"Bize ne ırs-ı peder ne servet ü ne câh kalmıştır.
Şuun-i hikmete karşı bir eyvallah kalmıştır."
Sultan Veled

Komşuları, Dilber Kadın'a yanıp kül olan evi ve bahçesi için "Geçmiş olsun!" derler. Bunu söylerken farklı bir üzüntü içindedirler; zîrâ bu nezâket âbidesi, fakirlerin hâmîsi kadıncağızın dünya mameleki adına her şeyi dakikalar içinde yanıp kül olmuştur. Üsküdar yokuşunu çıkan bu şefkat âbidesi kadın, kendisini derin bir teessürle teskin etmeye çalışan dostlarına bir mü'mine kadından beklenen cevabı verir. Kollarını Mevlevî dervişlerinin semâdan önceki hâlleri gibi boynuna çapraz hâle getirir ve gözlerini yukarıya çevirir ve Arnavut şivesiyle; "O (celle celâlühü) verdi. O (celle celâlühü) aldı. EYVALLAH!.." der. Bu hâdiseyi ekranlarda anlatan zât şunu da ilâve etmişti: "Seksen yıldır bu anlayışta insanlar yetiştiremedik."

Arapçada "Ey-v-Allah", yahut da onun kısaltılmışı "eyvah", "Evet, Allah'a yemin olsun ki" mânâlarına gelen bir kelime. Ancak bu kelime Türkçeye geçerken, mânâ kaymasına uğramış ve bazı yan mânâlar kazanmış. Kelimenin Türkçedeki mânâları, Arapçada bulunmamaktadır. Bu kelime Türkçemizde bir yönüyle derin bir iman ve teslimiyeti ifade eder. Eyvallah: Yunus Emre'mizin:

"Bu yol uzundur
Menzili çoktur
Geçidi yoktur
Derin sular var."

dediği, içinde mânevî yolculuğumuzu da yaşadığımız hayat denizinin dev dalgalarına karşı kurtarıcı bir limandır. "Eyvallah" bir kelimeden çok öte bir servet. "Eyvallah şuuru", mânevî yaralarımızı kuşatan bir tiryak, ruha gıda, cânâ şifâ bir tılsım...

İlk defa çocuğuyla psikologa giden bir arkadaşımın yaşadığı sıkıntıya şahit olmuş, yaşadığı sıkıntıları, tereddütleri âdeta onunla birlikte yaşamıştım. Oysa günümüzde özellikle çocukların ergenlik dönemlerinde bu tür danışmanlara ihtiyaçları neredeyse bir zaruret hâlini almış durumda. Gerçi insanın hayat yolunda şaşmaz kılavuzlara ihtiyacı belli bir dönemle sınırlı kalmıyor. Hayat gelişme dönemlerinden sonra daha ağır yüküyle bin bir türlü meşakkatiyle insanın omuzlarına yüklenirken, ruh bu ağır yük altında nefesleneceği, gücünü tazeleyeceği menfezler arıyor. Kur'ân'ı gönderen yüceler yücesi Yaratıcı; "İnsan başıboş bırakılacağını mı zannediyor?" âyetiyle insanın sınanacağını ve onun insan-ı kâmil olma yolunda İlâhî imtihanlardan geçeceğini anlatır. Mevlâna Hazretleri, insanın kemâl yolculuğunu, kazanda kıvama gelmesi için saatlerce kaynatılan nohut misâliyle açıklar. İnsan kendisine faydalı olması için bir yiyeceği nasıl sabırla, saatlerce pişiriyorsa, kendisi de yaşadığı sıkıntılarda isyan ve su-i edep dolu sözler yerine her hâle "eyvallah" edene kadar yolculuğuna devam edecek, her menzilde ayrı bir hikmet kapısından içeri girecektir. Üç defa iflâs edip tekrar başarılı olan bir iş adamı; en zor sağlık şartlarında dahi Yaratıcı'sına şükreden ve gülümsemesini hiç ihmal etmeyen, hayata tutunmuş çevresine faydalı insanlar; çok zor maddî şartlar içinde geçen yıllarında bir kere olsun şikâyet kapısını aralamayan, ağzından boş sözler dökülmeyen edep ve iman insanları... Bu insanların ruh haritasını İstanbul'umuzun mânevî mimarlarından Azîz Mahmud Hüdaî Hazretleri ne güzel çizer:

"Kim ki ezel dedi: 'belâ'
Andan ırak oldu belâ"

Ömrümüzü güzel görüp güzel düşünen ve hayatından maddî-mânevî lezzet alanlardan kılmak için, hayatın gayesini; bunun için de hayatı var eden Hayy-ı Kayyum'u bilmemiz, tanımamız gerekir. "Dünya hem bir imtihan meydanı hem de bir oyun ve oyalanmadır." Varlığı Var Eden'i bulanlar bu oyun ve oyalanmada "ne ırs-ı pederle ve ne de servet ü câhla" tatmin olurlar. Şuur u hikmetle gözleri açılanlar, bu oyuncaklara aldanmazlar;

"Ne mülk-i mal bana verse çarh memnunem
Ne mülk-i maldan âzâde etse mahzune."
der ve gözlerini rıza makamına dikerler.

Rıza makamına göz dikip Hak'tan gelen her hâdiseye "Kahrın da hoş lûtfun da hoş!" demek ve diğer ifadesiyle kadere "eyvallah" etmek herkese nasip olmuyor. Hattâ "Eyvallah makamı", Hak'tan gelenlere gönülden "eyvallah" etme, çok az insana nasip olan bir mânevî makamdır, meziyettir. Şâyet böyle olmasaydı, çağın hastalığı stres, asırlardır Müslüman olan bizim toplumumuzda da insanları bu kadar muzdarip etmeyecek, insanlar psikiyatristlerin kapılarında sıra beklemeyeceklerdi.

Evet, fıtratımızdan gelen sevme hissiyle var olan her şeyle kalbimiz alâkadar oluyor ve sevdiğimiz her varlığa bir ebedîlik, bir sonsuzluk tahayyülüyle bağlanıp kalıyoruz. Oysa hayat, bir rüya gibi, her şey fânî, bunun verdiği ıstırap bizi yakıp kavuruyor. Her lezzet sonunda bize fânîlik mührünü gösterirken elimiz her isteğimize de ulaşamıyor. Hayat rüyamız her zaman irademizin gayretlerimizin yönünde şekillenmiyor. Cüz'i iradesiyle küllî isteklerine elini uzatamayan insan ruhu, "of"larla dertlenmelerle ve bazen de kaderi tenkit eden boş sözlerle derdine dert katıyor. Bu durumumuzu ve bu zaafımızı asrın mânevî hastalıklarına imân televvünlü reçeteler sunan Bediüzzaman (ks) meâlen şöyle ifade ediyor:

"Aziz kardeşim bil ki! Nefis dâima ızdıraplar, acılar ve bunalımlar içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Kaderin hükmüne râzı olmuyor. Hâlbuki güneşin doğuşu ve batışı belirli ve kesin olduğu gibi, insanın da bu dünyada doğumu ve ölümü ve geleceği, kader kalemi ile alnında yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin; fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz!.. Ve muhakkak bilsin ki: Gökyüzünün ve yeryüzünün dışına kaçıp kurtulamayan insan, her şeyin Yaratıcı'sının takdirine ve terbiyesine gönülden razı olmalıdır.

Evet, irademizin üstünde bir irade-i küllî olduğunu bilmeden ve O'nun her işinin ya bizatihî veya netice itibarıyla hayır olduğunu anlamadan geçen "eyvallah"tan uzak her hâlimiz, sonunda bize yeni dertlerin kapısını aralar... Mevzua başka bir açıdan bakıp soralım: Bu düşüncenin ötesinde insana "Kader diye bir şey yoktur, insan kendi kaderinin mimarıdır!" diye fısıldayan zihniyet ve anlayış dünden bugüne insanoğluna müspet mânâda ne vermiştir?

Günümüzün gelişmiş toplumlarında alkol ve uyuşturucunun yaygınlığı, intihar oranlarının yüksekliği, bu düşüncenin insanlığa hiçbir şey kazandırmadığını açıkça ortaya koyar. Elbette inançlarımız bize, boş bir tevekkülü, çalışmamayı ve sebepleri reddetmeyi öğretmiyor. Yaratıcı'nın İlâhî hikmeti gereği bizler, her dâim imtihana tâbi tutulacağımızı ve her istediğimizin her zaman olmayacağını da biliyoruz. O zaman, geçici dünya hayatı için gösterilen aşırı hırsın ve gayrimeşru arzularımızın esiri olmanın mânâsı ne! Madem bizi bizden çok seven, Vedud, Rahmân ve Rahîm olan bir Rabb'imiz var! Niçin "ah" ve "of"larla kaderin güzelliklerini ihatası dar irademizle çirkinliğe tebdil edelim.

Bu hususta Mesnevî-yi Nûrîye'de Üstâd meâlen şöyle der: "Aziz kardeşim bil ki, başkasının tarlasına giren koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara maruz kalan bir koyun, hâl diliyle: 'Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyâde faydamızı düşünür. Mâdem onun rızâsı yoktur, dönelim.' diye kendisi döner, sürü de döner. Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsi ve sapkın değilsin. Kaderden sana atılan bir musîbet taşına marûz kaldığın zaman: 'Allah'tan geldik ve yine O'na döneceğiz.' de ve Rabb'ine dön, îmana gel, kederlenme. O seni senden daha ziyâde düşünür."

Yazımıza serlevha yaptığımız sözlerde Mevlâna'nın oğlu Sultan Veled: "Bana babamdan ne bir miras, ne bir mal ve ne de bir makam kaldı." derken aslında tam bir tevazu örneği sergilemektedir. Zîrâ kâinattaki hâdiselerin hikmetini fark ederek "Eyvallah" diyenler, paha biçilmez bir servete sahip olmuş demektir. Bu hazineyi, yani Allah'ı ve rızasını bulanlarınsa zaten ne servete ne makama ihtiyaçları vardır. "Eyvallah"a eren ne tükenmez bir hazine bulmuştur. Divan şairi Nefî'nin dediği gibi:

"Ne dünyadan safa bulduk ne ehlinden recâmız var
Ne dergâh-ı Huda'dan maada bir ilticamız var."

Bize de hayat, insanlık hâlleri ve kâinatta cereyan eden hâdiseler karşısında, "Tek hakiki dost ve tek melce sadece Allah ve Allah'tan gelen her şeye Eyvallah" demek düşer.
Sızıntı Dergisi / Eylül 2011-392.sayı