Vav!
İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır.

İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.

Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.

O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.

Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.

Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.

İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.

Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.

İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.

Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?

Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.

Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.

Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.

Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.

Manayı bilmeyenler vav diyemez vay der.

Buna anlamca vaveyla denir.

Yani vav olamadıkları için feryad edenlerin halidir.

Elif bir ağaç ve insan onun dalıdır.

Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar sesleri.

Herbiri Dal olur ve o ağaçtan beslenir. Vav olur o ağacın gölgesine sığınır.

Ve Allah insana seslenir, peygamber eliyle ulaşan mesajı hem dal hem vav ol der insana.

“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler; kötülüğe engel olurlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakimdir."

Başkasının önünde eğilmek ne zordur. Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır. Krallara boyun eğmemiş insan görmediği bir varlığa mı itaat edecektir?

İnsan kendinin bile farkında değildir iki lam birbirine sarılıp kainatı ayakta tutan sütunlar gibi durmuştur elifin ardında, kainatın gezegenleri yuvarlanıp son harf misali peşinden giderken, insan yolculukta geri kalmanın acısını ne zaman anlayacaktır. Zordadır sığınacak yeri yoktur. Evrene ve seslere kulak verenler duyar yeniden o kutlu çağrıyı;

“Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve Allah’a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir"

Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.

İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!"

Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.

Secde et, vav ol, vay dememek için la şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde...

İyi bakıldığında, görmek için bakıldığında; Bazen bir insanın secdedeki hali, bazen bir ceninin anne karnında ki haline benzer..

Vav Harfi, Allah’ın Vahid ismini ve birliğini simgeler.

Ebced hesabında 6 rakamına denktir ki ; Bu yönüyle aynı zamanda imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir.

Harfi med olduğu gibi, kasem harfidir. Aynı zamanda, iki cümleyi veya özneyi bağlayan bağlaçtır.

VAV HARFİ İLE BAŞLAYAN KELİMELERE DİKKAT EDİNİZ. SORUMLULUK GEREKTİREN İŞLERDİR:

VALİ, VEZİR, VELİ, VEKİL, VARİS, VASİ, VALİDE, VAAD ETMEK VB...

Peygamberimiz buyurmuş ki, “yedi vavdan sakınınız, ihtiyaç olmadığı halde vavların işaret ettiği mesleklere yönelmeyiniz."

Hafız Osman: “Efendi, o 'vav’ her zaman yazılmaz"

Vav ile ilgili meşhur bir hikâye de anlatılır: Osmanlı Devleti’nin en büyük hat sanatı ustalarından biri Hafız Osman’dır. Hafız Osman, emekli olduktan sonra kafa dinlemek için o devrin en sakin semtlerinden biri olan Üsküdar’a yerleşir. Fırtınalı bir günde kayıkla Beşiktaş’a geçmek ister. Sahilden bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman, yanına para almayı unuttuğunu fark eder. Tabii artık çok geçtir. Bir çare gelir aklına...vav

Kayıkçıya “Efendi, yanımda param yok, ben sana bir 'vav’ yazayım; bunu sahaflara götür, karşılığını alırsın." der. Kayıkçı, yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır. Bir zaman sonra kayıkçının yolu sahaflara düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlara alınıp satılıyor; cebindeki yazıyı hatırlar ve satıcıya götürür. Satıcı yazıyı alır almaz, 'Hafız Osman Vav’ı’ diyerek açık artırmaya başlar. Sonunda çok iyi bir fiyata satar. Kayıkçı, bir haftalık kazancından daha fazlasını bu 'vav’ ile kazanmıştır.

Gel gelelim, bir gün Hafız Osman karşıya geçmek istediğinde yine aynı kayıkçıyla karşılaşır. Yol bitmek üzereyken ücretler toplanır. Hafız Osman da parayı kayıkçıya uzatır. Kayıkçı, “Efendi, para istemez; sen bir 'vav’ yaz yeter." der. Hafız Osman, tebessüm ederek cevap verir kayıkçıya: “Efendi, o 'vav’ her zaman yazılmaz. Sen dua et, başka bir gün para kesemi yine evde unutayım...Sultan II. Mustafa döneminin (1695-1703) meşhur hattatlarından Filibeli Hâfız Osman, yaşı ilerlediğinde bir Kuran-ı Kerim daha yazmak istemiş ve bunu tamamladıktan sonra padişaha takdim etmiş. Bundan memnun olan padişah kendisine 200 altın vermek istemiş; ancak Hattat Osman Efendi para verilmesi yerine kendisinin hacca gönderilmesini talep etmiş. Padişah da bu talebi kabul etmiş. Daha sonra bu Kuran-ı Kerim’de bir vav harfinin unutulduğu fark edilmiş. Padişah da bu kudretli hattatı çekemeyip onunla uğraşanların varlığından haberdar olduğu için diğer hattatlara “bu unutulan vavı hanginiz yazarsınız?" diye sormuş. Neticede, fırsat buldukça üstadı çekiştiren hattatların aczini görünce; “durmadan bana Hâfız Osman’ın aleyhinde bulunursunuz. Fakat hiçbiriniz üstadın bir “vav"ını bile yazmaya kâdir değilsiniz, karşımdan çekiliniz" diyerek derslerini vermiş.

Bursa Ulu Camii’ndeki vav harflerinden biriyle ilgili olarak dahalk arasında şöyle bir inanış vardır: Bir Allah dostu olan Somuncu Baba, Ulu Cami yapılırken her gün oraya gelir ve ekmek dağıtırmış. Yine öyle bir gün camide Hızır (a.s.)’ı fark etmiş ve “her gün buraya gelip namaz kılmalısın; eğer gelmezsen herkese senin Hızır olduğunu söylerim demiş. Bunun üzerine Hızır (a.s.) her gün Ulu Cami’ye gelip celî sülüs vav harfinin önüne durarak namaz kılmaya başlamış.

Yine Bursa Ulu Camii ile bağlantısı olan bir başka rivayet söz konusudur. Bu camide müsenna (simetrik) olarak yazılmış olan bir ibare vardır: “Kale’n-Nebiyyü sallallahu 'aleyhi ve sellem: “İttaku’l-vâvat: Rasûlüllah s.a.v. buyurdu ki; vav’lardan sakınınız." (Resim 2) Aynı ibare Edirne Eski Cami’de de yazılıdır. Ancak, kelam-ı kibardan olma ihtimali yüksek olan bu söze hadis kaynaklarında rastlanamamıştır. Dolayısıyla, hadis-i şerif olarak nakledilmesi uygun değildir. Vav’lardan niçin sakınılması gerektiği çok açık olmasa da, bazı görüşlere göre sakınılması gerekenler, vav harfiyle başlayan bazı işlerdir: Vilâyet (valilik), vezaret (bakanlık), visayet (vasîlik), vekâlet (vekillik), vedîa (emanet), vakıf, vallahi (yemin) gibi. Bu sayılanların her biri kişiye önemli sorumluluklar yükleyeceği için, çok büyük bir zaruret olmadıkça bu yüklere talip olmamak, sorumluluk almanın kaçınılmaz olduğu hâllerde ise gayet dikkatli olmak, umursamaz bir tavır takınmamak gerektiği yönünde bir tavsiye şeklinde bu sözü değerlendirmek daha doğru olacaktır, kanaatindeyiz.

Bazı eserlerde bu söze “kıyle" (denildi ki...) şeklinde temrîz siğasıyla yani zayıf olduğu hissetirilerek işaret edilmiştir: Birgivî, Muhyiddin Muhammed b. Pir Ali, et-Tarikatu’l-Muhammediyye, s. 155; İsmail Hakkı, Tefsîru Hakkı VII, s. 144; Zeynu’l-Abidîn b. Necm el-Mısrî, el-Bahru’r-Râik şerhu Kenzi’d-Dekaik, XVII, s. 377; Hadimî, Berîka Mahmûdiyye fî şerhi Tarikati Muhammediyye s. 153’te olduğu gibi.

Vav harfiyle başlayan ve sorumluluk yükleyen diğer kelimelere de örnek verecek olursak şunları sıralayabiliriz: Vâcip, vaad, vefa, vahiy, vaaz, vakit, vâlid, vâlide, vâris, vatan, vaz’-ı imza, vaz’-ı kanun, vazife, vebal, vecd, veda, vehb, vehim, veled, veliahd, vera’, vesvese, vezin, vezne, vird, visâk, vesika, vitr, vüs’at, vüsûl, vukûfiyet, vuzu’, vücut...

Harf Olarak Vav



Arap alfabesinin 26. harfi olan ve lîn (yumuşak) harflerden sayılan vav, noktasız (gayrimenkût/mühmel) bir harf olup kendisinden sonra gelen harfle birleşmeyen, kamerî harfler diye anılan sessizlerdendir. Vav, kelime olarak “iki hörgüçlü iri erkek deve", “zayıf erkek" manalarına gelir. Ancak diğer harflerde olduğu gibi, vav’ın adının lûgat manası ile isimlendirme sebebi arasında bir bağ kurmak mümkün değildir.

Vav, kendisinden sonrakiyle birleşmeyen bir harf olarak bilinmesine rağmen, bilhassa icâze, rık’a, divanî, celî divanî, hatta nesih gibi yazı çeşitlerinde vav’ın sonraki harfle birleştirilerek yazıldığı örneklere rastlanabilir. Vav, yazıya hareketlilik katmak, hız kazandırmak niyetiyle veya estetik gerekçelerle de kendisinden sonra gelen elif, fe, kaf, kef, lâm, vav, lâmelif, he, ye gibi harflerle birleştirilerek yazılmıştır.

Moritz’in Euting’den naklettiği bilgiye göre; eski Nabatî kitabelerinde bile muahhar Arap yazısının nüveleri, bilhassa bazı harflerin birleşme kaideleri ve kelimenin sonunda aldıkları şekiller inkişaf etmiş bulunuyordu. (Moritz 1942, 498) MS 328 tarihli Nemâre Kitabesi’nde, vav’ın ortada yazılışına dair iki ilginç örnek mevcuttur.

Vav sesi, dudakların yuvarlaklaştırılıp ileriye doğru uzatılması suretiyle, dişleri kullanmadan çıkarılan kalın bir sestir. Osmanlı alfabesinde yirmi dokuzuncu harf olarak geçer. Bu sesin Türkçe’de tam karşılığı yoktur; “v" sesi ile karıştırılmamalıdır.

Türkçe’deki “v" sesi, üst dişlerin alt dudaklara dokundurulmasıyla çıkarılır; halbukivav sesinde dudaklar birleştirilmez.

İngilizce’deki “w" gibi telaffuz edilir. İbranicede vav harfi, sessiz harf olarak kullanıldığında v sesine tekabül eder. İbranice’nin özünde “w" sesi bulunmamasına rağmen bu harf bazı oryantal Yahudilerce “w" olarak söylenir. Modern İbranice’de ise yabancı kelimelerdeki “w" sesini taklit etmek için bu harf iki kere kullanılır.

Kelimede bulunduğu yere ve özel durumuna göre okunuşu değişebilen vav, kelime başında daima “v" okunur. Vav’ın Arapça, Farsça ve Türkçe’de okunuş ve imlâsı farklı kaidelere göre değişiklikler arz etmektedir. Hatta okunduğu halde yazılmayan vavlar (Davud ismindeki ikinci vav’ın yazılmayışı gibi) ve yazıldığı halde okunmayan vav’lar (fasıl/ayırd etme vavı) bile vardır (Arapça’da Amr ismini Ömer isminden ayırmak için yazılan vav okunmazken Farsça’da hâce, hâb gibi kelimelerdeki vav’lar yazıldığı halde okunmaz). Vav bazı kelimelerin imlâsında da raf’ (ötreleme) alâmeti olarak kullanılır. (Çetin 1986, 241) Yazıldığı halde okunmayan bazı vavlar için harf-i mesruk (çalınmış vav) tabirinin kullanıldığına da rastlanmıştır.

Osmanlı Türkçesinin imlası hususunda birtakım kelimelerde daima ihtilaflar görüldüğü gibi, bazı kelimelerde vav harfinin kullanılması veya terki konusunda da tartışmalar süregelmiştir. Meselâ; “Türk" kelimesinin vav ile mi vav’sız mı yazılacağı tartışmaları da bu ihtilaflara bir örnektir. Hatta Necip Asım Yazıksız (1861-1935), Türk kelimesinin yazılışına vav ekleyen kişi olduğu için “Vav’lı Türk" lâkabıyla anılmıştır.

Vav, Arap alfabesinin en eski tertibi olan ebced dizisinde 6. harf iken VI. yüzyılda alfabenin sonlarına alınmıştır. Mevcut Arap alfabesinin 26. harfi olup “ve, dahi" anlamlarında bir bağlaç vazifesi görmekle birlikte (maiyye/beraberlik vavı) bundan başka anlamlara da sahiptir. Mansûb isimden önce, “onunla" anlamını verirken, hal cümlelerinden önce “yaparak, ederek, olurken" anlamları verir (isti’naf vavı veya hal vavı). Mecrur isimden önce “...e and olsun", “adına yemin ederim" anlamında (kasem vavı) kullanılır. Yine mecrur isimden önce “nice, pek çok" anlamlarında da kullanılabilir. Bunlardan başka, “...e rağmen, hatta, bile, fakat, lakin" anlamlarında veya müzekker alameti olarak kullanıldığı haller ile sonunda elifle birlikte ünlem edatı olarak kullanıldığı durumlar da söz konusudur.

Vav, Arapça dilbilgisinde yerine göre “illet harfi", “med harfi" veya “zâid harf" olarak karşımıza çıkar. Elif ve ye gibi vav da hemze bineği olan harflerdendir.

Fars alfabesinin 22. harfi olan vav, bu dilde de “ve, -dığı halde, karşı, halbuki, mukabil, özellikle" gibi anlamlara gelebilir.

Arapça veya Farsça iki kelimeyi birbirine bağlarken ilk kelimenin son harfi konsonla bitmiş ise bu harfi “ü" gibi okutur: ilim ve irfan (ilm ü irfan); vokal ile bitmiş ise Farsça kaidesine göre ortadaki vav harfi “vü" okunur: kaza ve kader (kaza vü kader) gibi. Arapça’da ise “ve" olduğu gibi okunur. Vav yemin anlamındaysa “vav-ı kasem" olarak adlandırılır.

Farsça dilbilgisinde “vav-ı âtıfe"den başka, “vav-ı ma’rûfe", “vav-ı mechûle", “vav-ı ma’dûle" şeklinde tasnifler de sözkonusu olup bunların her birinde vav harfinin ifade ettiği anlamlar birbirinden farklıdır.

Osmanlı Türkçesinde alfabenin 29. harfi olan vav ve Türkiye Türkçesinde alfabenin 27. harfi olan “v" harfi, dilimizde “ve" şeklinde telaffuz edilmekte olup “iki kelime, ibare veya cümle arasında beraberlik, art ardalık" olduğunu gösteren bir bağlaçtır. (Heyet 2000, 3058) Vav harfi ü sesi veriyorsa “vav-ı makbûza-i hafîfe", u sesi veriyorsa “vav-ı makbûza-i sakîle", ö sesi veriyorsa vav-ı mebsûta-i hafîfe, o sesi veriyorsa “vav-ı mebsûta-i sakîle" olarak isimlendirilir.

İmlâda birliği sağlayacak kaideleri tespit için yapılan çalışmalar arasında, bu asrın başlarında, Maarif Nezareti tarafından kurulan Tedkikat-ı Lisaniye Hey’eti’nin “sarf ve imlâ encümeni" seslilerin mümkün olduğu kadar harfle gösterilmesini ve değişik seslilere delalet eden aynı harfin bazı işaretlerle tefrikini teklif etmişti. Hiç olmazsa lügatlerde hatta alfabelerde, vav dört sesliye göre üzerine konan aksan şeklindeki işaretlerle tefrik edilmiştir. Cumhuriyet’in ilk senelerinde de alfabenin ve imlânın ıslahı yolundaki çalışmalarda vav’ın muhtelif işaretlerle farklı sesleri karşılaması lüzumu üzerinde durulmuştur. Bazı alfabelerde “v (vav)" ve “f (fe)" harfleri arasında fark yoktur. Latin “f"sinin Fenike “vav"ından geldiği sanılmaktadır. Harfin Ârâmice, İbranice ve Arapça adı “vav"dır. “Çivi, kama, gemi direği desteği" anlamlarına gelir (Durmuş 1997, 160). Yine, Arap alfabesinde ve dolayısıyla hat sanatında vav ve fe harflerinin baş kısımları aynı şekildedir. Bu, bütün yazı çeşitleri için geçerli bir kuraldır. Yani; herhangi bir yazı çeşidinde vav harfinin başı nasıl yazılıyorsa, aynı yazı çeşidindeki fe harfinin başı da aynı şekildedir. Ancak anlamve ses bakımından her iki harf birbirinden farklılık arz eder.

Bağlaç olarak kullanıldığında vav; birden çok kavramı, kelimeyi veya cümleyi birbirine bağlamakta; birbiriyle ilişkili hale getirmektedir. Bu yönüyle adeta bir koordinasyon görevi yapmaktadır. Yine Hukuk biliminde, kanunların kaleme alınışında, yorumlanmasında veya kanunlardan hüküm çıkarmada bir “ve" bağlacının, anlamı ne kadar etkilediği herkesçe bilinmektedir. Kanun metinlerinde bu bağlacın kullanılıp kullanılmaması, savcının iddiasını, avukatın savunmasını ve neticede hâkimin kararını etkileyecek kadar önemlidir.

Harflerle ilgili olarak kaleme alınmış müstakil eserler olduğu gibi, bazı önemli kitapların da bir bölümü harflere tahsis edilmiştir. Meselâ; İbn Arabi’nin Fütûhat-ıMekkiyye’sinde ikinci bölüm “İlmü’l-Hurûf" adını taşır.

Harflerin ilmi ilk olarak Cabir b. Hayyan tarafından ele alınmıştır. İhvan-ı safa risaleleri de bu hususta önemli bir kaynaktır. İbn Sina’nın Esbab-ı Hudûs el-Hurûf ve Risale-i Neyruziyye fî Ma’ani el-Hurûf el-Hicaiyye, Sehl-i Tüsterî’nin Risalat el-Hurûf adlı çalışmaları yine önemlidir. Ebu Sa’id el-Harraz, Ahmed İbn 'Atâ, Hakîm El-Tirmizî de bu konuda anılması gereken isimlerdendir. (Soysal 2004, 57) İsmail Hakkı Bursevî’nin Esraru’l-Hurûf, Taşköprîzade İsamüddin Ahmed’in de Bahsi fî Vâv adlı birer eseri vardır.

Kur’an-ı Kerim’de ve Tasavvufî Düşüncede Vav



Kur’an-ı Kerim’de bazı sûreler ve bazı ayetler vav harfiyle başlamaktadır. Vav ile başlayan sûre ve ayetlerin pek çoğunda vav, yemin anlamında (vav-ı kasem) kullanılmıştır. Kalem, Leyl, Fecr, Duha, Asr, Adiyat, Naziat, Necm, Şems, Buruc, Tin gibi sûrelerin başında ilgili kavramlara; ayrıca kamer(ay), nehar (gündüz), sema’ (gökyüzü), yevm (gün), zeytûn (zeytin) gibi şeyler üzerine de bazı ayetlerin içerisinde yemin edilmiştir. Birçok müfessir, söz konusu yemin ayetlerini, üzerine yemin edilen şeylere dikkat çekmek, onların önemini vurgulamak ve/veya ifadeyi kuvvetlendirmek gibi maksatların güdülmüş olabileceği şeklinde yorumlamıştır. Dolayısıyla; gerek ayetlerde gerekse günlük hayatta (“vallahi" gibi) kasem vavı olarak kullanıldığında vav harfi önemli bir görev ifa etmektedir. Dikkatleri hemen keskinleştirmekte ve bir şeyin üzerinde toplamaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de, altıgen petekler yaparak içlerini balla dolduran arıya Cenab-ı Allah’ın vahyettiği şu şekilde ifade edilmektedir: “Ve evhâ rabbüke ile’n-nahli enittehızî mine’l-cibâli büyûten ve mine’ş-şeceri ve mimmâ ya’rişûn: Senin Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin." (Nahl, 68) Doğrudan Cenab-ı Hakk’ın vahyettiği şekilde peteği inşa eden bal arısı, onu “altıgen" olarak yapmaktadır. Belli bir alanı en verimli şekilde kullanmayı sağlayan geometrik şeklin altıgen olduğu da düşünülürse, bunun rastgele bir form olmadığı, bazı hikmetlere müncer olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Vav’ın sayısal değeri olan altı rakamı ile bal peteği formu arasındaki ilişki açısından da bu ayetin hatırlatılmasında fayda olacağı kanaatindeyiz.

İslâm tarihinde harf ilminin kurucusunun Hz. Ali (r. a.) olduğu geleneksel olarak kabul edilmektedir. (Kanık 2000, 13) Hz. Muhammed (s.a.v.)’in “ilim beldesinin kapısı" olarak vasıflandırdığı Hz. Ali (r. a.) , ilmin harflerden başladığını ve harflerin her birinin de sayısız sırrı, hikmeti ihtiva ettiğini elbette biliyordu. Aynı zamanda; kendisine izafe edilen bir söze göre; “ilmin aslında bir nokta olduğuna ve cahiller tarafından çoğaltıldığına" inanıyordu.

Türk-İslâm kültüründe ve tasavvuf düşüncesinde harflere pek çok anlamlar yüklenmiştir. Bunlardan biri; harflerin her birinin bir yönü temsil etmesi şeklindedir. Buna göre; ebced sırasındaki “hevvez" kelimesinin harfleri, dolayısıyla vav harfi de dört ana yönden “batı"yı sembolize etmektedir. (Kanık 2000, 16) Yine vav harfi, Esmaü’l-Hüsnâ’dan “el-Vehhâb", “el-Vedûd" gibi isimleri temsil eder. Tecellî açısından değerlendirildiğinde, zahir âleminde zuhur eden harflerin bâtın âleminde Allah’ın bazı isimlerine ve ayrıca bazı kavramlara karşılık olduğu da belirtilmektedir. Buna göre vav harfinin “refîu’d-derecât"i (yüksek dereceler) temsil ettiği kabul edilir. Yine ebced tertibindeki her harfin sırasıyla, kâinatı oluşturan dört esas unsurdan (anâsır-ı erba’a) ateş, hava, su ve toprağa delâlet ettiği görüşü de benimsenmiş ve buna dayanarak edebî eserlerle gizli ilimlere dair bilgiler veren kitaplarda çeşitli açıklamalar yapılmıştır. İbn Arabi, Fütûhat’ın ilgili bölümlerinde her harfle ilgili manzum metinlere yer verdiği gibi, vav harfinden bahseden bir şiir de kaleme almış ve ardından vav harfinin özelliklerini anlatmıştır:
“İyyâke"nin vav’ı daha kutsaldır

Benim varoluşumdan ve daha enfes
O bir ruhtur mükemmel
O bir sırdır müseddes (altı yönlü)
Her nerede görünse onun varlığı
Denilir oraya “Arz-ı Mukaddes"
Onun evi, o yüce “Sidretü’l-Müntehâ"
Ki olmuş bizde müesses

Vav harfi, mülk, şehadet ve kahr âlemindendir. Mahreci, iki dudak arasıdır. Sayısal değeri “altı"dır. Basit harfleri şunlardır: Elif, hemze, lâm ve fe. Feleği, birinci felektir... Bu harf, havassın hasında ve hülâsada temeyyüz eder. Yolun sonu ona aittir.

Mertebesi dördüncü mertebedir. Onun sultanının gücü cinlerde tezahür eder. Tabiatı sıcaklık ve rutubettir. Unsuru havadır.

Tabiatını teşkil eden şeyler ondan var edilir. Hareketi kaynaşmıştır (mümtezice). A’raf ona aittir. Halistir; nâkıstır; mukaddestir; müfrettir ve ürkütücüdür (muhiş). Harfleri vardır: Elif... Ve isimleri vardır.

(İbn Arabi 2007, 202; İbn Arabi 2000, 159-160) Bu durumda vav, İbn Arabi’ye göre seçkinlerin seçkini olan harflerdendir.

Vav harfi, ayn, ğayn, sin ve şın harflerinin basit harflerindendir (besâit). Vav, ayrıca nun harfine ait olan bir harftir. (İbn Arabi 2000, 132 vd.) Elif, vav ve ya, Arapça’da illet harflerinden sayıldığı için, bir bakıma harf olma hükmünden de çıkmaktadır.

İbn Arabi, harflerin özellikleriyle ilgili olarak kullandığı a’raf, mümtezic, halis, nakıs, muhiş, müfret, mukaddes gibi yukarıda geçen kelimelere ilişkin izahat da yapar.
(İbn Arabi 2000, 196-197):

Marifetler feleği döndüğü zaman, ondan üstten noktalı harfler meydana gelir; ameller feleği döndüğü zaman, ondan alttan noktalı harfler meydana gelir; müşahede feleği döndüğü zaman ondan da kuru olan noktasız harfler meydana gelir. Dolayısıyla marifet feleği, hakikatleri, makamları ve münazeleleri verir. Müşahede feleği ise bütün bunlardan beraati verir. Bayezid-i Bestami’ye “bu gece nasıl sabahladın?" diye sorulduğunda “benim ne sabahım var ne de akşamım; sabah ve akşam herhangi bir sıfatla kayıt altına alınan kimse içindir; oysa ki benim bir sıfatım yoktur" diye cevap verdi. İşte bu, a’raf makamıdır.

“Halistir" ya da “mümtezicdir" sözümüze gelince, halis olan harf, tek bir unsurdan var olmuş olan harftir. Mümtezic ise iki ya da daha fazla unsurdan var olmuş olan harftir. “Kâmildir" ya da “nakıstır" sözümüze gelince, kâmil olan harf, feleğin tam devresinden var olan harftir; nakıs olan harf ise feleğinin devresinin bir kısmından var olan harftir. Çünkü o felek üzerinde o feleği durduran bir illet meydana gelmiştir. Bu sebeple de devresinin tamamını kendisine veren şeyden yoksun kalmıştır...