Hz. MUHAMMED (sav) Mutedil bir din

MURATS44

topragizbiz.com
MUTEDİL BİR DİN

Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarım yükleriz..[52] inanıp da iyi işler yapanlara gelince -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz. işte onlar, cennet ehlidir. Orada onlar ebedî kalacaklar. [53]

Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile sorumlu kılmayız. Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. [54]

Resulüllah, risâletin ilk günlerinden itibaren, dünya ve ahiret mutluluğunun, güzelliğinin, esenliğinin, iyiliğinin, zenginliğinin teminatı olarak anlatıp, kabul etmeye ve gereklerine uymaya davet ettiği islâm’ın en temel özelliklerinden birisinin mutedilliği olduğu bildirilmiştir. Her fırsatta, islâm’ın aşırılıklardan uzak bir din olduğu açıklanmıştır, islâm’ın ne ifrata ve ne de tefrite meyilli olmadığını ifade etmiştir. Bunlara göre îslâm, insanları ne tamamen kukla haline getiren bir dindir, ne de tamamen başıboş bırakan bir din. İnsanları ne bir cendereye girmiş gibi sıkar, ne de tamamen serbest bırakır, başıboş dolaşmalarına izin verir. Çünkü bu dinin uyulmasını istediği ilke ve ölçüler insanın yaratılışına, doğasına uygundur; insan için hiçbir zorluk ve sıkıntıya neden olmaz. Elbette ki tüm bu açıklamaların ilâhî referansı vardır ve her zaman olduğu gibi kaynak yine Kur’andır.

Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. [55] inanıp da iyi işler yapanlara gelince ki hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz- işte onlar, cennet ehlidir. Orada onlar ebedî kalacaklar. [56]

Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimiz-de hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. [57]

İslâm vasat, mutedil bir dindir. Aşırılıklardan uzaktır. Ancak insan her zaman böyle olmayabilir. Bazıları bireysel özelliği gereği vasat, mutedil olmayabilir; aşırılığa kaçma eğilimi içerisinde bulunabilir. Bu kimseler, dinin tavsiyelerini emir gibi algılayarak dini bir zorluk ve sıkıntı nedenine dönüştürebilirler. Ancak bu bireysel bir durum olduğu için başka kimseyi ilgilendirmeyebilir. Zira, kişi söz konusu zorluk ve sıkıntıyı kendisi için oluşturmakta ve kendisi de buna razı olmaktadır. Örneğin; Allah, orucu yılda bir ay için emretmiş olmasına rağmen, yılın her günü oruç tutma eğilimi taşımak böyle birşeydir. Allah günde beş vakit namazı emretmiş olmasına rağmen, günde aht, yedi, sekiz… vakit namaz kılma eğilimi de böyledir. Veya, Allah maldan belirli oranda zekatı emretmiş ve ayrıca yoksullar için sınırı belirlenmemiş bir miktarda da infakta bulunmayı tavsiye etmiş olmasına rağmen, kişi bütün mal varlığını yoksullar için; insanların yararına harcama eğilimi taşıyabilir ve tüm bu durumlar tamamen bireysel olduğu ve üstelik başkalarına zarar vermeyip, hatta bazıları insanlara yarar sağladığı için müdahaleyi gerektirmeyebilir. Ancak kendisini mutedil bir din olarak niteleyen İslâm, söz konusu durumları böyle değerlendirmemiştir. İsterse sadece bir bireyi ilgilendirecek şekilde bile olsa, yanlış bir kapının açılmasını uygun bulmamış ve yasaklamıştır. Çünkü bu tür aşırılıklar insanın doğasına uygun değildir; emir ve yasaklar başkasından değil insanı yaratanın kendisinden gelmektedir. Üstelik aşırılık eğilimine sahip olanlar zamanla birbirlerinden etkilenerek çoğalıp, kendi durumlarını, tercih ettikleri yaşama stillerini insanlardan istemeye, hatta güç ve imkânları dahilinde insanları zorlamaya başlayabilirler, işte islâm tüm bu ve daha birçok nedenden dolayı aşırılığın hiçbir türünü hoş görmemiş; yılın bütün günlerini oruçlu geçirmeye de, her gün sabahlara kadar namaz kılmaya da, bütün mal varlığını yoksullara veya insanlığa hizmet için harcamaya da sıcak bakmamıştır. Bu tür tavır ve girişimleri onaylamamıştır.

Bir gün bazı kimseler Resulüllah’m evine geldiler. Konuşmalar sırasında, eşinden Resulüllah’ın evde yaptığı ibadetlerin nasıl ve ne kadar olduğunu sordular. İşittikleri umdukları gibi değildi. Onlar Resulüllah’ın evinde sürekli namaz kıldığını zannediyor olmalılar ki, işittikleri bu düşüncelerini haklı çıkarmayınca, Resulûllah’ın az ibadet ettiğine karar verdiler. Sonra da bunun sebebi olarak ‘Biz nerede, o nerede! Biz hiç O’nun gibi olabilir miyiz? O’nun yaptığı ve yapacağı günahların tamamı bağışlanmıştır.

Fakat biz öyle değiliz’ dediler. Bununla, sürekli ibadet edilmesi gerektiği düşüncelerini haklılaştırmış oluyorlardı, içlerinden birisi ‘Ben bütün gece uyumayacağım, bütün geceyi namaz kılmakla geçireceğim’ dedi. Diğeri de ‘Ben hiç ara vermeden hep oruç tutacağım’ dedi. Bir diğeri ‘Ben hiç evlenmeyeceğim; kadınlardan hep uzak duracağım’ dedi. Bu sırada Resulüllah geldi ve onların sözleri kendisine bildirildi. Bunun üzerine ‘Bu sözleri söyleyen siz misiniz? Ben hepinizden çok Allah’tan çekinirim. Ancak buna rağmen ben (Ramazan dışında) bazen oruç tutarım, bazen de tutmam. Geceleri bazen nafile namaz kılarım, bazen de uyurum.

Ayrıca evliyim de. Kim benim yaptıklarımdan yüz çevirirse, benden değildir [58] dedi. Avrıca, ‘Ruhban?ıkla görevlendirilmedim [59] veya “Bize ruhbanlık emredilmedi [60] derken, bir başka seferinde de ağır hasta olduğu halde, iki oğlunun desteğinde yürü-verek Mekke’ye giderek haccetmeye karar veren kişiden bahsedenlere ‘Bu kimsenin nefsine işkence çektirmesine Allah’ın ihtiyacı yofe [61] dedi. Bunlar mutedil dinin özellikleri olarak önemli açıklamalardı. Bizzat elçisinin şahsında hayatın olması gereken ölçüsü bildiriliyordu. Üstelik bu durum bir ayette bir ilke olarak ifade edildi ve takiben bu ilke bizzat bir kulun duası olarak şöyle dile getirildi: Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. ‘Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabhimizl Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz’- Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et! [62]

Elbette ki, din konusunda kendisi için ilâve sorumluluklar oluşturanlar, bunu öncelikle ve hatta çoğu zaman da bizzat kendileri için oluştururlar. Dolayısıyla yaptığı fazla ibadetlerin, yerine getirdiği sorumlulukların çoğu zaman kendisinden başka bir kimseye yükü olmaz. Ancak buna rağmen Resulüllah böylesi eğilimde olanları engellemiş ve kendisinin örnek alınmasını istemiştir. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi, dinin mevcut sorumluluklarını yeterli bulmayıp, kendiliğinden ek sorumluluk oluşturanların bu tutum ve tavırlarını reddetmiştir. Bir keresinde benzer durumda olanlarla ilgili şeyler duyduğunda şunları söylemiştir: ‘Bunlara ne oluyor ki, benim yaptığım şeylerle yetinmiyorlar. Vallahi! Ben Allah’ı onlardan daha iyi bilirim. Allah’tan onlardan daha çok korkarım, [63] Ibn Amir b. El-Âs’ın bizzat kendisiyle ilgili bir hatırası konunun önemli örneklerinden birisidir. Ibn Amir şöyle diyor: ‘ResûlûIIah, yaşadığım sürece bütün günleri oruçlu geçireceğimi, bütün gecelen de namaz kılarak geçireceğimi duymuş olacak ki, bana şöyle dedi: ‘Bunları söyleyen sen misin?’ ‘Evet.’ Bunları söyleyen benim, Ey Allah’ın Resulü dedim. Şöyle buyurdu: ‘Senin buna gücün yetmez; bazen oruç tut, bazen de tutma. Hem uyu, hem de kalk namaz kıl. Her ayın üç gününü oruçlu geçir. Çünkü bir sevabın karşılığında on sevap vardır. Tutacağın bu üç günlük oruç, senin seneyi oruçlu olarak geçirmen demektir’. Dedim ki; ‘Benim bundan fazlasına gücüm yeter’. ‘Öyleyse, bir gün oruç tut, iki gün tutma. ‘Bundan daha fazlasına gücüm yeter’ deyince şöyle dedi: ‘Öyleyse günaşırı tut. Bir gün tut, bir gün tutma. Bu Davud peygamberin orucudur. Oruçların en dengelisi budur. [64]

Resulüllah’m üzerinde oturduğu ve yattığı bir hasırı vardı. O Müslümanların en yoksulu gibi yaşamayı kendisi için bir ölçü kıldığı için, bu yoksul yaşantısını özellikle sürdürüyordu. O’nun bu durumu bazı Müslümanların ilgisini çekti ve u nun bu durumunu kendilerine bir hayat tarzı edinmek istediler. Bu durum üzerine Resulüllah şu uyarıyı yaptı: ‘Ey insanlar! Amellerden gücünüz yettiği kadarını alın. Siz bıkıp usanmadıkça Allah bıkmaz. Ameller içinde Allah’ın en çok sevdiği amel az da olsa devamlı olandır. [65] Resulüllah bir gün mescide girdiğinde, iki direk arasında bir ip gerili olduğunu gördü. Bunun niçin bağlandığını sorunca, bir Müslümanın ismini vererek ‘Namaz kılarken yoruluyor; ayakta duramaz hale geliyor. Bu durumda bu ipe tutunarak ayakta duruyor’ dediler. Resulüllah ‘Çözün onu’ dedi ve ilâve etti: “Biriniz dinç iken gücü ve morali yerinde iken (nafile) namaz kılsın. Güçsüz kaldığı zaman otursun. [66] Bir başka seferinde de ‘Şüphesiz bu din kolaydır, kim güçleştirmeye kalkışırsa ona yenik düşer [67] dedi.

İslâm’ın gerektirdiği sorumlulukları kendi şahsında artırıp, münzevî bir hayat tarzını tercih edenlere Mekke döneminde rastlanmamıştı. Mekke döneminin zorlukları hiç kimsenin böylesi yoğun ibadet ağırlıklı bir hayat tarzı edinmesine imkân tanımamıştı. Ancak hicreti takip eden günlerde, daha önce görülmeyen bu bazı eğilimler görülmeye başlandı. Özellikle iki kişi namaz, oruç gibi ibadet ağırlıklı bir münzevî hayatını tercih ettiler. Onların bu durumu, onların şahsında İslâm’ın vasatlığım somut bir şekilde ortaya koyma imkânı sağladı. Söz konusu şahıslardan birisi Ebü Derda b. Uveymir (veya Amir)’di. Ebû Derda, Bedir harekâtı sırasında Müslüman olmuş birisiydi. Daha önce dinine sımsıkı bağlı bir putperest olan Ebû Derda’nm evde olmadığı bir gün, Abdullah b. Revâha ve Muhammed b. Mesleme eve girerek putunu kırdılar. Eve döndüğü zaman putunun kırıldığım gören Ebû Derda için hakikatin aydınlığı ışıldadı ve putuna hitaben Yazıklar olsun sana! Sen ne diye sana saldıranlara engel olmadın? Onlan ne diye defetmedin. Sen eğer herhangi bir kimseye yarar veya zarar verecek güce sahip olsaydın, bunu önce kendin için yapardın’ diyerek putperestliği terk etti. Putperestliği terk edince, hakkında yoğun olarak bir şeyler duyduğu İslâm’ı öğrenmeye karar verip, kısa süre sonra Müslüman oldu. Ebû Derda ibadet hayatında son derece titiz birisi oldu; tavsiyeleri dahi emir gibi algılama eğilimi içerisinde bulundu. Bu özelliğiyle de hemen tanınıp bilinen birisi haline geldi.

Resulüllah, Ebû Derda’yı Selman-ı Farisi ile kardeş yapmıştı. Selman bir gün ziyaretine gittiğinde elbiseleri son derece eskimiş bir hâlde olan Ebû Derda’nın hanımıyla karşılaştı. Bu perişanlığın sebebini sorduğu zaman, kadının “Kardeşin Ebü Derda’nm artık dünya ile ilgisi kalmadı. Geceleri sabaha kadar namaz kılmakta, gündüzleri ise oruç tutmakla meşgul’ cevabını aldı. Selman, Ebû Derda ile görüşmesinden kadının söylediklerinin doğru olduğunu anlayınca; ‘Senin üzerinde bedeninin hakkı var, Kabinin hakkı var, misafirinin hakkı var, ailenin hakkı var. Oruç tut fakat iftar da et (tutmadığın zamanlar da olsun), namaz kıl fakat yatıp uyumayı da ihmal etme. Eşini de ihmal etme. Sen her hak sahibine hakkım ver’ dedi. Ebû Derda itiraz etti; yaptığı şeyin kimseye zararı olmadığını, bu yaptıklarıyla Allah’ın rızasını gözettiğini ve O’nun emrine muhalif davranmadığını iddia etti. Aralarında anlaşmazlık çıktı. Birlikte gidip durumu Resulüllah’a anlattılar. Resulüllah: ‘Selman doğru söylemiş’ [68] diyerek Selman’m söylediklerim onayladı ve Ebû Derda’nın yanlış yaptığını bildirdi.

Konuya ilişkin ikinci örnek ise Osman b. Maz’ûn’dur. Risâletin daha ilk günlerinde Müslüman olan Osman, Müslüman olmadan önce de ahlaken temiz kalmaya çalışan ve bunu büyük oranda başarmış birisiydi. Yaşantı tarzının güzelliği ve düzenliliği ile Mekke’nin istisna şahsiyetlerindendi. Osman da Ebû Derda gibi dünyayla ilişkisini mümkün olduğunca kesme eğilimi taşıyan ve vaktinin tamamına yakınını ibadetle geçirme gayreti içerisinde olan birisiydi. Onun Islâmî yaşantısına ilişkin rivayetler pek çoktur. Bir gün Resulüllah’a gelerek eşinden uzak durmak istediğini, onu çıplak olarak görmek istemediğini söylemesi bunun örneklerinden birisidir. Onun bu kararı karşısında Resulüllah’m cevabı ‘Allah sizleti bir birinize örtü kılmıştır. Ben eşimi, eşim de beni açık olarak görüf [69] oldu. Osman’ın düşüncesinin yanlışlığını, kendisini örnek vererek açıkladı. Osman’la ilgili bir başka haber ise şöyledir: Osman’ın eşi Havle bint-i Hakim bir gün Resulüllah’m eşlerinin yanına gelerek kocası hakkındaki sıkıntılarını dile getirip, dertlendi. Kocasının kendisini terk ettiğini ve kendisini tamamen ibadete verdiğini anlattı. Resulüllah, bu durumdan haberdar olunca Osman’ı yanına çağırdı ve aralarında şu konuşma geçti:

Ben senin için örnek değil miyim?

Anam babam sana feda olsun Ey Allah’ın Resulü! Bu nasıl soru! Elbette ki sen benim için örneksin.

Sen gündüzleri hep oruç tutuyor, geceleri ise sürekli namaz kılıyormuşsun, doğru mu?

Evet doğru.

Böyle yapma. Sende bedeninin de hakkı var, ailenin de. Namaz kıl, ama yatıp uyumayı da ihmal etme. Orucunu tut, ama iftarını da yap. Ben hem uyurum, hem de namaz kılarım. Hem oruç tutarım, hem de orucumu açarım. Hem de eşimle birlikte olurum. Ey Osman! Allah’tan kork! [70]

Resulüllah, bir başka seferinde de Osman’ın evine kapanıp sürekli namaz kıldığını, oruç tuttuğunu öğrenince, onu ziyaret ederek : ‘Ey Osman! Allah, beni ruhbanlıkla göndermedi’ dedi ve bu sözünü üç defa tekrarladı. Sonra sözünü şöyle tamamladı: ‘Allah katında hayırlı olan din, kolay olan hanifliktir. [71] ‘Ey Osman! Bize ruhbanlık yanılmamıştır. [72]

Osman b. Maz’un, hicretin ikinci yılında hastalandı. Osman’ın hastalandığım duyan Resulüllah onu ziyarete gitti; yatakta bitkin şekilde yatan Osman’ı görünce duygulandı. Gözleri yaşardı. Eğilip Osman’ı alnından öptü. Bu arada gözlerinden akan yaş Osman’ın yanaklarına düştü. Kısa süre sonra Osman vefat etti (Haziran Osman’ın ahlâkî olgunluğunu yakından bilen ve Resulüllah’ın da sevgisine şahit olan akrabalarından birisi, bunlardan kendince yaptığı bir çıkarımla ‘Ey Osman! Allah seni rahmetine kavuştursun! Ben Allah’ın sana ikramda bulunacağına şahitlik ederim’ dedi. Resulüllah hemen müdahale etti: “Sen Allah’ın ona ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun.’?’ O kişinin Resulüllah’ın bu ifadesi karşısında cevabı: ‘Ey Allah’ın Resulü/ Elbette ki bilmiyorum! Ama Allah ona ikramda bulunmayacak da kime bulunacak’ oldu.

Resulüllah’ın öfkelendiği görüldü ve İslâm’ın temel ölçülerinden birisini ifade etti: ‘Ona ölüm geldi ve o şimdi ölmüş bulunuyor. Ben onun hakkında ancak hayır dilerim. Allah’ın Resulü olduğum hâlde bana ne yapılacağım ben bile bilmiyorum. Onun hakkında ‘Allah’ı ve Resulünü severdi’ demeniz yetişir. [73]

[52] En’am, 6:152
[53] Araf, 7:42
[54] Mu’minûn, 23:62
[55] En’am, 6:152
[56] Araf, 7:42
[57] Mu’minûn, 23:62
[58] Buharı, Nikah 1; Müslim, Nikah 5, Siyam 74, 79; Nesaî, Nikah 5, 6.
[59] Darimi, Nikah 3.
[60] Ahmed, Müsned, VI/226.
[61] Buharı, Cezaû’s Sayd 27; Müslim, Nüzür 31.
[62] Bakara, 2:286
[63] Buharı, Edeb 72, Vtisam 5; Müslim, Fedail 127, 128
[64] Buharı, Savm 54, Edeb 84; Müslim, Savm 181-184, Nesaî, Siyam 45; Ahmed, Müsned 11/187, 188, 198, 200.
[65] Buharı, Ezan 81, Libas 43; Müslim, Salâtu’l Müsajİrîn 215; Ahmed, Müsned İV/40.
[66] Buhari, Teheccüd 18; Müslim, Salâtu’l Müsafınn 219.
[67] Buharî, îman 29, Rikâk 18, Temenni 6; Nesaİ, iman 28
[68] Buharı, Teheccüd 15, Savm 51, Edfb 86.
[69] İbn Sâ’d, et-Tabakatü’lKübra, 111/394
[70] Ebû Dâvud, Salât 317; Ahmed, Müsned VI/268;
[71] İbn Sâ’d, et-Tabakatü’UKübra, 111/395
[72] Ahmed, Müsned, Vl/226
[73] İbn Sâ’d, et-Tabakatû’lKübra, 111/399,400
 
Tüm sayfalar yüklendi.
Üst