Kader nedir?

- Kader Nedir? Bir insanın, bir hayvanın, bir şehir veya bir ulusun yeryüzündeki var oluş sürecinde onun yaşamını yönlendiren etkilerin tümüdür. Ancak bizim inceleme alanımızı insanın kaderi oluşturduğu için biz sadece insana yönelik bilgilere...

  1. #1
    Kader nedir?

    Kader Nedir?



    Bir insanın, bir hayvanın, bir şehir veya bir ulusun yeryüzündeki var oluş sürecinde onun yaşamını yönlendiren etkilerin tümüdür. Ancak bizim inceleme alanımızı insanın kaderi oluşturduğu için biz sadece insana yönelik bilgilere ağırlık vereceğiz. Unutulmaması gereken bir noktada şudur ki; bir sokak kedisiyle, bir ev kedisinin, tarih sahnesinde var olmuş şehirler ve ulusların her birinin kendisine özgü bir kaderi vardır. İnsanın kaderine gelince......İki türlü kaderimiz vardır.

    1.) Mutlak kaderimiz, yani İrade-i külli:



    Evrendeki İlahi bilgisayar olarak kabul edilen Levh-i mahfuzda kayıtlı olan ve Allah'ın iradesini yansıtan kesin ve değişmeyen kaderimizdir. Bu kader dua, büyü veya hiç bir güç, tedbir ve gayretle değiştirilemez. Bizim istek ve bilgimiz dışında oluşan bu kaderin kapsamına, doğduğumuz memleket, dönem, ailemiz, eşimiz, evladımız, işimiz, ecelimiz ve yaşamımızın derinden etkileyecek ve şekillendirecek olaylar girmektedir.

    2.) Muallak kaderimiz, yani İrade-i cüzi:



    Bu ise kişinin kendi iradesini kullanarak kaderini ve yaşamını şekillendirmesi olarak açıklanabilir. Bunlara özel zevklerimiz, meraklarımız, ikili ilişkilerimiz, olaylar karşısında verdiğimiz tepkiler ve bu tepki ve davranışlarımızı kontrol etme becerilerimiz örnek olarak gösterilebilir.
    Mutlak kaderimizi oynanan bir oyunun kurallarına benzetecek olursak, muallak kaderimiz ise oyuncunun bu oyunu oynarken gösterdiği becerilerin tümüdür. Buna en iyi örnek olarak tavla oyununu göstermek mümkündür. Tavla oyununun kendisine özgü kuralları mutlak kader olarak kabul edilmelidir. Gelen zara göre oyuncunun pulunu kaçması, kapı alması, bazen rakip oyuncunun pulunu kırması nasıl bir ustalık gerektiriyorsa, kişide yaşarken aynı ustalığı göstererek yaşamını şekillendirebilir. Oyuncunun oyun süresince zarının iyi gelmesi oyuncu usta değilse maçı kazanmasına yetmeyeceği gibi zarı pek iyi gelmese de usta bir oyuncunun maçı kazanma şansı oldukça yüksektir. Çocukluğu ve gençliği sorunlu olan bir kişi zamanla yaşamını akıllıca şekillendireceği gibi, yaşamı her bakımdan olumlu olan bir kişinin yanlış davranışları onun yaşamında çok kısa bir süre sonra olumsuz olayların görülmesine neden olacaktır. Ama imkanları kısıtlı bir insan akıllı hedeflere yönelerek yaşamını belli bir süre de olumsuzdan olumluya dönüştürebilir. Yani o kişi, gelen zarlar iyi olmasa da oyunu iyi oynayarak maçı kazanmıştır. Hatta kaderi bir kişinin yaşamını şekillendiren olaylar dizisi olarak görmekten ziyade, o insanın evrensel gelişimini ve tekamülünü sağlayan bir eğitim programı olarak kabul etmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

  2. #2
    Cüzi İrade

    Cüzi irade, İstemek, arzu etmek, tercih etmek, insanın Allah'a itaat veya ona isyan etmesi ile ilgili olan sınırlı iradesi. Alternatiflerden birine meyletme kabiliyeti bulunanın, iradesi vardır demektir. Yaptığı işlerde insanın böyle bir tercih kabiliyeti var mıdır? Varsa, sınırları nelerdir? İslâm düşünürleri bu sorulara ne cevap vermişlerdir?

    İslâm düşünürlerini meşgul eden ve hakkında farklı görüşler ileri sürülen en önemli konulardan biri de, insanın iradesi konusudur. Mesele, kaderle yakından ilgilidir.

    Her şeyin yaratıcısının Allah olduğu, O'nun irade ve maşietinin mutlaka olup bunun hilâfına bir şeyin vuku bulmasının mümkün olmadığı, Kurân'da açık açık ifade edilmektedir. Buna rağmen kul, yaptıklarından dolayı hesaba çekilecek; mükâfat ya da ceza görecektir. Kulun sorumluluğunun gerekçe ve dayanağı nedir? Kulun davranış hürriyeti var mıdır ki sorumlu tutulmaktadır?

    Bu konuda üç temel görüş ileri sürülmüştür. Bu görüşlerden birini, kader konusuyla çok meşgul olmaları sebebiyle olacak ki, Kaderiyye diye isimlendirilen Mutezile; diğerini Cebriyye; üçüncüsünü de Ehl-i Sünnet temsil etmektedir.

    Bu mezhepler, ileri sürülen görüşlerin odak noktalarıdır. Çünkü bu görüşler arasında, şuna ya da buna yakın görüşler ileri süren kişi ya da fırkalar var olagelmiştir. Biz burada olanlardan sarfı nazar ederek bu üç mezhebin temel görüşlerini ve dayandıkları delilleri özet olarak incelemeğe çalışacağız.

    Kaderiyye (Mutezile) mezhebinin görüşü



    Kullar, iradelerinde tamamen hür ve bağımsızdır. Zira Mutezileye göre irade fiildir. Bunda Allah'ın bir rolü yoktur. Bir bakıma insan, fiillerinin yaratıcısıdır; onları işleyip işlememekte tamamen serbesttir. Özellikle kötü fiiller açısından bu böyledir. "Allah'ın iradesi kötü fiillere taalluk etmez. O sadece iyiyi diler" [1]

    Kaderiyyeyi bu görüşe sevk eden âmil, beş temel prensiplerinden biri olan "Allah'ın adaleti"ne bakış açılarıdır. Onlara göre, Allah'ın kullarının fiillerinde bir etkisinin olmaması, adaletinin ve kullara zulmetmemesinin bir gereğidir. Eğer Allah, kulun kötü bir fiilî yapmasında bir katkısı varsa, sonra da kulu bu kötü fiilinden dolayı cezalandırıyorsa, bu, O'nun adaletiyle bağdaşmaz. O halde kul, tamamen bağımsız olmalı ki, yaptıklarından dolayı hesaba çekilebilsin.

    Bu görüşleri için ileri sürdükleri delillerden birkaçı şöyledir:



    "Bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine varan bir yol tutar." (el-Kehf 18/29) ".... Eğer (o süre) içinde dönerlerse Allah bağışlayan, merhamet edendir." (el-Bakara, 2/226). "İşte bu ellerinizin yapıp öne sürdüğü işler yüzündendir. Yoksa Allah, kullara zulmedici değildir." (Enfal 8/51). "Bir millet, kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez" (Ra'd 13/11).

    Görüldüğü gibi bu âyetlerde kulların fiilleri kendilerine isnad edilmektedir.

    Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadiste şöyle buyurmaktadır: "Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Sonra ana-babası onu ya Yahudileştirir, ya Mecusileştirir, yahut Hıristiyanlaştırır... " [2]

    Hatta kaderi mazeret olarak ileri sürenlere karşı Allah, bu mazeretlerinin doğru olmadığını, yaptıklarının kendilerine ait olduğunu söylemektedir:

    "(Allah'a) ortak koşanlar: Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O'ndan başka hiç bir şeye tapmazdık ve O'nsuz hiç bir şeyi haram kılmazdık dediler. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen yalnız açıkça tebliğ etmek değil mi" (en-Nahl, 16/35).

    Mûtezile içerisinde kaderi inkâr etmekte o kadar aşırı gidenler vardır ki, bunlar, insanların ne yapacakları konusunda Allah'ın önceden bir bilgisinin bulunduğunu dahi inkâr ederler ve kul, kendi iradesiyle karar verip o fiili işledikten sonra ancak Allah'ın o şeyden haberdar olduğunu söylerler.

    Cebriyye mezhebinin görüşü Kaderiyye mezhebine reaksiyon olarak ortaya çıkan Cebriyye mezhebine göre, insanın hiçbir irâdî hürriyeti yoktur. Allah önceden her şeyi takdir etmiştir. Kul, bu takdir edilmiş şeyleri yapmak zorundadır. Yukarıdan gelen su nasıl aşağıya doğru akmağa, yukarıya fırlatılan taş nasıl geri dönmeğe mahkûm ise, insan da kaderinde yazılı olan şeyleri yapmağa mahkûmdur. İnsan âdeta önceden programlanmış bir robot gibidir. Nasıl programlanmışsa, onu yapar.

    Cebriyye'nin bu görüşlerine dayanak olarak ileri sürdükleri naslardan bir kısmı şöyledir:

    "Allah birini şaşırtmak isterse, sen onun için Allah'a karşı hiç bir şey yapamazsın. Onlar öyle kimselerdir ki Allah, onların kalblerini temizlemek istememiştir." (el-Mâide, 5/41). "Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, (o kimse) göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar." (el-En'am 6/125). De ki: "Size bir kötülük istese veya size rahmet dilese sizi Allah'tan kim korur?" (el-Ahzâb,.33/17). "Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz." (Tekvir 81/29).

    Kulun iradesizliği yanında, sorumluluğunu hangi temele dayandıracağını izah etmekten aciz kalan Cebriyye, zamanla bilgin ve düşünürler arasında yok olup gitmeğe mahkûm oldu. Ancak zaman zaman ümmetin bu düşüncenin etkilerinden kurtulduğu söylenemez.

    Ehl-i sünnet mezhebinin görüşlerini incelerken göreceğimiz gibi, bu fırkaların her ikisi de nassları tek yönlü almış; karşı tarafın ileri sürdüğü delilleri görmezlikten gelmiştir.

    Ayrıca iki fırkanın da Emevîler döneminde ortaya çıkmış olması dikkat çekicidir. Belki o dönemde İslâm ümmeti yabancı kültürlerle karşılaşmaya başlamış ve bu durum fırkaların ortaya çıkmasında etkenlerden birini teşkil etmiştir. Ama hiç şüphe yok ki Râşid Halîfelerin adil idaresinden sonra İslâm ümmetine hâkim olan zorba Emevî idaresinin de etkisi az değildir.

    Baskı ve zulme dayalı idareler, birbirine zıt olan bu iki görüşün de toplumda yayılmasına zemin hazırlar. O günkü toplum içinde bir tarafta kural-kaide tanımayan ve işi anarşizme kadar götüren insanlar; diğer tarafta da köşesine sinmiş, iradesini yitirmiş, olayların akıntısına kendisini salıvermiş bedbin miskinler vardı. Nitekim günümüzde de her zaman bu gibi zorba yönetimlerin egemen olduğu toplumlarda bu iki sınıf insanla karşılaşıyoruz.

    Ehl-i sünnetin görüşü Ehl-i sünnetin ilk dönemlerini temsil eden selef âlimleri, başlangıçta böyle bir problem üzerinde detaylı bir şekilde durmamışlardır. Belki de böyle bir konu üzerinde durma ihtiyacını duymamışlardı. Onların mesele üzerinde durmaları, Kaderiyye ve Cebriyye'nin görüşlerini reddetmekle başlar.

    Selef, hem Kaderiyye'nin, hem de Cebriyye'nin görüşlerini naslara uygun görmemişlerdir.

    Onlar, bu konudaki nassların hepsini bir bütün olarak değerlendirmişlerdir. Böylece ileri sürdükleri görüş de, her iki fırka arasında orta yolu takip eden bir görüş olmuştur.

    Buna göre Allah'ın iradesi mutlak ve küllî bir iradedir. İradesinin hilâfına hiçbir şey meydana gelmez. O'nun saltanatında irade etmediğinin vuku bulması, ya unutma ve gafletinden, ya da acizlik ve zaafından kaynaklanır ki; haşa Allah hakkında böyle bir şey söz konusu olamaz.

    Kula irade ve seçme hürriyetini veren, bizzat Allah'ın kendisidir. İnsana iyi ya da kötüyü seçme kabiliyetini O vermiştir. O halde insan, iradesini kullanırken Allah'ın iradesinin dışına çıkmamaktadır.

    Kul, kendisine verilen irade ile seçimini yapar. Allah Teâlâ, kulların kendi fiillerini yapma ve kesbetme hürriyetine sahip olduklarını açıkça ifade etmektedir: "Dilediğinizi işleyin, doğrusu O, yaptıklarınızı görendir. " (Fussilet 41/41) "Kim yararlı bir iş işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin kullara karşı zalim değildir." (Fussilet 41/46). Ama kul bu hürriyeti kullanırken kesin olarak kendisine bu irade gücünü verenin Allah olduğunu bilmelidir. O'nun iradesi dahilinde bunları yapmaktadır; Allah Teâlâ dilemezse, hiç bir şey yapamaz.

    Kul seçimini yapar ama yaratma Allah'a aittir. "O, herşeyin yaratıcısıdır." (el-En'am, 6/102). O halde yapılan iş, yaratma yönüyle yüce Allah'a; kesbedilmesi ve işlenmesi yönüyle kula aittir. Bu sebeple de sonucundan sorumludur.

    Kul, irade ve isteğinin dışında kalan durumlardan sorumlu tutulmayacaktır. "Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır." (el-Bakara, 2/286)

    İrade problemini karmaşık hale getiren hususlardan birisi, aslında meydana gelmesi söz konusu olmayan farazî sorulara cevap vermek isteğinden kaynaklanmaktadır. Bunlardan en önemlisi şudur: Allah bir şeyi irade buyururken kul aksini irade eder ve bunun zıddını yapmayı arzu ederse ne olur?

    Elbette ki böyle bir soruya: "Allah'ın dilediği olur" karşılığı verilecektir. Ancak dikkat edilirse bu soruda Allah ve kul, çekişen iki yarışmacı konumuna sokulmuştur. Böyle bir şey söz konusu olamaz ki buna cevap aransın. En azından cevap aransa bile meselenin tamamen nazarî olduğu bilinmelidir. Hâşâ Allah, kuluyla yarışa girmez. Kula irade ve seçme yetkisini kendisi vermiştir onu burada özgür bırakmıştır. O halde kul, şu veya bu seçimi yaparken Allah'ın iradesi sınırları çerçevesinde bu seçimi yapmaktadır. Allah'ın iradesiyle kulun iradesinin karşı karşıya gelmesi diye bir durum söz konusu değildir. Bu konuda ileri sürülen bir diğer farazî soru da sudur: Kul, daha önce belirlenmiş olan kaderinde yazılı olanın aksine bir şeyi yapmak isterse, bunu yapma yetkisi var mıdır?

    Eğer Allah Teâlâ, zamanla kayıtlı olmayan, yani geçmiş ve geleceği bütün teferruatıyla bilen bir bilgiye sahip bulunmasaydı, belki böyle bir soru söz konusu olabilirdi. Allah Tebârek ve Teâlâ, kulun bunu mu, yoksa şunu mu seçeceğini; niyetinin nerede ve ne zaman değişeceğini bilir; kaderini de bu bilgisiyle tayin eder. Daha açık bir ifadeyle; kul, yaptığı bir şeyi kaderinde yazılı olduğu için yapıyor değil; o şeyi yapacağı için Allah kaderine onu yazmıştır. Bu sebepledir ki, yaptıkları kötü ameller konusunda kaderlerini gerekçe olarak ileri süren müşriklerin bu iddiaları Kur'an'da reddedilmektedir: "(Allah'a, ortak koşanlar Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O'ndan başka hiç bir şeye tapmazdık ve O'nsuz hiç bir şeyi haram kılmazdık dediler. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen yalnız açıkça tebliğ etmek değil mi?" (en-Nahl, 16/35) [3]
    [1] Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu Usüli'l-Hamse, Kahire 1965, 431
    [2] Müslim, Kader 25
    [3] Şamil İslam Ansiklopedisi, "Cüzi İrade" maddesi,

  3. #3
    Ezeli Sır: Kader
    Bir olaylar okyanusunda yaşıyoruz. Kainatın her köşesinde bir oluşma, yapılaşma, kaynaşma, bütünleşme ve ardından dağılış, çözülüş, sonra yeniden kuruluş hareketleri var. Sürekli birileri geliyor ve gidiyor; fakat âlemdeki âhenk, asla bozulmuyor. Her varlık ve her yokluk, kurulu nizamın yıkıcısı değil, tamamlayıcısı oluyor. Bu âhenk ve intizam, bir ilmin mi sonucudur, rastlantıların mı?

    Biz insanlar, kâinata fırlatılmış birer taş mıyız? Tesadüfen mi doğuyor, çoğalıyor ve ölüyoruz?

    Her eser, bir plânın sonucudur. Mimar, bir bina yapacaksa önce planını hazırlar. Her makinenin ilk adımı, projedir. Şâir, şiirini; ressam, tablosunu ve romancı, romanını zihninde tasarladıktan sonra ortaya çıkarır. Kâinat ve içindeki her yaratık da hârika bir saraya, âhenkli bir edebî esere, mükemmel bir tabloya ve sanatlı bir makineye benzer. Bunların plansız, programsız ve projesiz yaratıldığını söylemeye imkân var mı? Basit bir mektup bile önce kişinin zihninde şekillenip sonra kağıda aktarılırken; çiçekleri,yaprakları, meyveleri ve dallarıyla hârika bir sanat şâheseri olan bir ağacın tesadüfen ortaya çıktığını söylemek mümkün mü?

    Bir ölçüye göre şekilleniyoruz. Gözün büyüklüğü, dilin uzunluğu, kafanın ağırlığı, belin inceliği ve diğer uzuvlarımızın biçimi, görünmez bir sınır öizgisine boyun eğiyor. Vücudumuzda görev alan atomları, belirli hudutlarında tutan bir kuvvet var. Atomların bir şuura sahip olmadığını biliyoruz. Bu işte bizim bir rolümüz yok. Hücreye genetik şifreyi kendimiz koymadık. Genlerdeki bilgileri okuyup da o plana göre vücudumuzu inşâ da etmedik. Bu ölçüleme ve ölçüye göre yaratma fiili, sınırsız bir ilmin, irâdenin ve kudretin sonucu. Peki bu sıfatlar, kime ait?

    Fen ilimlerinin ilerlemesi, kaderi anlamamızı biraz daha kolaylaştırdı. Artık hücrelerdeki genlerin harika bir plan örneği olduğunu biliyoruz. Yumurtalar, tohumlar, çekirdekler ve nutfeler, kaderin birer sâhibesi gibi. Ağaç, bu kaderî programa göre serpiliyor; hayvan, bu hârika programa göre şekilleniyor ve insan, o tek hücredeki ölçüler ışığında büyüyor.

    Tiyatroya gidenler, bilirler; oyunla ilgili sahne düzeni, rol dağıtımı, işlenen konu, gelişen olaylar, giyilen kostümler, kısacası her unsur, insana perde arkasındaki rejisörü hatırlatır. Bütün oluşların arkasında o vardır. Hayatı da gerçek bir oyuna benzetebiliriz. Yeryüzü sahnesine kendimiz gelmiyor; gönderiliyoruz. Benzer yönlerimiz yanında farklı özelliklerimiz de var.

    Rollerimiz, dağıtılmış. Fakat önemli bir noktada tiyatro oyuncularından ayrılıyoruz. Biz, rolümüzü belli sınırları aşmamak kaydıyla istediğimiz gibi oynuyoruz. Senaryonun nasıl bir yol izlediğini bilmediğimiz için, gelecekteki olayları bilmediğimiz için, gelecekteki olayları dileğimize göre yönlendirebiliyoruz. Bununla beraber, inceden inceye düşününce şu dünya sahnesini kuran, oyuncuları yaratan, ihtiyaçlarını temin eden, olacakları düzenleyen bir Zât'ın varlığını anlayabiliyoruz. O Zât, olayların akışını planlarken, bizim tercihlerimize de önem veriyor. İrâdemize bağlı işlerimizden dolayı bir mesuliyet yükleniyoruz. Bir gün gelecek, oyun bitecek, sahne kapanacak ve biz de hür irademizle işlediğimiz fiillerden dolayı hesaba çekileceğiz.

    Konuyu derinliğine düşünürsek, zihnimde üç kavram şekillenir: "Kader", "kaza" ve "irâde". Kader, Allah'ın her şeyi bilmesi ve yazması. Bir başka ifâdeyle, kâinatın plan ve projesi. Olmuşlar, olanlar ve olacaklar, "kader defteri"nde mevcut. "Kaza", yazılanın başa gelmesi; başka bir deyişle, kaderdeki hükmün bir infâzı. "İrade" ise, insandaki seçme kuvveti, önündeki şıklardan birini tercih kâbiliyeti. Misâl verirsek, benim nerede, ne zaman, ne yapacağım yazılmıştır. Şu okumakta olduğunuz satırları yazmak da kaderimde vardır. Yazdığım anda bu hüküm, infâz edildi ve "kaza" oldu. Yazmak veya yazmamak konusunda bir tereddüt geçirdikten sonra yazmaya karar verdim ki, bu da "irâde"mi gösterir.

    İki Türlü Kader



    Kaderi ikiye ayırabiliriz. "Izdırârî kader", "ihtiyârî kader". "Izdırârî kader"de bizim hiçbir tesirimiz yok. O, tamamen bizim irâdemiz dışında yazılmış. Dünyaya geleceğimiz yer, annemiz, babamız, şeklimiz, kâbiliyetlerimiz, ızdırârî kaderimizin konusu. Bunlara kendimiz karar veremeyiz. Bu nevî kaderimizden dolayı mesûliyetimiz yoktur. İkinci kısım kader ise, irâdemize bağlıdır. Biz, neye karar vereceksek ve ne yapacaksak; Allah, ezelî ilmiyle bilmiş, öyle takdîr etmiştir.

    Kalbimiz çarpıyor, kanımız temizleniyor, hücrelerimiz büyüyor, çoğalıyor, ölüyor. Vücudumuzda bizim bilmediğimiz birçok işler yapılıyor. Bunların hiçbirini yapan, biz değiliz. Uyuduğumuz zaman bile bu tür faaliyetler, devam ediyor. Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki, kendi isteğimizle yaptığımız işler de var. Yemek, içmek, konuşmak, yürümek gibi fiillerde karar veren, biziz. Zayıf da olsa bir irâdemiz var. Az da olsa bir ilmimiz, cılız da olsa bir kuvvetimiz var. Yol kavşağında hangi yoldan gideceğimize kendimiz karar veriyoruz. Hayat ise, yol kavşaklarıyla dolu. Şu halde, bilerek tercih ettiğimiz, hiçbir zorlamaya maruz kalmaksızın karar verdiğimiz ve işlediğimiz bir suçu kime yükleyebiliriz?

    Kader, Güzeldir



    Çirkin isteklerimizle karıştırmasak, bozmasak, yıkmasak; kader, ne kader güzel! Dıştan çirkin gibi görünenler var; fakat onların da sonuçları güzel. Kışı soğuğu, kar fırtınası olmasa; baharın çiçeğini, yaprağını, kelebeğini görebilir miydik? Dünyaya gelmeden önceki halimizi düşünelim bir an. Her fiili kabul eden bir ham maddeydik. Dünyayı tanımıyor, nelere ihtiyâcımız olduğunu bilmiyorduk. Kendimizden bile haberimiz yoktu. Eğer söz anlayacak bir kâbiliyete sahip olsaydık da, bize "Kendine lâzım olan uzuvları seç ve yaşayacağın âlemin nasıl olmasını istiyorsun, söyle." denseydi, ne yapardık? Sanıyorum, her şeyden önce el, ayak, burun, kulak gibi zarûrî organlarımızı almazdık. Çünkü, anne karnındayken bunlara hiç ihtiyacımız yoktu. Gözü, lüzumsuz iki delik; saçı, gereksiz bir kalabalık; bacağı, rahatsız edici bir uzantı zanneder, kabul etmezdik. Kuracağımız dünyada ne suya, ne toprağa, ne Güneş'e, ne havaya, ne bitkilere ve ne de hayvanlara yer verirdik. Bunlar da bizim için bazı manasız kelimelerden ibâretti. Fakat kaderimizi yazan Allah, sonsuz merhamet sahibi olduğu için, bizi kendi hâlimize bırakmadı. Sınırsız ilmiyle hayatımız için gerekli şeyleri planladı ve yarattı. Kâinat, bize uygun, biz de kâinata. Başımıza zâhiren çirkin bir hâl gelirse, bilelim ki, ya bizim hatamızdan dolayıdır ya da İMTİHAN İÇİNDİR.

    Sınır Çizgileri



    Nefis, kazandığı başarılardan dolayı gururlanmayı sever. Medhedilmekten (övülmekten) hoşlanır. Şöhret delisidir ve alkışa meftûndur. Sahip olduğumuz nimetleri dâimâ kendisine mâletmek ister. Benlik davası güder, büyüklük sevdasıyla dolar ve sonunda firavunlaşır. İnsanı bu vartadan kurtarmak için kader çizgisi çekilmiştir. Bu gerçek, önünde dikilir, "Kibirlenme!" der. "Allah, takdîr etmeseydi; sen, hiçbir şeye sahip olamazdın. İlmini de, malını da, bunları kazanmak için gereken kâbiliyetlerini de yaratan O'dur. 'Benim' diye dört elle sarıldığın nimetler, O'nun eseridir." ihtârını eder.

    Nefsin bir başka özelliği ise, suçu kabul etmemek, başkasına yüklemek ve kendimizi temize çıkarmaya çalışmaktır. Ömrü hatalar yapmakla da geçse, kendini kusursuz bilir. Bahâneler, mâzeretler ve kaçamaklar aramakta eşsizdir. İşte, nefsin bu amansız hastalığından dolayı irâde verilmiştir. Bu temel kâbiliyet, insana mesûliyetini hatırlatır. "İyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, hak ile bâtılı bilecek, ikisinden birini seçecek kâbiliyete sahipsin. Hür irâdenle kötüyü seçtiysen, günâh işlediysen, suçunun cezâsını çekeceksin." der. Bu iki yönlü ihtâr karşısında; insan, doğru yola girer ve Cennet'e liyâkat kazanır.

    Kaderimde Varsa...



    Sanıyorum, kader konusunda en çok sorulan soru şudur: "Allah, bir insanın günah işleyeceğini bildi ve yazdıysa, insanın ne suçu var? Nasılsa yazılan, başa gelecek; kaderin hükmü, kaza olacaktı."

    Bu hassas konuyu dikkat ve titizlikle tahlil edelim. Yukarıda da söylediğimiz gibi; Allah, ezelî ilmiyle olacakları bilmiş ve yazmıştır. Bunda garip bir taraf yoktur. Çünkü zamanı yaratan Allah'ın, onun her ânını bilmesi, Güneş'in doğması kadar normaldir. Bilmese, yaratmazdı. O'nun sonsuz ilmi, zamanı da mekanı da kuşatmıştır. "Dün", "bugün" ve "yarın", bizim içindir. (Ama Allah için, dün, bugün ya da yarın yoktur. O, zamanın dışındadır.

    Ezel Fikri



    Kainat yaratılmadan önce zaman yoktu. Çünkü zaman, maddenin ve hareketin ürünüdür. "Ezel" ise, hiçbir zaman parçası değildir. Ezeli, geçmişten uzayıp gelen bir ip gibi tasavvur edip, zamanı bu ipin ucuna eklemek ve gelecekteki düğüm noktasına da o düğüm noktasından bakmak, hayâlin bir oyunudur. Peki nedir ezel? Gerçek mahiyetini bilemiyoruz. Fakat şunu biliyoruz; Ezel, geçmişi, hâli (şimdiyi) ve geleceği aynı anda gösteren bir aynaya benzer. Bizim için mâzî (geçmiş) ve istikbâl (gelecek) olan hâdiseler, ezel bakımından hâldir.

    Bunu bir misâlle açıklamaya çalışalım: Sakarya'da bulunan bir adam için Ankara'dan hareket eden bir tren, mâzîdir. İstanbul'a yaklaşan bir tren ise istikbâldir. Bu adam ile İstanbul'daki tren arasında yaklaşık 2 saatlik zaman farkı vardır. Bu iki saatlik yolu kat etmedikçe o trenin hareketini izlemesine imkân yoktur. Bir başka adamın da 100 kilometre yukarıdaki bir uçaktan aşağıya baktığını varsayalım. Yüksekten bakan bu adam için durum, değişir. O, üç treni birden görür ve hareketlerini aynı anda takip eder. Yani onun için geçmiş, şimdiki durum ve gelecek diye üç ayrı zaman dilimi yoktur. Bunların üçü birleşmiş ve "şimdiki durum" olmuştur. İşte, Allah'ın ezelî ilmine bu misâlle bir derece bakılabilir. İlâhî ilim için kâinatın bütün zamanları, bütün anları, bütün gelecek, hâl ve geçmişleri, "şimdiki durum"dur.

    İrâde Gerçeği



    Dikkat edilirse, kaderi bahane ederek "Benim ne suçum var?" diyen kişinin, irâdeyi yok saydığı görülür. Bu fikrin Batı felsefesindeki adı, "fatalizm"dir. İrâdenin varlığını ve oluş sebebini söylediğimizden bir daha o konuya dönmeyeceğiz. Eğer insan, "rüzgârın önünde sürüklenen bir yaprak" ise, seçme kâbiliyeti yoksa, yaptığından mesûl değilse, o zaman SUÇ'un ne mânâsı kalır? Böyle diyen kişi, bir haksızlığa uğradığı zaman, mahkemeye müracât etmiyor mu? Halbuki, anlayışına göre şöyle düşünmesi gerekirdi; "Bu adam, benim evimi yaktı, nâmusuma dil uzattı, çocuğumu öldürdü; ama mâzurdur. Kaderinde bu fiilleri işlemek varmış, ne yapsın zavallı! Başka türlü davranmak, elinden gelmezdi." Hakkı çiğnenenler, gerçekten böyle mi düşünüyor?

    İnsan, yaptığından sorumlu olmasaydı, "iyi" ve "kötü" kelimeleri, mânâsız olurdu. Kahramanları takdîre, hâinleri aşağılamaya gerek kalmazdı. Çünkü her ikisi de yaptığını İSTEYEREK YAPMAMIŞ olurdu.

    "Bilmek", "Yapmak" Demek Değildir

    Soruya dönelim. Evet, Allah, herkesin ne yapacağını bilir. Fakat irâdeyi yaratan da O'dur.İnsana irâde hürriyeti vermiştir. Kaderi takdîr ederken, insanın neyi tercih edeceğini bilmiş, ona göre yazmıştır. "Bilmek" ise, "yapmak" demek değildir. Bir hareketin olması için ilmin yanında irâdenin ve kudretin de bulunması gerekir. Eğer Allah, insanın kaderindekileri bilirken irâde de etseydi, o zaman kulun yapabileceği bir iş kalmazdı. Ama hakikat, böyle değildir. Meselâ, biz, mektup yazmayı biliyoruz; fakat mektup, hemen yazılmıyor. Harflerin kağıda yerleşmesi için yazmayı istememiz gerekir. Bu da yetmez, kuvvetimizi kullanmalı, bir iş yapmalıyız.

    Alimler, bu konuda; "İlim, mâlûma tâbidir." derler. Yâni, bir konu gerçekte nasılsa; biz, onu biliriz. Mesela cebimizde 1000 liramız varsa, 1000 liramızın var olduğunu biliriz. Dünyanın yuvarlak olduğunu biliyorsak; bu, dünya, yuvarlak olduğu içindir.Eğer, tersi olsaydı; biz, dünyayı silindir şeklinde bilirdik, dünya da öyle olurdu.

    (...)

    Müslüman, yeri gelince kaderim böyleymiş demeyi de bilir. Başına bir bela geldiğinde, hadiseler olup bittikten sonra, başka bir deyişle elinden hiçbir şeyin gelmediği, sonucu asla değiştiremeyeceği durumlarda "İlâhî takdîr" der, kadere teslim olur. Bu teslimiyet, ümitsizliğin, karamsarlığın ve üzüntünün ilacıdır. Yoksa günah işleyen bir adam, "Kaderimde günah işlemek varmış, ne yapayım, ben hep böyle yaşamaya mecbûrum." diyemez. Çünkü insan, geleceği önceden bilemez.
    Sözün kısası Müslüman, kader ve irâdenin tarifi gereği, "kaderci" değildir; ancak "kadere iman etmiş"tir.

    Tevekkül



    İstismar edilen bir konu da tevekkül konusudur. İslâm'dan nasibi olmayanlar, Müslümanları kadere itimat edip tembel tembel oturmakla itham ediyorlar. Böyle yapan Müslüman varsa, kaderi yanlış anlıyor demektir. İnancımıza göre kul, üstüne düşen görevleri eksiksiz yaptıktan sonra kadere itimat edebilir. Derse çalışmayan bir öğrenci, "Allah, kâdirdir." deyip (çalışmadan) imtihana girerse, sınıfta kalmaya mahkûmdur. Çünkü Allah, her neticeyi bir sebebe bağlamıştır. Dersi geçmenin yolu da çalışmaktır. Keza, çocuk isteyenin yapacağı iş, evlenmektir. Başka türlü davranan, kaderi yanlış anlamıştır. Tevekkül, tembellik değil, çalıştıktan sonra Allah'a güvenmektir. Çünkü; "Her çalışan, muvaffak olur (başarır)" diye bir kanun yoktur. Hayat, sürprizlerle dolu. Elimizden geleni yapmak, fakat sonucun yine İlâhî irâdeye bağlı bulunduğunu bilmek ve O'na sığınmak: İşte gerçek tevekkül (budur). "Her şey, kader ile takdîr edilmiştir. Kısmetine râzı ol ki, rahat edesin."

    Öyle Olmasaydı...



    Devrilen bir otobüs, otobüsün yanında kanlı bir ceset, cesedin etrafında kalabalık bir topluluk... Ve konuşmalar... Biri, "Binme şu otobüse dedim, dinlemedi. Sözümü tutsa, şimdi hayatta olacaktı." diyor. Diğeri, ilâve ediyor; "Bütün suç, şoförde." Farklı yorumlar; "Şoförün ne suçu var kardeş, kaderinde bugün ölmek varmış. Otobüse binmese, başka yerde, fakat yine aynı saatte ölecekti." Yükselen itirazlar; "Olmaz öyle şey! Ne demek kaderinde varmış? Şoförün sarhoş bir halde yola çıkıp direksiyon başında sızmasına ne demeli?" Ve uzayıp giden tartışmalar... Bu tür sözlerin söylenmesi için ille de büyük bir kaza olması gerekmiyor. Hemen her yerde, her konuda; "Şöyle olmasa böyle olmazdı." veya "Şu olsa, bu olurdu." türünden konuşmalara şahit olmak mümkün.

    Uluorta yapılan her yorum, kaderin ince bir meselesine temas ediyor. Nerede İslâmî ölçülere aykırı bir fikir varsa, orada ya bâtıl bir mezhebin veya çürük bir felsefenin kokusu vardır. Şuurlu veya şuursuzca yapılan her yorum, bir fikir sisteminin uzantısı. Şimdi, yukarıdaki olayı ve konuşmaları değerlendirelim:

    Otobüs, devrilmeseydi; adam, ölür müydü? Şoförün kabahati var mı? Bu olay için "kader" hükmünü verebilir miyiz?
    Mutezile, "otobüse binmese veya kaza olmasa, adam ölmezdi." diyor.Bunlar, "Kul, fiilini yaratır." diyen, kaderi reddeden, ve sebeplere hakîkî tesir veren bir anlayışa sahip. Cebriye ise; "Otobüse binmeseydi veya otobüs, devrilmeseydi bile; adam, başka bir yerde, başka bir sebeple aynı saatte yine ölecekti." hükmünü veriyor. Bu anlayışa göre otobüsün kaderi ayrı, adamınki ayrıdır; insanın irâdesi yoktur, o, denizde yüzen bir ceviz kabuğu gibidir. Bu durumda şoförün suçlu olduğundan söz edilemez elbet. (Fakat) bilindiği gibi, Mutezile ve Cebriye, YANLIŞ FİKİRLERİYLE İSLAMİYET DAİRESİNDEN ÇIKAN İKİ BATIL MEZHEBİN ADLARIDIR.

    Hak mezhep âlimleri ise, derler ki; "Geçmişte kalan olaylara ve musîbetlere kader nazarıyla bakılabilir. Allah, otobüste ölüm olayını önceden biliyordu. Bilmeyen, bizdik. Olayın vukuundan (meydana gelmesinden) sonra biz de öğrenmiş olduk. Gelecekteki olayları bilmiyoruz. Kaderim böyleymiş deyip tembellik ve TEDBİRSİZLİK edemeyiz." Sözgelişi, bir fakir, geçmişe bakarak, "Kaderimde fakirlik varmış." diyebilir. Ama gelecek hakkında; "Fakir olmak, istikbalde de benim kaderimdir, ne yapsam nafile (boş)!" deyip de yatamaz. Bu misalden de anlaşılacağı üzere; biz, otobüs ve kaza olayına "kader" diyebiliriz. Şoför meselesine gelince; o, sarhoşken araba kullandığı ve kazaya sebep olduğu için elbette suçludur. Mâlûm kazanın kaderde yer alması, onu kurtaramaz. Bu hususu daha önce genişçe açıkladığımızdan, sözü burada kısa kesiyoruz.

    Gelelim asıl soruya: Otobüs devrilmeseydi, adam ölür müydü? Bu hususta âlimlerimizin cevabı, gayet kısa ve nettir:

    "BİLEMEYİZ!" Bazen bilememek de en büyük ilim oluyor, burada da öyle. ÇÜNKÜ SEBEP İLE SONUCUN KADERİ TEKTİR, AYRI AYRI KADER DEĞİLDİR. Kaderde biri, diğerine ayrılmaz şart olmuştur. Burada otobüs kazası, sebep; adamın ölümü ise sonuçtur. Bu hususta kaderin hükmü, "Adam, otobüs devrilmesiyle ölecek." şeklindedir. Otobüsün devrilmediğini farz edersek, öleceğine veya ölmeyeceğine ne ile hükmedeceğiz? Sebebi yok sayarsak, bu meselede kaderin hükümsüzlüğünü varsayıyoruz ki, o zaman biz, neye dayanarak ölürdü veya ölmezdi diyeceğiz? Allah, aynı gün ve saatte başka bir sebep yaratıp adamı öldürebilir veya tersine öldürmeyebilir. Bu, onun sonsuz ilmine kalmış bir konudur.

    Kader, Değişir Mi?



    Kader, değişir mi? Sorular zincirinin bir halkası da budur. Bir iş yaparken, âniden o işi bırakıp başka bir iş yapmaya başlayarak, "İşte kaderimi değiştirdim." diyenleri gördüm. Her defasında güldüm ve dedim ki; "Sen, kaderi değiştirmiyor; yaptığın işi değiştiriyorsun. Kader okyanusunda yüzen bir gemi gibisin.Rotanı ne yöne çevirirsen çevir, yine okyanusun içindesin. Yazı yazan adam, türkü söylemeye başlarsa; kader, değişmez. Anlarız ki onun kaderinde önce yazı yazmak, sonra da İŞTE KADERİMİ DEĞİŞTİRİYORUM deyip türkü söylemek vardır. Fiilller, başkalaşır; fakat kaderden ne bir mânâ silinir, ne de bir başka mânâ yazılır. Bir ağacı gösteren ayna yer değiştirmekle ağaç da yer değiştirmez ki?"

    Hayır ve Şer



    İslam'a göre hayrı, iyiyi, güzeli yaratan da Allah'tır. "Allah, şerri (kötülüğü) nasıl yaratır?" diyenler var. Güya bunlar, şerri yaratma fiilini Rabbimize yakıştıramıyorlar. Hemen soralım; "Allah yaratmıyorsa, kim yaratıyor?" Bu soruya verilecek her cevapta ŞİRK KOKUSU vardır. Yaratmak, Allah'a hastır ve O'nun eşi, benzeri, yardımcısı, ortağı yoktur. Bu, meselenin bir yüzü. Bir de konunun İMTİHAN YÖNÜ var. Eğer Allah, sadece hayrı yaratsaydı; şer, hiç olmazdı. O zaman imtihanın da bir anlamı kalmazdı. Harama girmek, günah işlemek, inkâr etmek mümkün olmazdı. Herkes, mecbûren melek gibi olurdu.Oysa Rabbimizin murâdı, bu değil. O, kulun kendi isteğiyle hayra yönelmesini arzu ediyor. Bu sebeple, irâde neyi tercih ederse, onu yaratıyor. Mesela ayaklarla câmiye de gidilir, meyhâneye de. Birincisi hayır, ikincisi şerdir. Allah, kulun dileğine göre yaratır. Meyhaneye yönelen ayaklar, taş kesilseydi; harama meyleden gözler, kör olsaydı; ibadet etmeyenler, belli bir hastalığa yakalansaydı, kulun iradesi kalmazdı. Şu halde iyilerle kötüleri ayırmak için hayrın yanında şerri de yaratmak, hikmetin ta kendisidir. Sanıyorum bu açıklama, "Allah, şerre niye mâni olmuyor?" sorusunun da cevabıdır.

  4. #4
    Hiss-i Kable'l Vukû Nedir?
    Bilindiği gibi asrımıza gelinceye kadar, madde ötesi varlıklar hakkında ilmî seviyedeki araştırmalar bugünkü buudlarıyla henüz gerçekleştirilmemişti. Bununla beraber ilmî bir kariyer ifade etmese de, insanoğlu madde ötesi âlemlerle yakından alakadar oluyordu. Bu da bize, her şeyin maddeye bağlı ve bağımlı olmadığını gösterme bakımından önemli bir referanstı.

    Önceleri bir kısım insanlar, o günlerde izahı yapılamayan bir takım gizli kabiliyetler ve maharetler göstermişlerdir. Ne var ki bunlar sadece maden ve su arayıcılığında, bir kısım hastalıkların teşhisinde, cinayet suçlularının tespit edilişinde, çalınan eşyaların saklandığı yerlerinin tayininde, hırsızların izlerinin takibinde ve kaybolmuş insanların ortaya çıkarılması gibi hususlarda kullanılıyordu. Bugünkü yaklaşım tamamen farklı ve fizik ötesi hadiselerin hayatımızla ne kadar içli-dışlı olmasıyla alakalı. Hemen herkes farkında olsun veya olmasın başından geçmiş bir hayli esrarengiz hadise vardır. Mesela, herhangi bir hadiseyi önceden hissetme veya zikredilen bir şahsın, üç-beş dakika sonra çıkıp-gelmesi, ilk defa karşılaştığı şahsı veya manzarayı önceden görmüş olma hissi.. birinin içinden geçenleri okuma, bir düşüncenin bir-kaç insan tarafından birden ifade edilmesi, olduğu gibi zuhur eden ilhamlar.. hepimizin başından geçen dünya kadar hadise vardır ki, bunların hiçbiri üzerinde ne düşünmüş ne konuşmuş ne de imâl-i fikretmişizdir. Buna rağmen bu sırlı hususlar ve bu esrarengiz alaka bizlere daima bir takım gizli mesajlar sunmakta, hayatı ve kâinatı daha şuurlu bir şekilde duyup yaşamaya davet etmektedir.

    Hayatı duyarak yaşayan ve bir kısım garip hadiselere maruz kalan insanın, belki de en çok karşılaştığı ve telestezinin bir buudu olan hiss-i kable'l-vukû (önsezi, hadiseleri önceden hissetme) mevzuu da yine rûhî duyularla ilgili ve madde ötesi varlıkların mevcudiyetine ayrı bir delil teşkil eder.

    Önsezi ile ilgili yüzlerce, binlerce hatta yüzbinlerce misal bulmak mümkündür. Biz burada sadece kendi dünyamıza ait birkaç misal ile yetineceğiz:

    İncelerden ince büyük bir kadın Hz. Fatıma anamız, Efendimizin vefatından sonra, her günü bin ölümden daha ağır bir hicran ve ayrılığa ancak altı ay kadar dayanabildi. Babasını kaybedince, âdeta semasının bütün yıldızları sönmüş ve onun için dünya, zindandan farksız bir hale gelmişti. Son bir iki ayı da hep yatakta geçirmişti. Ayağa kalkamayacak, hatta doğrulamayacak derecede hasta idi. Ümmü Seleme validemiz (Efendimizin zevcât-ı tâhiresinden) ise başucundan ayrılmıyor, Allah Rasulü'nden (S.A.V.) geri kalan bu tek ve biricik emaneti gözü gibi koruyordu. Saçlarını okşuyor, yüzünü, gözünü öpüyor ve her türlü hizmetinde bulunuyordu. Belki o da bu yaptıklarıyla Allah Rasulü'nün rûhâniyatını hoşnut ve memnun etmeye çalışıyordu. Şimdi hadiseyi, nurlu validemiz Ümmü Seleme'den dinleyelim:

    "Son günüydü. Gözleri eskisi gibi pırıl pırıl yanıyor, her tarafından neşeli olduğu belli oluyordu. Bir ara 'Artık ben kalkmayacağım, bana bir gusül abdesti aldırın' dedi. Denileni yaptım. Bana tekrar baktı ve neşe dolu bir eda ile 'Ben biraz sonra vefat edeceğim ve Sevgili Babama kavuşacağım. Artık beni ikinci bir defa daha yıkamayın' dedi. Aradan birkaç dakika ya geçmiş ya geçmemişti ki nur kadın vefat etti." (İbni Hacer, el-İsabe, 8/57, 58; Ebu Nuaym, Hılye, 2/42, 43)

    İşte Hz. Fatıma (R.A.) vefat edeceği haberini verirken henüz ölümün manyetik alanına girmiş değildi. Hatta sekerâta bile maruz kalmamıştı; acaba ölüm nasıl bir tebessüm ile kendisine görünmüştü ki, biraz sonra vefat edeceğini söylemişti.

    Yine bunun benzeri bir hadiseyi de Tâhirü'l-Mevlevi anlatıyor: "İskilipli Atıf Hoca ile aynı koğuştaydık. Hocanın ertesi gün mahkemesi vardı. Bu yüzden durmadan müdafaa hazırlıyordu. Derken sabah vakti yaklaşmış idi ki, yataktan kalktı ve gece geç vakitlere kadar hazırladığı müdâfaaları yırtıp atıverdi. Niye böyle yaptığını sordum. Şöyle cevap verdi: "Bu gece Peygamber Efendimizle (S.A.V.) müşerref oldum. Bana: 'Atıf! Hala bize gelmek istemiyor musun?' dedi. Ben de: 'İstiyorum Ya Rasulallah!' karşılığını verdim. Artık kendimi müdafaa etmemin bir manası kalmadığı kanaatindeyim. Zira bana gayri, sefer göründü, Rasulullaha kavuşacağım' dedi. Hakikaten dediği gibi oldu. O gün Atıf Hoca son duruşmasında hüküm giydi ve birkaç gün sonra da idam edildi."

    Şimdi İskilipli Atıf Hoca acaba, Efendimizle (S.A.V.) nasıl bir irtibat kurmuştur ve Allah Rasulü (S.A.V.) gaybî ifadesinde ona öleceğini ne şekilde bildirmişti ki o da müdâfaadan vazgeçivermişti? İşte bunların hiçbirini maddi sebepler ile izah kabil değildir.

    Hz. Fatih, iştiyakla Hz. Ebu Eyyûb el-Ensâri'nin (R.A.) mübarek merkad (kabri)inin bulunmasını ister. Zira bu, onda bir aşk, bir iştiyak haline gelmiştir. Gayesinin tahakkuku için Akşemseddin'e müracaatta bulunur. Akşemseddin murakabeye varır. Ve o büyük sahabinin merkadini bu yolla tespit eder.

    Hz. Ebu Eyyûb el-Ensârî hazretleri ile ilgili benim de bir hatıram var müsadenizle onu burada arzetmek istiyorum:

    Senelerce önce, Ebu Eyyub el-Ensari hazretlerini ziyaretlerimden birinde ve tâm ziyaret esnasında içime -ihtimal onun oradaki huzuruyla alakalı- bazı şeyler geçmiş olacak ki, tam benim içimden bu duygular geçerken birden burnuma Cennet kokusu gibi bir koku geldi. Uzun süre de kokunun tesiri geçmedi. Sanki bu büyük sahabi bana, "Evet buradayım" der gibiydi. Akşemseddin Hazretleri onu tam yerinde keşfetmişti. Şimdi, ne Akşemseddin Hazretleri'nin keşfini ne de benim duyduğum o enfes güzel kokuyu madde ile izah etmek mümkün değildir. Fakat bütün bunlar birer vak'a ve birer realitedir.

    Allah'ın bildirmesi ile insanlar, "gayb" dediğimiz ve insan ilmine perdeli olan malumatları da bilebilmektedir.

    İnsan ilminin muttali olamayacağı kadar uzak mazi ve istikbale ait hadiseler ''gayb" kabul edilmektedir. Gaybı da Allah'tan başka hiç kimse bilemez. Ancak bu ifadeyi çok iyi anlamak gerek. "Gaybı sadece Allah bilir" demek Cenab-ı Hakk, gaybı kimseye bildirmez demek değildir. Nitekim ayette bu husus açık ifade edilerek, istisna yapılmıştır. "Gaybı bilen O'dur. Gizli bilgisini kimseye göstermez. Ancak razı olduğu elçiye gösterir. O elçinin önüne ve arkasına gözetleyiciler koyar." (Cin, 72/25-26) denilmiştir. Peygamber böylece Allah adına konuştuğunu ispat etmiş olacak ve bu da onun hesabına mu'cize sayılacaktır.

    Diğer taraftan seviye farkı çok değişik olmakla beraber, Cenab-ı Hakk bazı veli kullarının da gözlerini açar, onlara, başkalarının göremedikleri noktaları gösterir. Yani bazı kimseler fıtratlarında bu duyuya ait meleke mevcuttur. Hatta bazı medyumlar da böyle bir ruhî melekeye sahip olarak yaratılmışlardır. Onlar, da kendi cehd ve gayretleriyle, Cenab-ı Hakk'ın fıtratlarına yerleştirdiği bu melekeyi çalıştırır ve istikbale ait çok meseleleri hissedebilirler. Ancak bunların hiçbiri, mutlak gaybı bilmek değildir. Mutlak Gaybı bilmek, Allah'a mahsustur. Peygamberlerin, velilerin ve medyumların bildikleri ise, mutlak gayba göre oldukça sınırlı ve mahduddur. Ve yine bu da ancak Allâmü'l-Guyûb'un bildirmesiyledir. Yoksa normal şartlarda ve beşeri ölçüler dahilinde, gaybı bilmek, maziyi ve istikbali, hadiseleriyle ihata etmek imkansızdır.

    Kur'ân-ı Kerim, gaybe ait verdiği haberler ile beşerin dikkatlerini üzerine celbetmiş mû'ciz bir kitaptır. Ne bir velinin ne de herhangi bir medyumun gaybtan haber verme hususunda Kur'ân'la boy ölçüşmesi imkansızdır. Zira Kur'ân, Ezel ve Ebed Sultanı olan Cenâb-ı Hakk'ın kelâmıdır ve verdiği haberler de ezel ve ebed kaynaklıdır. Bu meyanda Peygamber Efendimiz (S.A.V.) de zaman zaman, ilm-i gaybe mazhar olmuştur. Ve mazhar olduğu bu lütuflar, O'nun nübüvvetinin birer mu'cizesi olarak addedilmiştir. Peygamber Efendimizin (S.A.V.) dünya mihrabından, mazi ve müstakbelle alakalı bazı mu'cizevi haberlerinden birkaç misal arz edeceğiz.

    Peygamberimizin Gaybı Bilmesi



    Kur'ân, Peygamberimize (S.A.V.) verilen bir mu'cize kitap olması hasebiyle, Efendimizin Kur'ân diliyle anlattığı bütün gaybî haberler, aynı zamanda O'nun peygamberliğini de te'yid eder. Fakat bir de Efendimizin (S.A.V.), doğrudan doğruya kendi diliyle verdiği gaybi haberler vardır ki, biz daha ziyade burada ondan söz edeceğiz. Zira şimdilerde telestezi diye anlaşılan hususlar ile alakalı en mühim vak'alar, önce bin bu kadar sene evvel, Efendimizden sadır olmuş ifadelerdir. Bunlar elbette birer mu'cizedirler. Ancak Peygamber Efendimiz (S.A.V.), bütün bunları söylerken kendinden söylemiş değildir. O'nun bir beşer olarak bu gaybi ufuklara ulaşması söz konusu olamaz. Halbuki öte yandan 14 asır önce söyledikleri bir bir vaki olmuştur. Bütün bu hâdiseleri ve mucize olarak cereyan eden hadiseleri maddi şeylerle izah etmeye imkan yoktur. Öyleyse, Allah Rasulü'nün verdiği gaybi haberlerin aynen zûhuru, bir bakıma madde ötesi varlıkların isbatına da bir delil teşkil eder.

    Peygamber Efendimizin (S.A.V.) gaybi haberlerini iki ana grupta toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi kendi devrine ait verdiği gaybi haberler ve vakti gelince bunların tahakkuk etmesi, ikincisi ise yakın ve uzak istikbale dair verdiği haberler ve bunların günü geldikçe zuhurudur. Efendimizin bu tarzda gaybi haberleri oldukça fazladır. Ama biz burada, her iki ana gruptan iki misalle iktifa edip diğerlerinin ise kaynaklarını göstermekle iktifa edeceğiz.

    1) Peygamberimizin Kendi Devrine Ait Verdiği Gaybi Haberler



    a) Senin Baban Hüzafe'dir

    Başta Buhari ve Müslim olmak üzere bütün hadis kitapları ittifakla şu hususu kaydediyorlar: Birgün Allah Rasulü minbere çıkmışlardı. Gaybî aleme ait bir kısım haberler veriyorlardı. Bu esnada bir hayli de celalli görünüyorlardı. Bir ara "Bugün bana istediğinizi sorun" buyurdular. Herkes birşeyler soruyor, o da cevap veriyordu. Tam o esnada bir genç ayağa kalktı, "Benim babam kim ya Rasulallah!" diye sordu. Hakkında dedikodu ediliyordu. Babası olmadığı yolundaki bu dedikodular burnunu kızartıyordu ve insanların yüzlerine rahatça bakamıyordu. Bugün bir fırsat bulmuştu.. ve işte onu soracak ve bundan sonra o ezici bakışlardan kurtulacaktı. Efendimiz şöyle cevap verdi: "Senin baban Hüzafe'dir." Genç artık müsterihtir. Aldığı cevap onu memnun etmişti. Bundan böyle o da bir babaya nispet edilerek çağrılacaktı. "Abdullah b. Hüzafet'üs-Sehmi (R.A.)" şanlı ve samimi bir sahabi...

    Allah Rasûlü (S.A.V.) minber üzerinde celalli bir vaziyette ve herkese birşeyler anlatıyor. Bu arada, sorulan sorulara da, gaybâşina bir üslupla cevaplar veriyordu. Rasûlullah'ın neden celallendiğini bilemiyoruz ama, Hz. Ömer birden ayağa kalkıp, Allah Rasûlü'ne hitaben sanki O gaybi bilmese de O'na inandıklarını dile getirir bir eda ile: "Biz rab olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan ve peygamberimiz olarak da Hz. Muhammed'den (S.A.V.) razıyız" [1] dediğine şahit oluyoruz ki, onun bu ince ve manidar sözleri, Efendimizi (S.A.V.) yatıştırmıştır.

    Peygamber Efendimizin (S.A.V.) mesciddeki istikbale ve gayba ait bir kısım haberler vermesi, mescidi dolduran binlerce sahabî huzurunda meydana geliyordu. Ve bütün sahabî Allah Rasûlü'nün (S.A.V.) dediklerini aynen tasdik ediyor ve adeta sükûtlarıyla da "sadakte" (el-Hak, doğru söyledin ey Allah'ın Rasûlü) diyorlardı.

    b) Tek Tek Yerlerini Gösteriyordu

    Ve yine Kütüb-i Sitte ashabından rivayet edilen bir hadise göre sahabi anlatıyor: Bedir'de bulunuyorduk. Allah Rasûlü, muharebe adına stratejisini tam tesbit etmiş, kavganın cereyan edeceği yerleri dolaşıyordu. Bir ara gözleri yine gayba ait perdenin verasına kaydı ve bakışları istikbale uzandı. Bazı yerleri eliyle işaret ediyor; burası Ebu Cehl'in öldürüleceği yer, şurası Utbe'nin, şurası Şeybe'nin ve şurası da Velid'in sırtının yere geleceği yer... Ve daha birçok isim... Muharebeden sonra hadisi rivayet eden sahabi kasemle şunu anlatıyor: "Allah Rasûlü (S.A.V.) nereyi kim için işaret etmişse, hepsini işaret edilen o yerlerde ölü olarak bulduk." [2]

    Beşer aklıyla kavranması imkansız bu kabil hadiseler, bugünün insanları için dahi mesajlar vermekte ve 14 asır sonraki nesillere "Sadakte ve bil hakki natakte ; doğru söyledin. Ve Hakk'tan başka da konuşmadın" dedirtmektedir.

    c) Biraz Sonra Buraya Bir İnsan Gelecek

    Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde şöyle bir hadisenin nakledildiğini görüyoruz: Allah Rasûlü (S.A.V.) ashabıyla mescidde oturuyor. Bir ara, şöyle buyuruyor: "Biraz sonra, buraya, nâsiyesi, yüzü temiz bir insan gelecek; şu kapıdan, içeriye girecek. O Yemen'in en hayırlılarındandır. Ve alnında meleğin elini sürdüğü bir iz taşımaktadır." Bir müddet sonra, aynen Allah Rasûlü (S.A.V.)'nün haber verdiği tipte bir insan gelip O'nun huzurunda diz çöküyor ve Müslüman olduğunu ilan ediyor. Tertemiz, pırıl pırıl, görkemli ve edeb âbidesi bu insan, Abdullah bin Cerir el-Becelî'den başkası değildir. [3]

    2) Efendimizin Yakın Ve Uzak İstikbale Ait Verdiği Gaybi Haberler



    a) Fatıma Annemizin Vefatını Bildirmesi

    Yine birgün Efendimiz (S.A.V.), irtihaline sebep olan rahatsızlığı günlerinden birinde, o incelerden ince, oturuşu, kalkışı ve derin bakışlarıyla aynen babasına benzeyen anamız Hz. Fatıma'yı yanına çağırdı ve eğilip kulağına bir şeyler fısıldadı. Hz. Fatıma öyle ağladı öyle feryad-u figan etti ki, bu ancak, İnsanlığın İftihar Tablosunun gurûbuyla yorumlanabilirdi. Bir süre sonra Allah Rasûlü (S.A.V.) yine onun kulağına bir şeyler fısıldadı. Bu sefer de öyle sevindi ki, onu karşıdan görenler, kendisine bütün Cennet kapılarının açıldığını zannederlerdi. Bu hadise Hz. Aişe validemizin gözünden kaçmamıştı. Biraz sonra bunun sebebini sordu ama, Hz. Fatıma validemiz, bunun Allah Rasûlü'ne ait bir sır olduğunu, dolayısıyla da açıklayamayacağını söyleyerek onu cevapsız bıraktı. Allah Rasûlü'nün vefatından sonra Hz. Aişe validemiz tekrar sorunca, Fatıma anamız da şöyle cevap verdi: "Birinci defada bana, kendisinin vefat edeceğini söylemişti. O'nun için ağlamıştım. İkinci defa ise bana, kendi ailesi içinde, O'na en erken kavuşacak insanın, ben olduğum müjdesini vermişti. Ve işte onun için de sevindim" [4] demiştir.

    Evet, Hz. Fatıma anamızın vefat-ı nebiden altı ay sonra vefat etmesi, aynen haber verdiği gibi vaki olmuş ve bu gaybî haberi tasdik etmiştir.

    b) Hz. Hasan'ın Feragatı

    Kütüb-ü Sitte ricâlinin ekseriyetinin rivâyet ettiği bir hadiste Allah Rasûlü, hutbe îrad ederken Hz. Hasan'a (R.A.) işaretle şöyle buyurmuşlardı: "Bu benim evlâdım Hasan. O seyyiddir. Allah (cc) onunla iki büyük cemaati birbiriyle sulh ettirecektir." [5] Evet O, kerim oğlu kerim, Allah Rasûlü'nün evladı ve tam bir efendidir. Bir gün kendisine tevdî edilen hilâfet ve saltanatı, sadece ümmet arasında tefrikaya sebebiyet vermemek için terkederken, nasıl bir seyyid olduğunu mutlaka gösterecektir. Aradan geçen yirmibeş-otuz sene Allah Rasûlü'nü doğrulamıştı.

    Hz. Ali'den sonra Emeviler karşılarında Hz. Hasan'ı buldular. Ancak bir sulh ve sükûn insanı olan Hz. Hasan bütün haklarından feragat ettiğini ilân ederek, birbirine girmek üzere olan iki İslam ordusunu uçurumun kenarından geriye döndürdü ve sulhda buluşturdu. Burada bilhassa şu hususa dikkatinizi çekmek istiyorum: Efendimiz (S.A.V.) Hz. Hasan'a ait bu hadiseyi haber verdiğinde, o, henüz küçük bir çocuktu. Belki o gün Allah Rasûlü'nün işaret ettiği hadiseyi bile anlayacak yaşta değildi. Yani o, Allah'ın Rasûlü böyle dedi diye bu işi yapmış değildir. Bilâkis Rasûlullah onun öyle olacağını bildiği için bu gaybî sözü sarfetmişti...
    Kaynaklar

    [1] Buhari, İlim 28, 29; Mevakit 11; Tefsir 5, 12; Fiten, 15; İ'tisam, 3; Müslim, Fezail, 134-138
    [2] Müslim, Cihad 83; Cennet, 76; Ebu Davud, Cihad 115; Nesei, Cenaiz 117
    [3] Müsned, 4/359, 363
    [4] Müslim, Fezailü's-Sahabe 97-99; Buhari, Menakıb 25; Fezailü Ashabi'n-Nebi 12; İzti'zan 43
    [5] Buhari, Fiten 20; Sulh 9; Menakib 25; Darimi, Sünnet 12; Tirmizi, Menakib 25

Facebook Yorumları

Konu Bilgileri

Şu An Görüntüleyenler

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

    Bu Konu için Etiketler