Hz. MUHAMMED (sav) Tahammülün sınırı

MURATS44

topragizbiz.com
TAHAMMÜLÜN SINIRI

Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir. [222]İnkâr edenlere, ateşe sunulacakları gün: Nasıl, bu gerçek değil miymiş? denildiğinde: Evet, Rabbimize andolsun ki gerçekmiş, derler. Allah: Öyleyse inkâr etmenizden dolayı azabı tadın! der.O halde (Resulüm), peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar hakkında acele etme, onlar vâdedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu, bir tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluklardan başkası helak edilir mi hiç! [223]

Müslümanlar Medine’ye hicret ettikleri zaman, Medine’deki topluluklardan önemli bir kesimi oluşturan Yahudiler, İslâm’ı eski rakipleri Arapların arasından çıkmış küçük bir inanç problemi olarak düşünmüş ve çok da fazla önemsememişlerdi. Fakat zaman geçtikçe İslâm’ın hiç de düşündükleri gibi olmadığını anladılar. O, sadece Mekke veya Medine Araplarına hitap eden, onların inançlarında bazı değişiklikler öngören bir din değildi. Açıkça anlaşılıyordu ki islâm, tüm dünyaya ve tüm zamanlara hakim olmak isteyen bir inanç ve hayat tarzıydı. Bu nedenle İslâm’ın yakın-zamanda muhatabı olacaklarını görmekte zorlanmadılar. Üstüne üstlük hiç umulmayan bir şekilde Müslümanların Bedir’de en büyük düşmanları Mekke müşriklerini tam anlamıyla bir hezimete uğratmaları, Yahudilerin Müslümanlara yönelik içlerinde tuttukları düşmanlıklarını kontrol edemez hale gelmesine neden oldu. Bedir zaferi Müslümanları sevindirdiği kadar, münafıkları ve Yahudileri üzdü, öfkelendirdi. Geçici bir problem olarak gördükleri islâm’ın ve Müslümanların başlarına dert olacağım daha ciddi olarak düşünmeye başladılar. Bu aşamada her iki topluluk da sırt sırta vererek Müslümanları aşağılamaya, rencide etmeye, alaya almaya başladılar. Fırsatını buldukça hicivleriyle Müslümanları aşağılamaya çalıştılar. Her ne kadar Ali ve Hamza onların bu hicivlerine karşı islâm’ı ve Müslümanları öven ve müşrikleri aşağılayan şiirler söylemişlerse de bu konuda Resulüllah’ın övgüsünü kazanan Hassan b. Sabit şiir yoluyla islâm’ın ve Müslümanların savunmasını yapan asıl kişi oldu.

Aslında Müslümanlar için problemin çözümü, aleyhlerinde yürütülen propagandayı önlemeye yönelik karşı propaganda yapmak değildi; çözüme karşı propaganda ile ulaşamayacaklarını, bu problemin ancak kılıçla çözülebileceğini çok iyi biliyorlardı. Rakiplerinin durumu bunu gerektiriyordu ve geçen iki yıl içinde Yahudileri çok yakından tanımışlardı. Ancak buna rağmen, Resulüllah, mevcut problemi kılıçla çözmek gibi bir yöntemi uzun bir süre tercih etmedi. Çünkü İslâm davetinin bilgi kaynağı, emir ve komuta lideri olan Kur’an, Müslümanları böylesi bir girişimden engelliyor ve sürekli bütün bu şımarıklıklarına, kötülüklerine rağmen başta Yahudiler olmak üzere düşmanlarına tahammül etmeye davet ediyordu. Şu ayetler bu durumun iki örneğiydi: ‘Andohun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz’, sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takva gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidi.[224] ‘Ehl-i kitaptan çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü, sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek isterler. Yine de siz, Allah onlar kakkındaki emrini yerine getirinceye kadar affedip bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.[225]
Müslümanlar kötülüklere, zorbalıklara tahammülün ne kadar zor olduğunu bizzat yaşayarak, Yahudilerin ve münafıkların şımarıklıklarına hemen her gün şahit olarak öğrendiler. Bu iki kesim, hemen her şeyi, islâm’ın ve Müslümanların aleyhine kullanmaya, Müslümanları aşağılayıp alaya almaya vesile kılıyorlardı. Hatta dostça verilen selâmları bile bu amaçları için bir araç kılıyorlardı. Selâmda karşıdaki kişinin esenliğini, iyiliğini istemek esas olmasına rağmen; özellikle Yahudiler, Müslümanlarla selâmlaşırken selâmlarının kelimelerinde yaptıkları ufak bir değişiklikle ‘Selâm üzerine olsun’ duasını ‘Ölüm üzerinize olsun bedduasına çevirmişlerdi.[226] Bir keresinde işi daha da ileri götürdüler. Müslümanlar Bedir zaferinin sevincini yaşarken, Müslümanların mutluluğunu paylaşma görünümü altında Resulüllah’a bir ziyafet verip, bu ziyafet sırasında zehirlemeye kalkıştılar.

Müslümanlar ayetlerin emri ve tavsiyesi gereği bütün bu şımarıklıklara, düşmanlıklara hep tahammül ettiler. Ancak olaylar tahammül edilemeyecek boyuta ulaştı. Yaptıkları her kötülüğe ve şımarıklığa rağmen Müslümanların sessiz kalmasını fırsat bilen Yahudiler ve münafıklar durumlarını daha da ileri götürdüler. Özellikle bazı kimseler. İslâm ve Müslüman düşmanlığını hayatının ilkesi kılmaya başlamışlardı. Ka’b b. Eşref ve Ebû Rafi bunlardan ikisiydi.

Ka’b b. Eşref bir şairdi. Söylediği şiirler dillerde dolaşır, herkes onun şiirlerini çok güzel bulurdu. Müslümanların Medine’ye gelmesiyle de bu yeteneğini islâm düşmanlığı yolunda kullanmaya başlamış, dilden dile dolaşan şiirleriyle islâm karşıtlığının ideolojik lideri haline gelmişti. Hatta, Bedir’den sonra, bir grup adamıvla birlikte Mekke’ye kadar gidip Mekkelilerin üzüntülerine ortak olmuş, taziyelerini bildirmiş, onları şiirleriyle Müslümanlara daha da kin beslemeye ve intikamlarını en kısa zamanda alma yolunda hazırlamaya çalışmıştı. Sonra da Müslümanların kendilerine bir şey yapmayacağı inancının verdiği rahatlıkla Medine’ye selip faaliyetlerine Medine’de devam etmeye başlamıştı. Üstelik işi daha da ileri götürmüş, şiirleriyle Müslüman kadınlara sarkıntılık yapmaya, onların hâl ve hareketlerini şiirleriyle resmetmeye başlamıştı. Müslümanlar artık ona tahammül edemiyorlardı; her biri öfkeden patlamak üzereydi. Ama buna rağmen Kur’an izin vermediği için tahammül etmeye çalışıyorlardı. Müslümanlar, Ka’b b. Eşrefin şımarıklıklarına ve küfrüne tahammül etmekte zorlandıkları, fiilî müdahalede bulunmalarına izin verilecek bir ayeti büyük bir sabırsızlıkla bekledikleri bir gün Resulüllah’ın ‘Bizi Ka’b’ın dilinden kim kurtaracak [227] dediğini duydular. Resulüllah, Kâ’b’ın öldürülmesini istiyordu. Çünkü o dostluk anlaşmasına ihanet etmişti.

Bu, Müslümanların çoktandır bekledikleri bir izindi. Sevindiler. Muhammed b. Mesleme hemen öne atıldı ve ‘Ben onu öldürürüm’ dedi. Resulüllah, Muhammed b. Mesleme’ye izin verdi. Muhammed b. Mesleme ile birlikte bir grup Müslüman, Ka’b b. Eşrefin kale gibi evine giderek kapısını çaldılar. Gecenin geç bir saatiydi. Ka’b gelenlerden şüphelendi, ama o ana kadarki alıştığı şartlar nedeniyle kapısını çalan Medineli Müslümanların kendisine bir zarar vermek için geldiklerini düşünmedi. Üstelik gelenler ona islâm’dan ve Muhacirlerden yakınıyorlar, şikayetlerini dile getiriyorlardı. Ka’b kendisine yandaş bulduğu kanaatiyle evinden dışarı çıktı. Evinden çıkar çıkmaz da öldürüldü. Onun öldürüldüğünü duyan Müslümanlar çok sevindiler. Yahudiler ve münafıklar Ka’b’ın öldürülmesiyle durumun değiştiğini, artık her şartta kendilerine tahammül edilmeyeceğini anlayarak seslerini kesip, şımarıklıklarını göstermez, düşmanlıklarım gizler oldular.

Ka’b bin Eşref öldürülmüştü (Eylül 624), fakat hâlâ dersini bekleyen bir kötülük odağı daha vardı. O, Medine’den uzaklarda, Hayber’de yaşadığı için daha cüretkârdı. Bu Ebû Rafî idi. Abdullah b. Atik komutasında beş kişilik bir grup bu problemi de çözmek için yola çıktılar. Resulüllah Müslümanlara kesinlikle başka kimseye zarar vermemelerini, özellikle de kadın ve çocuklara dokunmamalarını sıkı sıkı tembih etti. Müslümanlar, aynen Ka’b b. Eşrefte olduğu gibi dost görünümü altında Ebû Rafi’nin kale gibi sağlam ve girişi zor evine gece vakti gittiler. Bir müddet sohbet ederek islâm’a ve Müslümanlara yönelik düşmanlıklarım bizzat ağzından dinlediler ve onu öldürdüler. Böylelikle Yahudiler ve münafıklar şımarıklıklarına bir süreliğine de olsa son verdiler; Müslümanlar aşağılanmaktan, onurlarıyla oynanmasından kurtuldular.

[222] Bakara sûresi, 2:153
[223] Ahkâf, 46:34, 35
[224] Al-i İmran, 3:186
[225] Bakara, 2:109
[226] Esselâmu aleykum (Selâm üzerine olsun) – Essâmu aleyke (Ölüm üzerine olsun)
[227] Buharı, Uegazi 15; Müslim, Cihad ve Siyer 119.
 
Üst