-Sultan oturmuş genç kızın yanı başına. Okumaya çalışmış onu uykusunda. Aşk gibi, hicran gibi bir şeymiş. Eksikmiş, eksik olduğu kadar da fazla. Bir rüya tadında da tammış aslında. -

Mevlevî uzatmış elini dervişin gönlüne. Derviş uzatmış elini Mevlevî’nin gönlüne. Dinlemişler bir süre birbirlerini. Sonra susup dalmışlar bir derin uykuya.

Aşk ağır ama engel tanımaz. Aşk hafif, hayatın kendisi engel. Uykusunda, dervişin tek kalmış sol gözünden bir damla yaş akmış. Gönül gözü körleşmiş. Karanlıklarda kalmış. Ne yapacağını şaşırmış. Mevlevî’nin elini aramış her yerde, bulamamış. Yalvarıp yakarmış gözünü vermesi için:

- Allah’ın aşkına ver bana gözümü. Gözüm olmadan göremem ben. Yaşamam için görmem lâzım. Göremezsem ölürüm ben.
Ne bir ses veren olmuş, ne duyan olmuş; derviş karanlık dünyasında yapayalnız kahrolmuş. Ağlamış, sızlamış; ne kadar gözyaşı varsa gözünden gönlüne akıtmış. Zavallı gönlü karanlıkların içinde gözyaşına boğulmuş. Tuzlar kurumuş, donmuş. Yaşlar akmış, tükenmiş. Sonunda yaşlar arasında bayılmış.

Hala Sultan, otururken küçücük Kıbrıs adasının küçücük gölü Tuz Gölü yakınında, bir garip hıçkırık duymuş. Aşk gibi, hicran gibi bir şeymiş. Bu ses nerden, kimden gelir diye merak etmiş. Kalkmış yattığı yerden, varmış Tuz Gölünün kıyısına. Bakmış, kızıl saçlı bir derviş. Bir yandan sayıklarken uykusunda, bir yandan derin derin iç çekermiş.

Sultan oturmuş genç kızın yanı başına. Okumaya çalışmış onu uykusunda. Aşk gibi, hicran gibi bir şeymiş. Eksikmiş, eksik olduğu kadar da fazla. Bir rüya tadında da tammış aslında.

Derviş bir süre sonra susamış, uyanmış sızdığı uykusundan. Öyle kurak öyle susuz kalmış ki, çatlak çatlak dudaklarıyla su istemiş. Sol gözünü araladığında elinde bir testi suyla Hala Sultan’ı bulmuş karşısında. Sultan uzatmış suyu, derviş içmiş kana kana.
Boş testiyi almış eline Hala Sultan, bakmış içine; bir gözyaşı görmüş, bir de acı derinde. Hala Sultan sormuş:

- Neden bu acı ey kızıl saçlı derviş?

- Yarimden ayrı düştüm, gözümden ayrı. Ben tam olamam artık bundan gayrı. Bir rüya gördüm tatlı mı tatlı. Siyah saçlı Ceylan bakışını görür görmez gözlerimden biri fırladı. Ceylan bakışlı aldı gözümü, gözümü alırken kaptı gönlümü. Kaptı da gitti bilinmeze. Aradım, bir türlü bulamadım Akdeniz’de. Tuttum, bir aşkgözlü kuşun peşinden gittim, vardım Kız Kulesi’ne. Baktım, Ceylan bakışlım orada. Durdum, elimi de sundum aşkımı da. Bakıştık bir süre, seviştik sözle. Ne olduğunu anlamadan kaybolduk sonra. Bir karanlık yola düştüm. Orda benden içre kaçtı ben. Ben kovaladım, o kayboldu. Bir karanlık diyâra vardım, yollar hep kapalı. Ne ışık vardı göreceğim, ne de bir yer. Her adımımda dikenler sarmaşık gibi sarıldı benden içeri. Mevlevî’m kayıp, Sultanım. O kayboldu, ben de kayıbım artık. O yok oldu, yüreğim soldu Sultanım. Ben ağlamayayım da kimler ağlasın?

- Neylersin ey derviş. Gönül bu, aşk ile dolmuş. Işığını kaybetmiş, Hala Sultan Tekkesine varmış. Var bir sebebi burada olmanın. Var olmalı sebebi burada Tuz Gölü’nün olmasının. Sorarım sana ey derviş, beden burada sen neredesin?

- Bana beni sorma Sultan. Bana bensizliği sor. Bensizliği sakın anlatma, gel bensizliği bende gör.

Hala Sultan, oturmuş karşısına dervişin. Başlamış okumaya sol gözünü:

- Yazık ki, sağ gözünü kaybedeli, sol gözün de köreldi. Sol gözün köreleli gönül gözün silinmiş. Bir şairin şiirsiz kalışı gibi; bir mektubun sahipsiz kalışı gibi, bir müziğin notasız kalışı gibi, gönülsüz kaldın derviş. Ben sana derman veremem, varsın kızıl saçların aşkı sana getirsin.

Bu sözler karşısında, zaten ümitsiz olan derviş, başlamış bir yanık türkü çığırmaya. Bir yandan da kızıl saçlarını tel tel açmaya:

Hem ağlarım, hem koparım
Kızıl saçlar, dalım kurak
Hem yanarım, hem donarım
Ela gözler beri gel bak.
Hem ölürüm, hem yaşarım
Gönül gözüm bana bırak
Nerdesin ey Mevlevî, nerdesin?
Şu zavallı deliyi özgür bırak...

Başlamış Tuz Gölü taşmaya göz yaşlarıyla. Akıp varmış Akdeniz’e, Akdeniz kaçıp gitmiş Ege’ye, Ege ulaşmış Karadeniz’e, ulaşmış da; Anadolu’nun ortasına uykuya yatan Tuz Gölüne ulaşamamış. Meğer ceylan bakışlı Mevlevî orada uykuya dalmış. Uyumuş, uyanmış, uyanmış, uyumuş. Bir elindeki göze bakmış, bir gönlüdeki göze. Görmüş ki, yarım kalan gönül gözü solmaya başlamış; anlamış ki uzaklarda derviş ölmeye başlamış.

Karar vermiş aramaya aşkgözlü kuşu. Yol almış, yollar aşmış. Çağırmış, bağırmış duyan olmamış. Ağlamış, sızlamış bakan olmamış. Nihayet gerisin geri Tuz Gölü’ne dönmüş. Bir umut ya, dervişi belki orada bulurmuş. Varmış Tuz Gölü’nü başına. Bakmış, ne iz var ne sevda. Elindeki gönül gözü kuruyunca başlamış Mevlevî ağlamaya. Ağlamış, ağlamış, Tuz Gölü taşmış; ağlamış ağlamış bulutlar dolmuş. Gökyüzü ortak olmuş bu yasa; başlamış hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Her gök gürültüsü birleşmiş birbiriyle; varmış ulaşmış Kız Kulesi yanında uyuyan aşkgözlü kuşa.

Aşkgözlü kuş, uykuya dalmış; aşkgözlü kuş aşkı unutmuş. Aşk gözlü kuş şimşeklerle uyanmış; aşkgözüyle olanları anlamış. Hemen bulutlara sarılıp Tuz Gölü’ne uçmuş. Bakmış ki; Mevlevî elinde kör bir göz ağlar dururmuş. Tutmuş Mevlevî’yi pençeleriyle başlamış yükselmeye. Mevlevî uçmuş ferahlamış; Mevlevî yaklaşmış içi yanmış. Elinde kör göz, yüreğinde kör aşk; bir rüzgâra; bir güneşe sarılmış. Bir yanmış, bir ferahlamış. Sonunda Akdeniz’in ortasındaki küçük adaya varmış.

(-Tuz Gölü, bir değil iki imiş.
İşte aşk iki olursa bölünüp ölür imiş.
Akdeniz büyükmüş, kocamanmış.
Anadolu’yu dolaşmış, bir küçük göle varamamış.
Kız Kulesi, kulesine hapsettiği kızı öldüren yılana kanmış.
Yılan ısırdığı her gönle ölüm uykusunu serpmiş. -)

Tuz Gölü’ne varmış varmasına da Aşkgözlü kuş kör olmuş, Mevlevî sararmış, derviş solmuş. Tuz Gölü sakin, Tuz Gölü sessiz. Ölüm sessizliği misâli uyur gezermiş. Gezerken Hala Sultan’ın mekânına bir işaret bırakmış. Aşk gözlü kuş o işaretle Hala Sultan’ın yanına varmış. Mevlevî atlamış pençelerden toprağa; can’ının kokusunu duymuş sarılmış yere. Hala Sultan, dışarıda bir gürültü duymuş, karışık hıçkırıkla. Aşk gibi, hicran gibi bir şeymiş. Varmış gitmiş ki Mevlevî’nin yanına, Mevlevî ayaklarına kapanmış:

- Söyle Sultanım, sevdiğim nerde? Söyle Sultanım, cananım nerde?

Hala Sultan, hiçbir şey söylemeden tekkenin kapısını göstermiş. Mevlevî, koşarak tekkeden içeri girmiş. Bakmış, tekkenin ortasında bir büyük bahçe. Bahçenin ortasında bir büyük çeşme. Sular akar, aşkı fısıldar. Sular susar, yas tutar. Çeşmenin yanında küçük bir yatak. Küçük yatağın içinde, bir kızıl melek. Öyle sevinmiş ki gördüğü görüntüye, yanına varıp hemen takmış gözü canın gönlüne.
Gözleri aralanmış dervişin, bakmış Mevlevî’ye. Mevlevî sevincinden sımsıkı sarmış dervişi; öpmüş doyasıya. Dervişin bedeni soğukmuş oysa. Mevlevî başlamış ağlayarak anlatmaya:

- Sensizlik yaktı canım. Aşksızlık yıktı. Seni bulmak için düştüm yollara. Sonunda vardım ya yanına. Sensizliğin acısı varsın kalsın yanıma. Sen varsın bundan sonra.

Derviş soğuk bedenini kıpırdatmış hafifçe. Uzaklaşmış Mevlevî’den biraz, bakmış acıyla gözlerine. Dökülmüş birkaç kelime:

- Bana bensizliği anlatma. Bensizliğin ne olduğunu gel bende gör. Bana sensizliği sorma. Bakınca göreceksin bensizliğin aynasına.

Derviş, toplamış gönlünde ne kadar aşk varsa bırakmış Mevlevî’nin bağrına. Sonra yummuş gözlerini usulca.
Mevlevî gördüğüne inanamamış. Can dervişin gidişini kabul edememiş. Hıçkırarak ağlamaya başlamış. Gökyüzü duymuş sesini, katılmış tutulan yasa. Mevlevî ağlamış, gökyüzü ağlamış; hıçkırıklar şimşek olup toprağı dağlamış. Toprak yarılmış, toprak açılmış; arasından yeşil dallar uzanmış. Yeşil dallar uzamış, büyümüş; kızıl tohumlar uyanıp çiçek açmış. Mevlevî kızıl aşkçiçeğine sarınıp, öylece kalakalmış (derin bir uykuya dalmış).

*
Masallar, bir varmış bir yokmuş diye başlar hep. Bir var ama aslında bir yok... Ben de masalıma öyle başladım ve öyle bitirdim. Bir var olmuş, bir yok. Bir yok olmuş; bir daha beri gelmemiş. Bir varmış, hiç kalmış. Bir yokmuş, her zaman olacakmış...

***

Aşk ağır ama engel tanımaz. Aşk hafif, hayatın kendisi engel. Dilim varmıyor sonunu yazmaya deye deye vardım masalın sonuna. Eller dokundu, eller ayrıldı. Varın siz seçin gayrı hangisi gerçek, hangisi rüya?