" demis kavak “Niçin?" “Benim on yilda geldigim yere sen iki ayda gelmeye çalistigin için" İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek birbirlerine zekâ gösterisi yaparlardı.

Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynisi üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti. Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komsu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu. Söyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: .. “-Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynisi gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver." Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi.

İyi okumuş, akilli ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi. Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı. İkinci heykele de ayni işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı. Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu. Hükümdar heykelleri gönderen komsu hükümdara cevabi yazdı: “Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.

En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır. Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim.".... Gün yumakları Her sabah kalkıp günün ucundan tutuyorsunuz. Başlıyorsunuz zihninize dolamaya. Doladıkça yumaklaşıyor gün. En son uyumadan önce çıkarıp bir köşeye bırakıyorsunuz. Hayatı eviniz olarak düşünün. İşte o gün yumaklarını o evin içine gelişigüzel bırakıyorsunuz. Her tarafı onlarla dolu evinizin. Alt alta, üst üste, hıncahınç gün yumaklarıyla dolu eviniz. Her gün yeni bir yumağa başlamak zorunda olduğunuzdan, eski yumaklara geri dönme şansınız olmuyor hiç. Orada öylece duruyorlar. Yaşandıkları anda hayatın her yerine kaplayacak kadar büyük olduğunu zannettiğiniz hadiseler o yumağın içinde düğümlü kalıyor, unutulmaya bırakılıyorlar. Evet, her zaman aklınızın bir köşesini, küçük bir köşesini ama, küçük, çok da önemli bulmadığınız bir köşesini meşgul edip duruyorlar. Ama malum, aklınızın rahatlıkla ihmal edilebileceğiniz sayısız küçük önemli köşesi var böyle. Bu sizi rahatlatıyor. Bir şeyi rahatlıkla ihmal edebilmek için, iyi kötü bir mazeretiniz olması gerekiyor çünkü. Neden? Her ihmal kendi sevimsiz yan etkisini doğurma kabiliyetine sahiptir de ondan! Ne gibi yan etkiler? Mesela alelade bir ihmaliniz, kendi boyunca bir yıpratma kampanyası başlatarak boyundan daha büyük kaşıntılar örgütleyebilir benliğinizde. Benliğinize hiçbir zaman gereken hassasiyeti göstermemiş olabilirsiniz... Ama yine de istemezsiniz olur olmaz zamanda ulu orta kaşınmaya başlamasını.

Nasıl diyeyim; insanın kendini olan bitenin akışına bırakıvermesini zorlaştırır bu. Bir nevi dikkat dağıtıcıdır. Bir nevi konsantrasyon bozucu... "Ne olacak ki dikkatimiz dağılsa, konsantrasyonumuz bozulsa, altı üstü günleri yumaklıyoruz şurada" mı dediniz? Demeyin! Gün yumaklama işi ciddi iştir. Savsaklamaya gelmez. Ciddiyetle yumaklanmayan günler bünyelerinde daima küçük de olsa bir çözülme ihtimali taşır. İşte o küçük ihtimal var ya, çok tehlikelidir. Böyle kötü bir sürprizle karşılaşmayı asla istemezsiniz. Yumaklanıp bir köşeye bırakılmış eski günlerinden biri insana nasıl bir fenalık yapabilir? İyi soru! İyi soru olduğu belli, çünkü kötü bir cevabı gerektiriyor. O cevap şu: Eski bir gün, siz bugününüzü yumaklayadururken aniden çözülüp ortalığa saçılırsa, kalbiniz en ince yerinden kırılabilir. Çünkü eski günlerinizden herhangi biri, bir gün aniden karşınıza çıktığında, yumaklamakta olduğunuz günün size ait tek gerçek olmadığını fısıldayacaktır kalbinize. Ortalığa saçılan o günün içinizde uyandırdığı yabancılık duygusu... Tehlikeli olan işte tam da budur.

Bu şöyle bir şeydir: Bir sabah yüzünüzü yıkamak üzere banyoya gittiğinizde aynada kendinizi göremezsiniz! Orada biri vardır ama o siz değilsinizdir. O anda kendinizi hayatsız kalmış hissedersiniz. Aynadaki adamın da bir geçmişi yoktur üstelik. Bu bir kırılmadır. İsterseniz kişilik kırılması deyin adına, isterseniz kalp kırılması... Hatta isterseniz hayat kırılması deyin! Hayatsız bedenler, bedensiz hayatlar... Ne kadar korkunç geliyor kulağa, değil mi? En iyisi siz her sabah kalkın, günün ucundan tutun, başlayın hayatınızı yumağına sarmaya...
Simurg Kuşu (Zümrüd-ü Anka) Simurg Kuşu (Zümrüd-ü Anka) Simurg Kuşu (Zümrüd-ü Anka) Simurg Kuşu (Zümrüd-ü Anka)
Simurg Kuşu (Zümrüd-ü Anka) Simurg Kuşu (Zümrüd-ü Anka) Simurg Kuşu (Zümrüd-ü Anka) Simurg Kuşu (Zümrüd-ü Anka)