Allah’ı Çokça Anmak



Farklılık ortaya koymaya çalışmalar hep şeytandandır. Kendini farklı düşünme, kıdem farklılığına girme, gelecek adına pay sahibi olma arzusu.. bunların hepsi şeytanî tuzaklardır. “Hele bana bir fırsat verilse, bak ben nasıl konuşurum. Kalemimi nasıl konuştururum.." bu mülahazalar insanı Odetta’nın akıbetine sürükler. Ruhunun taşlaşacağı bir son onu bekler. En büyük belalardan birisi insanın kendini farklı görmesidir. İnsanlığın başına büyük felaketler bundan dolayı gelmedi mi? Kendini üstün soy, ari ırk sayanlar dünya savaşlarına sebebiyet verdiler.

“Kul peygamber ol"; Allah’ın Nebi’sine telkini budur. Bütün insanlığı Cennet’e götürecek bir yol bulsam, yine ben farklı bir insan değilim; kabul buyururlarsa “insanlar içinden bir insanım" mülahazasını hep taşımamız lazım. Asr-ı saadette habeşî ile kureyşî arasında hiçbir fark yoktu. Ama bugün maalesef biraz mürekkep yalayanlar farklılık sendromundan kurtulamıyorlar. Sanki mürekkepte bir virüs var, ondan virüs kapıyorlar.

Allah’ı Çokça Anmak


İnsanlar Allah’ı daha çok zikretmelidir. Tecelliyat-ı ilahiyenin binini birden bir anda duysan bile, milyonunu bir anda duyabilme ve tırnağının ucundan bütün hücrelerine kadar bunu hissedebilme cehdi olmalıdır. Allah bizleri şekilcilikten, görüntüden, suretten halâs eylesin ve mana-yı hakikiye ulaştırsın. Ama maalesef Cenabı Hakk’ın bu kadar lütufları karşısında bizler hala daha suretle uğraşıyoruz, şekilde kalıyoruz. Bir “La ilahe illallah" derken, çok arzu ediyorum ki: O anda Cenab-ı Hakk’ın bütün isimlerini, bütün tecellilerini bir anda duyabileyim, bir anda onlarla dolayım. Cenab-ı Hakk’ı anarken kendimize göre değil, O’nun büyüklüğüne, enginliğine göre anmak için insan kendini zorlamalı. Otuz sene-kırk sene demeden ısrarlı olmalı. Kendi darlığımızla değil, o tecelli-yi ilahiyi kendi enginliği içinde anlamalıyız.

Hasta Ruhlar


Bir insan devamlı kendini anlatma, kendini beğendirme lüzumunu duyuyorsa, o Allah’ın hasis bir kulu demektir. Her fırsatı kendisi için değerlendirmeye kalkanlar, hem aklen, hem ruhen, hem de itikadî açıdan noksan ve marazlı zavallılardır. Millet sana teveccüh ediyorsa, sana bir alaka gösteriyorsa bu krediyi ancak dinin için, Allah’ın ismini yüceltmek için kullanabilirsin.

Yorgunluk


Biz aslında kulluktan yana bir yorgunluk yaşıyoruz. Hepimiz yorgun asker gibiyiz, adeta ibadetlerden yorulmuşuz. Bir bıkkınlık var. Müslümanlığa çok avamca bakıyoruz. Kalblerimizde onu çok daraltıyor, sığlaştırıyoruz. Bütün Ramazan boyunca ekranlarda bir şeyler konuşuldu, din anlatıldı ama hiçbirisi yeni müslüman olmuş bir zenci kadının konuştuğu kadar anlamlı konuşmadı. O ne güzel şuur, meseleleri ne güzel kavrama... Biz ülfetin zebunu olmuşuz. Değerler gözümüzde renk atmış, matlaşmış, bizde heyecan uyarmıyor. İbadetleri şeker-şerbet yudumlar gibi eda edemiyoruz. Nedir bu mekr-i ilahi bilemiyorum? Neden duyamıyoruz? Neden heyecan yok? Her namazda cemaattan bir-iki insanın içi geçse bu konsantrasyon ruhlarda çok şey ifade edebilir. Ama neden olmuyor, bilemiyorum?

Neden Heyecan Yok?


Okuduğumuz Kur’an-ı Kerim ve yaptığımız evrad u ezkarın şuursuzca yapılması matlup değilse de, böyle yapılırsa da bir kısım duygularımıza hitap eder ve bu itibarla istifade etmiş oluruz. Ümit ederiz ki; tıpkı yağmur taneleri gibi, toprağın bağrındaki tohumların uyarılmasına vesile olur. Insana düşen daha derince istifade edebilmesidir. Daha derin mülahazalara açılabilmek için de insanın kendini biraz zorlaması lazımdır. Her kelimeyi, her ifadeyi bir idrak ve şuur içinde kalbin derinliklerine bir cehd ile indirmek gerekir. Şuurluca duyabilme, biri bin yapar. Şuurluca okuyamıyorum diyerek terk etmek de hata olur.
Her zaman aynı yüksek ruh halini yaşayamama, kabz halinden kaynaklanıyor olabilir. Aslında bu durum da müsbet yolda değerlendirilebilir. Zira kabz hali, basta açılmanın yoludur. Kabz, bast kapısının tokmağıdır.

Biz Yumurtanın İçindeki Civciv Gibiyiz


Bu alemdeki durumumuz aynen yumurta içindeki civcivin hali gibi. Yumurtanın içindeki civcive “Dışarıda bir dünya var" deseniz o inanmaz, “Hadi be sende!" der. Biz de onun gibi ahireti hesap edemiyoruz. İnsan bir bilebilse, “Bir ömür boyu dişimi sıkıp keşke daha fazlasına katlansaydım" diyecek; ama iş işten geçmiş olacak. Burada her bir gayret, orada inkişafa vesile olur. Zaten insan burada meşru daire ile iktifa etse bir mahrumiyet yaşamış olmaz. Herkes bulunduğu konumun hakkını vermeye çalışmalı. Bütün mesele bu...

Eşyanın Perde Arkası


Sofistler diyor ki: “Dış dünya bizim gördüğümüz şekilde değildir. Bizim gördüğümüzü sandığımız şeyler zihinlerimizdeki algılardan ibarettir." Tasavvufî manâda eşyanın perde arkası dediğimiz şey bundan farklıdır. Bizde “Hakâiku’l-eşya sabitetün-eşyanın hakikatı, varlığı sabittir." bir prensiptir. Bunun ötesinde mesela sizden şu ağacın bir resmini istesem gördüğünüz şeyi tasvir edersiniz. Ancak ağaç ondan ibaret değildir. Ağacın bir de görülmeyen portresi vardır ki o da ekosistemdeki yeri, oksijen-karbondioksit alış-verişi, fotosentez faaliyetleri vs... Onun için bir biyolog ağaçta herkesin gördüğünden daha derince, farklı şeyler görür. Çünkü onun bu konuda farklı ihtisası vardır. Aynen bunun gibi bazı konularda derinleşmiş olanlar eşya ve hadiselerin çehrelerinde onun perde arkasını müşahede edebilirler. Mesela; bir ağaca bakar, onda Allah’ın isim ve sıfatlarının ayan-beyan tecelli ettiğini görürler.

Eşyanın çehresinde görülen şeyler objektif de değildir. Yani herkes aynı şeyi görmez. Mesela; yukarıda arzedilen misalde, bir ağaçta biyolog farklı şeyi görür, fizikçi farklı şeyi görür, marangoz daha farklı bir şeyi... Ayrıca bunlar kendi içlerinde de derinliklerine göre farklı sınıflara ayrılırlar. Bu durum, görülen şeyin yanlışlığını veya tutarsızlığını göstermez. Bakanların farklılığı böyle bir farklılığa sebebiyet verir.