"İmparatorluğun en uzun yüzyılıydı."

Zîrâ, yüzyıla sığmayacak kadar büyük hâdiselerle karşı karşıya kalınmıştı. Çil çil kubbeler dikilen Balkanlar artık elden bir bir çıkıyordu. Bu sadece basit bir toprak kaybı değildi; sanki hükümdarın ciğeri sökülüyordu. Devlet-i Âliye-i Osmaniye, devletler dengesinde artık son sözü söyleyecek durumda değildi. Osman Gazi'nin, Fatih'in, Yavuz'un ruhu yitirilmiş, devletin birliği ciddi sarsıntılar geçirmiş, ebet-müddet ideali geçmişteki gibi derinden hissedilmez olmuş, devletin hazinesi tükenmiş, Avrupalı bankerler alacaklarına karşılık Filistin topraklarını isteyecek kadar ileri gitmişlerdi. İşte bu felâket devrinde devletin nereye sürüklendiğini gören ve Galata bankerlerinin bütün düzenbazlıklarını bilen 2. Abdülhamid, 1876 yılının 31 Ağustos'unda 34 yaşında hükümdar oldu. Devletin, çözülmeyi bekleyen problemlerinden biri de maarifti.

Ülkenin dört bir yanında sıbyan mektepleri, rüştiyeler, idadîler, askerî okullar, meslek okulları ve darülfünunlar bu dönemde açılmaya başlandı. Hükümdarlığının 26. senesinde Sultan 2. Abdülhamid, Maarif Nazırı (Millî Eğitim Bakanı) Zühdü Paşa'ya sordu:

- Paşa, bu mübarek memleketimizde nerede, kaç tane misyonerlik yapan ecnebi okulu var?
Cevabı bilmeyen paşa suskun kaldı. Hükümdar dertliydi. İçi yanıyordu. Sorusuna devam etti.
- Bu misyoner okulları kimlere ait, bu okulların kaç öğretmen ve talebesi var, buralarda hangi dersler okutulmakta?
Paşa susmaya devam etti. Hükümdar tekrar sordu:
- Paşa, Allah'ın üzerimizdeki bu emanetleri, Müslüman doğmuş ve öyle yaşayan, babaları savaş meydanlarında şehit olan bu vatan evlâtları hangi misyoner teşkilâtının elinde Hristiyanlık eğitimi alıyor? Bu okullar hakkında mâlûmât istiyorum.

Maarif Nazırı Zühdü Paşa meselenin önemini hemen anladı. Zîrâ sultan, sadrazamı aşarak doğrudan kendisiyle muhatap olmuştu. Nezaret etraflı bir çalışma başlattı. Bu konuda bir ilkti bu.

Misyoner okullar, başlangıçta kapitülasyonlar aracılığıyla açılmış, Tanzimat Fermanı (1839) ve bunun bir benzeri olan Islahat Fermanı (1856) ile de bu okulların sayıları artmıştı. Devlet o zamana kadar bu okulları ciddi bir murakabeye tâbi tutmamıştı. Okullar, ilgili ülkelerin elçilikleri tarafından da desteklendiğinden çok rahat davranıyorlardı.

Zühdü Paşa, Nezaret'in yapabildiği çalışmaların neticeleri ile, bir hafta sonra Yıldız Sarayı'na, huzura geldi. Elindeki bilgiler, padişahı tatmin etmekten uzaktı. Azledilmesi kendisi için sürpriz olmayacaktı. Sultan hemen konuya girdi:

- Paşa Hazretleri, zannediyorum ki, istediğim raporu hazırlayamadınız. Oysa benim sizlere başka sorularım da var. Memleketin maarifi nicedir paşam. Ben sadece ecnebi okullarını merak etmiyorum. Aynı zamanda gayrimüslim tebaamın mekteplerini, okudukları dersleri, müfredatlarını da merak ediyorum. Bu merakım, mesuliyetimizdendir. Bu aziz memlekette Müslim ve gayrimüslim bütün halk barış içinde yaşardı. Ama artık benim memleketimde Rum vatandaşımın gönlüne İngilizler girmiş, Ermeni vatandaşımın aklını İngilizler ve Ruslar çelmiş. Fransızlar Katolik ve Süryanileri ifsat etmeye çalışıyorlar. Amerikalılar hemen bütün ülkemizde din ve mezhep gözetmeksizin onlara misyonerlik yapıyorlar. Paşa, içim sızlıyor, yüreğim yanıyor. Derhal vilâyetlerle haberleşerek, bana emanet edilen bu memleketin en ücra köşesine kadar açılmış bilcümle gayrimüslim ve ecnebi okullar hakkında detaylı bir rapor hazırlamanızı ve bu okulları denetlemek için bir sistem geliştirmenizi istiyorum.

Zühdü Paşa, Maarif Nezareti'ne gelir gelmez bütün valiliklerdeki maarif müdürlerine 'Cevabı acele gönderilsin.' kaydıyla bir tâmim gönderdi. Bununla, vilâyetlerdeki ve küçük idarî birimlerdeki gayrimüslim ve ecnebi okulların istatistik bilgileri isteniyordu.

Vilâyetlerden gelen bilgiler derlendi ve bir raporla sultana sunuldu. Zühdü Paşa, altı sayfalık raporunda, okulların açılış süreçleri ve hâlihazırdaki durumları, devletin bunları o güne kadar neden teftiş etmediği ile ilgili bilgiler veriyordu. Raporun ekinde bulunan, Osmanlı topraklarındaki gayrimüslim ve yabancı okulların sayılarını gösteren istatistik sultanın kanını dondurmuştu. İngiliz, Fransız, Rus, Alman, İtalyan ve İran uyruklu misyonerlerin açtığı okul sayısı 5.000 civarındaydı. Önceleri 'gayrimüslim Osmanlı halkının okulları' denince Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler akla gelirdi. Zühdü Paşa'nın 1894 tarihli önceki raporunda bu üç gayrimüslim halkın yanında Bulgar, Ulah, Marunî, Katolik, Süryanî, Musevî, Protestan, Lâtin ve Keldanî Osmanlı halkı da okullar açmış ve bunların sayısı 4.500 civarında idi.

İkinci Abdülhamid, bu okulların, 1869'da kendinden önce yürürlüğe giren Maarif Nizamnamesi esas alınarak, 1887'de kurdurttuğu Mekâtib-i Ecnebiye ve Gayrimüslim Müfettişliği tarafından takip ve kontrolünü istedi. Okulların eğitim faaliyetleri takip edilmeye, devletin aleyhinde bulunulmaması için tedbirler alınmaya çalışıldı. Müslüman çocukların buralara gönderilmesi yasaklanmıştı.

Yıllar sonra Yıldız Sarayı'nda sultanın karşısında sarayın küçük rütbeli bir memuru duruyordu. Sultana iletilen raporlardan biri de bu küçük rütbeli memurun kızıyla alâkalıydı. Devlet protokolüne hiç uymayan ve o zamana kadar görülmemiş bu uygulamaya, Mabeyn idaresi de akıl sır erdirememişti. Abdülhamid, küçük rütbeli bir memur olan Edip Bey'e sesleniyordu.

- Efendi, niçin kerîmeniz Halide'yi Üsküdar Amerikan Kız Kolejine gönderiyorsunuz. Bilmez misiniz ki, henüz çocuk yaşındaki Müslüman bir kızın, misyoner okuluna gitmesi kanunen yasaktır? Bu yasak, Müslüman halkımın dinini, kültürünü, örfünü, ahlâk ve terbiyesini korumak içindir.

Üsküdar Amerikan Kız Koleji, 1871'de Gedik-paşa'da kurulmuş, 1873'te Üsküdar Selâmsız'a taşınmıştı. Marry Mills Patrick, 1871'de 20 yaşında misyoner olarak Boston'dan Erzurum'a gelmiş, burada 4 yıl çalıştıktan sonra 1875'te İstanbul'a terfi etmişti. Önce Gedikpaşa'da Rumlar için açılan bir başka okulda çalışmış, sonra da Üsküdar Amerikan Kız Koleji müdîresi olmuştu. İşte, çok çeşitli bilgi kaynaklarına sahip, sezgileri kuvvetli bir ızdırap insanı olan sultanı derinden üzen bu hâdisenin kahramanı küçük kız, geleceğin Halide Edip Adıvar'ı olacaktı.

İçine kurt giren koca bir çınarın zamanla yıkılması gibi, Osmanlı Devleti de içeriden ve dışarıdan çeşitli desise ve kalleş düşman oyunlarıyla yıkılıyordu. İttihat ve Terakki Fırkası tarafından türlü hile ve entrikalarla iktidardan indirildiğinde (1909), sadece Abdülhamid Han Hazretleri değil, Osmanlı çınarı da son yıllarını yaşıyordu. Tahttan indirildikten sonra üç yıl Selanik'te Alatini Köşkü'nde ev hapsinde tutulduktan sonra, 1912 yılında Beylerbeyi sarayında mecburi ikamete zorlanan sultan, bir gün, göğsüne hançer yemiş gibi acı ve kötü bir haber aldı. Kendisinin açtığı Darülfünun'da okuyan beş Müslüman Türk kızı, okul ücretinin yarısı hükümet (İttihat Terakki) tarafından karşılanmak üzere, Üsküdar Amerikan Kız Koleji'ne gönderilmişti.

Gözü arkada giden bir sultanı ne teselli eder, üzüntüsünü ne hafifletebilirdi? Anadolu'nun, kendisini tarih sahnesine çıkaran sağlam kökleri üzerinde bir kere daha dal-budak salıp doğrulması herhalde.
*Bu çalışma, Başbakanlık Osmanlı Arşivi tasnifindeki belgeler ışığında kurgulanmıştır.
Alperen KESKİNKILIÇ / Makale - Nisan 2009