Rivayet olundu. Allah’ın dostlarından bir arif haccetmeye niyetlendi. Yol hazırlığı yaptı. Arifin küçük bir oğlu vardı. Babasına sordu:

-"Babal Nereye gidiyorsun?" Arif:

-"Beytüllah’a (Allah’ın evine) gidiyorum," dedi. Çocuk, beytüllahı (Ka’beyi) gören, Ka’benin Rabbini de göreceğini sandı. (Çocuk Allahı görme aşkıyla, babasına):

-"Baba neden beni de beraberinde götürmüyorsun?" dedi. Arif:

-"Oğlum! Sen daha buna elverişli değilsin. Yolculuğa dayanamazsın, sana haccetmek farz değil," dedi.

Çocuk ağladı. Çocuğunun çok ağlamasına dayanamayan baba, oğlunu da mecburen yanına alıp, yolculuğa çıktı. Mikâta vardıklarında, ihrama girib telbiye getirdiler. Harem-i şerife girdiler. Beytüllah göründüğünde, çocuk saygı gösterdi ve yere düşüp öldü. Babası dehşete düştü.

-"Oğlum nerede? Ciğer pareme ne oldu?" dedi. Beytin zaviye¬sinden bir ses geldi:

-"Sen beyti kasdettin (senin maksadın Ka’beyi görmekti) Ka’beyi gördün. Oğlun Rabbini görmeyi kasdetti ve o Rabbini gördü, Rabbine kavuştu." Çocuğun ölüsü onların gözlerinin önünde yükselip kayıp oldu. Gizliden şöyle bir ses işittiler:

-"0 hiç bir yerde değildir. 0 ne yerdedir, ne cennettedir. Belki Güçlü padişahın huzurunda doğruluk koltuklarındadırlar.
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi – Fatih Yayınevi: 2/48-49