topragizbiz.com
Cenneti istemek hakkımızdır. Ancak dua ederken, oruç tutarken ve sevap işlerken asıl derdimiz ve çabamız cennet değil yüce Rabbin sevgisi ve rızası olmalıdır.
D ualarımıza başlarken “Ya Rabbi cehennemden sana sığınırız. Ya Rabbi cenneti isteriz" deriz. Cenneti istemek hakkımızdır. Bu İslami hassasiyete aykırı değildir. Hatta Hz. Peygamber (sav) cenneti isterken Firdevs cennetini, O’nun da en üst mertebesini isteyin buyurur. Bütün bunlar doğru olmakla beraber yine de bizim derdimiz, özlemimiz, çabamız, hedefimiz cennet değil yüce Rabbin sevgisi ve rızası olmalıdır. Çünkü Allah’ı hakikaten sevenler zaten O’nun cennetine misafir edilirler. Allah kendisini seveni hiç ateşe, nara, azaba gönderir mi? Kadın ermişlerden Rabia El Adeviyye şöyle yalvarırmış: “Allah’ım! Cehennem korkusuyla ibadet ediyorsam beni yak. Cennet için ibadet ediyorsam, beni cennetten mahrum bırak. Senin rızan için ibadet ediyorsam, beni kendinden mahrum etme". Diğer bir olayda İbn Muvazzak Mekke’dedir. Hac için gelmiştir. Uzun uzun yalvarır. Bir ara içinden şöyle bir düşünce geçer: “Acaba Allah benim haccımı kabul etti mi?" Gece rüyasında kendisine şöyle cevap verilir: “ Ben sevdiğimden başkasını evime, Kâbe’me çağırmam". Onun için Ebu’l Hasan El Harekani şöyle der: “Âşık Allah’ı bulmuş- tur. O’nu bulan kendini kaybetmiştir. Unutmuştur". Bağdatlı Cüneyd’in sözü bundan çok da farklı değildir. Uzaklardan gelir Cüneyd ve uykuya dalmış, bulutlanmış, büzülmüş gafletteki kalbi uyandırır; “Şu kalp Allah’a aittir. Sakın o kalbe yabancıyı sokma" der. Sevgiyle rızayla Allah’a koşanlar hiç mağdur olmadılar. Onlar ektiklerini fazlasıyla biçtiler. Bazen bir tohum attılar, karşılığında 700 başak aldılar. Çünkü seven kul, cömert bir Rabbe yöneliyordur. Yüce Rabbin hazinelerine kim güç yetirebilir ki! Büyüklerden Ebu Abdullah, vefatına yakın bir dönemde dostuna vasiyet eder ve şöyle der: “Ben Allah’ın rızasını kazanamadığım korkusunu yaşıyorum. Ben ölünce beni yıkadıktan sonra sen benim boynuma ve ayakları- ma zincir vur. Sonra beni kıbleye çevir. Beni mezara zincirlenmiş olarak gömün. Belki Yüce Rabbim benim bu perişan halimi görür de beni affeder. Benden razı olur. Çünkü Rabbim çok cömerttir". Ebu Abdullah birkaç gün sonra vefat eder. Dostu tereddüt halindedir. Ebu Abdullah’ın vasiyetini yerine getirsin mi getirmesin mi? Bir ara uykuya dalar. O gece rüyasında bir ses duyar “ Sakın dostumuzu zincirleme. Yücelttiğimiz bir dostu sakın aşağılama". Bu iş böyledir. Gayen, hedefin, yürüyüşün, nefes alışverişin, özlemin, himmetin Allah ise mutlaka O’nu bulacaksın. Belki de ümidini yitirdiğin en zor anında...

“YÜZÜ AYIN 14’Ü GİBİ"


Peygamber Efendimizin torunu Hz. Hasan, Hz. Hatice’nin oğlu Hind ibni Abû Hale’ye, bir gün “Dayıcığım, bana dedemi anlat" dedi. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’i çok iyi anlatmasıyla şöhret bulmuş olan Hind (r.a) O’nu şöyle anlattı: “Peygamber Efendimiz irice yapılı ve heybetliydi. Yüzü ayın on dördü gibi parlardı. Uzuna yakın orta boylu, büyükçe başlı, saçları hafif dalgalıydı. Saçlarını ortadan tarardı, saçı bazen kulak memesini geçecek kadar uzardı. Rengi nûrânî beyaz, alnı açık kaşları hilal gibi ince ve gürdü. İki kaşı arasında bir damar vardı. Öfkelendiği zaman kabarırdı. Burnu ince hafifçe kavisliydi. Sakalı sık ve gür, yanakları düzdü. Ağzı geniş, ön dişlerinin arası seyrek ve pek hoştu. Boynundan göbeğine kadar hafif- çe yayılan tüyleri vardı, ne çok tüylü ne de tüysüzdü. Boynu, saf mermerlerden yapılan heykellerin boynu gibi gümüş berraklığındaydı. Bütün organları uyumluydu son derece, vücudu yakı- şıklıydı. Göğsü ile karnı bir hizada olup ne zayıf ne de şişmandı. Göğsü ile iki omuzu arası genişçe mafsalları kalıncaydı. Bedeni nur gibiydi. Göğüs çukurlarından göbeğine kadar ince bir tüy şeridi uzanırdı. Memelerinde ve karnında kıl yoktu. Kolları, omuzlar ve göğsü- nün üst tarafında kıllar vardı. Bilekleri uzun, avucu genişti. El ve ayak parmakları etli ve uzunca idi. Ayaklarının altı hafifçe çukur, üstü ise son derece düzgün ve pürüzsüzdü. Yürürken öne meyilli düz yürür, ayaklarını yere sert vurmaz, sakin, ama hızlı ve vakarlı yürür ve yürüdüğünde sanki meyilli bir yerden iniyormuş görünümü verirdi. Bir tarafa döndüğünde bütün vücuduyla dönerdi, sadece başını çevirmezdi. Konuşmadığı zaman, yerden çok göğe bakar ve düşünceli görü- nürdü. Arkadaşlarıyla yürürken onları öne geçirir, kendileri arkadan yürürlerdi. Yolda karşılaştığı kişilere ilk önce o selam verirdi.

VE RESULULLAH “ÂMİN" DEDİ


Mescit müminlerle dolu. Efendimiz (sav) minberde. Birinci basamağa çıkınca “amin" dedi. Sonra ikinci basamağa çıktı “âmin" dedi. Sonra üçüncü basamağa çıkınca yine “amin" dedi. Daha sonra şöyle buyurdu: “Bana Cebrail (as) gelip, 'Ya Muhammed! Kim ramazana erişir de bağışlanmazsa, Allah onu (ilahi rahmetinden) uzaklaştırsın’ dedi. Ben de “âmin’ dedim. Sonra Cebrail (as), 'Kim ana-babasına veya onlardan birine yetişir de cehenneme girerse, Allah onu (ilahi rahmetinden) uzaklaştırsın’ dedi. Ben de 'âmin’ dedim. Sonra yine Cebrail (as), 'Sen kimin yanında anılırsın da üzerine salâvat getirmezse, Allah onu (ilahi rahmetinden) uzaklaştırsın’ dedi. Ben de 'âmin’ dedim."

Kaynak:Sabah