Hz. MUHAMMED (sav) Egemenliğin inşası

MURATS44

topragizbiz.com
EGEMENLİĞİN İNŞASI

Evet, onları da, atalarını da barındırdık. Nihayet ömür kendilerine (hiç bitmeyecek gibi) uzun geldi. Oysa onlar, bizini gelip (kâfirlere ait) araziyi çevresinden eksilteceğimizi görmezler mi? Şu halde, üstün gelen onlar mı? [228]

Kim Allah’ı, Resulünü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır. [229]

Mekke’nin müşrik eşrafı, İslâm davetinin Mekke toplumuyla sınırlı olmadığını, davetin savunduğu ilkelerin tüm insanları ilgilendirdiğini risâletin daha ilk günlerinde anlamışlardı. İslâm’ın kendilerinden sonraki muhataplarının diğer Arap toplulukları olduğunun farkındaydılar. Bu nedenledir ki, îslâm davetinin diğer kabileler tarafından duyulması durumunda, bu kabilelerin Mekke’de bulunan putlarını koruyamadıkları için tepki göreceklerini fark etmişler ve İslâm davetini durdurabilmenin çarelerini ilk günlerden itibaren düşünüp, verdikleri kararları da titiz bir şekilde uygulamaya koymuşlardı. Problemlerini zorbalıkla, baskı ve işkenceyle çözemeyeceklerini anlayınca da tekliflerini sıralamışlar, Resulüllah’a krallık, zenginlik tekliflerinde bulunmuşlardı. Elbette ki bunlar da işe yaramamıştı. Tekliflerinin reddedilmesiyle daha açıkça anlamışlardı ki, Resulüllah’ın lideri olduğu dava krallık, zenginlik davası değildi. Bu dava tüm insanlığın davasıydı. İnsanlığın yanlıştan, şirkten, küfürden, ahlâksızlıktan, zulümden, sömürüden kurtuluşu davasıydı. Resulüllah daveti ile sadece Mekke aristokratlarının, kâhinlerinin saltanatlarını değil; aynı zamanda Fars’ın, Roma’nm krallarının ve kâhinlerinin de saltanatlarını sarsacak şeyler dile getiriyordu. Üstelik bu gizli-kapalı bir şey de değildi. Resulüllah’tan, davetin daha ilk günlerinde, dönemin iki süper devleti olan Fars ve Roma imparatorluklarının egemenliklerinin sona ereceğini ve İslâm’ın tüm dünyada egemen olacağım duymuşlardı. Bu söylem Mekke’nin müşrik eşrafının İslâm davetinin kapsamı konusundaki kanaatlerini destekliyordu.

İslâm daveti, risâlet sürecinin Mekke yıllarında, önündeki ilk ve o anın şartlarında en önemli engel olan Mekke sistemiyle çatıştı. Bu kabuğu kırıp davetin önünün açılması için farklı girişimlerde bulundu, iki kez gerçekleştirilen Habeşistan hicretleri ve Resulüllah’ın Taif yolculuğu, daveti Mekke’nin katı sınırlarından dışarıya taşımanın girişimleri olarak anlam kazandı. Sonunda Medine’ye hicret edilerek İslâm daveti tüm dünyada egemen olma, tüm insanlığa ulaşıp herkesin inancını mutlak doğrulara dayandırma, hayat tarzım dosdoğru kılma amacının önemli bir adımını attı.

Medine’ye hicretle Mekke’nin kabuğu kırılmış oldu. Ancak tüm bunlar olurken, Mekke dışındaki kabileler, islâm davetini hep Mekke’nin bir iç problemi olarak düşündüler. Onlara göre islâm daveti, Mekke toplumunu teşkil eden bazı aileler arasındaki geleneksel husumetlerin tekrar ve farklı bir görünümle patlak vermesinden başka bir şey değildi. Bu nedenle İslâm davetine yönelik özel bir ilgileri olmadı, islâm davetinin kendilerini de muhatap aldığını görmediler, göremediler veya görmek istemediler. Sürecin seyrinden anlaşıldığına göre, görememiş olmaları daha kuvvetli ihtimaldir. Çünkü dünyanın adeta kıyısında kalan bir memlekette, bu memleketin küçük bir kentinde doğan ve birkaç yüz kişinin mensubu olduğu bir hareketin tüm Arap yarımadasını ve özellikle de dünyayı ilgilendirecek bir boyuta ulaşacağını veya böylesi bir yönelişe sahip olabileceğini akıllan almıyor, düşünceleri kaldırmıyordu.

Müslümanlar Medine’ye hicret edince, Medine’de özellikle Yahudilerle olan bazı tartışmaların ve çekişmelerin dışında, Müslümanların öncelikli gündemini Mekke müşriklerinin güçlerini kırmaya yönelik girişimler oluşturdu. Mekke’nin hayat daman olan Şam ticaret yolunu kontrole alma çabaları bu açıdan özel bir anlam ifade etti. Mekke’de egemen durumdaki şirkin belini kırmadan, Mekke’yi ele geçirmeden islâm davetinin dünyaya açılımı zordu. Zira tevhidin evrensel ve ebedi sembolü olan Kabe Mekke’deydi. Tevhid’in yeryüzüne ayak bastığı yer Mekke Mekke’de egemen olamayınca, başka yerde bir sığıntı olunurdu. îslâm davetinin ilk mensuplarının ve temsilcilerinin kendi ailelerinin ve kabilelerinin muhalefeti devam ettiği sürece diğer insanların desteklerini almaları zordu. Bu ve daha başka nedenlerle, Medine’ye hicreti takiben, Resulüllah Mekke’yi ablukaya alma ekonomik kaynaklarına saldırıp zayıflatma amacı taşıyan askeri harekât ve girişimlerinin yanı sıra; davetin evrensel boyutunun gereği olarak gölgede islâm’ın egemenliğini tesis etmek amacıyla diğer kabilelerle dostluk anlaşmaları yapma veya İslâm’a yönelik düşmanca girişimlerde bulunanlara gerekli cevaplan verme girişimlerini de eşgüdümlü olarak devam ettirdi. Medine’deki Yahudi topluluklarıyla yapılan anlaşmalar, Bedir’e gidildiğinde çevre topluluklarla yapılan dostane görüşmeler ile Karkaratülküdr harekâtı ve Kaynukaların Medine’den kovulmaları davetin bu yeni aşamasının bazı gerekleriydi. Bedir ise tek başına, şirkin Mekke kalesini sarsma yönünde atılmış en önemli adımını teşkil etti. Fakat, elbette ki süreç burada kalmadı. Hem Mekke’ye ve hem de diğer Arap kabilelerine yönelik yeni girişimlerin adımları peş peşe atıldı. Hatta, genelde tüm Medine dönemi özelde ise Medine döneminin ilk yılları Müslümanların, yarımadanın o kısmından bu kısmına sürekli hareket halinde oldukları, davetin insanlığa açılımının gereğine uygun olarak yeni adımlar atma adına bir yığın farklı girişimlerde bulundukları bir dönemi teşkil etti. Bu bağlamda olmak üzere Bedir’i takiben gerçekleşen askerî harekâtlar önemlidir. Bunların bir kısmından daha önce bahsedildi, islâm davetinde Önemli bir aşama teşkil eden Uhud savaşının hemen öncesinde yer alan diğer bazı harekâtlar ise, söz konusu harekâtların diğer bir kısmını oluşturmaktadır. Bunlardan ilki kaynaklarda Gatafan, Enmâr veya Necid harekâtı olarak da geçen, yaygın ismiyle Zûemer harekâtıdır.

Hicretin 3. yılının ilk günlerinde, 624 yılının Ağustos ayında, Gatafan kabilesinin Sa’lebe ve Muharib boylarına mensup bazı kimselerin Necid bölgesindeki Zûemer denilen yerde toplandıkları ve Medine’ye yakın yerleşim merkezlerine saldıracakları, bölgeyi yağmalamayı düşündükleri haberi alındı. Bu Müslümanların bölgedeki egemenliğine zarar verecek bir girişimdi. Resulüllah, Müslümanlardan askerî bir harekât için hazırlık yapmalarını istedi. Osman b.Affan’ı vekili olarak Medine’de bırakarak 23 Ağustos günü 450 kişilik ordusunun başında Zûemer’e hareket etti. Yağmacılar, bölgenin tüm geçmişinde olduğu gibi, bu sefer de her türlü girişimlerinin, yağmacılıklarının yanlarına kâr kalacağını zannetmiş ve bundan cesaret alarak toplanmışlardı. Ancak İslâm ordusunun üzerlerine doğru geldiğini duyunca paniklediler. Bunu hiç beklemiyorlardı. Müslümanların bölgede herhangi bir kanunsuzluğa, yağmacılığa, zorbalığa, hırsızlığa izin vermeyeceklerini anladılar. Yapabilecekleri bir şey yoktu. Çareyi dağılmakta buldular ve herkes kendi evine döndü, islâm ordusu bölgeye geldiğinde, çevrede hayvanlarını otlatan bazı bedevilerden başka kimseyi bulamadı. Bu arada yaşanan küçük bir olay ise, insanların Resulüllah’ı bir başka yönüyle bir kez daha tanımalarına vesile oldu. Söz konusu olay, Resulüllah’a yönelik bir suikast girişimiydi. Olay şu şekilde gerçekleşti: islâm ordusu Zûemer’e gelip, yağmacılık amacıyla bir araya gelenleri bulamayınca, uygun bir yerde konakladı. Resulüllah’ın âdeti olduğu üzere bölgede birkaç gün kalınacaktı. Bu günlerin birisinde, Resulüllah tuvalet ihtiyacını gidermek için Müslümanlardan ayrılarak dağa doğru gitti. Uygun bir yer bulunca da durdu, kılıcını bir ağaca astı. Ancak o sırada kendisini izleyen birisi vardı ve ondan habersizdi. Çevrede hayvanlarını otlatan bedevilerden birisi, Resulüllah’ın ordusundan ayrılıp, tek başına dağa doğru gittiğini görünce, arkadaşlarına onu öldürebileceğini söyleyip, bu konuda iddialaşmıştı. Arkadaşları da onu bu konuda teşvik etmişlerdi. Eğer Resulüllah’ı öldürürse, kabilelerini büyük bir sıkıntıdan kurtarmış olacağını söylemişlerdi. Bedevi kılıcını eline alıp, gizlice Resulüllah’ı izlemeye başladı. Resulüllah silahlı olduğu için çekiniyordu. Ancak O’nun silahım bir ağaca astığını görünce sevindi. Aradığı fırsatı yakalamıştı.

Düşmanı silahsız ve savunmasız bir durumdaydı. Kendince uygun bir zamanda fırlayıp, elinde kılıç Resulüllah’ın başına dikildi. Artık düşmanını öldürmesini engelleyecek hiçbir şey yoktu. Kolunu indirmesiyle, düşmanından kurtulması mümkün olacaktı. Gururlu bir şekilde düşmanına bakıp, ‘Muhammedi îşte elimdesin. Seni elimden kimse kurtaramaz’ dedi. Amacı, öldürmeden önce düşmanını biraz yalvartmak, acizliğini hissettirmekti. ‘Bu durumda seni elimden kim kurtaracak?’ diye sordu. Ancak şaşırdı. Düşmanında en ufak şekliyle bile korku işareti yoktu. Resulüllah, hiç korkmadan, tutum ve tavırlarında en ufacık bir değişme olmadan ‘Allah’ dedi; ‘Beni senden kurtaracak olan Allah’tır’. Bedevinin şaşkınlığı hepten arttı. “Şimdi sen benden korkmuyor musun?’ dedi. Resulüllah yine son derece rahat bir tavırla ‘Hayır korkmuyorum’ dedi. ıBu kılıçtan da mı horhmuyorsun? Bir vuruşta işini bitiririm ve şu anda bunu yapabilecek durumdayım’. “Hayır korkmuyorum. Eğer Allah dilerse beni senin verebileceğin her türlü zarardan korur’. Bedevi ne diyeceğini ve ne yapacağını şaşırdı. Karşısındaki adam, daha önce anlatılanlardan hareketle düşündüğü gibi kötü, zorba, korkak birisine benzemiyordu. Yüzünde insanın içini ısıtan bir sıcaklık, bakışlarında insanı rahatlatan bir yumuşaklık, sesinde tarifi imkânsız bir güzellik vardı. Olayın bundan sonrasıyla ilgili olarak sahaben Câbir’in anlattıkları şöyledir: ‘Bir ara Resulüllah’ın bite seslendiğini işittik. Kalkıp hemen yanına koştuk. Başına bir şey gelmiş olmasından korktuk. O’nu bir bedeviyle oturmuş, konuşurken bulduk. Onun kim olduğunu sorduk. Resulüllah olanları anlattı. Resulüllah ‘Beni senin zararından Allah korur’ deyince bedevi şaşırmış ve elinden kılıcı düşürmüş. Bu sejer Resulüllah kılıcı alarak bedeviye ‘Şimdi seni benden kim koruyacak’ demiş. Bedevi şaşırmış ve bir şey diyememiş. Sonra oturup konuşmuşlar ve bedevi orada Müslüman oldu. İsmi Dû’sur olan bedevi Resulüllah’ın yanından ayrılıp, giderken ‘Vallahi sen hayırlı bir adamsın’ diyordu.[230]

Zûemer harekâtı birçok bakımdan önemliydi. En önemli özelliği ise, tarihinde İlk kez Arap yarımadasının merkezinde bir iradenin egemen olmaya başladığının işaretini taşımasıydı. Artık her isteyen istediği gibi davranamayacak, isteyen istediği şeyleri yağmalayamayacak, istediğine zarar veremeyecekti. Artık insanları başkalarının zararlarından koruma konusunda kurallar ve bu kuralları işleten ordusu bulunan bir irade vardı. Buhran harekâtı ise Zûemer harekâtı ile verilen mesajı tekrarlama ve pekiştirme imkânı sağladı.

Zûemer harekâtından kısa bir süre sonra, Medine’ye 200 km mesafedeki Buhran bölgesinde yaşayan Süleym kabilesinin Müslümanlara karşı adam topladıklarından haberdar olundu. Resulüllah, îbn Ümm-ü Mektûm’u yerine vekil bırakarak 300 kişilik ordusunun başında bölgeye gitti. Tüm bunlar diğer kabileleri şaşırttığı gibi Süleymleri de şaşırtan gelişmelerdi. Artık iyiden iyiye anlaşılıyordu ki, Müslümanların hedefi Mekke merkezli bir egemenlik alanı inşa etme girişimi değildi. Müslümanlar, Medine’ye 4-5 günlük mesafede bile olsa, iradelerinin dışında muhalif her oluşuma müdahale ediyorlardı. Süleymler işin ciddi olduğunu, İslâm ordusunun üzerlerine doğru geldiğini duyunca, Gatafanlarm yaptığı gibi kurtuluşu kaçıp dağılmakta buldular, islâm ordusu birkaç gün bölgede kaldı ve daha sona Medine’ye döndü.

624 yılının Kasım ayında, Bir Kureyş ticaret kervanının Irak üzerinden Şam’a gitmek için Mekke’den yola çıktığı haberi alındı. Bu önemli bir haberdi. Mekkeliler normal şartlarda Irak üzerinden Şam’a uzanan yolu tercih etmezlerdi. O yol uzun ve zorluklarla doluydu. Ancak buna rağmen Kureyş’in Şam’a gitmek için Medine yakınlarından geçen kısa ve rahat yolu kullanmayıp, Iraktan geçen yolu tercih etmesi Müslümanların Kureyş’in ekonomik kaynaklarına yönelik saldırılarının ne kadar etkili olduğunu göstermesi açısından önemliydi. Son bir yılı aşkın süredir Kureyş ekonomisi çok zor durumdaydı. Müslümanların Medine’ye hicretleriyle, ekonomik faaliyetlerinin önemli bir kısmını gerçekleştirdikleri yolu kullanamaz olmuşlardı. Ekonomik damarlarından birisi kurumuş ve onun yerine bir yenisini inşa etmenin çabasını yürütüyorlardı. Bu durumu Safvan b. Umeyye’nin sözlerinde olanca açıklığıyla bulmak mümkündür. O, Kureyş’in yaşadığı sıkıntıyı ve sebebini, arkadaşlarıyla gerçekleştirdiği bir istişare toplantısında şöyle dile getirmişti: ‘Muhammed ile adamları ticaretimizi felce uğrattılar. O’na ve adamlarına karşı ne yapacağımızı, nasıl davranacağımızı bilemez olduk. Sahil yolunu kontrollerine aldılar. Oradan onların izni olmadan geçmek mümkün değil. Bölgedeki bütün kabilelerle de anlaşmışlar; onlar da Muhammed’e yardımcı oluyorlar. Nereye gideceğimizi ne yapacağımızı bilemez olduk.

Eğer Mekke’de oturup duracak olursak, bütün sermayemizi yiyip bitireceğiz. Halbuki eskiden yazlan Şam’a, kışlan Habeşistana giderek zenginliğimize zenginlik katardık. Şimdi ikisinden de mahrumuz ikisine de gidemiyoruz. [231] Safvan b. Umeyye’nin Mekke ekonomisinin durumunu özetleyen bu ifadeleri üzerine, Kureyş’in yeni liderleri, daha önce hemen hiç kullanmadıkları Irak üzerinden Şam’a ulaşan yolu denemenin tek çare olduğunu düşündüler. Safvan b. Umeyye’nin başkanlığında bir ticaret kervanı düzenleyerek, o bölgeden Şam’a göndermeye karar verdiler. Medine’ye haberi ulaşan kervan da bu idi. Resulüllah, Mekke müşriklerinin ekonomilerini ayakları üzerinde tutabilmek için başvurdukları bu girişimlerini de kesintiye uğratmak için Zeyd b. Harise’nin komutasındaki 100 kişilik birliği kervanın geçeceği Karede bölgesine gönderdi. Kervanın yükünün önemli bir kısmını gümüş ve gümüşten mamul eşyalar oluşturuyordu. Ekonomik değeri son derece büyük bir kervandı. Kervan muhafızları Zeyd b. Harise’nin komutasındaki birliği görünce korkup kaçtılar. Müslümanlar bir çatışma çıkmadan kervanı ele geçirdiler ve Medine’ye döndüler. Bu, Mekke ekonomisi için yeni ve büyük bir kayıptı. Hem önemli miktara varan mallarını kaybetmişlerdi ve hem de Şam’a uzanan ikinci yolun da Müslümanların kontrolüne geçtiğini anlamışlardı. Görünen oydu ki Mekke sistemi tamamıyla kapana sıkıştırılmış bir hale doğru gidiyordu. Her gün ekonomik imkanlarından birisini daha kaybediyordu.

[228] Enbiya sûresi, 21:44
[229] Maide, 5:56
[230] Ahmed, Müsned, 111/365; îbn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/34, 35; Belâzûrî, Ensâbü’l Eşraf, 1/311; Vakıdî, Megazi, 1/151, 152.
[231] Taberî, Tarihu’r-Rusül ve’l-Mûlûk, III/5; Belâzûrî, Ensâbü’l Eşraf, 1/182, 183.
 
Üst