Kütüphanelerin mazisi yazının varlığı kadar eskidir. Asur, Bâbil ve Hitit medeniyetlerinden günümüze ulaşan ve yazı yazmak için kullanılan kil tabletler çok eski devirlere ait kitap ve kütüphanecilikle ilgili bilgiler vermektedir.

Bu medeniyetlerde zamanla yazılı tabletlerin korunması, saklanması için odalar teşkil edilmiş böylece kütüphaneler oluşmuştur.

Kütüphaneyle ilgili olarak yapılan araştırmalar ve kazılarda elde edilen bilgiler M.Ö. 2400 yıllarına kadar uzanmaktadır. Asur Devleti Hükümdarı Asurbanipal tarafından M.Ö. 625 yılında kurulan Ninova Kütüphânesi bilinen en eski kütüphanedir. Romalılar tarafından yakılan Mısırdaki meşhur İskenderiye Kütüphanesi ise devrinin en büyük kütüphanesi statüsündeydi.

İslam Kültürüyle yayılan kitap merakı ise pek çok kütüphane kurulmasına ve bir kütüphanecilik geleneği oluşmasına önayak olmuştur. Bu gelenek Emeviler[1] , Abbasiler[2], Endülüs Emevileri[3], Selçukîler[4] vs Türk ve İslam devletlerinde gelişerek yaygınlaşmıştır.Ne yazık ki Orta Asya’dan Endülüs’e kadar olan memleketlerde kurulmuş kütüphanelerin pek çoğu İspanyol ve Moğol istilası sırasında yok edildiler.

Zamanın bilim ve kültür merkezi olan Bağdat şehrini işgal eden Moğollar şehri harap ederek kitapları ya yaktı ya da Dicle Nehrine attılar. Dicle Nehrinin günlerce mürekkep renginde aktığı rivayet edilir. Bu katliamı sebebiyle tek nüsha olan pek çok orijinal kitap günümüze ulaşamadı.

Bugünkü Adıyla Beyazıt Devlet Kütüphanesi ( 1900'de)

“
" Kütüb-hâne-i Umûmî-i Osmânî 1300 “
Bu günkü Beyazıt Devlet Kütüphanesine ait bu kitabede kütüphanenin ilk adı yazıyor “Kütübhane-i Umumi Osmani" olarak.Şahıslar dışında, ilk defa devlet eli ile kurulan küpühanedir Kütübhane-i Umumi Osmani. Sultan Hamid devrinde 1882'de başlayan çalışmalar 24 Haziran 1984 neticelenerek hizmete açılmıştır.
,,


Osmanlılar döneminde ilk kütüphane Osman Bey zamanında İznik’te, ikincisi ise Edirne’de Lala Şahin Paşa tarafından kuruldu.Daha sonraki dönemlerde de İstanbul ve Amasya, Edirne, Bursa, Manisa, Trabzon ve başka şehirlerde de büyük kütüphaneler açılmıştır. Topkapı Sarayı bünyesinde kurulan Saray Kütüphanesi, Ayasofya, Süleymaniye, Şehzadebaşı ve Bayezid kütüphaneleri sürekli zenginleştirilerek zamanımıza kadar gelmişlerdir.

1882’de “ Kütüphne-i Umûmî-i Osmanî “ adıyla bir nizamname çıkarılarak herkesin faydalanabileceği umumi kütüphaneler oluşturuldu. Bayezid Devlet Kütüphanesi, İzmir, Kayseri, Konya, Eskişehir, Diyarbakır ve Bursa’da Millî Kütüphane adıyla kütüphaneler kurulmuştur.


Yüzyıllar boyunca yazılan ve bugün basılan milyonlarca kitap kütüphanelerimizi doldurmakla birlikte Osmanlılar ve daha önceki devirlerde yazılmış olan kitapları okuyacak, anlayacak pek az kimse kaldığı ve galiba fişe ve kabloya fazlasıyla güvendiğimizden buralara rağbet gittikçe azalmaktadır.

Kitâbe ve Kütüphâne
Bir Kütüphâne Kitabesi : "Tamam Oldu Kutubhâne Sene h. 1284" (m. 1867 - 68) yazıyor

Bazı eski kütüphaneler:













[1] İslâm târihindeki ilk kütüphâne de hazreti Muâviye’nin halîfeliği zamânında kuruldu.
[2] Abbâsî Halîfesi Hârun Reşîd’in kurdurduğu Beytü’l-Hikme adlı bir kütüphâne meşhurdur.
[3] Avrupa’da meydana gelen Rönesans hareketlerinde Endülüs Emevilerinin bu konuda payı vardır.
[4] Misalen Anadolu Selçukilerinin inşa ettiği Sadreddin-i Konevi Kütüphanesi ki günümüze 100’e yakın eseri ulaşabilmiştir.

Osmanlı Devletinde Kütüphanecilik



Kültür birikimi ve kuşaktan kuşağa aktarılması aynı zamanda bir bilgi birikimi ürüdür. Bilgi de kendi içerisinde üretilme ve elde edilme yöntemlerine göre farklılıklar göstermektedir. Dini bilgi, felsefi bilgi, sanat bilgisi, bilimsel bilgi ve mistik bilgi, sözü edilen türler olarak nitelendirilebilir.Bu bilgi türlerinin tümü ve bunlara ait aktarılma ve kullanılma özellikleri toplumun kültürünü meydana getirmektedir. Ancak, bilginin yalnızca kayıt edilip korunması, bilginin doğasında olan “paylaşılabilir" olma özelliğine aykırıdır. Bu nedenle, kayıtlı bilginin, çeşitli alanlarda bilgi sahibi olmak ve araştırma yapmak isteyen kimselere, belirli kurallar çerçevesinde ve ücretsiz olarak sunulması gerekmektedir.

Bu işlemi kurallar çerçevesinde gerçekleştirecek olan sosyal kurumlar kütüphanelerdir. Bu sebeple kütüphaneler, çeşitli dönemlerde toplumların çeşitli sınıflarına bilginin aktarılmasında, üretilen bilgi kaynaklarının korunmasında, çoğaltılmasında ve hizmete sunulmasında aktif olarak görev almışlardır. Geçmişten günümüze değin, birçok hükümdar, üst düzey devlet yöneticisi, din ve bilim adamı bu kurumların oluşturulmasında, hizmet ve dermelerinin geliştirilmesinde önemli katkılarda bulunmuştur.

Asur, Babil ve Hitit medeniyetlerinden günümüze ulaşan ve yazı yazmak için kullanılan kil tabletler çok eski devirlerdeki kitap ve kütüphanecilikle ilgili bilgi vermektedir. Kütüphaneyle ilgili olarak yapılan araştırmalar ve kazılarda elde edilen bilgiler M.Ö. 2400 yıllarına kadar uzanmaktadır. Asur Devleti Hükümdarı Asurbanipal tarafından M.Ö. 625 yılında kurulan Ninova Kütüphanesi bilinen en eski kütüphanedir. Yapılan kazılar neticesinde elde edilen ve bu kütüphanede bulunan çivi yazısıyla yazılmış kil tabletlerden 20.000 kadarı bugün İngiltere'deki British Museum koleksiyonları arasında yer almaktadır. Son zamanlarda Irak'ta yapılan kazılar, Nippur civarında Milattan 3000 sene öncesine ait olduğu tahmin edilen zengin bir kütüphanenin enkazını ortaya çıkarmıştır.

Mısır Hükümdarı S.Ptolemeus tarafından M.Ö. 3. yüzyılın ilk yarısında kurulmuş olan İskenderiye Kütüphanesi devrinin en büyük kütüphanesidir. Bu kütüphanede 700.000'e yakın papirus tomarıyla porşömen bulunuyordu. Sezar'ın M.Ö. 47'de İskenderiye'yi işgali sırasında büyük ölçüde zarar gören kütüphane M.S. 391 senesinde Mısır piskoposunun emriyle tamamen ortadan kaldırılmıştır. M.Ö. 165'te kurulmuş olan Pergamon (Bergama) Kütüphanesi, Roma'daki Bibliotheca Ulphia ve M.S. 355'te Büyük Konstantin (Constantinus I.) in İstanbul'da kurduğu imparatorluk kütüphaneleri ilk çağların önemli kütüphaneleri arasında yer almaktadır. Ortaçağ'da manastırlarda kitap sayısı 1000'i geçmeyen küçük kütüphaneler kuruldu.

Türk kültürü ve dolayısıyla Osmanlı Devleti içerisinde önemli vakıf kurumlarından olan kütüphaneler, yaklaşık 800 yıldır Anadolu topraklarında Türk kültür, bilim, eğitim ve sanat yaşamı içerisinde bulunan sosyal kurumlardır. Osmanlı döneminde kurulan kütüphanelerin dermeleri, mimari özellikleri, çalışanları, düzenlemeleri, hizmetleri ve ünlü bilim adamlarının bu kurumlara kütüphaneci (hafız-ı kütüb) olarak atanmaları göz önüne alındığında, bu önemli kurumların Osmanlı medeniyeti tarafından hiçbir dönem göz ardı edilmediği bir gerçektir. Kütüphaneler XV. yüzyıldan itibaren Osmanlı eğitim-öğretim ve bilimsel yaşamına önemli katkılar yapmış kurumlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak Osmanlı Devleti’nin XVII. yüzyıldan itibaren askeri, siyasi ve ekonomik sorunlar nedeniyle zayıflaması ile birlikte, bu kurumların da toplumun bilimsel, kültürel ve sosyal yaşamı üzerindeki etkisi azalmaya başlamıştır.

Kütüphanelerin Osmanlı bilim dünyasına yeterince katkıda bulunamamasının diğer bir nedeni de Osmanlı eğitim sistemi yönlendiren eğitim, siyasi, askeri ve kültürel alanlarda izlenen yanlış yöntem ve politikalardır. Geçmişte de Türk kütüphaneleri ve kütüphaneciliğinin temel amacı, üretilen bilginin (bilgi kaynaklarının) korunması üzerine yoğunlaşmıştır. Bu temel amaç üzerine kurulan hizmetlerin diğer hedefleri ise; yine üretilmiş bilginin geleceğe iletimi ve bilginin kütüphaneler aracılığıyla toplumsallaştırılması sağlamaktır. Olumsuz sayılabilecek kimi davranışlara karşın, anılan kimliğin, günün yazılı kültürün başlıca birikim merkezi ve yaygın bilgi iletişim aracı olarak kütüphanelere, toplumsal söyleşi ya da düşün alışverişini daha sağlıklı yoldan gerçekleştirme olanağı vermesi söz konusudur.

Osmanlı Devleti’nin çeşitli dönemlerinde dini, bilimsel ve edebiyat ile ilgili konularda kitap toplama ve kütüphane oluşturma, geleneksel bir hal almıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminden itibaren padişahlar, vezir-i azamlar, padişah hanımları, şehzadeler, darüssaade ağaları, defterdarlar, şeyhülislamlar ve diğer devlet görevlileri eğitim kurumları, ibadethaneler, külliyeler ve bu kurumların içerisinde ya da bağımsız binalara sahip kütüphaneler kurmuşlardır. Kurulan kütüphanelerin hemen hepsi vakıf kurumları olarak kurulmuş, amaçları, yönetimi, gelir-giderleri, personeli, personel özellikleri, sayıları ve dermeleri ile ilgili bilgiler de vakfiyelerinde yer almıştır. Bu bağlamda, Osmanlı toplumu içerisinde saray mensupları ve ulemanın kütüphanelere dolayısıyla da yazılı kültüre olan ilgisi dikkat çekicidir. Ancak önemli olan nokta, bu sınıfların dışındaki ve çoğunluğu oluşturan tebaanın yazılı kültüre olan ilgisidir.

Daha önce de belirtildiği gibi İznik, Bursa, Edirne ve İstanbul gibi Osmanlı Devleti’ne çeşitli dönemlerde başkentlik yapmış merkezlerin dışında bu ilgi pek fazla gelişmiş değildi. Kütüphanelerin ortaya çıkış nedenleri ve içinde bulundukları kurumlar da göz önüne alınırsa, bu durumun kaçınılmaz olduğu da bir gerçektir.

Sonuç olarak ele alındığında Osmanlılarda kütüphane kültürü, tarihsel gelişim süreci içinde çeşitli fiziksel, hukuksal, siyasi ve ekonomik değişimler göstermiştir. İlk dönemlerinde (1331-1453) saray ve medreselerde yoğun olarak kurulmaya başlayan kütüphaneler, 1453’ten sonra önemli bir sıçrama yaparak eğitim-öğretim kurumlarının vazgeçilmez parçaları olmuşlardır. Bu noktada bilimsel yaşama da katkıları önemli ölçüde artmıştır. Fiziksel özellikleri, dermeleri, personeli ve hizmetleri ile aynı zamanda vakıf kurumları olan kütüphaneler, Osmanlılarda kültürün de önemli bir parçasını meydana getirmişlerdir. Bu özelliklerini hem çeşitli dönemlerde, farklı alanlarda bilim adamları, sanatçılar, devlet büyükleri vb. yazmış veya çevirmiş olduğu eserleri korumak hem de bilimsel yaşamda yeni bilgi üretmek için aktarmak üzere kullanmışlardır.

Kütüphaneler Osmanlı Devleti’nin farklı dönemlerinde içinde bulunulan ekonomik, kültürel ve siyasi olaylardan ve politikalardan etkilenmişler, kendilerini bu unsurlara göre yeniden kurgulamışlardır. Osmanlılarda, kütüphaneler hem kültürün bir parçası hem de oluşan kültürü aktaran ve gelişmesini sağlayan kurumlar olarak varlıklarını sürdürmüşler, kuruldukları tarihten itibaren de bilimsel yaşamın en büyük destekçileri olmuşlardır.