Yüce Allah, O’nu kırk yaşında Peygamberlikle görevlendirmişti. Ne yapması, insanları neye davet etmesi gerektiğini de Yüce Allah indirdiği ayetlerle O’na ders veriyordu. Yani Peygamber Efendimiz dersini Cenab-ı Hak’tan alıyor ve insanlara bunu önce yaşantısıyla, sonra da sözleriyle iletiyordu.

Tek gayesi vardı; insanların yüzünü ve gönlünü, kendilerini yaratan, rızklarını verip besleyen Yüce Allah’a döndürmekti.

Yüce Allah, insanı sevdiği için yaratmıştı; insanlar da O’nun bu sevgisine iman ederek karşılık vermeli, teşekkür etmeliydi. Onun için Peygamberimiz insanlara “La ilahe illallah (Allah’tan başka ilah yok) derseniz kurtulur, huzur ve esenliğe erersiniz" diyordu.

Tüm gayesi, hedefi ve çabası buydu. Yirmi üç senelik Peygamberlik süresince de hep bunun için mücadele verdi.

Bir masa, bir sandalye, sanatkârını ve sahibini tanımayabilirdi. Çünkü akıl, şuur ve duygulardan yoksundu. Ama insanın aklı, şuuru ve duygulan vardı ve en mükemmel bir şekilde yaratılmıştı. Sahibini bilmemesi, tanımaması, kendini başıboş sanması onun için büyük bir akılsızlıktı.

Peygamber Efendimiz, insana, sahibini tanıması gerektiğini, başıboş olmadığını, bir vazifesinin bulunduğunu bildirmek için gönderilmişti.

“Ölümsüz değilsiniz" diyordu insanlara. “Sizi bekleyen ebedi bir hayat var. Hesabınızın görüleceği bir büyük mahkeme var. Cennet var cehennem var. Gurura kapılıp seni Yaradan’ı unutma!" Yüce Allah tarafından görev verildiğinde, Peygamberimiz tek başınaydı. Bütün dünya, inanç ve düşünceleriyle O’nun karşısındaydı. Çünkü O (sav), insanlığa yepyeni bir din getiriyordu.

Davasını açığa vurduğunda bu kez Mekke müşrikleri, hatta öz amcası karşısına dikilmişti. Ama O (sav), vazifeyi Allah’tan almıştı, O’na güveniyordu.

Her türlü engellemelere, bu nedenle aldırış etmiyor, yoluna devam ediyordu.

Düşmanı kesilenler, yüreğindeki sevgiyi ve gayesini anlayamamışlardı. Anlayanlar ise gurur ve inatlarından vazgeçmiyorlardı. Ama O (sav), her şeye rağmen geleceğe damgasını vuracağı bilinciyle durmadan, dinlenmeden çalıştı. Uykusuz çok geceler geçirdi. Hakaret gördü, alaya alındı, yok edilmek istendi, ama davasından zerre kadar taviz vermedi. Mekke’den hicrete mecbur kaldığında yanında sadece sadık dostu Hz. Ebu Bekir vardı. Ama sekiz sene sonra Mekke’yi fethe on bin kişiyle gelmişti. Ona inanmamaya direnenler o gün boyun eğip iman etmişlerdi. O (sav) de onları her şeye rağmen affetmişti. Zira, onlarla şahsi bir davası yoktu. Derdi, gayesi, onların iman etmesiydi.

İman edince de geçmişlerinin üzerine sünger çekiyordu.

Evet, Mekke’nin müşrik liderleri, ilk zamanlar, O’nun maksat ve gayesini anlayamadıklarından, kavrayamadıklarından, yada bildikleri halde inat ve gururlarından karşı koymuşlardı. Bunun için de türlü türlü yollara başvurmuşlardı. Fakat, Peygamber Efendimiz, her seferinde onlara gayesinin ne olduğunu söylemekten geri durmamıştı ve yolundan asla geri durmayacağını tekrarlamıştı...