Fosil nedir?



Çok eski zamanlarda toprak altında gömülü kalmış ve orada taşlaşmış durumda bulunan bitki ve hayvan kalıntıları. Taşıl veya müstehase olarak da anılır. Fosil terimi (Latince fossilium, kazılıp çıkartılan şey) yalnız saklanmış bulunan kemik, kabuk, diş, bitki ve hayvanların sert kısımlarını belirlemekle kalmaz. Daha önce yaşamış olan canlılara ait iz veya belirtileri için de kullanılabilir.

Kömür-petrol-kireçtaşı ve benzeri maddeler, organik orjinli olup, hayata delil teşkil ederlerse de fosil sınıfına girmezler. Tortul tabakalar, lavlar, reçine ve buzlar en iyi fosilleşme alanlarıdır. Ölen organizma suda veya nemli havada kalırsa çabuk bozulur. En sert kısımları dahi zamanla kaybolur. Buna karşılık dokularına giren veya yüzeyini örten maddelerle havasız bir yerde bulunursa, kısmen veya tamamen kalıntı bırakarak fosilleşir. Fosillerin yapı ve dayanıklılığı içinde bulunduğu ortama bağlıdır. Reçine içine düşüp, fosilleşmiş kelebeklerin kanat pulları dahi, bugün mikroskopta rahatça incelenebilmektedir. Buzullar içinde zamanımıza kadar muhafaza edilmiş olan bizonların tüyleri bile dökülmemiştir. Canlıların böyle bütün kalıntılarına nadiren rastlanır. Çoğu zaman bunların bileşimleri bozulmuş, moleküllerinin yerine daha dayanıklı moleküller meydana gelmiştir. Nitekim bazı fosilleşmiş canlılar tamamen silisyuma dönüşmüştür. En sık görülen fosiller, yumuşakçaların kabukları veya omurgalıların kemikleridir. Salyangozun kabuğu, mercanların kalkerleşmiş kısımları, omurgalıların dişleri ve kemikleri, bitkilerin yaprakları, dalları ve gövde kısımlarından sert olan kısımları, yer altına gömüldükten sonra, pek değişmeye uğramazsa, fosil haline gelir. Fosillerin en uygun meydana gelme şekli, deniz veya göl diplerinde çamurlara gömülen organizmaların herhangi bir değişme olmadan zamanımıza kadar gelmesidir. Çürüyen bir bitki veya hayvanın izi de fosildir.

Fosiller eski jeolojik devirlerdeki hayat hakkında zamanımıza ışık tutarlar. Fosillerin geçerliliği her yerde bulunabilen ve tanınabilen cinsten olmasıyla ifade edilebilir. Fosil bilim dalına Paleontoloji denir. Fosiller 18. asırdan beri tabii ilimlerde önem taşımaya başladı. Fosil olarak bilinen bazı cinslerin sonradan yaşadığı meydana çıktığı da olmuştur. Mesela; bir zamanlar fosil olarak bilinen Okapi adındaki bir çeşit zürafa halen yaşamaktadır.

Fosilleşme çeşitleri:



Taşlaşma:
Nadir rastlanır. Taşlaşmaya sebep olan maddelerin başlıcaları; silisyumdioksit, kolotan, kalsiyum karbonat, demir oksit ve demir sülfittir. Mesela, canlının kalıntısını teşkil eden maddeler ayrışırlar ve yavaş yavaş silisyumdioksit molekülleri haline gelirler. Umumiyetle vücut yalnız bir iz, iç veya dış şeklinin bir kalıbını bırakarak kaybolur.

Distilasyon: İnce taneli tortulların içinde çürüyen, canlının uçucu organik maddelerden teşekkül eden kısmı süzülerek, geriye sadece karbon kalır. Bir zar şeklinde olan bu karbon vasıtasıyla canlının kalıbı anlaşılabilmektedir.

Tazyik: Tortul tabakalar içinde bulunan canlıların, üstten gelen ağırlık sebepiyle, havası ve suyu çıkar. Tortul sertleştikçe, fosil de kömürleşir. Bu duruma en çok bitkilerde rastlanır. Canlının bazen dış hatları bazen da iç kısmına giren ince tortul tabaka maddeleri, iç ve dış kalıplarını meydana getirerek, sanki canlının negatif şeklini almışlardır. Bazı yerlerde hayvanların mesela dinozorların ayak izlerine de rastlanmıştır.

Fosillerin kullanış yerleri: Daha evvel yaşamış canlıları tanıtır. Biyolojik sınıflamadaki noksanlıkları tamamlamaya çalışır. Mesela 35 kadar zoolojik takımla temsil edilen memeliler sınıfının 15 takımı ve bu takımlara bağlı 139 zoolojik familya memeliler sınıflamasına dahil edilmiştir. Yeni keşifler familyaları ve cinslerin miktarlarını arttırmaktadır.

Fosillerin en büyük faydası, petrol, linyit, fosfat yatakları gibi yeraltı kaynaklarının tespit edilmesinde yardımcı olmasıdır. Bu yatakların bulunmasında, mikrofosil memeliler ve bazı fosil çeşitleri kılavuz hususiyeti taşımaktadır.

Fosil çeşitleri:



1. Bazı fosiller, canlının hakiki parçasıdır (diş, kemik).
2. Bazı fosiller, içinde bulunduğu veya taşlaştığı maddeden meydana gelmiştir. 3. Bazı fosiller, tamamen ortamı meydana getiren maddeden meydana gelmiştir. 4. Bazı fosiller, sadece canlının izlerini taşır (ayak izleri gibi).

Bazı soğuk bölgelerde, mesela, Antarktika’da bulunan mamutların kılı, hatta iç organları, daha bozulmamıştır. Fosil yumurtalarını ayırt etmek zordur. Bunun gibi yuva ve inlerin de hangi hayvana ait olduğu kestirilememektedir. Yılan ve haşeratın yuttuğu taşların sadece küçük küme halinde kalmaları, hayvan gübrelerinin ise, ayırt etme zorluğu sebepiyle pek faydası olmamaktadır.

Bugün paleontoloji mütehassısları (yani ilk zamanda yaşamış canlıların iskeletlerini ve fosillerini inceleyenler), türlerin, fosillere göre, birdenbire yeryüzünde göründüklerini, aralarında geçiş formlarının bulunmadığını açıklamaktadır. Mesela, on beş yıl evrim üzerinde araştırmalar yapan Amerikalı Prof. T.D. Gish, bir makalesinde şöyle demektedir: "Bütün jeolojik delillerden anlaşılan şudur ki, yeryüzünde hayat birdenbire ve çok kompleks (karmaşık) yapıdaki canlılarla başlamıştır. Fosillerden elde edilen sonuçlar, Kambriyan devrindeki hayvanların kendilerinden daha aşağı yapılı organizmalardan değil, doğrudan kendi yapılarıyla yeryüzünde göründüklerini ortaya koymaktadır. Bundan başka, büyük canlı grupları arasında geçiş formu olarak dikkate alınabilecek tek bir fosil bile bulunamamıştır. Dolayısıyla mercanlar doğrudan mercan ve ahtapotlar da ahtopot olarak meydana gelmiştir."

Evrimcilerin, sürüngenlerle kuşlar arasında geçiş formu olarak ileri sürdükleri fosillerden birisi Arkeopteriks’tir. arkeopteriks, sürüngen benzeri özellikleri bulunan büyük bir kuştur. Kanatlarının kenarlarında pençe şeklinde kısımlar, gagasında dişler ve kuyruğunda omurga mevcuttur. Bu özelliklerden dolayı bir sürüngenden geldiği savunulmaktadır.

Halbuki günümüzde kuşların çoğundan farklı özelliklere sahip, nadir kuş türleri mevcuttur. Mesela; Güney Amerika’da yaşayan Hoatzın kuşu (Opisthocomus hoatzin), gençlik devresinde kanatlarında iki pençeye sahiptir. ve küçük bir omurgayla uçmaktadır. Ayrıca, Afrika’da Musophogidae familyasından Touroco kuşu (Touroco cortyhaix)nun genç olanlarının da kanatlarında pençeler mevcuttur ve bu da uçmaktadır. Bu kuşlar uygun tabakalarda fosil olarak bulunsaydı, evrimciler bunları da sürüngenlerle kuşlar arasında geçiş formları olarak adlandıracaklardı.

Günümüzdeki kuşlar dişsiz olduğu gibi, eskiden yaşayıp nesilleri tükenmiş diyli kuşların varlığı da gayet tabiidir. Nitekim günümüzde yaşayan kurbağaların bir kısmı dişli, bir kısmı ise dişsizdir. Dişsiz sürüngenler de mevcuttur. Arkeopteriks de nesli tükenmiş dişli bir kuştur.

En son araştırmalar da, Arkeopteriks’in bir geçiş formu olmadığını ispatlamıştır. Nitekim 1972 yılında Yale Üniversitesi profesörlerinden John Ostron, Arkeopteriks’in yaşadığı Jura devrinden daha eski tabakalar arasında, zamanımızda yaşayan kuşlara benzer fosiller bulmuştur. Yayınladığı makalede de; "Jura’dan daha yaşlı tabakalar arasında gerçek kuşların varlığının, Arkeopteriks’in bir geçiş formu olmadığını gösterdiğini" ifade etmiştir.

Evrimcilerden Prof. Max Westenhofer, türler arasında geçiş formlarına rastlanamadığından, araştırma ve İlerleme adlı eserinde adeta yakınarak; "Balıklar, sürüngenler, memeliler gibi büyük hayvan grupları dünya yüzünde birdenbire esas şekilleriyle belirivermişlerdir sanki. Bir türün diğerine dönüştüğüne dair hiçbir yerde hiçbir işaret yoktur." demektedir.

En son araştırmalar ve incelemeler göstermiştir ki, bir tür, şu veya bu sebeplerle, farklı ırklara bölünebilmekte ve fakat başka bir türe dönüşememektedir. lmÇünkü, buna, "veraset kanunları" engeldir. Merinos, kıvırcık, dağlıç, karaman hep koyun türünün (Ovis aries) farklı ırklarıdır. Canlılarda paleontolojik devirlerde zamanla tekamül görülmekte, fakat bu değişmeler her türün kendi içinde olmaktadır.

Mesela;

dördüncü zamanın yeni tabakalarında kromanyon ismi verilen insan iskeleti bulunmuştur. Bizim iskeletimizden farklı olduğu halde paleontoloji mütehassısları bunlara "ilk insanlar" demiştir. Diğer taraftan, üçüncü zaman sonunda yaşayan, antropoit denilen ve bugünkülere benzemeyen maymun iskeletleri bulunmuştur. Antropoloji mütehassısları bunların maymun olduklarını söylüyor. fen istismarcıları, taklitçileri, dinlere inanmayanlar yaptıkları tercümelerde kromanyon insanına ve antropoit maymununa, "insanın ceddi olan veya insanla maymun arasında geçit teşkil eden fosil" diyorlar.

1912 yılında Londra Tabiat Tarihi müze Müdürü Arthur Woodward ile tıp doktoru Charles Dawson tarafından, İngiltere’nin Sukses şehrinde, Piltdown yakınındaki bir çukurda bir fosil bulundu. Sonradan "Piltdown Adamı" adı verilen bu fosil, maymun insan arası kabul edilen fosiller içinde en güvenilir olarak şöhret buldu. Çünkü kafatası, çene kemikleri ve dişleri tamdı. Bu yaratığın kafatası ve dişleri insanınkine, çene kemikleri ise maymunun çene kemiğine benziyordu. 40 yıl bu fosile dayanılarak, insanın maymundan nasıl evrimleştiğine dair makaleler ve kitaplar yazıldı. İlk insanın topraktan yaratılmadığı savunuldu. Mukaddes kitaplarla alay edildi.

Bu fosilin şüpheli bazı taraflarının bulunduğunu, bu bakımdan yeniden tedkikten geçmesini isteyen bilim adamlarına önceleri müsade edilmedi. Fakat son senelerde (1953’te) bir Alman heyeti bu fosil üzerinde yeni bir çalışma yapmaya muvaffak oldu. Kemik parçalarını flor, azot ve x ışınları testlerine tabi tuttu. Çalışma sonunda bu heyetin yaptığı açıklama ilim çevrelerinde büyük şaşkınlığa ve hayrete sebep oldu. Sonuç, ilim madına yüz kızartıcı bir skandaldı. Hadise şu idi: Ch. Dawson, insan kafatasını alıp, bunu 10 yaşında bir orangutan maymununun çene kemiğine yerleştirmişti. Çene kemiğine insana ait dişleri yerleştirmek için de, çene kemiğinin bazı yerlerini eğelemiş ve bu kemiklere eskiye ait olduğu görüntüsünü verebilmek için de, potasyum bikromat ile yer yer lekelemişti. Tabii, bunu önce toprağa gömüp daha sonra çıkararak merasimle takdim etmişti. Bu sahtekarlık ortaya çıktığında ise Ch. Dawson çoktan ölmüştü. Olay, tarihe "Piltdown Sahtekarlığı" olarak geçti. Sahtekarlığı çıkaran ekipten Le Gros Clark, 40 yıl bu sahtekarlığın fark edilmemesini haklı olarak şöyle sormaktaydı: "Dişler üzerinde yıpranma intibaını vermek için sun’i olarak oynanmış olduğu o kadar aşikar ki, nasıl olur da şimdiye kadar bu izler dikkatten kaçmış olabilir?"

İnsanın maymundan geldiğini ispat için ileri sürülen delillerden birisi de "Nebraska Adamı" olarak adlandırılan varlığa ait bir tek azı dişidir. 1922’de Nebraska’da Pliosen devrine ait bir tek azı dişi bulundu. Evrimciler, bu dişin tahminen bir milyon yıl önce yaşamış bir insana ait olduğunu ilan ettiler. Bir tek azı dişinden ilham alarak Nebraska Adamının eşi ile beraber gazetelerde hayali resimleri çizildi. Amerika ve İngiltere basınında bunun için günlerce makaleler yazıldı. Sonra yapılan tedkikler o dişin bir çeşit domuza ait olduğunu ortaya koydu!

Önceleri ateşli bir evrim taraftarı olan Douglas Dewar insanın atası olarak yayınlanan resimlerle ilgili olarak, İnsan ÖzelYaratık adlı kitabında; "İnsanın farazi cetlerinin bir dişe, kafatası parçasına veya bir çene kemiğine dayanarak uydurma resimlerinin çizilerek toplumun kandırılması bir skandaldır. toplum bu resimlerin hayal mahsulü olduğunu bilmemektedir." demektedir.

Fosilleşme şekilleri



Fosilleşme şu şekillerde olabilir:


  1. Canlı organizmanın taşlaşması
  2. Canlı organizmaların sadece kemiklerinin kalması ya da izlerinin kayaçlar arasında oluşması
  3. Buz kütleleri içinde canlının hiç bozulmadan kalması
  4. Amber, reçine, doğarlar
  5. Mermer
  6. Aniden havanın kesilmesi ile


-Araştırmacılar, 2006 yılında Antarktika'nın bir adasında 70 milyon yıl önce yaşamış bir bebek plesiyozorun kemiklerini gün ışığına çıkarmışlardır.

-ABD'li, 4,4 milyon yıl önceye tarihlendirilmiştir. Aynı grubun bir alttürü sayılan ve yine Tim White'ın bulduğu Ardipithecus kadabba'nın yaşı ise 5,7 milyon yıl olarak saptanmıştır. Daha bulunan iki fosilden ilki 6 milyon yaşındaki Orrorin tugenensis, Kenya'da Tugen tepesinde; diğeri ise, yaklaşık 5-7 milyon yıl ile Fransız paleoantropolog Michel Brunet tarafından Çad'da bulunan Sahelanthropus tchadensis'te keşfedilmiştir. Bunlar, gösterdikleri genel özellikler açısından da "humanoid" (çağdaş insan, fosil insan ve onların doğrudan ataları) sayılmaktadır.

Türkiye' de bulunan fosiller



Türkiye'nin fosil stoğu açısından zengin olduğu tahmin edilmektedir. 2006 yılının Temmuz ayında Kırıkkale'de jeolojik kazı yapan Türk bilim insanları, tarihin en büyük memeli hayvanlarından olan gergedana ait 25 milyon yıllık fosiller bulmuşlardır. Kırıkkale'nin Delice ilçesi yakınında çalışan Maden Tetkik Arama (MTA), Paris Ulusal Doğa Tarihi Müzesi ve Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Jeoloji Bölümü uzmanlarından oluşan bir ekip, anne, baba ve altı aylık bir yavruya ait gergedan fosillerine ulaşmıştır.

-Tekirdağ'ın Hayrabolu ilçesindeki bir kum ocağında, paleontolojik çağa ait olduğu sanılan fosil bulundu.11 kilo ağırlığında ve 30-35 santimetre uzunluğundaki kemiğin ilik bölümüne bir insan eli rahatlıkla girebiliyor. Kemiğin mamut veya dinozor gibi dev cüsseli bir hayvanın ayak veya toynak kemiğine ait bir parça olduğunu tahmin ediliyor.

-Kastamonu'da 70 milyon yıllık 17,5 metre büyüklüğünde mosasaur fosiline rastlanmıştı.

-"Anadolu'da bulunmuş en eski fosiller Orta Miyosen'e, yani 14 milyon yıl öncesine tarihlenmektedir. Hominoid, ilk olarak Batı Anadolu'da Paşalar kazısında ortaya çıkıyor. Orta Anadolu'da da Çandır'da tür olarak Grifopithecus alpani tanımlanıyor"

-Ankara Kızılcahamam yakınlarındaki Sinaptepe'de Prof. Dr. Fikret Ozansoy, hominoid evrimine ilişkin ilk fosilleri bulmuştur. Adını 1958 yılında, Ankarapithecus meteai koyduğu bu fosil, daha sonra 'Ankara maymunu' şeklinde de tanınmıştır.

Fosiller Nerelerde Bulunur?



Fosiller karasal ve denizel ortamlarda yaşamış hayvan ve bitkiler ile onların izlerine aittir. Daha çok kumtaşı, kireçtaşı, çamurtaşı ve şeyl gibi tortul kayaçlarda bulunurlar. Grönland'dan Antartika' ya, okyanus tabanlarından dağların en yüksek zirvelerine kadar dünyanın her tarafında dağılım gösterirler.

Fosiller Nasıl Oluşur?



Canlılar öldükten sonra organik-yumuşak kısımları diğer hayvanlar tarafından tüketilir veya bakteriler tarafından tahrip edilir. Eğer ortam bakterilerin yaşamasına uygun oksijene sahip değilse ve ortam fosilleşmeye uygun taşlaşma süreci koşulları taşıyorsa, canlıdan arta kalan kemik, kabuk ve diş gibi sert ve dayanıklı kısımlar fosilleşerek günümüze ulaşabilir. Ayrıca hayvanların; kusmuk pelletleri, dışkı pelletleri (koprolit), yumurtaları ve izleri de fosil olarak korunabilir.

1. Karbonlaşma: Bitki fosilleri deniz, göl ya da bataklık gibi ortamlarda gömülerek fosilleşebilir. Kömürleşme denen karbonlaşma olayıyla bitkiler kısmen veya tamamen değişerek kömür haline gelebilirler.

2. Petrifikasyon:
Organizma kalıntılarının kristalizasyonla mineralojik bileşimlerinin değişmesidir. En iyi bilinen petrifikasyon tipi silisçe zengin suların bitki hücreleri içine girerek ağaç dokusunun damarlarının yüzeyi ve damarları arasındaki boşluklara silis depolanmasıdır. Buna silisleşmiş ağaçlar örnek olarak verilebilir. Ayrıca hayvan kabukları veya kemikleri, içlerindeki boşluk veya gözeneklerin kalsit, silis ve demirce zengin sularla dolarak kristalleşmesiyle demirleşmiş, piritleşmiş, silisleşmiş veya kalsitleşmiş hale dönüşebilirler.

3. Yer Değiştirme:
Yer değiştirme çamur içinde gömülü olan organizma kalıntılarının sülfid (pirit) veya fosfat (apatit) mineralleriyle yer değiştirmesi sonucu oluşur. Bu süreçte mineraller, organizmanın anatomisinin detaylarını gösteren yumuşak dokularla yer değiştirebilir. Örneğin Almanya'da bazı şeyller içinde Devoniyen'de yaşamış bir trilobitin antenleri ve sefalopodların tentakülleri, piritleşmiş fosiller olarak bulunmuştur.

4. Yeniden Kristalleşme:
Yeniden kristalleşme olayı hayvanın kabuğunun mikroskobik ölçüde detaylarını bozar. Buna karşılık kabuğun dış şeklinde bir değişiklik olmaz. Hayvan kabuklarının bir çoğu kalsiyum karbonat bileşimli aragonit mineralinden yapılmıştır. Milyonlarca yıl boyunca fosilleşme sırasında kalsiyum karbonat yeniden kristalleşerek daha duyarlı bir mineral olan kalsit haline dönüşür.

5. Yumuşak Dokuların Korunması Yoluyla Fosilleşme:
Bazen olağanüstü koşullar altında, organizmaya ait deri, tüy, doku gibi bazı parçalar bozulmadan fosilleşebilir. Örneğin Sibirya'da buz kütlelerin içinde binlerce yıl boyunca bozulmadan kalmış bütün mamut fosilleri bulunmuştur. Hatta bu mamutların midelerindeki yiyecekler bile olduğu gibi korunmuştur.Olağanüstü koşullar sıcak ve kurak iklimlerde de oluşabilir. Mumyalaşma adı verilen bu süreçte yumuşak dokular, bakterilerce çürütülmeye fırsat kalmadan kısa sürede kurur. Paleontologlar Çin'de bu şekilde derileri ve tüyleriyle korunmuş dinozor fosilleri bulmuşlardır.

6. Organik Kapanlar:
Bir organizmanın amber, doğal asfalt veya çürümüş organik madde içinde hapsolarak korunması sonucu oluşan fosilleşme şeklidir. Bunlardan amber, ağaç reçineleridir. Ağaçtan akan reçine bu sırada böcek, örümcek veya küçük kertenkeleleri yakalayabilir. Hemen katılaşarak sertleşen bu madde içindeki hayvan hiç bozulmadan ve tüm detayıyla milyonlarca yıl boyunca kalabilir.

Doğal asfalt, petrol kalıntısıdır. Asfalt suyla örtüldüğü zaman, susamış hayvanlar sudan içmek için geldiklerinde içine düşebilirler. Böylece yapışkan zeminden kurtulamayan hayvan yine hiç bozulmadan korunur. Bu tip ortamda fosilleşmiş hayvanlara Amerika'da Kaliforniya'da rastlanmıştır.

Bir başka ortam bataklıklardır. Her ne kadar asidik ortam organik malzemeyi bozsa da, daha sağlam olan kemikler bozulmadan kalabilir. Danimarka'da 2000 yıl öncesinden kalma bataklıklarda insan kalıntıları bulunmuştur.

7. Boşluk ve Kalıplar:
Asidik koşullar kayaç içinde korunmuş fosil hayvan kalıntılarını bulundukları yerde yavaşça eritir. Bu etki kaya içinde bir kalıp bırakır. Bu süreç genellikle kolay çözülen kalsitik kabuklarda daha fazla görülür. Kabuğun dış kısmının etkilenmesiyle dış kalıp oluşur. Bazen kabuk çözülmeden önce içi çökelle dolarak iç kalıplar meydana gelir.

8. İzler (Omurgalı ve Omurgasız Hayvanlar):
Hayvanlar çamur gibi yumuşak bir zeminde yürüdükleri zaman bıraktıkları çeşitli ayak, kuyruk veya gövde vb. izleri sertleşerek korunabilir. Bu izlere ait boşluklar farklı bir çökelle dolduğu zaman kalıp haline gelir. Buna dinozorların ve insanların ayak izleri örnek olarak gösterilebilir. Paleontologlar, dinozorların ayak izlerini yorumlayarak onların yürüme ve hareket etme özelliklerini ortaya koyabilirler.

9. Fosil Benzeri Yapılar:
Bazen mineraller, kayaçlar içinde büyüyerek fosil benzeri şekiller oluşturabilirler. Bunlara yalancı fosiller denilir. Örneğin dendrit kristalleri sıklıkla fosil sanılmaktadır.
Bunun dışında, bazen mumyalaşmış veya travertenle kaplanmış güncel hayvan veya bitkilere de rastlanabilir. Bu kalıntılar da gerçek fosil değildir. Zaman içinde fosilleşmeye aday örneklerdir.

Karasal Fosilleşmeye Bir Örnek



- Omurgalı hayvanlar nehir, çay, dere ve göl gibi tatlı su kaynaklarının kenarında yaşamlarını sürdürüyorlar.
- Bu hayvanlardan ölenlerin kemikleri çeşitli su taşkınlarının getirdikleri kırıntılı malzemeler altında kalarak örtülüyor.
- Su taşkınlarının getirileriyle oluşan çökeller kemiklerin üzerindeki kırıntılı kayaçları gittikçe kalınlaştırıyor.
- Akarsu taşkınlarının getirdiği tortullar istifi zaman içinde daha da kalınlaştırıyor.
- Çökel miktarının zamanla artması hayvan kemiklerinin daha da derinlerde kalmasına ve taşlaşarak fosilleşmesine neden oluyor.
- Göl ya da çökelme havzası çökellerle dolarak ortadan kalkıyor. Daha sonra tektonik bir yükselmeyle akarsular yeniden canlanıyor. Kalın bir istif oluşturan bu alan zamanla aşındırılarak yarılmaya başlıyor ve gömülü kalmış olan fosilli tabakalar açığa çıkıyor. Fosil bilimciler (paleontologlar) sanki bir avcı gibi bu fosil yatakları araştırıp bularak ve bilimsel kazılar yaparak bu fosilleri gün ışığına çıkarıp, bilim dünyasına sunuyorlar.