Hızır çeşmesinden iksir

- Elimizdeki bu dergi, bundan otuz yıl önce, insanların ölümle burun buruna yaşadıkları bir cehennem hengâmesinde, kızılca-kıyamet senaryolarının yanan-yakılan coğrafyasında çıkmaya başladı. O, İlâhî menfezden hafıza ve kalblerimize, son...

  1. #1
    Hızır çeşmesinden iksir
    Elimizdeki bu dergi, bundan otuz yıl önce, insanların ölümle burun buruna yaşadıkları bir cehennem hengâmesinde, kızılca-kıyamet senaryolarının yanan-yakılan coğrafyasında çıkmaya başladı. O, İlâhî menfezden hafıza ve kalblerimize, son 'kurtarıcı rahmet' olarak süzülen Kur'ân'ın kudsî beyan ve ifadeleri gibi sâde, duru, saf bir üslûpla döküldü. Zengin medeniyetimizin derinliklerinden gönüllerimize, Anadolu gibi temiz, analarımız gibi sevgi ve merhamet dolu, sıcacık bir mesajla geldi. Onunla bir inayet eli ufkumuzda belirdi. Sızıntı; sancı ve gözyaşlarıyla başını topraktan çıkardı, gözyaşlarıyla büyüdü, bugünlere geldi...

    O, kâh alacakaranlıkta şehre inmiş, tenha karanlıklarda uluyan aç kurtların seslerinin verdiği korku ve endişelerle, kâh gül kokusunu almışçasına Hz. Yusuf'un (aleyhisselâm) muştu televvünlü gömleğin arkasındaki Hızır (as) soluklarıyla bugünlere ulaştı. Sızıntı; hâlden ve dilden anlamayanların içinde, hâl ve gönül insanlarının iklimine doğdu; ruhlarımıza aktı, ilim-irfan hayatımızı besledi... Bugüne kadar kadir-kıymet bilmezler diyarında nice defa hırpalansa da, ricâl-i devlet nezdinde vefasızlıklara maruz bırakılsa da, yeterince sahiplenilmese de, o, vefalı fikir işçilerinin ve isimsiz kahramanların fedakârlıklarıyla uzun ince bir yolda ilerlemeye devam ediyor. Yüksek fikirler, idealler, dimağlar ve ruhlar; bin bir sancıyla doğarlar; çileyle, bazen de kanlı gözyaşlarıyla filizlenir, yapraklanır, dal-budak salar ve meyve verirler. Izdırap, çile, yalnızlık, yoksunluk ve yoksulluk... Bütün peygamberler gibi, Kainat'ın Efendisi Hz. Muhammed Aleyhissalâtü ve's-Selâm da aynı cendereden, geçmiştir. Nice mümtaz ve mualla kâmetler, peygamber vârisi âlimler, sâlihler, sıddıklar ve mukarrebin de öyle...

    Coğrafya çöl, insanlık çöl, gönüller çöl ve o çölde bir mahzun mâbed; işte o Kâbe, işte O'nun âşığı bir mahzun Nebi (sallallahü aleyhi ve sellem)! İki muzdarip ve mükedder Sevgili birbirine bakıp ağlıyor! Nur dağından, Hira'dan bakan gözler, ne kadar mahzundu. Orada Rabb'e yapılan dualar ne kadar samimiydi. Karalar giyinmiş matem tutan Beytullah, ne zamana kadar çöl ortasında garip kalacaktı. Bir gün, âlemi yerinden oynatan bir seda ile mâveradan kopup gelen çepeçevre bir aydınlık kapladı her yanı. Bütün mahlûkat kulak kesilmişti; kâinat asırlar sonra yeniden bir vahye muhatap oluyordu. Cibril-i Emîn (aleyhisselâm), insanlığın medar-ı iftiharı Muhammedü'l-Emîn'i (sallallahü aleyhi ve sellem) kucaklıyor, müjdeyle karışık haşyetle sarsıyor, şöyle diyordu: "Yaratan Rabb'inin adıyla oku! O, insanı (rahim cidarına) yapışan bir hücreden yarattı. Oku! Rabb'in sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki, kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti..." (Alak 96/1–5)

    Okumak, yazmak, yaşamak ve yaşatmak... Tebliğ etmek... Son nefese kadar, Allah adına okumak, Allah adına yazmak, Allah adına yaşamak, Allah adına, Allah yolunda, insanlık hizmetinde koşturup durmak.

    Çile ve ızdırap insanı şanlı Nebi (sallallahü aleyhi ve sellem), nasıl da sancı çekiyordu. Vazife büyük, yük ağır, atmosfer nâmüsait... Rabbi (celle celâlühü), Habîb-i Edîb'inin (sallallahü aleyhi ve sellem) kıvranışlarını elbette görüyor ve biliyordu. Bildiğini bildiriyor ve teselli ediyordu: "Onlar iman etmiyorlar diye, neredeyse kendine kıyacaksın!.." (Şuara 26/3). O (sallallahü aleyhi ve sellem), yakınlarını bir tek kelimeye; "La ilâhe illallah: Allah'tan başka ilâh yoktur." demeye davet ediyordu. Cahiliyyenin Ebû Cehilleri ise, amcası Ebû Talib'e gelip yalvarıyorlar: "Ne olur; O'na ne isterse verelim. Yeter ki, vazgeçsin şu davadan!" Kendisine behimî nefisler için, dünyevî her şey teklif ediliyor!.. Nebiler Serveri Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem); doğruluyor, parmağını kaldırıp kükremiş arslan gibi gürlüyor: "Ey Amcacığım! Güneş'i sağ elime, Ay'ı da sol elime koysalar, yine de ben davamdan vazgeçmem!" Hiçbir fânî değerin önünde eğilmiyor, bükülmüyor; kâinata meydan okuyor!..

    O şanlı Nebi'ye (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün, Hakem bin Keysan adında bir esir getirdiler. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), ona İslâm'ı anlattı. Muhatabı dinledi, sorular sordu. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) tekrar tekrar anlattı. Bir hayli vakit geçmişti. Ashab-ı Kiram (ra) adamın ikna olmamasından dolayı rahatsız olmaya başlamış, imana gelmesinden neredeyse ümitlerini kesmişlerdi. Sonunda Hz. Ömer (ra) çıkıştı: "Ya Resulallah! Ne diye kendini bu kadar yoruyorsun; bu adam hiçbir zaman Müslüman olmaz! Bırak, boynunu vurayım, gitsin!" Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); fısıltılara, homurdanmalara, hâriçten müdahalelere aldırış etmeden, muhatabının iradesini elinden alacak tarzda baskı da uygulamadan nezaketle, ama ısrarla anlatmaya devam ediyordu. Sonrasını, yine Hz. Ömer'den (ra) dinleyelim: "Bir de baktım ki, adamcağız Müslüman oldu! Hayret; hem de çok iyi bir Müslüman oldu! Maune kuyusu hâdisesinde şehit olup, cennete girinceye kadar İslâm için mücadele ve mücahede etmekten geri kalmadı. Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisinden razı idi. Evet, biliyorum; Resulullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) muhalefet ettim. Hürmetsizlik yaptım. Ama benim de maksadım, Allah biliyor ya, yine O'nun rızasıydı."

    Şimdi düşünelim, Hakem bin Keysan gibi kaç kişi var etrafımızda. "Bu kişi asla Müslüman olmaz; bu kişiden asla adam olmaz, bu adam yola gelmez, iflâh olmaz!" dediğimiz kaç kişi var. Anlatmayı ve teklif etmeyi dahi aklımıza getirmediğimiz kaç gönül, kaç dimağ var uzak ve yakın çevremizde? Ya Cehennem'e gönderdiklerimiz; hiçbir kurtuluş ümidi, düşünme fırsatı dahi tanımadıklarımız?!.. Defterden sildiklerimiz veya deftere dahi kaydetmediklerimiz!..

    Bir sefer dönüşünde Peygamber Efendimiz'i (sallallahü aleyhi ve sellem), kızı Fatıma (ra) kapıda karşıladı. Öptü, ağlayıp boynuna sarıldı. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): "Neden ağlıyorsun kızım?" diye sordu. Fatıma (ra):

    — Görüyorum ki, Sen'in rengin solmuş, elbisen yırtılmıştır babacığım! Bu ne hâl?!
    Bunun üzerine Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem):
    — Ey Kızım Fatıma! Ağlama! Zîrâ Cenab-ı Hak, senin Babanı öyle bir dava için göndermiştir ki; yeryüzünde topraktan, deve tüyünden ve kıldan yapma ne kadar ev varsa, o dava yüzünden ya azîz veya zelîl olacaktır.
    ...

    Sızıntı, yoluna devam ediyor! Maarif yuvaları; kalb ve gönüllerimiz ondan gelen marifet nurlarıyla aydınlanıyor. Sızıntı, her sayısında şevkle marifetullaha yol ve kapılar açıyor; nesilleri ve insanlığı ötelerle, ölümsüzlükle buluşturuyor! Köprüler kuruyor, gönüller inşa ediyor, ruhumuzun heykelini dikiyor...

    Ne mutlu bu mevkuteyi tekrar tekrar okuyup okutanlara. Ne mutlu bu Hızır (aleyhisselâm) çeşmesinden kana kana içip içirenlere!.. Dava büyük, yük ağır, yollar uzun ve hâlâ pusularla, tehlikelerle dolu...İnsanlık ise; imana, sevgiye, hoşgörüye, barışa, insanlığa, nura ve huzura muhtaç!..
    Alıntı
    Konu MURATS44 tarafından (07.07.2017 Saat 01:04 ) değiştirilmiştir.

Facebook Yorumları

Konu Bilgileri

Şu An Görüntüleyenler

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

    Bu Konu için Etiketler