Havanın açık olduğu bir gece yalıtılmış kuytu bir köşe bulup bir süre yıldızları izlerseniz, gördüğünüz şeyin görkemi karşısında hayranlık duymaya başlarsınız.

Üzerinizi örten merak uyandırıcı binlerce yıldızın sessiz, dingin ve huzur dolu görüntüsüne bakmak basit ama etkileyici bir deneyimdir. Oysa kendi ekseninde saatte bin kilometreden daha hızlı dönen dev bir kayanın üzerinde yaşıyoruz.

Bunun yanında yoldaşımız Ay ile birlikte Güneş’in çevresinde çembere benzer dev bir yörüngede saatte yaklaşık yüz bin kilometre hızla yolculuk ediyoruz ve kütleçekimi diye adlandırdığımız uzay-zaman eğikliği nedeniyle sürekli bu döngünün içinde tutuluyoruz. Küçük bir gökadanın bir parçasıyız.

Daha başka milyarlarcasıyla birlikte gökadalar arası boşluktaki kütleçekimsel bir garipliğe doğru uzayda sürükleniyoruz. Bunlar, sezgisel olarak kolayca kavrayabileceğimiz olgular değil; gerçekte sağduyuya dayanan bütün deneyimlerimize ters düşüyorlar.

Çünkü aslında her gün doğan ve batan bir güneşin aydınlattığı durgun bir yüzeyde yaşıyoruz. Bu nedenle “Orada ne var?" sorusuna verdiğimiz yanıt ile kozmosun gerçekliğinin örtüşebilmesi için çok çaba harcanmasının, çok zaman geçmesinin ve çok ıstırap çekilmesinin gerekmiş olması hiç de şaşırtıcı değil. Bu, yaklaşık dört yüz yıl önce müthiş bir kargaşa döneminde başlayan olağanüstü bir öyküdür.