Hz. MUHAMMED (sav) Medine'ye Hicret

MURATS44

topragizbiz.com
MEDİNE’YE HİCRET

Hicret
İnkar edenler tutup bağlamak, öldürmek, ya da (yurtlarından) çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarlarken Allah’ta onlara tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır. (O kendisine ve taraftarlarına tuzak kuranların tuzaklarım kendi başlarına geçirir). [85]

Kur’an’ı (sana indiren ve onu okumayı) sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere döndürecektir. De ki: ‘Rabbim kimin hidayet üzere olduğunu ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu bilendir.[86]

Sayıları önemli bir miktara ulaşmış bulunan Medine’deki Müslümanlar, ikinci Akabe Biatında, Medine’ye gelmeleri durumunda Resulüllah’ı ve yanındaki müminleri canlan pahasına korumaya söz verdikten sonra, Resulüllah müminlerden hicret etmelerini istedi. Müminler biatin hemen arkasında ikişerli, üçerli gruplar halinde gizlice Medine’ye gitmeye başladılar. Mekke müşriklerinin dikkatini çekmemek ve muhtemel bir tehlikenin tüm müminleri etkilemesini önlemek için, böylesi küçük gruplar halinde hicret edilmesi kararlaştırılmıştı. Müminler aralarında randevulaşıyor ve gece veya gündüz şehrin dışında bir yerde buluşarak Medine’ye gitmek için yola çıkıyorlardı. Yanlarında, yolculukları sırasında ihtiyaçlarını karşılayacak yiyeceklerinden başka bir şey yoktu. Hatta önemli bir kısmı eşlerini ve çocuklarını Mekke’de, müşrik akrabalarının himayesine bırakmak zorunda kalıyordu. Bu nedenle hicret, daha çok, yetişkin mümin erkeklerin hicreti niteliğinde gerçekleşiyordu. Bu ise hicret eden müminler için hicretin zorluğunu bir kat daha artırıyordu. Sadece yurtlarında ayrılmak, ticaretlerini, işlerini terk etmek zorunda kalmıyorlar; aynı zamanda eşlerinden ve çocuklarından da ayrılmak zorunda kalıyorlardı.

Müminlerin büyük çoğunluğu müşrikler tarafından fark edilmeden Medine’ye hicret etmeyi başardılar. Ancak bazıları, bütün tedbirlerine rağmen, müşriklere yakalandılar. Yakalananlardan bazıları Mekke’ye götürülüp baskı, tehdit ve işkencelerle, İslâm’dan ayrıldığını söylemek zorunda bırakıldılar. Ayyaş b. Ebî Rebi’a bunlardan birisiydi. Bazıları ise, yakalandıkları zaman, sahip oldukları tüm mal varlıklarını vererek hicretlerine izin alabildiler. Süheyb b. Sinan da bunlardan birisiydi. Müşrikler Süheyb’i hicret için yola çıktığı sırada yakaladılar. Mekke’de kazandığı tüm mallarını almaya hakları olduğunu söyleyip, vermesini istediler. Süheyb tüm malını, hicretine engel olunmaması karşılığında verdi. Süheyb, hicret edip Medine’de Resulüllah’la karşılaştığı zaman, Resulüllah’m ilk sözleri ‘Süheyb kazandı! Süheyb kazandı! Ticaretinden kârlı çıktı [87] oldu. Eşi ve oğlu ile birlikte hicret etmek için yola çıkan Ebû Seleme b. Abdullah da müşrikler tarafından yakalananlardan birisiydi. Ebû Seleme yakalanınca, eşinin akrabaları, ancak çocuğunu ve eşini geride bırakması şartıyla hicretine izin verdiler; o da eşini ve çocuğunu Mekke’de bırakmak zorunda kaldı.

Müminlerin peş peşe hicret etmesiyle, aralarında Resulüllah, Ebû Bekir ve Ali’nin bulunduğu birkaç kişinin dışında Mekke’de yetişkin erkek mümin kalmadı. Bu üç müminin dışında olan ve hicret etmemiş bulunan diğerleri, iman hâlâ kalplerine tam yerleşmemiş, hicretin zorluklarını yüklenemeyen bazı kimselerdi.
Resulüllah müminlerden hicret etmelerini istemişti, ama kendisi hicret etmemiş, her türlü tehlikenin ortasında adeta yalnız kalmıştı. Vahiyle kendisine hicret etme izninin verilmesini bekliyor, Hz. Yunus’un hatasına düşmek istemiyordu. Ebû Bekir de, Resulüllah’tan hicret izni istediği zaman, bir süre daha bekleyip sabretmesi, kendisine bir yol arkadaşı çıkabileceği söylendiği için hicret etmemişti. O, Resulüllah ile birlikte hicret etmeyi umuyordu. Resulüllah, Ali’ye de izin vermemiş ve yanında kalmasını istemişti. Resulüllah müminlerin tamamı emniyet içerisinde Medine’ye varmadıkça Mekke’den ayrılmadı. Hiçbir şekilde, kolaylıkla savunulabilecek gerekçelerle tehlikeden ilk kaçan kişi olmadı.

Müşrikler, kısa süre sonra, bazı müminlerin Mekke’den ayrılmalarının kişisel girişim olmadığını, tüm müminlerin sistemli bir şekilde Mekke’den ayrılıp Medi-^j’ye yerleştiklerini öğrendiler. Bu durum korku ve endişeye kapılmalarına yol açtı. Medine’de kendileri için son derece tehlikeli bir düşman toplumun oluştuğunu fark ettiler. Eğer aralarında kalmış ve her an şehirden ayrılmak üzere olan Resulüllah da Medine’ye giderse, karşılaşacakları tehlikenin kendileri için tam anlamıyla bir felaket olacağını anlamakta zorlanmadılar. Birbirlerine ‘Bu adamın işi gördüğünüz gibi iyice büyüdü. O’nun ve adamlarının bizimle savaşmaları yakındır. O’nun hakkında çok çabuk bir karara varmalı ve tehlikeyi yok etmeliyiz’ diyerek çabucak bir şeyler yapılması gerektiğini ifade ettiler. Vakit kaybetmeden, her zaman olduğu gibi, istişare etmek ve bir karar almak için Dâru’n Nedve’de toplandılar (9 Eylül 622). Toplantıya katılanların listesinden anlaşıldığı kadarıyla, bu toplantı da boykot kararının alındığı toplantıda olduğu gibi, Dâru’n Nedve’nin tarihindeki en kalabalık toplantılardan birisiydi. Toplantıya her soydan, boydan, aileden yüzü aşkın kişi katıldı. Haşim oğullarından sadece Ebû Leheb vardı. Toplantıya, büyük ihtimalle Velid b. Muğire’nin katkısıyla, hakemlik yapmak ve kararlarından alınmasında etkili olmak üzere Mekkeli olmayan bazı müşrikler de katıldılar.

Dâru’n Nedve’deki toplantıda, Resulüllah’m Medine’ye gitmesini önlemek ve Medine’deki kitleyi lidersiz bırakıp dağılmalarını sağlamak için ne tür tedbir alınabileceği konuşuldu. Ebû’l Bahteri b. Hişam ‘Onu demir bir kafese hapsedelim’ teklifinde bulundu. Bu görüş uygun bulunmadı: ‘Bu işe yarayacak bir teklif değil. Eğer O’nu hapsedersek, durumu adamları tarafından öğrenildiği zaman başımıza büyük bir bela almış oluruz. Şehrin kapısına dayanıp, adamlarım kurtarmak isterler’ diyenler oldu. Ebû’l Esved Rebia b. Amir bir başka görüşü dile getirdi: ‘Onu aramızdan çıkarıp yurdumuzdan kovalım. Nereye giderse, başına ne gelirse gelsin ilgilenmeyelim. Yeter ki bizden uzak dursun. Böylece bu sıkıntıdan kurtulmuş oluruz’. Bu teklif de beğenilmedi. ‘Bu işe yarar bir teklif değildir. O’nun nasıl tatlı dilli olduğunu, sözlerinin nasıl etkili olduğunu biliyoruz. Eğer O’nu serbest bırakırsak, gider başka Arap kabilelerinin içine girer. Onları etkileyip kendine bağlar. Sonra üzerimize gelir ve bizleri ezip geçer. Bu nedenle başka bir tedbir bulmalıyız’ denildi. Daha başka teklifler de ifade edildi. Ama hepsi de bir yönüyle yanlış veya amaca hizmet etmez bulundu. Ne yapılacağı bir türlü kararlaştınlamıyordu. Her kafadan bir ses çıkıyor; herkes bir başka görüşü dile getiriyordu. Bunun üzerine Ebû Cehil öfkeyle ayağa kalktı ve aralarında konuşan herkesi susturarak teklifini dile getirdi. Ben şunu teklif ediyorum. Her boydan genç, kuvvetli bir kişi seçelim. Her birinin eline keskin bir kılıç verelim. Sonra onları gönderelim ve hep birlikte, sanki bir kişi gibi, Muhammed’i öldürsünler. Böylelikle Muhammed’i öldürme suçuna herkes iştirak etmiş olur. Suç herkesin olunca Haşim oğulları herkesi karşılarına almaktan çekinir ve diyete razı olurlar. Biz de Muhammed’in diyetini vererek bu işten kurtuluruz.[88] Ebû Cehil’in görüşü hiç tartışılmadan kabul edildi. Zaman dardı. Hemen hazırlıklara başlandı. Her soydan, boydan bazı gençler seçilip, silahlandırıldılar. Suikast o gece düzenlenecekti. Suikast anı beklenmeye başladı.

Müşrik liderlerin Resulüllah’a karşı ne tür önlemler alacaklarının telaşını yaşadıkları ve Dâru’n Nedve’de toplantı yapmaya karar verdikleri sırada, Resulüllah’a hicret izni verildi. Vahyolunan bir ayette şöyle deniyordu: ‘De ki: ‘Rabbim. Beni dahil edeceğin yere hoşnutluk ve esenlikle dahil et; çıkaracağın yerden de hoşnutluk ve esenlikle çıkar. Katından beni destekleyecek bir kuvvet ver.[89]

Resulüllah, hemen yolculuk hazırlıklarına başladı. Bu sırada Dâru’n Nedve’de toplanılmış ve suikast kararı alınmıştı. Toplantı ve alman karar Rakika bint-i Ebî isminde bir kadın tarafından Resulüllah’a bildirildi. Vahyolunan bir ayet de bu haberi doğruladı: ‘inkar edenler seni tutup bağlamak, öldürmek, ya da (yurtlarından) çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarlarken Allah’ta onlara tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlı sidir. (O kendisine ve taraftarlarına tuzak kuranların tuzaklarım kendi başlarına geçirir).[90] Resulüllah, Ali’yi yanına çağırdı ve akşam olunca kendi yerine yatağa girip yatmasını, ayrıca ertesi gün kendisine teslim edilmiş bazı emanetleri sahiplerine iade etmesini Söyledi. Bu arada Ebû Bekir’e de haber göndererek, hicrete hazırlanmasını istedi. 9-10 Eylül Perşembe-Cuma gecesi Mekke’nin her boyundan seçilmiş eli silahlı gençler Resulüllah’m evini ablukaya aldılar. Saldırıp Resulüllah’ı öldürmek için uygun bir zamanı beklemeye başladılar. Zifiri karanlık bir geceydi. Resulüllah, gecenin bir anında, Allah’a sığındı ve Yasin sûresini okuyarak sessizce evinden çıktı:

Yasîn. Hikmetli Kur’an’a andolsun. Sen elbette ki gönderilmiş elçilerdensin. Dosdoğru bir yol üzerinde, üstün ve çok merhametli Allah’ın indirdiği (Kur’an yolu) üzerindesin. Babaları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için gönderildin. Andolsun, onların çoğuna o söz (cinlerden ve insanlardan bir kısmını cehennem dolduracağım sözü) hak oldu; artık onlar inanmazlar. Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik, çenelerine kadar dayanmıştır; onun için kafaları yukarıya kalkıktır. Önlerinden bir set, arkalarından bir set çektik de onları kapattık; artık görmezler. Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar. Sen ancak zikre (Kur’an’a) uyan ve görmediği halde Rabb’inden korkan kimseyi uyarabilirsin. îşte böylesi bir mağfiret ve güzel bir mükafatla müjdele.[91]
Resulüllah, Allah’ın yardımıyla, hiçbir müşrik tarafından fark edilmeden evinden çıkıp, Mekke’nin evlerinin arasında kayboldu. Doğruca Ebû Bekir’in evine gitti. Bu arada uygun bir zamanı bulduklarını düşünen suikastçılar hücum edip, eve girdiler. Yatakta yatan birisi vardı. Yatanı çevrelediler ve kılıçlarını kaldırdılar. Kılıçlarını indirecekleri, sırada karşılarmdakinin Resulüllah olmadığını fark ettiler. Yataktaki kişi Ali’ydi. Şaşırdılar. Evin içinde Resulüllah’ı aradılar, ama bulamadılar. Resulüllah’m evde olduğundan emindiler. Zira O’nun eve girdiğini görmüşler; çıktığını görmemişlerdi. Resulüllah’ı ellerinden nasıl kaçırdıklarım anlayamamanın şaşkınlığı içinde kalakaldılar.

Ebû Bekir, daha önce yolculuk için iki deve satın almış, yol hazırlıklarını yapmış, her an yola çıkmaya hazır vaziyette bekliyordu. Resulüllah gelince bir müddet oturup, yolculuk planı yaptılar. Müşrikleri şaşırtmak için Mekke’nin güneyine doğru gitmeyi kararlaştırdılar. Medine’den Yemen yolunu kullanarak çıkacaklardı. Müşriklerin, kendilerini, Medine’ye gideceklerini bildiklerinden kuzey tarafta arayacaklanndan emindiler. Ayrıca hemen yola çıkmayıp güneydeki dağda bulunan bir mağarada birkaç gün saklanmayı kararlaştırdılar. Böylelikle takip sona erecek, ellerinden kaçırdıkları düşüncesiyle müşrikler arama çalışmalarını gev-şeteceklerdi. Ayrıca, Ebû Bekir, oğlu Abdullah’tan gündüzleri Mekke’de gezinmesini, Mekke eşrafına yakın olmasını ve kendilerini ilgilendirir haberleri gece mağaraya gelerek kendilerine bildirmesini istedi. Kızı Esma’ya da akşamları gizlice, hiç kimseye görünmeden yine aynı mağaraya yiyecek getirmesini; azatlısı Amir b. Fûheyre’ye de çobanlığım yaptığı koyun sürüsünü akşam üzeri mağaraya yakın bir yere getirmesini söyledi. İlaveten, o anda yanlarında olan kızları Esma ve Aişe’den, rehber olarak kiraladığı ve yolculuk için aldığı develeri teslim ettiği Abdullah b. Uraykit’e giderek develeri üç gün sonra mağara yakınma getirmesini söylemelerini bildirdi. Sonra da gizlice evin arka kapısından çıkarak dağlara doğru yürüdüler. Gece karanlığında kimseye görünmeden gittikleri dağda saklanmayı kararlaştırdıkları küçük mağarayı bulup, içeri girdiler. Böylelikle 9 Eylül gününün akşamı başlayan ve 13 Eylül 622 akşamına kadar devam eden üç günlük mağara günleri başlamış oldu.

Resulüllah’ı öldürmek İçin evi ablukaya alan ve saldırıya geçince Resulüllah’m evde olmadığını anlayan müşrikler, sabah olunca Resulüllah’ı aramaya çıktılar. Akıllarına ilk gelen yerlerden birisi Ebû Bekir’in evi oldu. Ebû Cehil koşarak Ebû Bekir’in evine geldi. Karşısına Esma çıktı. Esma’ya babasının nerede olduğunu sordu. Esma’nın ‘Bilmiyorum’ cevabı üzerine Ebû Bekir’in de Resulüllah’la birlikte şehri terk etmiş olduğunu anladı. Öfkesinden Esma’yı tokatladı ve daha sonra öfke içerisinde arkadaşlarının yanına döndü.

Mekke eşrafı, vakit kaybetmeden, şehrin en iyi iz sürücülerini buldular. İşlerinde son derece mahir olan bu şahıslar, Resulüllah ile Ebû Bekir’in izini arayarak şehri hangi yönden terk ettiklerini ve nereye gittiklerini anlamaya çalıştılar. İçlerinden birisi aradığı izi buldu. İzler sanıldığı gibi kuzeye değil, güneye doğru gidiyordu. Takip başladı. Önde iz takipçisi, arkada müşriklerden bir grup izleri takip ederek Resulüllah ile Ebû Bekir’in bulunduğu dağa geldiler. İzler kayalık alanda kayboluyordu.

Müşrikler, aradıkları kişilerin dağda olduğunu anladılar. Dağda saklanmaları muhtemel her yeri kontrol etmeye başladılar. Aramaktan yoruldular; ama bulamadılar.

Müşriklerden birisi, Resulüllah ile Ebû Bekir’in saklandığı mağarayı fark etti. Normalde dikkat çekmeyen, girişi küçük bir mağaraydı. Birkaç kişi, aradıkları kimselerin orada olabileceği düşüncesiyle mağaraya kadar geldiler. Mağaranın girişi oldukça dardı. İki kişinin rahatlıkla saklanabileceği bir mağaraya benzemiyordu.

Saklanmaya daha uygun yerler varken, böyle bir yeri tercih etmeyeceklerini düşündüler. Eğer eğilip baksalar, içeridekileri kolaylıkla görebilirlerdi; ama bakmadılar. Mağarada kimsenin olmayacağına karar verip, geri döndüler. Halbuki Resulüllah ile Ebû Bekir mağaradaydı. Müşrikler mağaranın önüne geldiklerinde, korku içerisindeki Ebû Bekir, Resulüllah’a eğilerek, sessizce: ‘Ey Allah’ın resulü.’ Allah’a yemin olsun ki kendim için korkmuyorum. Senin için korkuyorum. Eğer biraz eğilirlerse bizi görecekler’ demişti. Resulüllah sakin ve ilâhî koruma altında olduğundan emin bir halde yoldaşına korkmamasını söyledi: ‘Korkma! Allah bizimledir. Üçüncüleri Allah olan iki kişiye kim ne yapabilir? [92]

Müşrikler Resulüllah ve Ebû Bekir’i bulamayıp şehre döndüler. Onları bulup getirecek olana ödül vereceklerini ilan edip, haberi her bir yana ulaştırdılar.

Resulüllah ve Ebû Bekir, daha önce kararlaştırdıkları üzere üç gün süreyle mağarada kaldılar. Cuma, Cumartesi ve Pazar günlerini mağarada geçirdiler. Bu üç gün içerisinde Abdullah akşam olunca şehirdeki haberleri Resulüllah ve babasına bildirmek için, Esma yiyecek için, Amir b. Füheyhe de hayvanların sütünü sağmak ve süt vermek için gizlice mağaraya gelip-gittiler. Üçüncü gün rehberlik yapacak olan Abdullah b. Uraykit iki deveyi mağaraya yakın bir yere getirdi. Resulüllah ile Ebû Bekir 13 Eylül 622 pazartesi gecesi mağaradan çıkarak develerine bindiler, Abdullah b. Uraykit’in rehberliğinde hicret yolculuklarına başladılar. Abdullah b. Uraykit müşrik idi. Fakat Ebû Bekir’in güvendiği, dürüstlüğüne itimat ettiği birisiydi. Resulüllah ve Ebû Bekir’in, rehber olarak bir üçüncü kişiyi, üstelik bir müşriki seçmiş olmaları dikkat çekiciydi. Bunun görünen iki nedeni vardı. En önemlisi, takip edilecek yol güzergâhı pek bilinmeyen bir güzergâhtı. Bu yolu bilen rehber bulmak zordu. Abdullah b. Uraykit yolu biliyordu. Ayrıca, yolculuk develerini ancak bir müşrik kimsenin dikkatini çekmeden üzerleri boş olarak dağa, saklanılan mağaranın yanına getirebilirdi.

Resulûllah’ın tanımlamasıyla, dua ibadetin özüdür; kulun Rabbine doğrudan yönelişidir. Bu nedenle de ResulûUah’ın hayatının neredeyse her aşaması duayla doludur. Aynen hicrette olduğu gibi. Resulüllah hicret yolculuğuna başlarken Rabbine yöneldi ve şöyle dua etti:

Ben hiçbir şey değilken beni yaratan Rabbim! Bütün hamdler sanadır. Allahım! dünyanın zorluklarına karşı bana yardım et. Zamanın kötülüklerine ve gecelerin musibetlerine karşı bana yardımcı ol. Ailemi gözet. Bana rızık olarak verdiğin şeyleri bereketli kıl. Beni kendine bağlı kıl. îyi ahlâk üzere beni dosdoğru kıl. Beni, kendine sevdir. Beni insanların insafına bırakma. Ey güçsüzlerin Rabbi! Sen benim Rabbimsin. Senin göklerle yeri aydınlatan yüce zaima sığınıyorum. O zatın ki, karanlıklar kendisiyle aydınlanmış, öncekilerle sonrakilerin işi, onun sayesinde düzelmiştir. Beni gazabına maruz bırakma. Öfkeni üzerime indirme. Nimetinin kaybolmasından, azabının üzerime gelmesinden, afiyetinin üzerimden silinmesinden ve bütün gazaplarından sana sığınırım. Yakarışlarım sanadır. Bana, yapabileceklerimin en hayırlısını yapma gücü ver. Güç ve kuvvet ancak sendendir.[93]

Her ne olursa olsun bir kişinin eşinden, çocuklarından, evinden, ve komşularından ayrılması, onları bilinmez bir durum içerisinde bırakıp çok iyi bilmediği bir yerlere gitmesi kolay bir şey değildir. Bir insan olarak Resulüllah’ta hicret sırasında bu zorluğu yaşadı; davayı bir adım daha öteye götürmek, davaya yeni açılımlar kazandırmak için hicret ediyor olsa bile hüzünlüydü. Buruktu. Evinde kalıp, kendi hemşehrileri arasında kalıp islâm davetini gerçekleştirmeyi daha fazla tercih edeceğinden kuşku yoktu. Bu hüzün nedeniyledir ki, Havzere denilen yere geldiklerinde Mekke’ye bakarak şöyle dedi: ‘Ey Mekke! Vallahi ben eğer çıkanlmamış olsaydım senden çıkmazdım. Bana senden daha guzd bir yer yoktur. Ama ne var ki, kavmim beni senden çıkardı.[94] Hem hicretin anlamını ve Önemini açıklamak ve hem de Resulüllah’i sevindirip, kuvvetlendirmek için bu sırada şu ayet vahyolundu: ‘Kufan’ı (sana indiren ve onu okumayı) sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere döndürecektir. De ki: ‘Rabbim kimin hidayet üzere olduğunu ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu bilendir.[95] Bu ayet hem hicretin hedefini ifade ediyor ve hem de Resulüllah’a bir müjde veriyordu. Resulüllah yıllar öncesinden Mekke’nin fethi ile müjdeleniyordu. Bu ayetin de açıkça ifade ettiği gibi, hicretin hedefi kaçmak değildi. Güç toplayıp bir süre sonra tekrar daha güçlü olarak dönmek için yer değiştirmekti. Eziyet ve işkencelerden kurtuluş hicretteki asıl gayeyi değil, sadece ikinci dereceden gerekçeyi oluşturuyordu. Resulüllah ve müminler hicretleriyle eziyet ve işkencelerden kaçmayı değil, Mekke’de kilitlenip kalan islâm davetini daha canlı ve açılım sağlar hale getirmeyi hedeflemişlerdi. Resulüllah, kabile temsilcileri ve eşraflarıyla konuşmalarında bunu açıkça ifade etmişti. Aslında bunun sadece müminler değil müşrikler de farkındaydılar ve Resulüllah’ı hicreti sırasında öldürmeyi istemelerinin amacı da bu idi. Eğer Resulüllah’ı ellerinden kaçırrrlarsa, O’nun daha güçlü olarak geri geleceğini düşünüyor, daha da önemlisi biliyorlardı.

Resulüllah ve Ebû Bekir, rehberlerinin eşliğinde mümkün olduğu kadarıyla gündüzleri dinlenip, geceleri yolculuk yaptılar. Bölge insanları Mekkelilerin başlarına büyük ödül vaat ettikleri iki yolcunun durumundan haberdar olmuşlardı. Bunlardan birisi olan Süraka, kabilesinden bazı kimselerin çölde üç kişiyi gördüklerini söylemeleri üzerine, bu kimselerin, haklarında ödül vaat edilen kişiler olabileceğini düşünüp, yakalamak ve ödülü almak için atma atlayıp, yolcuların görüldüğü söylenen bölgeye hareket etti. Kendisi genç ve kuvvetli birisiydi. Tek başına Resulüllah’ı ve Ebû Bekir’i yakalayabileceğine emindi. Bir sûre sonra da aradığı kişileri gördü. Yakalamak için atını mahmuzladı. İyice yaklaştığı anda at tökezledi, Süraka yere yuvarlandı. Kalktı, tekrar atına bindi; tekrar hücum etti. At kumlara batıp tekrar tökezledi. Üçüncü kez denedi, yine aynı şey oldu. Bu durum dört defa devam etti. O zaman, başına gelenin bir kaza olmadığını, bu yolcuları yakalamasına müsaade edilmediğini anladı.
Resulüllah’a seslenip kendisiyle konuşmak istediğini bildirdi. Resulüllah durdu ve bir süre Süraka ile konuştu. Süraka, Resulüllah’a durumlarını kimseye

söylemeyeceğini, yolculuklarına güven içerisinde devam etmelerini söyledi. Kendisi de atma binerek geri döndü. Dönüş yolunda karşılaştığı ödül avcılarım “Ben bu taraflara baktım; buralarda yoklar’ diyerek başka taraflara yöneltti.[96] Yaşanan tüm bu süreç daha sonra vahyolunan ve müminleri Resule yardıma çağıran bir ayette şöyle konu edinildi: ‘Eğer siz o’na yardım etmezseniz, iyi bilin ki Allah ona yardım etmişti: Hani yalnız iki kişiden biri olduğu halde, inkâr edenler kendisini Mekke’den çıkardıkları sırada İkisi mağarada iken arkadaşına ‘Üzülme Allah bizimle beraberdir’ diyordu. îşte o zaman Allah ona yardım etti, kalbini yatıştıran huzur ve güvenini indirdi ve onu, sizin görmediğiniz askerlerle destekledi; inanmayanların sökünü alçaktı. Yüce olan, yalnız Allah’ın sözüdür. Allah daima üstündür, hikmet sahibidir.[97]

[85] Enfal sûresi, 8:30
[86] Kasas sûresi, 28:85
[87] Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, III/228, 229; Belâzürî, Ensâbü’l Eşraf, 1/182, 183.
[88] Ibn Hişam, es-Sİretü’n-Nebeviyye, 11/124; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 1/227; İbnü’l Esir, el-Kâmil fVt-Târih, 11/102.
[89] îsra, 17:80
[90] Enfal, 8:30
[91] Yasin, 36:1
[92] Ahmed, Müsned, 1/4; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, III/174.
[93] Ibn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihâye, 111/219
[94] Ahmed, Müsned, IV/305; Darimi, Sünen, 11/156; Heysemî, Mecma’ü’z Zevâid, III/283.
[95] Kasas, 28:85
[96] Buharı, Metıakibu’l Ensar 45; Rudanî, Cem’ul-Fevâid, 111/273, 274.
[97] Tevbe, 9:40
 

Benzer konular

Üst