Eski devirlerde imza yerine kullanılan ve basıldığı vakit düz çıkması için üzerine ters olarak isim unvan ve tarih kazınmış küçük alete mühür denir.

Mühr, süs boncuğu demek olan mühre kelimesinden alınmıştır. Çünkü genellikle akik, yeşim, necef gibi kıymetli taşlardan veya altın, gümüş, pirinç, bakır ve kurşun gibi madenlerden yapılırdı. Küçük bir sahaya üç beş kelime ustaca sığdırılması; bir de zarif kulp takılması, gerçekten büyük bir maharetti.Osmanlılarda mühür kullanımı halk ile eşraf hatta ulema ile devlet adamları arasında pek yaygındı.

Bu sebeple mühür kazıma ve mühürdeki ismin hattatlarca yazılmasındaki sana zevki oldukça ilerlemişti. Fevkalade istifli, zaman zaman dini tasavvufi ve edebi değeri yüksek ibareler mühürcülüğün bir sanat dalı olarak var olmasını sağlamıştır.Tarihte mühür kullanmayan hükümdar yok gibidir. Hele Hazret-i Süleyman’ın (mührü Süleyman) denilen mührü meşhurdur ki bu gün İsrail bayrağını teşkil eder.

Hazret-i Peygamber’in mührü ise yüzüğü üzerinde ve akik taşından idi. Hazreti Osman’a kadar halifeler tarafından da kullanıldı.

Vaktiyle mühür basılmamış vesika, itibar görmezdi. Padişahın, vekil-mutlâkı sıfatıyla sadrazama verdiği mühr-i hümâyûn üstünde kendi tuğrası kazılıdır. Yüzük şekline getirilmiş bir diğer mühürü de padişah kendisi taşırdı. Mühür vermek sadrazam yapmak olduğu gibi; mührü geri istemek de sadrazamlıktan azil manasına gelirdi. Bu iş için başyaver ve saray nâzırı mesabesindeki kapıcılar kethüdası vazifelendirilirdi. XVII. asırdan itibaren, padişahlar sadrazamlığa getirilenleri saraya çağırtarak mührü bizzat vermeye başladılar.

Mühr-i hümayundan ayrılmak, sadrazamlıktan da ayrılmak manasına geldiğinden, sadrazamlar bunu yanlarından ayırmazlardı. Hatta Sultan Aziz devri sadrazamlarından Âli Paşa’nın hamama bile mühr-i hümayunla girdiği anlatılır.

Eski mühürler üzerinde çok sayıda kelime bulundurmalarına ve büyük olmalarına karşılık, 19 asırda uzun ifadelerden vazgeçilmiş yalnızca isimler kazınmaya başlanmış bu sebeple mühürlerin ebadı küçülmüştür.Mühürlerin gördükleri önemli bir başka vazife de metinde yer alan tarihi vaka ve şahsiyetle, mühür basılan ve içerisinde tarihi belirlenemeyen resmi ve şahsi evrakın tarihlenmesinde aydınlatıcı unsur olmasıdır.

Osmanlı padişahları içinde Sultan I. Mahmud’un mühürcülük sanatıyla meşgul olduğu hatta kazıdığı mühürleri el altından sattırıp alın teriyle kazandığı bu parayı sadaka olarak muhtaçlara dağıttığı bilinir.

Arap memleketlerinde, Hindistan’da Müslümanlar arasında mühür kullanmak âdeti devam etmekle birlikte mührün yerini imza aldıktan sonra mühürcülük sanat olarak yok olmuştur.

Tuğra ve Mühür



Çok kimse padişahın mührü deyince tuğrasını anlıyor. Binaenaleyh padişah mühürleri, bazen tuğra şeklinde kazınmıştır (hakkedilmiştir). Ancak padişahın tuğrası başkadır; mührü başkadır. Tuğra, padişah tarafından yazılan resmî yazılar üzerine bizzat padişah değil, nişancı denilen yüksek bürokrat tarafından çekilirdi. Bu, yazıdaki muamelenin padişahın tasarrufu olduğunu gösterirdi. Osmanlı Devleti’nde kanunlar, kararlar, tayinler, aziller, arazi tahsisleri ve saire hep üstüne padişahın tuğrası çekilmiş ferman, hüküm, berat gibi vesikalar ile yürürlüğe girerdi.