İstanbul’un Türkler tarafından fethi bir çağı kapatıp yeni bir çağ açmıştır. Fetih sırasında gerek Türk ve gerekse Rum tarafından yaşanan paranormal garip olaylar gerçekleşmiştir.

İstanbul’un Fethi (1453 ) Hakkında Bilinmeyenler

İstanbul feth edildiği 1453 yılına kadar, 1125 yıl içerisinde bir çok kereler değişik uluslar tarafından işgal edilmek istenilmişse de; kente yönelik bir girişimler hep başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Kent Grekler, Romalılar, Bulgar ve Latinler tarafından kuşatılmış; bu kuşatmalara Araplar yedi ve Türkler altı yeni sefer eklemişlerse de kentin mükemmel yerleşimi, surların kenti savunması ve Bizans askerleri ve halkının gerçekten takdire değer mücadelesi sayesinde kuşatmacılar emellerine ulaşamamışlardır. Özellikle Müslümanların ve Türklerin kuşatmaları sırasında kale surlarında beliren Meryem Ana figürünün kaleyi savunan Rum askerlerine moral verdiği ve başarılarını arttırdığına inanılmaktadır. Bir çok Bizans tarihçisi kuşatmalar sırasında Tanrının kendilerine mucizeler göstererek yardımcı olduğunu ve Meryem Ana’nın kentte dolaştığını yazmaktadırlar. Hatta kuşatmalardan birinde göklerin açılarak kendilerine refakat eden azizlerle birlikte Meryem Ananın görüldüğü son kuşatma sırasında kentte yaşayan Rumlar arasında anlatılagelmiştir.


Zamanının bilinen bütün güçlü Devletlerin rüyası olan bu kentin alınması imkansızdı. Çünkü kent ilahi koruma altındaydı ve buna layık olan Dünyanın tek şehri idi. Ancak yine de kentin ele geçirilebileceği gerçeği Rumların korkulu rüyasıydı. Bu inanç ve korkunun karşılığı olarak kentte yeni bir kehanet dolaşmaya başlayacaktır:

Bu Kehanete göre; Müslümanlar günün birinde surları aşmayı başararak kente gireceklerdir. Türkler Boğa Meydanına (bugünkü Tavuk Pazarı) kadar şehir halkını kovalayacaklar, ancak Konstantin Sütununa gelindiğinde gökten bir melek elinde bir kılıç ile “esafil-i nas"tan (halkın içinden) birini seçerek elindeki kılıcı verecek “ümmet-i ilahhiyye"nin (kutsal milletinin) öcünü almasını emredecek; o kişi komutanlığında Bizanslılar Türkleri sadece İstanbul’dan değil tüm Anadolu’dan söküp atarak İran sınırına kadar kovalayacaklardır. İşte Rumlar o dönemlerde kendilerini böylesi bir ilahi himaye altında güvencede hissediyorlardı.

İslâmın Kılıcı olarak bilinen Türkler için ise kentin ele geçirilmesi sadece kârlı bir işgal değil; aynı zamanda bir onur ve şeref meselesiydi. Çünkü, ( aslında çok da sahih olmayan) bir hâdise göre Hz. Peygamber : “İstanbul fethedilecektir. Ne mutlu komutana ve onun askerlerine" diyerek, İstanbul’ u fethedecek komutan ve askerlere cenneti müjdelemiştir. Osmanlı Padişahları için kentin ele geçirilmesiyle hem İstanbul gibi bir zenginlik ve harikaya sahip olunacak, hemde bu sayede Müslümanlar üzerinde Padişahın ve Osmanlı Devletinin değeri ve etkinliği artacaktı. Böylece hem maddi hem de manevi kazanç elde edilebilecekti.

Beldetun Tayyibetun


Kur’an-ı Kerim’de İstanbul için “Beldetun Tayyibetun" yani “Güzel Şehir" denilmektedir. Bu kelimenin Arap Harflerinin Ebced hesabına göre karşılığı 857’dir. Bu rakkam hicri takvime göre 1453 yılına denk gelmektedir ki; hepimizin bildiği gibi bu tarih İstanbul’un Türkler tarafından fethi tarihidir.

İstanbul’un fethi sırasında Fatih Sultan Mehmet’in yanında bulunan ünlü mutasavvıf Akşemsettin (1389-1459) Kur’an’daki “Beldetun Tayyibetun" kelimesini yorumlayarak, bu sefer mutlaka kentin alınacağını söylemiştir. Akşemsettin kentin kuşatılması sırasında ordu içinde morali yükseltmek için çalışmış, kentin alınmasının Hz. Peygamber’ in isteği olduğunu söyleyerek askerleri moralize etmeye çabalamıştır.

Fetih Girişimleri


1453 yılına kadar Osmanlılar 6 kez Bizans’ı kuşatmışlardır. Bunlardan ilk dördünü Yıldırım Beyazid, beşinciyi oğlu Musa Çelebi, altıncıyı II.Sultan Murad gerçekleştirmiştir. Son muhasaradan 31 yıl sonra II. Sultan Mehmet fetih çalışmalarına girişmiştir. Önce İstanbul Boğazında hakimiyetin sağlanması için Rumeli Hisarını yaptırdı. Yıldırım Beyazıd’ın inşa ettirdiği Anadolu Hisarının karşısına kurulan yeni yapıda Padişah bizzat taş taşıyarak çalışmıştır. Böylece bu geçitten Türklerin izni olmadan hiçbir müdahale yapılması imkanı kalmamıştır. Daha sonra tarihte o zamana kadar ilk defa kullanılacak büyüklükte toplar icad edilip Edirne’de bunlarını dökümünü yaptırdı. Büyük top, Edirne’den 60 manda ile çekilerek 400 asker yardımı ile ilk şubat aylarında İstanbul önlerine getirelecektir.

Ebu Eyyüb el-Ensarinin Mezarı


Askerin moralini arttıran en önemli olaylardan biri de bu kuşatma sırasında yaşanmıştır. Kuşatmanın uzaması bazı kimselerin ümitsizliğine yol açtığı bir sırada Akşemsettin, müthiş sıkıntılar içinde kıvranmaktaydı. Devamlı suretle secdeye murakabeye dalmıştı. Onun bu halini görenler, Hz. Muhammed’in sancaktarı Halid Ebu Eyyub’un mezarını keşfetmeye çalıştığını bilmiyorlardı. Hz. Peygamberin yakını olan Ebu Eyyüb el-Ensari, Emeviler döneminde İstanbul’un kuşatılmasına katılmış ancak 668’de şehit düşerek, şehit düştüğü yere gömülmüştü.

Akşemsettin yere bir seccade serilmesini istemiş, saatlerce secdeye gittikten sonra başını seccadeden kaldırarak kendi için üzülen Fatih Sultan Mehmed’e bakarak: “Himmeti Hüda, seccademiz Kabri Eyyüb üzre döşemişler, burayı kazsınlar" demiştir.

Seccade altı kazıldığında, epeyce derinden bir sanduka çıkarılmıştır. Sandukanın üzerinde Arapça harflerle “Hazra kabru Emu Eyyub-Bu Eyyüb’ün kabridir" yazmaktadır. Bu haberin ordu içinde yayılması askerin maneviyatını yükseltmiş, kentin fethedilmesinde çok önemli bir rol oynamıştır. Bu olayla birlikte kuşatmanın kaldırılmasını ve vazgeçilmesini isteyenlerin sesleri kesilmiştir. Daha sonra Hz. Eyyüb’ün kabrinin yanına bir mescit yapılacaktır. Bugünkü Eyüp ilçesinin ismi buradan gelecektir.

Bizans Tarafında farkedilen Felaketler ve Kehanetler


Bu olay, Türkler arasında kentin alınacağına dair ilahi bir mesaj olarak kabul edildiği sıralarda, Bizans tarafında hayra yorulmayan olaylar gerçekleşmekteydi.

Kentteki bir çok kimse bu olaylara bakarak artık kentin alınacağını söylemeye başlayacaktır. Rum tarihçi Kritovulos bu konuda şunları yazacaktır:

“Bugünlerden az sonra anlatacağım olaylar gerçekleşti. Bunların kısa bir süre sonra şehrin uğrayacağı musibet ve akıbetlerin belirtisi olarak Tanrı tarafından şehir halkına tembih ve işaretler olduğu anlaşılmıştır."

“Şehre yapılacak saldırılardan dört gün kadar önce erkekler ve kadınlar Tanrının kendilerine yardım etmesi için Meryem Ana resmi önlerinde bulunduğu halde kurtuluş temennisi okuyarak sokaklarda dolaşırlarken, ortada hiçbir sebep yokken tablo ellerinden yere yüz üstü düştü. Orada bulunanlar bağırarak tabloyu kaldırmaya çalıştılarsa da, resim adeta kurşun gibi ağırlaşmış ve sanki yere yapış, yer tarafından çekilmekteydi. Kopararak yerinden kaldırmaları mümkün olamamıştır. Bir hayli uğraşıdan sonra dualar eşliğinde, papazlar ve resmi taşımakla görevli kimseler sonunda tabloyu kaldırarak omuzlara koymayı başarabilmişlerdir. Böylece alay morali bozuk bir biçimde yoluna devam etmiştir. Ancak bu olağandışı hal hayırlı bir olay sayılmadı ve halkın içine korku ve dehşet yerleşti. Zaten sonradan olacak olaylar da bunu doğrulacaktır."

“Resmi taşıyan güruh, öğle vakti tufan gibi bir yağmura yakalandı. Ardı kesilmeyen şimşek, yıldırım ve dolu ile karışık olarak yağan yağmurların şiddetinden kalabalık ne bir adım atabilmiş ne de yerinde durabilmiştir. Öyle bir felaket oldu ki, ufak çocuklar büyükleri tarafından zaptedilmese, sele kapılarak gitmeleri işten bile değildi. Böyle alışılmadık ve dehşet verici yağmur – dolu, gene gelecek olan felaketin ne şiddette olacağının bir göstergesiydi.

Bu felaket selinin bütün ülkede akarak, herkesi sürükleyerek götüreceğinin işaretiydi."Tabi işaretler bunlarla bitmeyecektir. Hıristiyan inanışına göre; Tanrı bulut ile hareket etmektedir. Fetih öncesi tüm kenti kaplayan sis tabakasının kentten kaçan Tanrının kendini örtmek için kullandığı örtü olduğu söylentileri yayılmıştı. Kritovulos olayı şöyle anlatmaktadır:

“Bu olaylardan sonra ertesi gün, sabahtan akşama kadar tüm kenti saran kesif bir sis görüldü. Bu da mutlaka Tanrının şehirden ayrılarak gittiğini ve şehre yüzünü çevirdiğini anlatıyordu. Çünkü Tanrı bulutla çevrili olarak gelir ve yine öyle giderdi."

Yazar olayların sadece kendi tarafından duyulmadığını ve bir çok kimse tarafından bizzat görülerek bilindiğini de söylemektedir.

Kent Üzerindeki Garip Işıklar


Sis kalktıktan sonra, geceleyin Ayasofya üzerinde garip bir ışık göründü. Hem Bizans ve hem de Türk mevzilerinden izlenebilen bu ışıklar, Türklerin bulunduğu tarafta ışık bulunmaması gereken yerlerde görünmüş, kent üzerinden birkaç ışık kümesi uçarak Türklerin tarafına geçmiştir. Bu ışıkların nedeni henüz bilinmemektedir. O zaman Bizans halkı tarafından, Türklerin saflarına geçen Tanrıya ait olduğuna inanılmıştır. Bazı araştırmacılar bu ışıkların dünya-dışı medeniyet temsilcilerine ait olduğunu ve her önemli tarihsel olayda göründüklerini savunmaktadırlar.

Kaçınılmaz Son Yaklaşıyor!


İşin en ilginç tarafı ise, bir çağın kapanmasına bu kadar yakın bir zamanda Bizanslıların ileri gelenleri ve rahipleri, sanki kentin etrafı hiç kuşatılmamış gibi “ışığın yaratık olup olmadığını", “meleklerin kanatlarının olup olmadığı", “Meryem Ana’nın kanın kutsallığı derecesini" tartışıyor olmaları ve kuşatmayı önemsememeleridir. Bizaslılar ancak 29 Mayıs sabahı 21 yaşındaki genç Sultan’ın beyaz atı ile kente girdiği sırada işin ciddiyetin tam olarak anlayacaklardır.

Gerçi daha çok önceleri farkına varsalar bile sonucun değişeceği yoktur. O zamanlar Osmanlı Devleti gibi bir devin karşısında yüzlerce yıl içinde, içten içe çürüyerek köhnemiş Bizansın hiçbir şansı olmadığı gün gibi açıktır.