İşte o gün zalim, parmaklarını ısırır ve şöyle der: 'Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim!" (Furkân, 25/27-28)


Âyet-i kerime “İşte o gün" ifadesiyle dehşet verici bir günden haber vererek başlıyor ve akabinde, yüz ekşiten böyle bir günde zalim kişinin esef ve pişmanlık duyguları içinde parmaklarını ısıracağını bildiriyor. Arapçada bir idyum olan “parmak ısırma" tabiri, insanın telehhüf (esefle hayıflanma, ağlayıp sızlanma), teessür (üzüntü ve kederle iki büklüm olma) ve tahassür (hasretle yanıp yakılma) duyguları içindeki pişmanlık hâlini ifade etmek için kullanılır.

Ayetin devamında, zalimin pişmanlık duygusu şu ifadelerle dile getirilir: “Keşke o şanı yüce peygamberle beraber aynı yolu tutup gitseydim." Zalimin duyduğu pişmanlık sadece bununla sınırlı değildir. O, hasret ve keder içindeki pişmanlık hâlini bir de şu ifadelerle dile getirir: “Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim!" Yani “Keşke falan haini, densizi dost edinip, onun alkışçısı olmasaydım! Keşke sapıkların yoluna gitmeseydim!"

Ne var ki onun ahiretteki bu “keşke"leri kendisine hiçbir fayda vermeyecek, bilâkis nedametini ikileştirecektir. Farklı bir tabirle orada “keşke" demek, beyhude enerji sarf etmek olacağından, sadece insanın musibetini katlayacaktır.

“Keşke"lerin En Büyüğü



Ahirette insanı, üzüntü ve pişmanlıkla iki büklüm hâle getirecek, onu içten içe yakıp kavuracak ve esefle “keşke" dedirtecek pek çok günah ve yanlışlık olsa da, bunların en başta geleni küfürdür. Çünkü baştan başa bütün kâinat, cümle cümle, kelime kelime, harf harf Allah'ı ilân etmektedir. Evet, insan önyargısız ve insaflı bir şekilde kâinat kitabına kulak verdiğinde, ondaki hangi kelime, hatta hangi harfi dinlese hepsinden “Lâ ilâhe illallah" sesini işitecektir. Bu apaçık gerçekten dolayıdır ki, İmam Maturidî Hazretleri, kendilerine peygamber gönderilmemiş insanların bile Allah'ı bilmekle mükellef olduklarını ifade etmiştir.

Hidayete erdikten sonra tekrar dalâlete düşme de ötede insana “keşke" dedirtecek büyük günahlardan bir diğeridir. Zira imanla küfür, hidayetle dalâlet arasında ince bir perde vardır ve insan küçük bir hareketle kendini hemen öbür tarafta bulabilir. Bundan dolayıdır ki, inanan insanlar olarak biz, sünnetleriyle beraber kıldığımız beş vakit namazda günde kırk defa Cenâb-ı Hak'tan sırat-ı müstakim talebinde bulunuyor; daha sonra da Allah'ın, nimetleriyle donattığı insanların yoluna tâbi olmayı istiyoruz.

Başka bir ayette Allah Teâlâ'nın nimetlerine mazhar olan kimselerin, nebiler, sıddıklar, şehitler ve salih kimseler olduğu ifade ediliyor. (Nisa, 4/69) İşte biz her gün namazlarımızda kırk defa Cenâb-ı Hakk'tan bizi bu dört zümrenin yoluna hidayet eylemesini diliyoruz. Arkasından da, Allah'ın azamet ve rahmetine sığınıyor ve böyle bir hidayetten sonra, “Allah'ım bizi gazaba uğramış ve sapmışlar güruhundan olmaya mahkûm eyleme!" diyoruz.

Demek ki, “Artık biz yolumuzu bulduk. Bu vakitten sonra bu yolda hiç kaymadan, düşmeden, sürçmeden, devrilmeden, kündeye gelmeden, şeytanın oyunlarına takılmadan hedefimize varırız." şeklindeki düşünce sadece bir kuruntudur. Zira hiç kimsenin, bulunduğu yolda son nefesini teslim edinceye kadar yürüme teminatı yoktur. Hatta bu konuda emniyete kapılan bir insan, kendi emniyetini tehlikeye atmış demektir. Zira akıbetinden emin olan bir kimsenin, akıbetinden endişe edilir. Bu itibarla insan her an, hidayetten sonra tekrar dalâlete düşebileceği endişesiyle tir tir titremeli ve bu konuda sürekli ciddî bir metafizik gerilim içinde bulunmalıdır.

Ahirette Pişman Olmamak için



Ahirette bu tür faydasız “keşke"lerin ağına düşmemek için, burada yapılması gerekene gelince; o da hayat boyu, kulluk mükellefiyetlerini ciddî bir havf ve reca dengesi içinde arızasız ve kusursuz bir şekilde yerine getirmeye çalışmaktır. Bunu gerçekleştirmek de haşyet duyan bir kalbe bağlıdır. Zira Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Şayet onun kalbinde huşu olsaydı, organları da haşyet içinde olurdu." (Tirmizî) buyurmuştur. Zira bir insanın kalbindeki haşyet, onun tavır ve davranışlarına da akseder ve zamanla onun aza ve cevarihi de haşyetle tir tir titrer hâle gelir. Öyle ki, böyle bir insanın gözünün irisinde bile, bir havf titreyişinin bulunduğu görülür. İşte insan, bir taraftan Allah'ın azamet ve ululuğu karşısında hicap duygusuyla iki büklüm olur diğer taraftan O'nun rahmetinin enginliğine güvenir ve hayatını böyle bir hassasiyet ve denge içinde sürdürürse, ötede de “ah-vah"larla, “keşke"lerle nedamet yaşama durumuna düşmekten kendini korumuş olur.

Aynı zamanda insan, sohbet-i Cânân'la da, ahirette “keşke"lerle inleyebileceği feci bir akıbete sürükleyecek olumsuzlukların önüne daha baştan geçebilir. Süleyman Çelebi'nin ifadesiyle;

Her nefeste Allah adın de müdâm,

Allah adıyla olur her iş tamam.

Aynı hakikati başka bir hak dostu da şöyle dile getirir:

Keşke sevdiğimi sevse kamu halk u cihan;

Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa..!

Evet, eğer biz oturup kalktığımız her yerde hep O'ndan bahseder, meclislerimizi O'nunla nurlandırır ve zamanımızı O'nunla âdeta buutlara sığmayan bir derinliğe ulaştırabilirsek, ötede bize “keşke" dedirtecek pek çok olumsuzluğun da önünü almış oluruz.