Hz. MUHAMMED (sav) İntikam savaşı: Uhud

MURATS44

topragizbiz.com
İNTİKAM SAVAŞI : UHUD

O (mü’min)ler ki, yaralı oldukları hâlde Allah’ın ve Resulünün çağrısına uydular; onlardan iyilik edenler ve (şirkten/günahtan) korunanlar için pek büyük mükafat vardır. Onlar ki, halk kendilerine: (Düşmanınız olan) insanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!’ deyince, (bu söz) onların imanını artırdı ve ‘Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir’ dediler. Bundan dolayı Allah’tan bir nimet ve bollukla geri döndüler, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadı. Allah’ın rızasına uydular. Allah büyük kerem sahibidir. [232]

Allah’ın Resulü Uhud günü beni Sâ’d b. Rabi’yi aramaya gönderdi. Ölüler arasında dolaşmaya başladım. Sâ’d’ı bulduğumda son nefesini vermek üzereydi. Vücudunda yetmiş kadar darbe izi vardı. Vücudunun her yanı mızrak, kılıç ve okların açtığı yaralarla doluydu. Kendisine ‘Ey Sâ’d! Allah’ın Resulü sana selâm söyledi. Kendini nasıl bulduğunu öğrenmek istiyor’ dedim. Allah’ın Resulüne selâmımı ilet. O’na cennetin kokusunu aldığımı söyle. Kavmim Ensar’a da, müşriklerin Allah’ın Resulüne yaklaşmalarına ve zarar vermelerine izin verirseniz Allah’ın huzurunda mazeretiniz olmaz dediğimi söyle’ dedi ve ruhunu teslim etti. [233]

Uhud savaşı, risâlet sürecine damgasını vuran önemli olaylardan birisini teşkil etmiştir. Mekke’nin şirk ordusunun, Medine’ye 5 km mesafedeki Uhud dağı eteklerine kadar gelip, savaşmak için Müslümanları beklemeye başlaması, savaşın görünür nedenini oluşturmuştur. Müslümanlar, bu meydan okuyuş ve tehdit karşısında, kendilerini savunmak için savaşa katılmak zorunda kaldılar. Mekke müşriklerinin müttefikleri olan Adel, Kare, Dîş, Ehâbiş gibi bazı kabilelerin de desteğini alarak Medine’ye kadar gelip Müslümanları savaşa davet etmelerinin iki ana nedeni vardı. Bunlardan birisi, Uhud savaşına kadar geçen on üç yıllık risâlet sürecinde ayrıntılı bir şekilde kendini açığa vuran tevhid-küfür farklılığıyla ilgiliydi. İnançtan hayat tarzına, bireysel farklılıktan toplumsal farklılaşmaya uzanan tevhid-küfür ayrışmasının hicret sonrasındaki aşamasında savaşlar da görülmeye başlamıştı. Bunların en önemlisi ise Bedir’di. Bedir’le belli olmuştu ki, artık tevhid ve küfür varoluş mücadelesinde birbirlerine karşı fiziksel güçleriyle cevap verecekler ve farklılıklarının getirdiği gerilim ve çatışmalar savaşla sonuçlanan girişimlere neden olacak. Ayrıca savaş sadece meydanlarda silahlarla yürütülmüyor, ekonomik ve siyasal alanda da yürütülüyordu. Daha doğrusu Müslümanlar çoğunlukla ekonomik ve siyasî savaşları tercih ediyorlar, bu yolla küfrün direncini kırmaya çalışıyorlardı.

Resûlüllah’ın hicret sonrasında Mekke’yi ekonomik ablukaya alma stratejisi takip etmesi veya bölgedeki bazı kabilelerle dostluk görüşmeleri yapması, ekonomik ve siyasî mücadelenin gerekleri olarak anlam kazanmaktaydı. Bunların içerisinde özellikle de ekonomik alanda verilen mücadeleler ve girişimler, etkisini Mekke şehir devletinde en kısa sürede ve en şiddetli şekilde gösteren girişimler oldu. Mekkelilerin, ticaret yolları kesildiği için ticaret yapamaz hale getirilmeleri ve ileri düzeyde ekonomik sıkıntı yaşamaya başlamaları, ekonomik ablukayı kırma amacıyla bir harekâta girişmelerine yol açtı. Karede harekâtı bu girişimin oluşmasını sağlayan son olaydı. Mekkelilerin Şam’la ticaretlerini yürütmek için, hiç kimsenin kullanmadığı ve hatta çok az kimsenin bildiği en tehlikeli ve zorluklarla dolu bir yolu, son bir umutla denemek zorunda kalmaları, ekonomik ambargonun etkisini göstermesi açısından önemlidir. O yolun da kapandığını fark edince, ablukayı kırmanın tek çözüm olduğunu, geçici arayışların bir anlamı kalmadığını fark ettiler. Problemin geçici olarak değil de, kökten çözüme kavuşturulması gerektiğiyle ilgili bir kararın verildiği ve bunun tavizsiz şekilde uygulamaya konulduğu ise, Uhud için yapılan harcamaların boyutundan ve hazırlıklar konusunda yürütülen titiz çalışmalardan anlaşılmaktadır. Savaş için yarım milyon dirhem gibi büyük bir mali kaynak ayrıldı. Ordunun bir kısmı ücretleri peşin ödenmiş paralı askerlerden oluşuyordu. Hedef Müslümanları yok etmek ve problemden tamamen kurtulmaktı.

Uhud’un müşrikler açısından ikinci nedeni ise Bedir savaşıyla ilgilidir. Bedir savaşında aralarında eşrafın da bulunduğu birçok yakınlarını kaybeden Mekke müşrikleri, intikam duygusunun ağırlaşan baskısı altında günleri geçiremez olmuşlardı.Yakmlarını öldürenleri katledecekleri günün hayali ile yaşıyorlardı. Gerçekleşecek savaş bir intikam savaşı olacaktı. Bu ise, savaşın ne kadar kanlı ve hatta acımasız gerçekleşeceğini işaret ediyordu.

Bedir’in intikamını alma arzu ve düşüncelerinin savaş hazırlıklarını başlatması, hemen Bedir sonrasına rastgelmektedir. Bedir savaşı sırasında Şam’dan gelen ticaret kervanı bir zarar görmeden Mekke’ye ulaşmıştı. Bedir’de Mekke eşrafının büyük çoğunluğunun ölmesi üzerine Mekke lideri olan Ebû Süfyan’m girişimleriyle, bu ticaret kervanın elde ettiği büyük kârın Müslümanlara yönelik bir intikam savaşının hazırlıkları için harcanmasına karar verildi. Ayrıca Mekke’de ekonomik bir seferberlik ilan edildi. Herkes az veya çok Mekke ordusunun hazırlıklarına ekonomik destek verdi. Hazırlıklar bir yıl içinde tamamlandı. Bir yılın sonunda her yönüyle savaşa hazır bir ordu oluşturuldu. Bu, savaşçıları cesaretlendirmek, onları savaşa teşvik etmek için bazı kadınların da görev aldıkları bir orduydu. Hazırlıkların tamamlanmasıyla, Ebû Süfyan komutasındaki şirk ordusu Medine’ye doğru yola çıktı.

Mekke ordusu yola çıktığı zaman Abbas b. Abdülmuttalib, gelişmeleri ve Mekke ordusunun durumu hakkındaki bilgileri bir mektup aracılığıyla gizlice Resûlüllah’a bildirdi. Abbas tarafından görevlendirilen şahıs, Mekke ile Medine arasındaki 500 km’Hk mesafeyi üç günde aşarak, son derece hızlı bir şekilde mektubu Resûlüllah’a ulaştırdı. Abbas’m, Mekke ordusuyla ilgili haberleri Resûlüllah’a bildirmekte bu kadar geç kalma nedenini bilmiyoruz. Fakat, hızla Medine’ye ulaşan haber sayesinde, savaşa hazırlık açısından Müslümanlar 3-5 gün gibi bir sûreye sahip oldular. Abbas’ın mektubu kendilerine ulaşana kadar herhangi bir şeyden haberleri yoktu.

Resûlüllah, amcası Abbas’m mektubu sayesinde, müşrik ordusunun üç bin kişiden oluştuğunu, bunların iki yüzünün atlı ve yedi yüzünün de zırhlı olduğunu öğrendi. Resûlüllah hiç vakit kaybetmeden hazırlıklara başladı. Müslümanların savaşa hazırlanmalarına yönelik gerekli talimatları verdi. Bu arada hem mektuptaki bilgilerin doğruluğunu kontrol etmek ve hem de daha ayrıntılı bilgilere ulaşmak için Hubab b. Münzir’i yola çıkardı ve Mekke ordusunu gözlemekle görevlendirdi. Süre çok azdı; hiç vakit kaybetmeden en sağlıklı ve ayrıntılı bilgilere ulaşmak ve gerekli hazırlıkları en uygun ve olanca hızlı şekilde tamamlamak gerekiyordu. Hubab’ın getirdiği bilgiler Abbas’ın mektubundakileri doğruluyordu. Mekke ordusu yola çıkmış, kadınların şarkıları ve oyunları eşliğinde Medine’ye doğru geliyordu.

Mekke ordusu Medine yakınındaki Uhud dağına kadar geldi ve ordugâhı kurup beklemeye başladı. Medine’ye saldırmayı düşünmediler. Müslümanlarla açık arazide savaşmayı arzuluyorlardı. Zira, savaş tecrübesine sahip bazı şahısların tavsiyesi Medine’ye saldırının önemli kayıplara yol açacağı ve hatta savaşı aleyhlerine çevireceği biçimindeydi. Medine evlerinin birbirlerine çok yakın olması nedeniyle şehre girişin zor olacağını, Müslümanların avantajlı olacaklarını biliyorlardı.

Müslümanlar hazırlıklarını mümkün olduğunca süratli bir şekilde tamamladılar. Savaşa hazır bir ordunun teşkili için gerekli düzenlemeler yapıldı. Mekke ordusunun nerede karşılanacağına ise istişareler sonunda karar verildi. Bu amaçla mescitte bir istişare toplantısı düzenlendi. Resûlüllah başta olmak üzere savaş tecrübesine sahip birçok Müslüman, Mekke ordusunun saldırıya geçinceye kadar beklenmesinin ve Medine’de karşılanmasının daha doğru olacağını ifade ettiler. Evlerin birbirlerine çok yakın olması nedeniyle şehir merkezine girişin kolaylıkla kontrol altına alınabileceğini ve hatta kadınlar ve çocuklardan da yararlanılabileceğini; onların damlara çıkarak müşriklere taş atabileceklerini söylediler. Karar bu yönde alınmak üzereyken, arka sıralarda oturan bazı gençlerin muhalif sesleri duyuldu. Bu bazı gençler, Medine’de yürütülecek bir savunma savaşının korkaklık işareti olacağını, bunun düşmanları cesaretlendireceğini, Araplar arasındaki itibarlarını kaybedeceklerini dile getirdiler. Gençlerin sözcüsü olarak îyas b. Evs yalvaran bir sesle ‘Ey Allah’ın Resulü’ dedi; ‘Kureyş müşriklerinin kavimlerine dönüp ‘Muhammed’i ve adamlarım Medine’de kıstırdık’ demelerinden çekmiyorum. Medine’ye kapanmamız Kureyş’in cesaretini artırır. Bütün hurmalıklarımızı keser, bütün ekinlerimizi çiğnerler. Ey Allah’ın Resulü! Biz müşrikken Araplar üzerimize gelirlerdi de, o zaman dahi Medine’ye sığınmazdık. Kılıçlarımızı sıyırır, üzerlerine hücum eder, aşağılanmış bir hâlde onları çevremizden kovardık. Bugün düşmanımızı savaş alanında karşılamaya ve defetmeye daha layık ve elverişli durumdayız. Senin sayende Allah’ın bizi destekleyeceğini bilip dururken bizi evlerimize kapatma.[234]

Çoğunluğu Ensar’ın gençlerinden oluşan kalabalık bir kitle İyas’ın görüşüne katıldıklarını söz ve tavırlarıyla belli ettiler. Bazıları lyas’m konuşmasını desteklemek için ‘Medine’ye kapanmanın onur kırıcılığını’ kabul edemeyeceklerini dile getirdiler. Resûlüllah’ın ıBen mağlup olmanızdan korkuyorum’ demesine rağmen, gençlerin bu tamamıyla duygusal nedenlere dayanan düşünceleri genel bir eğilim niteliği kazandı. Birkaç kişi hariç, mescitteki bütün Müslümanlar ‘düşmanın üzerine gidelim, açık arazide savaşalım’ görüşünde birleşince, Resûlüllah, aslında istemediği halde, istişare sonucunda ulaşılan karar olduğu için, Mekke ordusunu açık arazide karşılama düşüncesini onayladı ve gerekli hazırlıkları buna göre yürütmeye başladı.

Mekke ordusu Çarşamba günü gelip Uhud’ın eteklerine yerleştiği zaman (27 Mart 625) Müslümanlar hâlâ hazırlıklarını bitirememişlerdi. İki gün sonra, Cuma günü, Resûlüllah savaş ve sabır üzerine bir konuşma yaptı. Müslümanları dirençli olmaya davet edip, zorluklan sabırla göğüslerlerse başarılı olacaklarını bildirdi. Mücahitler ikindi sonrasında mescidin önünde toplandılar. Artık Medine’den hareket saati gelmişti. Resûlüllah, savaş için kişisel hazırlığını yapmak amacıyla, yanında Ebü Bekir ve Ömer olduğu hâlde odasına girdi.

Resûlüllah hazırlık için odasına girince, bazı Müslümanlar düşmanın karşılanacağı yer konusundaki istişare sırasında Resûlüllah’ın görüşüne uymamalarının bir yanlışlık olduğunu dile getirdiler. Bunlardan Sâ’d b. Muaz, ‘Ey Müslümanlar! Resûlüllah Medine’den çıkmak istemediği, savaşın Medine’de olması gerektiğini ifade ettiği halde, Medine’den çıkma konusunda ısrar edip durdunuz. Bu yanlış oldu. Halbuki Resûlüllah’a emir gökten geliyor. O’nun hakkında ‘O kendiliğinden bir şey söylemez [235] buynılduğunu bilmiyor musunuz? Siz bu işi O’na bırakın; O’nun emrettiğini yapın’ diyerek Müslümanları uyardı. Müslümanlar, Sâ’d’ın sözleri üzerine yanlışlıklarını fark ettiler, istişare toplantısında yanlış davrandıklarını düşünmeye başladılar. Düşünceler değişti ve alman kararda etkili olanlar pişman ve mahcup bir şekilde birbirlerine bakakaldılar. O sırada Resûlüllah zırhını giymiş bir hâlde kapının önünde gözüktü. Kısa sürede gerçekleşen karar değişikliği, bazıları tarafından mahcup bir tavırla ve pişmanlık ifade eden bir sesle Resûlüllah’a bildirildi: ‘Ey Allah’ın Resulü! Biz yanlış yaptık. Senin istemediğin şeyi bizim istememiz doğru olmaz. Eğer Medine’de kalmak istiyorsan Medine’de kal. Sen ne istiyorsan onu yap. Biz her konuda tamamıyla sana itaat ederiz Resûlüllah bu karar değişikliğini onaylamadı; ‘Bir peygamber düşmanla savaşmadan ve Allah onunla düşmanı hakkındaki hükmünü vermeden zırhını çıkarmaz. Ben size ne emrediyorsam onu yapın. Haydi, Allah’ın ismini anarak yola çıkın. Sabır ve sebat ederseniz Allah’ın yardımı sizinle olacaktır [236] dedi.

Resûlüllah bu tavrıyla Müslümanlara önemli bir ders veriyordu; onları Islâmî eğitimin gereği olarak bir konuda daha bilgilendiriyordu. Bu, istişarenin önemine dikkat çeken ve alman karara uyma konusunda sahip olunması gereken kararlılığı ifade eden bir dersti. Bireysel olarak beğenilsin veya beğenilmesin, istişarede alman karara uyulması gerektiğini, karşılıklı konuşup tartışarak bir kez karar alındıktan sonra Allah’a güvenerek verilen karara uyulması gerektiğim bizzat kendi uygulamasıyla gösteriyordu. Gerekçesi ne olursa olsun karar konusundaki tereddütlerin daha büyük zararlara yol açacağım, gücü kırıp, orduyu zayıf kılacağını ifade ediyordu. Resûlüllah kararlı adımlarla ilerleyip atma bindi, yayım omzuna astı, mızrağını eîine aldı ve bir yanında Sâ’d b. Ubâde, diğer yanında Sâ’d b. Muaz olmak üzere ordunun önüne geçti, islâm ordusu Uhud’a doğru hareket etti (29 Mart 625). İslâm ordusu yaklaşık bin kişiden oluşuyordu; 100 kadarı zıhlıydı, ayrica iki tane de at vardı. Atlardan birisine Resulüllah, diğerine ise Ebû Bûrde biniyordu.

Uhud’a Yolculuk

Yaklaşık bin kişiden oluşan İslâm ordusu Medine’den çıkarken uzaklarda bekleyen bir okçu birliği görüldü. Sayıları 600 civarındaydı. Resulüllah onların kimler olduğunu sordu. O kimselerin, İslâm ordusunda yer alan Abdullah b. Ubeyy’in Yahudi müttefikleri olduğu, Müslümanlara yardım için geldikleri, orduya katılmak istedikleri bildirildi. Resulüllah hiç tereddüt etmeden kararını bildirdi: ‘Müşriklere karşı gerçekleşecek bu savaşta, müşriklerden yardım alınmayacak’. Çünkü bu savaş tevhid-küfür savaşı olacaktı. Öyle de oldu.

Müslümanlar savaşa katılma konusunda son derece istekliydiler. Allah için şirkin ordusuyla savaşılacak olmasının yanı sıra, en olumsuz şartlarda yürütülmüş olmasına rağmen Bedir’de elde edilen zaferin de etkisiyle moralleri son derece yüksekti. Hamza müşriklere karşı yapılacak savaşın sevinciyle, müşriklerle savaşıncaya kadar bir şey yemeyeceğini söyleyip oruca başlamıştı. Şehadet Müslümanlardan çoğunun ortak arzusuydu. Hatta, Numan b. Malik şehitliğini garantilemek için Resûlüllah’tan şehit olması için dua etmesini rica etti. Abdullah b. Cahş ise sıklıkla Allahım! Sana yeminle söz veriyorum; şu müşriklerle beni karşılaştır, öldürecek ve öleceğim. Öldüğüm zaman vücuduma işkence yapmalarına; cesedimi parçalamalarına izin ver. Çünkü, huzuruna o hâlde çıkmak ve ‘Ya Rabbi! senin rızan için, Senin dininin galibiyeti için bu hale geldim’ demek istiyorum [237] diye dua ediyordu. Aşırı derecede topal olan Amr b. Cemuh savaşa katılmama konusunda mazereti bulunduğu halde, savaşa katılma isteğini bildirmiş ve ‘Topal ayağımla cennette gezinmek istiyorum. Allahım! Bana şehadet nasip et. Beni şehitlikten mahrum kılıp evime döndürme [238] diyerek dua etmişti.

Ordu akşam üzeri Medine ile Uhud arasındaki Şeyheyn denilen yere geldi ve durdu. Medine’den birkaç kilometre uzaklaşılmıştı. Resulüllah orduyu teftiş etti. Savaşa katılamayacak kadar yaşı küçük olanları ayırdı. Bunlardan Râfi b. Hadic’in iyi bir okçu olduğu, savaş sırasında işe yarayacağı söylenip bu konuda yakınları tarafından ısrar edilince, onun orduya katılmasına izin verdi. Rafi’nin bir hilesinin de Resûlüllah’ın bu kararında işe yaradığı sonradan anlaşıldı. Rafi anlatıyor: ‘Resulüllah orduyu teftiş ederken ayak parmaklarımın ucuna yükselerek boyumu uzun gösterdim. Resülüllah’da beni büyük gördüğü için orduya katılmama izin verdi. [239] Çocuk yaşta olanlardan Semüre’nin babası ise oğlunun Râfi’den daha güçlü olduğunu, bu nedenle oğluna da savaşa katılma izninin verilmesini istedi. Israrını eğer güreşmelerine müsaade edilirse oğlunun Râfi’yi yeneceğini bildirerek sürdürdü. Güreşmeleri istendi. Güreştiler ve Semüre galip geldi. Bunun üzerine onun da orduya katılmasını izin verildi. Yaşlan civarında olan diğer çocuklar ise Medine’ye gönderildiler. Onlardan Medine’deki kadınlara ve çocuklara yardımcı olmaları istendi.

Seyheyn’de durulduğu sırada orduda bir bölünme yaşandı. Medine’de kalarak savunma savaşı verme konusunda ısrarcı olan Abdullah b. Ubeyy yan çizmeye başladı. Kendisi gibi tecrübeli ve yaşlı birisinin düşüncesinin dikkate alınmadığını gençlerin görüşlerinin dikkate alındığını, bunun çok yanlış olduğunu söyleyip, kendisine uyanları da yanma alarak ordudan ayrıldı. Yaklaşık 300 kişinin ayrılışıyla İslâm ordusu 700 kişiye düştü. Bu durum, Müslümanlar için son derece moral bozucu, güç kaybettirici bir gelişmeydi. Ayrıca, Abdullah b. Ubeyy ve taraftarlarının düşünceleri çeldirici, zihinleri bulandırıcı propagandaları bazı Müslümanları etkiledi. İslâm ordusu arasında kulaktan kulağa, fısıltı halinde savaşta yanlış bir strateji izlendiği, savaşılmayıp Medine’ye çekilmenin daha akıllıca olacağı düşünceleri yayılmaya başladı. Bu bir kangren gibi orduyu içten çürütüp çökertecek, savaşa girmeden yenilgiyi kabullenmeye yol açacak olumsuz bir gelişmeydi. Olumsuz propagandanın etkisi kısa sürede görüldü. Harise ve Selime boylarına mensup Müslümanlar ‘ellerini yanlarına düşürüp” şaşkın bir şekilde kala kaldılar. Hatta bazıları ayrılan münafıklarla birlikte Medine’ye dönme girişiminde bulundu. Fakat Allah, Müslümanların kalplerini sağlamlaştırdı ve bu sayede durumlarını çabucak düzelttiler. ‘Ölüm gelmeden ölümü görmüş’ gibi korkan bu bazı Müslümanlar, Allah’ın yardımıyla yerlerinde kalıp, imanı tercih ettiler. Bu Müslümanların o zamanki durumunu dile getiren bir ayet şöyledir: ‘O zaman içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların yardımcısı idi. Müminler, yalnız Allah’a güvenip dayansınlar. (Allah müminlere yardım eder). Nitekim Allah size Bedir’de de yardım etmişti. Siz o zaman zayıftınız. O hâlde Allah’tan korkun ki şükredesiniz.[240]

Ordu geceyi Şeyheyn’de geçirdi. Gecenin sonuna doğru harekete geçildi ve karanlıkta Uhud’a gidildi. Savaş için düşünülen yer Mekke ordusunun karşısında yer alan taşlık bir düzlüktü. Düzlük, Uhud dağının eteklerindeydi ve büyükçe bir girintiden oluşuyordu. Ayrıca bu girinti küçük bir boğazla dağın içindeki ikinci düzlüğe bağlanıyordu. Resulüllah, ordusunu, arkası içerideki ikinci boşluğa dönük olmak üzere dışarıdaki büyük düzlüğe yerleştirdi. Artık müşrik Mekke ordusuyla karşı karşıyaydılar. Sabah namazı vaktiydi. Resulüllah, Bilâlden ezan okumasını istedi. Ezandan sonra üzerinde zırhıyla ordunun önüne geçip, müşriklerin şaşkın bakışları altında namaz kıldırdı.

Resulüllah orduyu savaş düzenine göre yerleştirdi. Düşman süvari birliğinin kendilerini arkadan vurmasını önlemek için 50 kişiden oluşan bir okçu birliğini sol taraflarında bulunan Ayneyn tepesine yerleştirdi. Bu tepenin stratejik önemi nedeniyle okçu birliğini ısrarlı bir şekilde uyardı: ‘Göreviniz bize yönelecek düşman süvari birliğini engellemek, onları oka tutarak püskürtmekten ibarettir. Yerlerinizde sağlamca durun ve bizi arkamızdan koruyun. Düşmanı yenip ganimet toplamaya başladığımızı veya yenilip darmadağın olduğumuzu görseniz bile benden emir almadıkça yerlerinizi terk etmeyin. Eğer sizler görevinizi yerine getirmezseniz bizler galip gelemeyiz [241] dedi.

Birlikleri kontrol eden ve Veri gel, geri çekil’ talimatlarıyla oldukça düzenli bir şekilde hepsini saflar halinde sıraya sokan Resulüllah, her birliğin başına bir komutan tayin ederek gerekli hazırlıkları tamamladı; ordusunu savaşa hazır hâle getirdi. Bu sırada Ebû Süfyan komutasındaki Mekke ordusu da gerekli hazırlıkları tamamladı. Ebü Süfyan, Halid b. Velid’in komutasındaki yüz kişilik süvari birliğini sağ kanada, yine yüz kişilik diğer süvari birliğini ise İkrime b. Ebû Cehil’in komutasında sol kanada yerleştirdi. Ordusunun moralini yükseltmek ve intikam ateşini alevlendirmek isteyen Ebû Süfyan kabileleri kahramanlık yarışında birbirlerine karşı teşvik etmeyi de ihmal etmedi. Sancağı teslim ettiği Abdüddâr oğullarına ‘Eğer bu işi yapamayacaksamz bırakın sancağı başkalarına vereyim’ diyerek görevleri konusunda kararlı olmalarını istedi. Kadınlar ise, şiirleri ve konuşmalarıyla askerleri savaşa motive ediyor; ‘kadınlar’ gibi davranmamaları konusunda uyarıyorlardı.

Savaş

Her iki taraf da gerekli hazırlıkları tamamlayıp, birbirlerinin karşısında savaş düzeni aldılar. Ebû Süfyan, hem sayı olarak ve hem de donanım olarak İslâm ordusundan çok güçlü olduklarını görüp duruyordu. Ancak buna rağmen islâm ordusunun gücünü daha da azaltmak için öne çıktı ve Medineli Müslümanlara seslendi: Yesribliler! Bizim sizlerle bir hesabımız yok. Bu bizimle yanınıza gelmiş olan akabalarımız arasında bir savaştır. Bizleri akrabalarımızla baş başa bırakın. Eğer aradan çekilirseniz, size dokunmaz, işimizi bitirdikten sonra çeker gideriz.[242] Fakat bu oyunu işe yaramadı. Medineli Müslümanların sert tepkisiyle karşılaştı. Medineli Müslümanlar, Ebû Süfyan’ın teklifini bağırarak veya taş atarak reddettiler.

Savaş başlamadan önce Ebû Amir el-Easık da islâm ordusunu parçalamak amacıyla bir girişimde bulundu. Eskiden ‘Rahib’ diye anılan ancak Resûlüllah’ın “Fasih” diye isimlendirmesiyle bu isimle anılmaya başlanan Ebû Amir, İslâm öncesinde Evs’in eşrafındandı. Hicret gerçekleşip de Müslümanlar Medine’ye gelince Müslümanların karşısına geçmiş ve İslâm’a düşman olmuştu. Medine’de barınamayacağmı anlayınca da Mekke’ye gitmişti. Mekke’de kaldığı süre içerisinde Mekke müşrikleriyle omuz omuza verip İslâm düşmanlığını onlarla birlikte yürütmüştü. Uhud’a da Mekke ordusuyla birlikte gelmişti. Evslilerin kendisine hâlâ sevgi ve saygı duyduklarını, bu nedenle savaş başlamadan kendisinin Mekke ordusunda olduğunun bilinmesinin Evslileri Mekke ordusunun safına çekeceğini düşünüyordu. Bu düşünceler içerisinde savaş başlamadan Öne çıkarak Evslilere seslendi. Kendisinin Mekke ordusunda yer aldığını gösterip, eski arkadaşlarının kendi safına geçmelerini istedi. Ancak Evsli Müslümanlar sert tepki verdiler; Ey fasık! Allah senin gözünü kör etsin’ diyerek onu aşağıladılar. Bu duruma şaşıran Ebû Amir, ‘Benden sonra kavmim büyük kötülüğe uğramiş [243] diyerek geri çekilip, Mekke ordusunun saflarına karıştı.

Savaş, Arap geleneğinde olduğu gibi, meydana çıkan bir kişinin kendisine rakip istemesiyle başladı. Kureyş’in sancaktarlığını yapan Ebû Talha’nın meydana çıkıp Müslümanlardan kendisine rakip istemesi üzerine Ali çıktı ve kısa sürede Ebû Talha’nın işini bitirdi. Kureyş’in sancağını bir başkası alıp meydana çıktı. O da öldürüldü. Sancağı bir başkası alıp meydana çıktı, fakat o da öldürüldü. Bu durum peş peşe yedi kez tekrarlandı ve müşriklerden savaşmak için öne çıkan herkes Müslümanlar tarafından öldürüldü. Ali, Hamza, Sâ’d b. Ebî Vakkas, Asım b. Sabit gibi yiğitler kendilerine rakip isteyen her müşriki hiç zorlanmadan öldürdüler. Her müşrik sancaktarın öldürülmesi Müslümanlar safında ‘Allah’u Ehbef bağrıltılarıyla karşılığını bulurken, müşrik ordusu şoka girdi. Müşriklerden hiç kimse sancağa yaklaşamaz, sancağı yerden alıp kaldıramaz oldu. Ancak şirk ordusunun bir kısmını teşkil eden Ehabişlerden Amra isminde bir kadmm sancağı almasıyla, müşrik erkekler Amra’nm yaptığını gururlarına yediremeyip, kölelerinden birisine itekleyip öne çıkararak sancağı almasını sağladılar. Müslüman şair Hassan b. Sabit müşriklerin savaşın başındaki bu yenilgilerinden, daha sonraları, bir hiciv konusu olarak bahsedecek ve ‘Hârîsilerin kızı orada olmasaydı, siz köleler gibi çarşıda satılığa çıkarılırdınız’ diyecektir. Savaşın bu ilk anlarında, aynen Bedir’de olduğu gibi, gücüne çok güvenen Abdurrahman b. Ebû Bekir bireysel bir kahraman-hk gösterisi yaparak meydana çıktı. Gidişatı değiştirmek arzusundaydı. Kendisine rakip istedi. O zamana kadar Resûlüllah’m yanında müşrik sancaktarların öldürülmesini seyretmekle yetinen Ebû Bekir yerinden fırladı, fakat Resûlüllah kolundan yakalayıp, aynen Bedir’de olduğu gibi, ‘Sen bize lazımsın. Kılıcım kınına sok diyerek Ebû Bekir’in oğluna karşı çıkmasını önledi. Abdurrahman, sonraki yıllarda, Müslüman olduğu zaman ‘Eğer sen çıkmış olsaydın sana karşı savaşmaz geri çekilirdim’ dediğinde, Ebû Bekir ‘Vallahi karşına çıkıp seninle çarpışmayı arzulamıştım [244] cevabını vererek iman-küfür ayrılığının akrabalık bağından daha önemli olduğunu ifade etmiştir.

Meydanda teke tek çarpışmaların gerçekleştiği sırada Halid b. Velid komutasındaki süvari birliği birkaç kez Ayneyn tepesinin çevresini dolaşarak Müslümanların arkasına sarkmaya kalkıştı. Fakat tepedeki okçuların ok yağmuru altında geri çekilmek zorunda kaldılar. Uygun bir fırsat için beklemeye başladılar.

Bireysel çarpışmaları takiben savaş başladı. İki taraf birbirine girdi. Daha ilk anda peş peşe sancaktarlarını kaybetmiş olmaları müşrik ordusunda moral çöküntüsüne yol açmış, genel bir korku oluşmuştu. ‘Bedir ikinci kez mi yaşanacak?’ sorusu zihinlere saplanıp kalmıştı. Bedir’de de güçlüydüler, ama kaybetmişlerdi. Fakat bu sefer Bedir’e göre önemli bir avantaja sahip olduklarını düşünüyorlardı. Bu, intikam ateşiyle yanıyor olmalarıydı. Biliyorlardı ki, intikam ateşi sahip olunan gücü kat kat artıran bir duygudur.

Savaşın ilk anından itibaren çatışmaların en yoğun ve kızgın noktalan belli oldu. Hamza, Ali, Zübeyr b. Avvam, Mikdad b. Esved, Ebû Dücane, Sâ’d b. Ebî Vak-kas gibi yiğitler müşrik ordusuna fırtına gibi daldılar. Her biri etraflarındaki müşrik topluluğu darmadağın ederek ilerliyordu. Hamza iki elinde iki kılıç; ‘Ben Allah’ın aslanıyım, ben Resulûllah’ın aslanıyım’ diye savaşırken, her kılıç darbesi müşriklerden birisinin feryadıyla noktalanıyordu. ‘Kılıcımın hakkını kim verecek?’diye soran ve ‘kılıcın hakkını’ ‘Eğilip bükülünceye kadar düşmanla savaşmak’ olarak açıklayan Resûlüllah’ın kılıcını ‘Ey Allah’ın Resulü o kılıcın hakkım ben vereceğim [245] diyerek alan Ebû Dücane de elindeki kılıcın ‘hakkını verecek’ şekilde müşrik saflarının birisinden diğerine koşuşturup, müşrikleri darmadağın ediyordu. Diğerlerinin de bu yiğitlerden geri kalır tarafları yoktu. Zübeyr b. Avvam bir yanda Mikdad b. Esved bir başka yanda müşrik süvarilerine doğru hücum ediyorlardı. Ali ise müşrik ordusunun arasında fırtına gibi esmekteydi.

Herkesin birbirine girip, savaşın yoğun şekilde devam ettiği sırada bir grup Müslüman Ebû Süfyan’ı ele geçirme arzusuyla müşrik komuta merkezini gözlüyordu. Önceki gün evlendiği için Resûlüllah’m izniyle evinde kalıp orduya katılmamış, fakat sabah erkenden yola çıkıp savaşa katılmaya karar vermiş olan Hanzala b. Ebî Amr da Ebû Süfyan’ı gözleyenlerin arasındaydı. Onlar, müşrik lideri ele geçirerek sonucu çabuk alman ve kanın az aktığı bir savaşa vesile olmak arzusundaydılar. Hanzala kısa sürede beklediği fırsatı yakaladı ve Ebû Sûfyan’m karşısına Hikildi. Olanca gücüyle saldırıp, atının üzerinde savaşan Ebû Süfyan’ı yere serdi. Ebû Süfyan için son belliydi artık. Ölüm hemen yanı başındaydı. Son bir gayretle bağırmaya başladı; ‘Kureyşliler! Ben Ebû Süfyan’ım. Beni öldürecekler. Yardım edin; kurtarın beni. Yeni başlamış olan savaşın sonu çok çabuk belli olmuş, müşrik saflar darmadağın bir hâlde herkes kendi canının derdine düşüp kaçışmaya başlamıştı Askerlerini cesaretlendirmek için orduya katılan kadınlar da eteklerini yukarı toplayarak kaçıyorlar, bir yandan da kaçan askerlere ‘Kaçmayın, geri dönün, Bedir’in intikamını almaktan vaz mı geçtiniz?’ diye bağırıyorlardı. O kargaşa içinde Ebû Sûfyan’ın bagırtısını bir kişi duydu. Şeddad b. Esved, Ebû Süfyan’ı öldürmek üzere olan Hanzala’yı fark etti ve haince arkadan attığı mızrakla Hanzala’yı yere yıktı. Ebû Süfyan can havli ile yerden kalkıp arkasına bakmadan kaçarken; Şeddad, Hanzala’ya ikinci darbesini indirdi. Böylelikle Müslümanlar Uhud’daki ilk şehitlerini verdiler. Resulûllah’ın haber verdiğine göre melekler tarafından yıkanan şehit Hanzala, savaş alanından ahiretin esenliğine yükselen ilk Müslüman oldu. Eşinden başka kimsenin bilmediği bir durumu, Resûlüllah; ‘Meleklerin yerle gök arasında, gümüş bir kap içerisinde Hanzala’yı yağmur suyu ile yıkadıklarını gördüm [246] diyerek açıkladı. Çünkü O, gerdek gecesinin sabahı abdest alamadan yola çıkıp orduya katılmıştı. Uhud’dan sonra da Evslilerin gurur kaynağı oldu. Evsliler, her zaman, ‘Meleklerin yıkadığı Hanzala’mn yakınları’ olmakla övündüler.

Zafer kısa sürede Müslümanların oldu. Müşrikler hezimete uğradılar. Arkalarında birçok ölü ve yaralı bırakarak kaçmaya başladılar. Bedir ikinci kez yaşanıyordu, Bedir’in gülenleri tekrar gülmek; Bedir’in kahrolanları tekrar kahrolmak üzereydi. Müşrikler öylesine bir kaçışla savaş alanını terk ediyorlardı ki, müşrikler Abdullah b. Ebî Umeyye arkasına bakmadan kaçıp, ölmekten veya ağır yaralanmaktan kurtulan bütün dindaşlarının da arkasından geldiğini zannederek Taife kadar gitti. Taife gidince de Mekke ordusunun yenilip, perişan olduğu haberini verdi.

Değişen Gidişat

Müşriklerin kaçtığı, Müslümanların kovaladığı; Müslümanlardan bazılarının ise müşrik ordusunun ordugâhına girip ganimetleri toplamaya, ganimet eşyalarını istiflemeye başladığı anda gidişatı değiştirecek bir şey yaşandı. Ayneyn tepesine yerleştirilen okçular savaşın bittiğini görüp; zaferin Müslümanlara ait olduğundan emin bir halde yerlerini terk etmeye, ganimet toplayanların arasına katılmaya başladılar. Okçuların komutanı Abdullah b. Cübeyr direndi; yerlerini terk eden askerlerine Resûlüllah’ın talimatını hatırlattı. Onları durdurmaya çalıştı. Abdullah’ın ‘Yerinizi terk etmeyin! Durun! Siz Resulûllah’ın ‘Yensek de, yenilsek de benden bir haber gelmedikçe yerinizi terk etmeyin’ emrini bilmiyor musunuz? Resulûllah’ın emirlerini hatırlayın; komutanınıza itaat edin’ sözlerine, ‘Müşrikler perişan oldu, Resûlüllah yerimizde sağlam duralım diye öyle söylemişti. Artık savaş bittiğine göre burada beklemek gereksiz [247] karşılığını verdiler. Abdullah b. Cübeyr dahil olmak üzere tepede sadece on kişi kaldı, diğerleri yerlerini terk ettiler.

Müşriklerin korkudan akılları başlarından gitmiş bir hâlde kaçıştıkları ve tepedeki Müslüman okçuların büyük çoğunluğunun görev yerlerini terk ettiği anda, müşriklerden Dırar b. Hattab okçuların boşalttığı tepeyi fark etti. Sesini duyurabileceği kadar uzaklıkta olan Halid b. Velid’e bağırdı: ‘Arkana bak, tepeye bak’. Savaşın başından beri hep bir fırsat kollayan Halid b. Velid beklediği ve beklemesine fazlasıyla değecek fırsatı bulduğundan emin bir hâlde komutasındaki süvarilerle birlikte tepeye doğru hücuma geçti. Tepede, Resûlüllah’ın emrine uyma noktasında en ufak gevşeklik göstermeyen on mücahitle, Halid b. Velid’in yüz kişilik süvari birliği arasında kısa süreli, ama yoğun bir çatışma yaşandı. Müslümanlar önce oklarıyla, okları bitince kılıçlarıyla süvari birliğini durdurmaya çalıştılar. Fakat hepsi de kısa sürede şehit oldular; vücutları aldıkları kılıç, mızrak darbelerinden tanınmayacak şekilde parçalandı. Müşrik süvari birliği adeta Bedir’in ve biraz önce yaşadıkları hezimetin intikamını tepedeki bu on Müslümandan aldı.

Bir kısmı müşrikleri kovalayan, bir kısmı ise müşriklerin bıraktıkları mallan toplamakla meşgul olan ve tepede olup bitenden habersiz bulunan Müslümanlar bir anda arkadan kuşatıldıklarını fark ettiler. Neye uğradıklarım şaşırdılar. Hiç beklenmeyen bir şekilde arkalarında buldukları düşman süvarileri karşısında şaşırıp kaldılar. Kendilerine gelip, silahlarına sarıhncaya, karşılık vermeye karar verinceye kadar olan oldu ve Müslüman gruplar arasındaki irtibat kesildi. Bu sırada kaçmakta olan müşrikler de geri döndüler ve saldırıya geçtiler. Müslümanlar artık iki ateş arasındaydılar. Her taraflarından sarılmışlardı. Üzerlerine yağan ok yağmurunun altında, kendilerine uzanmış kılıç ve mızrakların karşısında, üzerlerine yıldırım gibi gelen atların arasında darmadağın oldular. Her biri kendi canını kurtarmanın derdine düştü. Yaşanan panik öylesine büyüktü ki, bir kısmı kaçıyor, bir kısmı o panik içerisinde müşrik zannederek hemen yanındaki Müslümana saldırıyordu. Ebû Bürde b. Niyat, Üseyd b. Hudayr’ı; Ebû Zâ’ne ise Ebû Bür-de b. Niyat’ı; Cebbar b. Sahr, Hubab b. Münzir’i bu şekilde yaralarken; Utbe b. Mes’ud ise Huseyl b. Cabir’i yine aynı şekilde yanlışlıkla öldürdü. Daha birkaç dakika önce müşriklerin yaşadığı panik ve karışıklık, bu sefer aynıyla Müslümanlara geçmişti. Yine daha birkaç dakika önce müşrikler kaçıp canlarını kurtarmanın çabasını yürütürlerken, bu sefer Müslümanlar aynı duruma düşmüşlerdi.

Müslümanlardan hemen herkesin kaçıştığı sırada, yerinden hiç kıpırdamayan ve bir adım dahi geri gitmeyen sadece bir kişi vardı. O da Resûlüllah’tı. Müslümanlar Halid b. Velid komutasındaki süvari birliğinin ani saldırısına uğradığında Resulüllah savaşı izlemekte, ordusunu sevk ve idare etmekteydi. Ancak bir anda Müslümanların darmadağın olmasıyla yanında sadece dokuz Müslüman kalmış; ordusuyla bağlantısı kopmuştu. Önünde iki seçenek vardı; ya kuşatma altındaki ordusunu terk edip kendi canını kurtarmak için dağa çıkıp saklanacak, ya da ordusunu tekrar kendi etrafında toplamanın bir yolunu bulacak. Birinci tercih kendisi ve yanındaki dokuz Müslüman için en kolay ve güvenilir olandı. Ancak bu durumda diğer Müslümanların mahvolacağı kesindi. İkinci yol ise kendisi açısından çok riskli, ama orduyu kurtarmanın tek yoluydu. Tereddüt etmeden ikincisini tercih etti. Müslümanlardan önce müşriklerin duyacağını ve Müslümanlardan önce müşriklerin kendisine ulaşacağını bilmesine rağmen, Müslümanlara seslenmeye, onları yanma çağırmaya başladı: ‘Müslüman!ar.’ Buraya gelin! Yanıma gelin! Ben Allah’ın Resulüyüm. [248] Ancak Müslümanlardan O’nun bu seslenişini çok az kişi duydu. Çoğu kaçışmakta, bir an önce dağa tırmanarak, dağın taşları arasında siperlenmenin; saklanmanın çabasını gütmekteydi. Bazıları ise o kaçışla Medine’ye kadar gitmişti. Medine’ye kadar kaçanların ilki Sâ’d b. Osman’dı. Savaş alanını terk ettiği sırada duyduğu Resûlüllah’ın öldürüldüğü haberini Medine’ye ulaştırmıştı. Medine’deki kadınlar savaştan kaçanları aşağılayıp, azarlarlarken; Resûlüllah’ın vekil olarak Medine’de bıraktığı Ibn Ümm-ü Mektûm ise iki gözü de görmez bir hâlde Medine sokaklarına çıkmış ‘Beni Uhud’a götürün! Beni Uhud’a yöneltin [249] diye yalvarıyordu.

Zırhın içinde olduğu için daha önce tanıyamadıkları Resûlüllah’ı Müslümanlara seslenişiyle tanıyan müşrikler, Resûlüllah’a yöneldiler. Resûlüllah’ın üzerine hücum etmeye başladılar. Bu sırada kendi aralarında özel plan yapanlar da vardı. Müşriklerden Abdullah b. Şihab, Utbe b. Ebî Vakkas, Abdullah b. Kanıia ve Ubeyy b. Halef aralarında konuşup, birbirleriyle yardımlaşarak Resûlüllah’ı öldürme konusunda anlaşmışlardı. Kararlarını uygulamaya koymak için de hemen harekete geçtiler. Resûlüllah’ın sesinin geldiği taraftaki küçük gruba doğru saldırıya geçtiler.

Savaşın gidişatı değişip, mevcut durum Müslümanların aleyhine dönünce, sayıları savaşın ilerleyen dakikalarında sürekli değişen bir grup Müslüman Resûlüllah’ı aralarına aldılar. Sayıları genellikle on civarında olan bu Müslümanlar, Resûlüllah’a yönelik saldırıları canları pahasına durdurmaya çalışıyorlardı. Müşriklerin ok yağmuruna, kılıç ve kalkan saldırılarına vücutlarını siper ederek sevgili peyerlerini korumanın çabasını yürütüyorlardı, tik saldırılar sırasında Resûlüllah’ın yanındaki Müslümanlardan yedisi Resûlüllah’ı korumak amacıyla vücutlarını siper ettikleri için şehit oldular. O zamanlar müşrik saflarında bulunan Ebû Nemr-i Kinanî o anın bir tanığı olarak şunları anlatmıştır: ‘öldürmek amacıyla Resûlüllah’a bakıyordum. Müslümanlar O’nu aralarına almış korumaya çalışıyorlardı. Ok atmayahaşladık. Ben de elli civarında ok atmış Resûlüllah’ı korumaya çalışan birçok Müslümana isabet ettirmiştim. Aralarında Resulüllah olmak üzere o Müslümanlar ok yağmuru altında birbirlerine kenetlenmişlerdi, üzerlerine her taraftan ok yağıyordu. [250]

Ok yağmurunun altındaki Müslümanlar bir yandan vücutlarını siper ettikleri Resûlüllah’ı korumaya çalışırlarken, bir yandan da müşrik saldırılarını durdurmanın çabasını yürütüyorlardı. Bazıları elindeki kılıçla ilerleyip en yakınındaki müş-riği püskürtmeye çalışırken, oku ve yayı olanlar ise attığı oklarla müşriklerin ok sağanağına karşılık vermeye çalışıyordu. Sehl b. Huneyn ok atan Müslümanlardandı. Ustaca attığı oklarla müşriklere zor anlar yaşatıyor, Resulullah’a yaklaşmalarını önlüyordu. Sâd b. Ebî Vakkas da ok atan Müslümanlardan bir diğeriydi. O da ustaca attığı oklarıyla Resûlüllah’ı korumaya, O’na yönelen müşrikleri geri püskürtmeye çalışıyordu. Savaşın o en kızgın anlarını kendisi şöyle anlatmıştır: ‘Uhud günü Müslümanlar Resûlüllah’ın yanından uzaklaşıp kaçışmaya başladıkları zaman ben de bir kenara çekildim. Kendimden ne şehitlik arzusunu ne de kurtulma arzusunu uzaklaştırabiliyordum. Bir ara Mikdad’ın ‘Resûlüllah seni çağırıyor’ diye bana seslendiğini du’ydum.’Nerede’ diye sordum. Resûlüllah’ın bulunduğu yeri gösterdi. Hemen kalkıp yanına vardım. Yanına vardığım zurnan hiç korkum kalmamıştı. Resûlüllah bana ‘Ey Sâ’d neredeydin?’ diye sordu. Ben de ‘Ey Allah’ın Resulü! Savaş alanındayım dedim. Daha sonra Resûlüllah’ın önüne oturup ok atmaya başladım. Her atışta: ‘Allahım bu senin okundur! Onunla düşmanı vur’ diyordum. Resûlüllah da ‘Allahım! Sâ’d’ın duasını kabul et. Sâ’d’ın atışını, okunu doğrult. Devam et Sâ’d! Anam, babam sana feda olsun!’ diyordu. O, her ok atışımda aynı duayı yapıyordu. Ok çantam boşalınca, Resûlüllah kendi çantasınâaki oklan da birer birer yayına yerleştirip bana verdi. O, oklan yaya yerleştirmekte herkesten daha çabuk ve gayretli idi. [251]
 

İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

MURATS44

topragizbiz.com
Şemmas b. Osman çatışmaların kızıştığı, Resûlüllah’ın ok yağmuru altında ve müşrik saldırıları ile karşı karşıya kaldığı anda kendisini Resûlüllah için canlı kalkan yapanlardan birisiydi. Sürekli hareket halinde Resûlüllah’ın dört bir yanında dolaşıp O’na yönelen oklara, kılıçlara ve mızraklara karşı vücudunu siper ediyordu. Fazla geçmeden Resûlüllah’ın önünde şehit düştü. O, Resûlüllah’ın şemmas’ı kendime siper ve kalkan olarak buldum’ dediği ve övdüğü bir kimse oldu.

Resûlüllah’ın önünde müşriklere ok atıp müşrik akınlarını durdurmaya çalışanlardan birisi de Talha b. Ubeydullah’tı. Resûlüllah diğer bazı Müslümanlardan oklarını ona vermelerini istedi. Talha, attığı oklarla bir yandan müşrik akınlarını geri püskürtmeye çalışırken, bir yandan da Resûlülah’ı korumaya çalışıyordu. Ayağa kalkan Resûlüllah’ı ‘Ey Allah’ın Resulü! Anam babam sana feda olsun! Sakın ayağa kalkma, ne olur otur. Düşman oklarından birisi sana isabet edebilir. îşte göğsüm; bu göğüs senin önünde siperdir [252] diyerek yalvararak oturtmaya çalışıyordu.

Bir ara, müşriklerden Malik b. Zübeyr aradığı fırsatı yakaladı. Resûlüllah’ı öldürmek için okunu atabileceği bir açıklık bulmuştu. Okunu Resulullah’a yöneltti, yayını sonuna kadar gerdi ve bıraktı. Ok hedefe varmak, bir müşriğin Resûlül öldürme amacını gerçekleştirmek üzereydi. Talha b. Ubeydullah, Resulüllah’a doğru gelen oku son anda fark etti ve okun önüne kolunu kaldırdı. Oku ancak eliyle engelleyebilirdi. Hedefi Resûlüllah olan ok, eline saplandı. Talha, sadece işaret parmağı sağlam kalacak şekilde parçalanan eline ve vücudundaki sayısız yaralara rağmen Resûlüllah’ın etrafında dönüp durmaya devam etti. Vücudunu sevgili peygamberine siper yapıyordu. Sâ’d b. Ebî Vakkas anlatıyor: Talha, Uhud günü Resulullah’a karşı bizim en cömert davrananımızdı. Biz, ResûlüUah’m başından oraya buraya dağılıp ayrıldığımız halde, O Resûlüllah’ın yanından hiç ayrılmadı. Talha’yı hep Resûlüllah’ın çevresinde dolaşarak kendisini O’na siper yaptığım görüyorduk. [253] Oklar, kılıçlar, mızraklar Talha’nın vücudunu parçaladı. Kan vücudundan su gibi akıyordu. Aldığı derin yaraların ve kaybettiği kanın etkisiyle bir ara bayıldı. Resûlüllah onu Ebû Bekir’e gösterip ilgilenmesini istedi. Yüzüne su serperek kendisine gelmesini sağlamaya çalıştılar. Talha suyun etkisiyle ayıldı ve başucundaki Ebû Bekir’e ‘Resûlüllah nerede? O nasıl?’ diye sordu. Sağ olduğunu öğrenince: ‘Allah’a şükürler olsun. O sağ olduktan sonra hiçbir felaket önemli değil’ [254] dedi. Bir müddet sonra tekrar kalkıp Resûlüllah’ın çevresinde dönmeye, O’nu korumaya çalıştı. Savaş sonrasında tedavisi yapılırken vücudunda onlarca kesik tespit edildi; vücudundaki onlarca kesiğin ve deliğin yanı sıra, başı derince yarılmış ve bir eli tamamen parçalanmış bir haldeydi. Ali de elinde kılıçla savaşanlardandı. Birçok kez müşrik saflarına daldı; saldırıları püskürttü ve tekrar Resûlüllah’ın yanma döndü. Ali, savaşın en kızgın anlarını şöyle anlatmıştır: ‘Bir ara Resûlüllah’i göremedim. Kendi kendime ‘O’nu göremiyorum. Vallahi O savaştan kaçacak birisi değildir. O ölenler arasında da görülmüyor. O hâlde yanlışlıklarımızdan dolayı Allah O’nu insanlar arasından çekip aldı, bizleri de cezalandıracak. Bu durumda benim için çarpışa çarpışa ölmekten daha iyisi yok.’ dedim. Müşriklerin arasına daldım. Müşrikleri darmadağın edince Resûlüllah’ın onların arasında kalmış olduğunu fark ettim. [255] Ali, bazen tek başına, bazen diğer birkaç mücahitle birlikte, Resûlülîah’ın üzerine sel gibi gelen müşrikleri Resûlüllah’ın kendisine hediye ettiği zülfikarla göğüslemeye çalışıyordu. Adeta bir ordu gibi savaşıyordu. Resûlüllah’ın ‘Ne Zülfikar gibi kûıç var, ne de Ali gibi yiğit [256] övgüsünü fazlasıyla hak ediyordu.

Yanındaki Müslümanların bir çoğunun şehit olduğu, diğerlerinin de müşrik akınlarını püskürtmeye çalıştığı anların birisinde Resûlüllah ile müşrik savaşçılar arasında sadece Hamza kaldı. Hamza ‘Ben Allah’ın aslanıyım’ diye bağırarak, bir kişi gibi değil, bir ordu gibi savaşıp, müşriklere karşı koyuyordu. Müşrikleri geriletmeye çalışıyordu. Bu sırada kendisini gizliden gizliye takip eden, sadece kendisine odaklanmış birisinden habersizdi. Hamza’yı öldürmesi karşılığında efendisi Cübeyr b. Mut’im’den serbest bırakılacağı sözünü alan köle Vahşi, Hamza’yı takip etmekte, kendisi için uygun bir an ve durum kollamaktaydı. Böylesi bir fırsatı bulduğu anda, son derece ustaca kullandığı mızrağını attı. Mızrak Hamza’mn kasığından girip arkadan çıktı. O artık bir şehitti. Vahşi yerinden fırladı, Hamza’mn göğsünü kesip ciğerini çıkardı. Elinde Hamza’nın ciğeri olduğu halde Ebû Süfyan’ın eşi Hind’e doğru koştu: ‘îşte Hamza, işte Hamza’nın ciğeri’ diyerek özgürlük teminatı olan şahsın ciğerini Hind’e uzattı. İntikam ateşiyle yanıp tutuşan Hint, babasını ve birçok yakınını Bedir’de öldüren Hamza’nın ciğerini aldı ve ısırdı. Kopardığı ciğer parçasını çiğnedi, ama yutamadı. Daha sonra Vahşi’ye Hamza’nm cesedinin nerede olduğunu sordu. Hamza’nın parçalanmış, cansız yatan vücudunun yanma geldi. Eğilip kulaklarını, burnunu ve cinsel organını kesti. Mekke’ye girerken boynunda gerdan, ayaklarında halhal olarak Hamza’mn vücudundan kestiği parçalar vardı.

Müşrik akınları karşısında Resûlüllah’ı yanında savaşan bir avuç Müslüman olağanüstü çabayla Resûlüllah’ı korumaya çalışırlarken sığmakları, güç kaynakları korumaya çalıştıkları Resûlüllah idi. Resûlüllah’m hemen yanında savaşıp o anları yaşayan, savaşın en kızgın anında müşrik akınlarını durdurmaya çalışan Mik-dad anlatmıştır: ‘Kendisini hak din ve kitapla gönderen Allah’a yemin ederim ki, düşmanın saldırıları karşısında Resûlüllah’ın bir karış bile gerilediğini görmedim. Müslümanlardan bir kısmı O’nun yanında toplanıyor, onlar dağılınca da bir başkaları O’nun etrafını sarıyordu. Bu sırada Resûlüllah ise ayakta duruyor, ok veya taş atıyordu. Attığı ok ve taşlarla düşmanı geriletiyordu. Resûîüllah sanki bir askerî birlik gibiydi. O gün hiç kimse O’nu bir adım olsun geriletemedi. [257]

Kaçmayıp Resûlüllah’ın yanında kalan çok az Müslümandan birisi de Mus’ab b. Umeyr idi. Resûlüllah’ı öldürmek niyetiyle hücum eden Abdullah b. Kamia’nın karşısına dikildi. Onu durdurmaya çalıştı. Aynı sırada, mücahitlerin su ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla orduya sabah katılmış, fakat savaşın bu kızgın anmda bir yiğit kadın olarak Resûlüllah’ın yanma gelerek O’nu savunan Nuseybe Hatun da Abdullah b. Kamia’yı durdurmaya çalışıyordu. Abdullah b. Kamia bir kılıç darbesiyle Nuseybe’yi omzundan yaraladı. Nuseybe yere düştü. Nuseybe bir yandan yaralı omzunu tutarken bir yandan da Abdullah b. Kamia’yı durdurmaya çalışıyor, ancak gücü yetmiyordu. Musab b. Umeyr de aynı şekilde büyük bir çabayla Abdullah b. Kamia’yı durdurmaya, Resûlüllah’ı muhtemel bir kötü sonuçtan korumaya çalışıyordu. Ancak İbn Kamia’nın darbeleri ile önce sağ eli, sonra sol eli kesildi. İbn Kamia mızrağını savurdu. Mızrak Mus’ab’ın vücuduna saplandı. Mus’ab yere düştü. İbn Kamia, üzerindeki zırh nedeniyle tanımadan öldürdüğü Mus’ab’ı Resûlüllah zannederek büyük bir sevinçle bağırmaya başladı: Muhammed’i öldürdüm! Muhammed’i öldürdüm!’ Bu bağırtıyı duyan Müslümanlar daha da paniklediler. Kaçmayanlar da kaçmaya başladılar. Aralarında Ömer’in de bulunduğu bir grup dağa yönelip, kayalığa sığınmaya çalıştı. Dağa vardıkları zaman yığılıp kaldılar. Ne yapacaklarını bilemez hâlde adeta donup kaldılar. Artık Resûlüllah yoktu.

Bazı Müslümanlar, biraz önce canlarını kurtarma telaşıyla kaçarlarken, Resûlullah’ın öldüğü haberi üzerine Resûlüllah öldü ise yasamanın ne anlamı var diyerek gerisin geri dönüp müşrik kılıçlarının, mızraklarının üzerine doğru hücuma etiler Diğer bazı Müslümanlar ise ‘Resûlüllah öldü ise Allah ölmez: O bakidir’ diyerek aynı şekilde müşriklerle savaşmaya devam ediyorlardı. Enes b. Nadr bunlardan birisiydi. O, ‘Ey Müslümanlar’ Eğer Muhammed öldürülmüş ise, Muhammed’in Rabb’ı da öldürülmedi ya! Muhammed’in çarpıştığı dava üzerinde siz de çarpışın’ diyerek savaşa devam ediyordu. Bazı Müslümanların dağa kaçtıklarını görünce de yanlarına gidip ‘Neden oturuyorsunuz? Resûlüllah öldü ise siz sağ kalıp da ne yapacaksınız? Kalkın, Resûlüllah’m uğruna canını feda ettiği dava için sizde kendilerinizi da edin’ dedi. Onların ağırdan, davrandıklarını görünce ‘AllahımJ Şu Müslümanların yaptıkları şeylerden dolayı senden af ve özür diliyorum. Şu müşriklerin Resûlüllah’a karşı yaptıkları zorbalıktan beni uzak tutman için de sana sığımyorum [258] diyerek savaş meydanına döndü. Bu sırada Sâ’d b. Muaz’la karşılaştı. Ona ‘Ey Sâ’d! Cennetin kokusu ne hoş! Ben bu kokuyu Uhud’da gerçekten hissediyorum [259] dedi ve düşman saflarına hücum ederek, çarpışa çarpışa şehit oldu. Savaş sonrasında vücudunda onlarca kılıç ve mızrak darbesi bulundu, kulak ve burnu işkence amacıyla kesilmiş, vücudu tanınmaz hale getirilmişti. Kız kardeşi onu ancak elinden ve dişlerinden tanıyabildi.

Savaş meydanının farklı bölgelerinde bunlar yaşanırken, Resûlüllah’m çevresinde savaş hâlâ en şiddetli biçimiyle devam ediyordu. Bazı müşrikler Resûlüllah’ın hâlâ karşılarında olduğunu biliyorlardı. Resûlüllah’ı öldürme konusunda arkadaşlarıyla sözleşip yardımlaşanlardan Utbe b. Ebî Vakkas hücuma geçti. Fakat canları pahasına çarpışan, vücutlarını Resûlüllah’a siper yapan Müslümanları aşamadı. Eline bir taş aldı ve Resûlüllah’a doğru fırlattı. Taş hedefini buldu. Resûlüllah’ın yüzüne çarpıp dudağını patlattı, bir dişini kırdı. Resûlüllah’m yüzü kan içinde kaldı. Abdullah b. Şihab da bir başka taraftan saldırıya geçti. Resûlüllah’ın yanma kadar ulaştı ve alnına vurup parçaladı. Darbenin etkisiyle Resûlüllah dengesini kaybederek savaş öncesinde Müslümanlara tuzak için müşrikler tarafından kazılmış çukurlardan birisine yuvarlandı. Bu sırada yanma kadar sokulmuş îbn-i Kamia’nın kılıcı omzunu sıyırdı; düşüşü kendisini ölümcül kılıç darbesinden kurtardı, ama omuzu yaralandı. Kılıç darbesinden ve düşmesinden dolayı zırhı eğildi. Zırhın halkaları yüzüne battı. Oradaki müşrikler Resûlüllah’ı bu sefer kesinlikle öldürdüklerini düşünerek çekildiler. Akan kanlarla yüzü kırmıza boyanan Resûlüllah’ı Ali elinden tutarak, Talha ise vücudundan tutup kaldırarak çukurdan çıkardılar. Tüm bunlar olup biterken Resûlüllah hiçbir şekilde bağırmadı, imdat çığlıkları atmadı. Sadece ‘Allahım.’ Kendilerini Rabb’lerine davet eden peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir topluluk nasıl kurtuluşa erebilir? [260] diyordu. Yanındaki Müslümanlar müşrikler için beddua etmesini istediler. Kanlara bulanmış, dişi kırılmış, yüzü parçalanmış, zırhının halkaları yanağına batmış Resülüllah’ın dudaklarından sadece ‘Ben lanetleyici olarak gönderilmedim. Ben davet edici ve rahmet ediciyim. Allah’ım kavmime doğru yolu göster. Onlar bilmiyorlar [261] sözlerinin döküldüğünü duydular.

Başı ve yüzü kan içinde kalan, yorgunluk ve kan kaybetmekten dolayı bitkin bir hâlde bulunan Resûlüllah, yanındakilerle birlikte Müslümanların bir kısmının çıktığını gördüğü Uhud’a yöneldi. Onlarla bir araya gelmeyi düşünüyordu. Ancak özellikle yüzüne batmış halkalar dayanılmaz acı veriyordu. Durdular. Said b, Mansur eliyle Resülüllah’ın yüzündeki kanlan sildi. Ebû Ubeyde b. Cerrah ise halkaları çıkarmayı denedi. Ancak mümkün olmadı. Kalın halkalar kemiğe saplanmıştı. Ebû Ubeyde eğilip, halkaları dişleriyle tuttu ve çekti. Halkayı çıkarmak çok zordu. Halkalardan birisi çıktı, ama Ebû Ubeyde’nin de bir dişi kırıldı. Ebû Ubeyde ikinci halkayı da çıkarmaya çalıştı ve çıkardı. Fakat Ebû Ubeyde’nin ikinci dişi de kırıldı. Halkalar çıkınca kan daha çok akmaya başladı. Kanı durdurmaya çalıştılar; başaramadılar. Malik b. Sinan kan akan kesiğin üzerine dudaklarını koyup, kesiği birleştirmeye çalıştı. Bu arada ağzı kanla doldu. O sırada bu birkaç Müslümamn dışında zırh içinde olduğu için Resülüllah’ın ölmediğini bilen hiç kimse yoktu. Müşriklerin ve Müslümanların neredeyse tamamına yakım Resülüllah’ın öldüğünü zannediyorlardı. Bir su yatağına girip kendini korumaya çalışan Ka’b b. Malik, yanma gelen birkaç Müslümandan birisine dikkatle bakınca, zırhın göz aralığından içindeki gözleri tanıdı; bu Resûlüllah’tı. Öldü zannettiği Resûlül-lah’ı bir anda yanında görmenin sevinciyle bağırmaya başladı; ‘Ey Müslümanlar! Ey Ensar topluluğu! Müjde! Müjdeler olsun! Resûlüllah yaşıyor. İşte burada’.

Resûlüllah elini kaldırıp ‘Sus dedi; “Sus! Yerimizi belli etme.’ Fakat duyan duymuştu. Duyanlardan birisi de Mekke’de iken Resûlüllah’ı her gördüğünde ‘Bir at aldım ve seninle savaşıp, seni öldüreceğim gün için besliyorum’ diyen Ubeyy b. Halefti. Hemen Resülüllah’ın bulunduğu tarafa doğru atını sürdü. Kılıç elinde fırtına gibi koşan atının üzerinde Resûiüllah’a yaklaştı. Bazı Müslümanlar öne atılıp Ubeyy’e engel olmak istediler. Fakat Resûlüllah onları durdurdu. Son bir gayretle gücünü toplayıp ayağa kalktı ve dimdik durarak, ‘Bırakın’ dedi; ‘Bırakın gelsin’. Bazı Müslümanlar duramadılar, öne atılıp Ubeyy’in önüne geçmek, Resûlüllah’ı korumak istediler. Resûlüllah onları tuttu ve kararlı bir sesle ‘Geri durun! Bırakın gelsin dedi. Sonra, yanındaki Müslümanlardan Haris b. Sımme’nin mızrağını alıp Ubeyy’in önüne geçti. Ubeyy şaşırdı. Resûlüllah’ı tehdit ettiği her seferinde karşılık olarak duyduğu sözü hatırlayıp, bir anda atını durdurdu. Hatırladı ki kendisinin her tehdidi karşısında Resûlüllah da, Sen beni değil, İnşAllah ben seni öldüreceğim’ demişti. Korktu, gerisin geri dönüp kaçmaya başladı. Resûlüllah Dur yalancı! Nereye hanyorsun?’ deyip elindeki mızrağı savurdu. Mızrak çok övündüğü atının üzerinde yıldırım gibi kaçan Ubeyy’in omzuna çarpıp, yere düşürdü. Yerinden kalkan Ubeyy kaçıp gözden kayboldu. Görünürde boynundaki küçük bir kesiğin dışında önemli bir yarası yoktu, ama acıdan kıvranıyordu. Arkadaşları, evhamlandığını, ciddiye almayı gerektirecek bir durumu olmadığını söylemelerine rağmen ‘Ben öleceğim. Muhammed beni öldüreceğini söylerdi. O hiç yalan söylemedi. Beni bu görünmez yara öldürecek’ dedi ve öldü. [262]

Resûlüllah çok kan kaybetmiş ve yorulmuştu. Ayakta zor duruyordu. Sâ’d b. Ubâde ve Sâ’d b. Muaz’a yaslandı. Onların yardımıyla Uhud dağına tırmanmaya çalıştı. Bir kayaya tırmanması gerektiği zaman bunu başaramadı. Vücudu kesikler içinde olan, bir eli parçalanmış bulunan Talha, kendi haline bakmadan yere eğilip Resulüllah tan sırtına basmasını istedi. O ve diğer Müslümanlar için Resûlüllah canları da dahil her şeylerinden kıymetliydi. O’nun kanayan yanağı, zor hareket ettirdiği bir ayağı, kıpırdatamadığı bir kolu kendi yaralarını, kesiklerini, kırıklarını unutturmuştu. Resûlüllah, Talha’nm sırtına basarak kayaya tırmandı. Dağa çıkıp şaşkın şekilde oturan bir grup Müslüman kendilerine doğru gelenleri müşrikler zannedip, kılıçlarını sıyırarak saldırmaya hazırlandıkları sırada, Ebû Dücane başındaki zırhı çıkarıp kendisini tanımalarını sağladı. Dağda bekleşen bu Müslümanlar da Resülüllah’ın ölmediğini anlayınca hemen çevresini sarıp, yanında yer aldılar. Onlardan birisi olan Hatıb b. Ebî Beltea, kanlar içindeki Resûlüllah’ı görünce yerinde duramadı; Ey Allah’ın Resulü! Bunu sana kim yaptı’ dedi. Resûlüllah Vtbe b. Ebî Vakkas’ deyince Hatıb yerinde fırladı, savaş alanına döndü, Utbe’yi buldu ve bir vuruşta başını vücudundan ayırdı. Biraz sonra da Utbe’nin atı ve elbisesiyle Resülüllah’ın yanma geldi.

Artık ortalık sakinleşmiş, müşrikler savaş alanından çekilmeye başlamışlardı. Resûlüllah kayanın üzerinde oturarak, imam olup yanındaki Müslümanlarla birlikte namaz kıldı, Rabb’ine sığındı, dua etti.

Müslümanların dağıldığı ve Resülüllah’ın öldürüldüğü haberi Medine’ye ulaşınca aralarında Fâtıma’nm da olduğu bazı kadınlar hem durumu yerinde görmek ve hem de yaralılara yardım etmek için Uhud’a koşmuşlardı. Fâtıma babası ile dağa tırmanırken karşılaştı. Kanlar içerisindeki babasına sarılıp ağladı. Babasının yüzünü yanında getirdiği suyla yıkadı, Fakat kan hâlâ akıyordu. Bulduğu bir hasır parçasını yakıp, külünü yaranın üzerine basarak kanı durdurdu. Aişe, Ümm-ü Süleym, Hamme bint-i Cahş ve Resülüllah’ın halası Safiyye de savaş alanına koşup gelen diğer kadınlardı. Onlar da ellerindeki tulumlarda bulunan suları yaralılara içirdiler, yaralarını tedavi etmeye çalıştılar.

Müslümanların hemen hepsi artık dağdaydı. Fakat müşrikler hâlâ gitmemiş, her an saldırıya geçebilir bir halde savaş alanında geziniyorlardı. îşte o anda, hiç beklenmeyen bir şey oldu. Dağdaki Müslümanları derin bir uyku sardı. Uyumamak için direndiler, ancak kılıç veya mızraklara sahip olamayıp, ellerinden düşürdüler. Yorgunluktan gibi görünen bu uykunun nedeninin ilâhî bir yardım olduğu vahyolunan bir ayetle anlaşıldı: (Allah), o üzüntünün ardından size bir güven ve uyku indirdi.[263] Ayette belirtildiği üzere, bu güven duygusunu oluşturup pekiştirecek, korkuları yok edecek bir uykuydu. Kalpler onunla yatıştırılıp, güç ve irade yeniden inşa olundu.

Resûlüllah’ın öldürüldüğünü zanneden Ebû Süfyan, Müslümanları ele geçirmek arzusuyla dağa çıkmak istedi. Ancak aralarında Ömer’in de bulunduğu Müslümanların attıkları taşlar nedeniyle çıkamadı. Başta Ebû Süfyan olmak üzere müşriklerin büyük bir merak içerisinde bilmek istedikleri şey, Resûlüllah’ın gerçekten öldürülüp öldürülmediğiydi. Ebû Süfyan, Resûlüllah’ı kimin nasıl öldürdüğünü sordu. Ibn-i Kamia ileri çıkarak Resûlüllah’ı öldürenin kendisi olduğunu söyledi ve nerede öldürdüğünü gösterdi. Araştırdılar fakat Resûlüllah’m cesedini bulamadılar. Ebû Süfyan’ın şüphesi arttı. Birilerinin Ubeyy b. Halefin Resûlûllah tarafından yaralandığını söylemesiyle, Resûlüllah’m ölümüyle ilgili şüpheleri hepten arttı. Tepenin eteğine gelerek Müslümanlara seslendi; ‘Muhammed aranızda mı?’ Resûlûllah cevap verilmemesini istedi. Müslümanlardan hiç ses çıkmadı. Sorusuna cevap alamayınca Ebû Süfyan sorusunu üç kez tekrarladı. Yine cevap alamadı. Bu sefer ‘Ebû Bekir aranızda mı?’ diye sordu. Bu sorusuna da cevap alamayınca ‘Ömer aranızda mı?’ diye sordu. Bu sorusuna da cevap alamayan Ebû Süfyan kuşku ile sevinç arası bir duyguyla ‘Hepsi ölmüş galiba’ dedi ve ‘Bu onlara yeter’ diyerek dönüp gideceği sırada Ömer’in sesini duydu. Ebû Süfyan’ın sevinci karşısından Ömer dayanamamıştı. Müşrik liderinin keyfini bozmak arzusuyla, ‘Ey Allah’ın düşmanı! Vallahi senyalan söylüyorsun! Hepimiz buradayız. Allah seni rezil ve zelil etmek için hepimizi sağ bıraktı. îşte Resûlûllah, işte Ebû Bekir, işte ben’ diye bağırdı. Ebû Süfyan şaşırdı; korktuğu gerçekleşmiş, Resûlüllah’m ölmediğini öğrenmişti. Altta kalmak istemedi. Gurur içerisinde ‘Hübel, fal okumuzu ‘evet’ çıkarıp bizi zafere ulaştırdı. Bugün Bedir’in karşılığı olan gündür. Ey Hübel! Dinini yücelttin. Ey Hübel! Dinini yücelttin’ diye bütün gücüyle bağırdı. Ömer duyduğu bu sözler karşısında Resülüllah’a dönerek cevap için izin istedi. Resûlüllah’ın izin vermesiyle de ‘En yüksek ve en yüce olan Allah’tır’ diye bağırdı. Ebû Süfyan ‘Bizim Uzza’mız var ama sizin yok’ dedi. Ömer, Allah bizim dostumuz ve sığınağımız, sizin dostunuz ve sığınağınız yok’ dedi. Ebû Süfyan, ‘Bir gün yenildik, bir gün yendik. Bir gün üzüldük, bir gün güldük’ dedi ve sözlerini Bedir’de ölen taraftarlarına karşılık Uhud’da şehit ettikleri Müslümanların isimlerini sayarak devam ettirdi. Ömer, ‘Bizim ölülerimiz cennette, sizin ölüleriniz ise cehennemde’ cevabını verdi. Bunun üzerine Ebû Süfyan merak dolu bir sesle tekrar sordu ‘Ey Ömer! Allah aşkına doğru söyle! Muhammed’i öldürdük mü?’ Ömer, ‘Hayır! Vallahi öldüremediniz. Şimdi O seni dinliyor.’ Ebû Süfyan bunun üzerine ‘Sen benim yanımda îbn-i Kamia’dan daha doğrusun. ölülerinize işkence yapıldığını, kulak ve burunlarının kesildiğini göreceksiniz, ilahi ben buna ne memnun oldum, ne de engel oldum’ dedi. Ayrılırken tehdit et-kten de geri kalmadı; ‘Gelecek yıl Bedir’de sizinle buluşup, çarpışmaya söz vermeye var mısınız?” Resûlüllah’ın izniyle Müslümanlar bu tehdit ve davetin Bedir, inşallah sisinle bizim tekrar buluşma yerimiz olacak.

Şirkin ordusu savaş alanından çekilmeye başlayınca, Resûlûllah onların nereye gideceğinden emin olmak istedi. Medine’yi basıp kadın ve çocuklara zarar vermelerinden çekiniyordu. Ali’ye ‘Git müşrikleri izle. Ne yaptıklarına bak. Eğer develerine biniyor atlarını yedeklerine alıyorlarsa Mekke’ye gidiyorlar dır. Yok eğer atlarına biniyor develerini yedeklerine alıyorlarsa Medine’ye saldıracaklardır. Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer Medine’ye yürüyecek olurlarsa, ben de onların arkasından varır, cezalarını veririm [264] dedi. Bir süre sonra Ali’nin ‘Develerine bindiler, atlarını yedeklerine aldılaf haberiyle geri dönmesiyle rahatladı. Anlaşılmıştı, Şirkin ordusu Mekke’ye dönüyordu

Savaş Sonrası

Müşrikler savaş alanını terk edince Müslümanlar dağdan inerek şehitlerinin yanlarına gittiler. 70 kişi şehit olmuştu. Bunların 64’ü Ensardan, 6’sı ise Muhacirdendi.[265] Müşriklerden ise 22 kişi öldürülmüştü.[266] Müslümanlar, şehitlere yapılan işkenceleri gördüklerinde şaşkına döndüler. Cesetlerin çoğu tanınmaz haldeydi. Hemen hepsinin kulak ve burunları kesilmiş, vücutları parçalanmıştı. Resûlûllah Ben, Bu şehitlerin Allah yolunda canlarını verdiklerine şahitlik ederim. Bunlan kanlı elbiseleriyle gömün’ dedi. Bu arada dudaklarından ‘Vallahi, ben de onlarla birlikte şehit olmadı ne kadar çok isterdim’ sözlerinin döküldüğü duyuldu. Resûlûllah, amcası Hamza’mn nerede olduğunu sordu. Gösterdiler. Amcasının cesedinin yanına gidince gördüğü karşısında dayanamayıp ağlamaya başladı. Amcasının cesedi tanınmaz haldeydi. Birçok organı kesilmiş, göğsü yarılmış, ciğeri parçalanmıştı. Yaralı yüreği kabardı: ‘Vallahi bunun intikamım alacağım. Ben de müşriklere aynısını yapacağım’ demekten kendisini alamadı. Sonra amcasının cesedine yönelerek ‘Ey Resûlüllah’ın amcası diye seslendi; ‘Ey Allah’ın ve Resulünün arslam. Ey hayırlar işleyen Hamza! Ey üzüntüleri gideren Hamza! Ey Resûlüllah’a koruyucu olan Hamza! Allah sana rahmet etsin. Biliyorum ki sen hısım ve akrabalık haklarını gözetirdin. Daima hayırlı işler yapardın. Vallahi senin intikamına alacak, sana yapılanı yetmiş müşriğe yapacağım.[267] Bir süre sonra Hamza’mn cesedinin yanına kız kardeşi Safiyye geldi. Oturup ağladı. Ağzından ‘Bizler Allah’ın kullarıyız ve O’na döneceğiz’ sözleri çıkmakta, gözleri yaş dökmekteydi. Resûlüllah’da amcasının cesedinin başına, halasının yanma çöktü. Fâtıma da geldi ve o da yanlarına çöktü. Yanan gönüllerinin ateşini gözyaşlarıyla dindirmeye, acılarını gözyaşlarıyla azaltmaya çalıştılar.

Resûlüllah, amcası Hamza’ya yapılanların intikamını alacağına yemin etmişti. Başka Müslümanlar da benzer yeminler yaptılar. Fakat vahyolunan bir ayet bunu yasakladı. Ayet şöyleydi: ‘Eğer (bir topluluğa) azap edecekseniz, size yapılan azabın aynıyla azap edin. Ama sabrederseniz, andolsun ki o, sabredenler için daha iyidir.[268] Bu ayet üzerine Resûlüllah bir insan, bir yeğen olarak verdiği kararın yanlışlığını fark edip hatasından döndü. Allah’tan affını istedi. Bazı Müslümanlar müşriklerin cesetlerine işkence yapmaya niyetlenince de onları engelledi ve ‘Onlar bizim emanetlerimizdi [269] dedi.

Savaş alanında sadece ölüler değil, yaralılar da vardı. Bazı Müslümanlar ölü zannedilerek bırakılmış, kendilerine dokunulmamıştı. Bunlardan birisi Sâ’d b. Ra-bi idi. Zeyd b. Sabit anlatıyor: ‘Allah’ın Resulü, Uhud günü beni Sâ’d b. Rabi’yi aramaya gönderdi. Ölüler arasında dolaşmaya başladım. Sâ’d’ı bulduğumda son nefesini vermek üzereydi. Vücudunda yetmiş kadar darbe İzi vardı. Vücudunun her yanı mızrak, kılıç ve okların açtığı yaralarla doluydu. Kendisine ‘Ey Sâ’d! Allah’ın Resulü sana selâm söyledi. Kendini nasıl bulduğunu öğrenmek istiyor’ dedim. Söyle dedi: ‘Allah’ın Resulüne selâmımı ilet. Ona cennetin kokusunu aldığımı söyle. Kavmim Ensar’a da müşriklerin Allah’ın Resulüne yaklaşmalarına ve zarar vermelerine izin verirseniz Allah’ın huzurunda mazeretiniz olmaz dediğimi söyle’ dedi ve ruhunu teslim etti. [270]

Resûlüllah şehitlerin öldükleri yerde gömülmelerini istedi. Bu arada bazı şehitler yakınları tarafından Medine’ye götürülüyorlardı. Resûlüllah’m isteği üzerine onlar da Uhud’a getirildiler. Şehitler ikişerli, üçerli aynı mezara konuldular. Şehitler bu şekilde aynı mezarlara konurken, birbirlerine yakınlık dereceleri dikkate alındı. Aynı mezara konanlardan ikisi Abdullah b. Amr ile Amr b. Cemûh idi. Resûlüllah onlar için ‘Dünyada iken birbirlerini seven bu ikisini aynı mezara koyuri [271] dedi. Hamza’ya kefen olması için kardeşi Safiyye iki elbise getirdi. Elbisenin birisi bir başka şehit için kullanıldı. Kalan elbise ise Hamza’ya kefen yapıldı. Ancak elbise küçük olduğu için Hamza’mn vücudunu tamamen örtmedi. Elbise baş tarafı kapatacak şekilde örtüldü, açıkta kalan ayaklar ise otla kapatıldı. Hamza, Abdullah b. Cahş ile birlikte aynı mezara kondu.

Şehitlerin defnedilmesi sırasında yaşanan duygusal anlardan birisi de Mus’ab b. Umeyr’in cesedinin yanında yaşandı. Resûlüllah, Mus’ab’m cesediyle karşılaşınca duygulandı. Mus’ab’m üzerinde kısa ve eski bir elbise vardı. Resûlüllah onun bu halini Müslümanlara göstererek, ‘Bakın şu yiğide. [272] Dedi. O annesinin ve babasının yanında, sizin görmediğiniz ve tatmadığınız yiyecekleri yerken ve içecekleri içerken Allah onun kalbini nurlandırdı da o bütün bunları Allah için terk etmekte tereddüt etmedi. Allah ve Resulünün sevgisi onu yoksulluğa razı etti’. Sonra Mus’ab’a dönerek “Ey Mus’ab, Ben seni, Mekke’de gördüğüm zaman, senden daha ince ipek elbise giyen, senden daha güzel bakımlı saçlara sahip bir yiğit yoktu. Şimdi sen bir hırka içinde, saçı başı karışmış bir haldesin dedi ve ağladı. Müslümanlardan birçok kimse de O’nunla birlikte ağladı. Defnedilme sırasında üzüntü hepten arttı. Çünkü kefen olarak kullanılacak kumaş Mus’ab’ı tamamen örtmedi. Örtü ayaklarına doğru çekilince başı, başına doğru çekilince ayakları açıkta kalıyordu. Bunun üzerine, Mus’ab’ın da ayakları otla örtüldü.

Medine’ye Dönüş

Şehitlerin defnedilme işi bittikten sonra Resûlüllah atının getirilmesini istedi. Yorgun ve yaralı hâlde atma bindi ve Müslümanlarla birlikte Medine’ye doğru hareket etti. Medine’ye yaklaştıklarında atını durdurdu ve Müslümanları duasına katılmaya davet etti. Duası şöyleydi:

Allahım! Hamd ve övgü ancak sanadır.

Allahım! Senin açıp yaydığını toplayacak, senin topladığını açıp yayacak kimse yoktur. Senin saptırdığını doğru yola iletecek, senin doğru yola ilettiğini saptıracak yoktur. Senin vermediğini verebilecek, senin verdiğini de engelleyebilecek yoktur. Senin uzaklaştırdığını yaklaştıracak, senin yaklaştırdığını uzaklaştıracak yoktur.

Allahım! Rahmet ve bereketini, fazl-ı keremini aç, üzerimize yay.

Allahım! Senden, yoksulluk gününde nimet, korkulu günde emniyet diliyorum.

Allahım! Senden hiç değişmeyen ebedî nimet istiyorum.

Allahım! Bize verdiğin veya vermediğin şeylerin zararlarından sana sığmıyorum! Bize imanı sevdir. Gönüllerimizi onunla beze. Küfürden, azgınlıktan, taşkınlıktan iğrendir bizi. Din ve dünyamıza zararlı şeyleri bilenlerden, doğru yola erenlerden eyle bizi.

Allahım! Bizi Müslüman olarak yaşat, Müslüman olarak öldür. Bizi sanhler, iyiler zümresine kat. Onlar ki, ne şeref ve haysiyetini yitiren, ne de dinlerinden dönenlerdir. Allahım! Senin peygamberini yalanlayan, senin yolundan yüz çeviren, peygamberinle çarpışan kafirlerin de, ehl-i kitap kâfirlerinin de cezalarını ver. Ey hak ve gerçek ilâh! Onlara azabını indir!’ [273]

Dua bittikten sonra hareket edildi. Medine’ye gelindi. Kadınlar ve çocuklar sokaklara, evlerin damlarına doluşmuş bir hâlde mücahitleri bekliyorlardı. Savaşa katılamamış erkekler, kadınlar ve çocuklar Resûlüllah’ın yanma gelip geçmiş olsun dileklerini dile getirmeye başladılar. Resûlüllah’ın önüne çıkanlardan birisi Sâ’d b. Muaz’ın annesiydi. Sâ’d, annesi Kebşe hatunu Resûlüllah’a tanıttı. Resûlûllah’ı sag olarak karşısında gören Kebşe sevindi ve ‘Ey Allah’ın Resulü! Anam babam sana feda olsun. Seni sağ ve salim olarak gördüm. Sen selâmette olunca, hiçbir felaketin önemi yok; hepsi hiç gelir bana [274] dedi.

Resûlüllah önde, hemen hepsi yaralı bütün mücahitler de O’nu takip ederek Medine’ye girdiler. Hiç kimseden ne bir yakınma sesi, ne de bir an önce evine gitme isteği duyuluyor veya görülüyordu. Hepsi de seslerini çıkarmadan, durumlarından şikayetçi olmadan Resûlüllah’ı takip ediyordu. Resûlüllah, Sâ’d b. Muaz’a ‘Yaralılar evlerine gitsinler. Yaralarını tedavi etsinler’ dedi. Sâ’d’in ilam üzerine yaralılar sessizce ayrılıp evlerine döndüler ve o gün sabaha kadar yaralarını temizleyip, kesikleri dağlayarak tedavilerini yaptılar. Yaralılardan birisi de münafıkların lideri Abdullah b. Ubeyy’in oğlu Abdullah’tı. Abdullah yarasını dağlayarak tedavi etmeye çalışırken, münafık babası onu eleştirmekten ve münafıklığının gereği olan şeyleri söylemekten geri durmuyor; ‘Eğer, sen, gençlerin sözlerini dinleyen Muhammed’e değil de bana uysaydın bunlar başına gelmezdi. Ben bunun böyle olacağını biliyorum’ diyordu. Fakat bu münafıkça sözleriyle oğlunu etkileyemedi. Onun iman dolu kalbi, şu sözleri inanarak söylemesine vesile oldu: ‘Allah’ın Resulünün işi yanlış olmaz. O, hayır ve hikmete sahiptir. [275] Medine’ye girdiği zaman Resûlüllah son derece yorgun, yaralarından ve kaybettiği kandan dolayı bitkindi. Mescidin önüne geldi. Ancak attan inecek gücü yoktu. Aldığı kılıç darbesi nedeniyle sağ omzunu, çukura düşerken zedelendiği için de bir bacağını hareket ettiremiyordu. Çok kan kaybetmişti. Yanağı yaralanmıştı. Sâ’d b. Muaz ve Sâ’d b. Ubâde’nin yardımıyla atından inip odasına girdi. Bilâl, akşam namazı için ezan okuyunca yine iki Sâ’d’a yaslanarak odasından çıkıp mescide geldi. Namazdan sonra tekrar odasına döndü. Bilâl yatsı için ezan okudu, fakat Resûlüllah bir süre görünmedi. Mescide bitişik olan odasından çıkmadı. Cemaat bekledi, fakat gelmedi. Bilâl kapıya giderek ‘Ey Allah’ın Resulü! Haydi namaza!’ diye seslendiği zaman odasından çıkıp mescide geldi. Bir görgü şahidinin anlattığına göre, o sırada zorlukla hareket ediyor, herkesten daha yavaş adım atıyordu. Acı çektiği yüzünden belliydi. Sendeleyerek ve zorlukla yürüyordu. O hâlde imam olup namazı kıldırdı. Sonra tekrar odasına döndü.

Takip

Mekke müşrikleri, Mekke’ye dönmek için savaş alanını terk edip bir müddet gittikten sonra durdular. Birçok kişi, savaş alanını terk etmekle, Müslümanların tamamını imha etmemekle hata ettiklerini söylüyor, bu yanlışlıkları nedeniyle birbirlerini kınıyorlardı. Müslümanların sadece güçlerini kırdıklarını, halbuki amacın Müslümanları yok etmek olduğunu söylüyorlardı. Konuşmalar ve kmamakarar değişikliğine neden oldu. Uhud için yapılan harcamaların ve emeklerin boşa gittiğini, yapılması gerekenin, dönüp Müslümanları yok etmek olduğunu ifade etmeye başladılar. ‘Medine’yi basalım tüm erkekleri kılıçtan geçirelim, kadınları kızları esir alalım’ görüşleri dile getirilmeye başlandı.

Müslümanlar savaş akşamı Medine’ye dönmüşlerdi. Müşrik liderler Mekke’ye gitmekle Medine’ye dönmek konusunda birbiriyle tartışırlarken, durumdan haberdar olan Resûlüllah, ertesi gün sabahın erken bir saatinde ‘Dün bibimle birlikte savaşa katılmış olanlar dışında kimse bize katılmasın’ diyerek mücahitlerin harekete hazır olmalarını istedi. Şirk ordusu takip edilecekti. Müslümanlar bu haberi duyunca hiç tereddüt etmeden, yaralarına, savaşın yorgunluklarına ve korkularına aldırmadan mescidin önünde toplandılar. Çoğunun yarasından hâlâ kan akıyor, çoğu hâlâ yürümekte veya ayakta durmakta zorlanıyordu. Çoğu acılarından ve üzüntülerinden sabaha kadar uyuyamamış, yaralarını dağlamakla uğraşmıştı. Buna rağmen hiç tereddüt etmeden, en ufak itirazda bulunmadan, herhangi bir gerekçe ileri sürmeden o hallerine rağmen Resulüllah’ın isteğine uydular.

Akşam ayakta duramayan, atından inemeyen, mescide gelmekte zorlanan Resûlüllah zırhını giyinmiş hâlde odasından çıktı. Atı getirildi. Atma bindi ve ordu hareket etti. Amaç Mekke ordusunu takip etmek, gerekirse savaşmaktı. Bu arada Abdullah b. Ubeyy Mekke ordusunu takip amaçlı harekâta kendilerinin de katılmak istediklerini bildirdiyse de Resûlüllah bunu kesin bir dille reddetti. Uhud’da savaşa katılmış olanlar dışında hiç kimsenin bu harekâta katılmayacağını bildirdi. Bu durumun tek istisnası Cabir b. Abdullah’dı. O, savaşa katılmayı çok istemesine rağmen, savaşa katılamamıştı. Çünkü, babası savaşa katılmış ve evde kendileriyle ilgilenecek birisine muhtaç yedi küçük kız kardeşi vardı. Resûlüllah onun Mekke ordusunu takibe katılmasına izin verdi.

Resûlüllah’ın komutasındaki İslâm ordusu Medine’nin sekiz kilometre uzağındaki Hamrâü’l Esed denen yere kadar gitti. Resûlüllah mücahitlerden odun toplamalarını ve gece olunca herkesin topladığı odunu birbirinden ayrı yerlerde yakmasını emretti. O gece beş yüz ayrı noktada ateş yakıldı. Görüntü, çok büyük bir ordunun konaklamakta olduğunu düşündürecek bir görüntüydü.

Resûlüllah, yeni Müslüman olmuş ve durumundan Mekkelilerin haberdar olmadığı Ma’bed b. Ebû Ma’bed’i Mekke ordusuna gönderdi. Resûlüllah’m amacı, eğer Medine’yi istilâ etmek gibi bir niyetleri varsa, Mekke ordusunu bundan vazgeçirmekti. Ma’bed görevini başarıyla yerine getirdi. Ebû Süfyan’ın yanma giderek ‘Muhammed ve adamları size çok kızmışlar. Şimdiye kadar görülmedik bir kalabalıkla peşinize düştüler. Arkadaşlarından savaşa katılmayanlar pişman olmuş, onlar da Muhammed’e uymuşlar. Peşinizde sizi hezimete uğratmak için gelen güçlü bir ordu var’ dedi. Ebû Süfyan kendi kararlarının da geri dönüp savaşmak olduğunu soyleyince, Ma’betl bunun tamamıyla yanlış bir karar olduğunu, eğer biraz daha ağır davranırlarsa birazdan Müslümanları arkalarındaki tepelerin üzerinde göreceklerini, yapılması gerekenin bir an önce Mekke’ye dönmek olduğunu söyledi. Ma’bed’in ikna edici sözleri Ebû Süfyan’m Medine’yi basma kararından vazgeçirdi ve ordusunu aceleyle toplayıp Mekke’ye doğru hareket etti.

Mekke’nin şirk ordusu Medine’ye gitmekte olan bir ticaret kervanıyla karşılaştı. Ebû Süfyan kervan sorumlusuna Resûlüllah’a bir mesaj götürüp-götüremeyeceğini sordu. Olumlu cevap alınca da ‘Muhammed ve adamlarının kökünü kazımak için yemden toplandığımızı bildir’ dedi. O şahıs bu haberi Resûlüllah’a ulaştırdığı zaman Resûlüllah ‘Allah bize yeter, O ne güzel dosttur! Onların buna güçlen yetmez’ dedi. îslâm ordusu üç gün Hamrâü’l Esed’de kaldı. Şirk ordusunu bekledi. Şirk ordusunun Medine’ye saldırmayacağı kesinleşince Medine’ye dönüldü.

Şirk ordusunun takip edildiği ve gerekirse savaşmanın göze alındığı bu olay nedeniyle vahyolunan ayetlerde, Resûlüllah’ın emrine herhangi bir itirazda bulunmadan ve hiçbir mazeret ileri sürmeden itaat eden Müslümanlar övüldüler. Allah onların imanlarına şahitlik yaptı. Onların Resûlüllah’a itaatleri nedeniyle ödüllendirileceğini bildirdi: ‘O (mü’min)ler ki, yaralı oldukları hâlde Allah’ın ve Resulünün çağrısına uydular; onlardan iyilik edenler ve (şirkten/günahtan) korunanlar için pek büyük mükafat vardır. Onlar ki, halk kendilerine: ‘(Düşmanınız olan) insanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!’ dediklerinde, (bu söz) onların imanını artırdı ve ‘Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir’ dediler. Bundan dolayı Allah’tan bir nimet ve bollukla geri döndüler, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadı. Allah’ın rızasına uydular. Allah büyük kerem sahibidir.[276]

[232] Al-i İmran sûresi, 3:172-174
[233] Zeyd b. Sabit
[234] İbn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/45; Belâzürî, Ensâbü’l Eşraf, i/315; Vakıdî, Meğazi, 1/165, 166.
[235] Necm, 53:3
[236] Vakıdî, Meğazi, 1/167, 168; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/38; Ibn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihâye, IV/13.
[237] Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 111/90
[238] Vakıdî, Meğazi, 1/206, 207
[239] Taberî, Tarihu’r-Rusül ve’l-Mülûk, 111/12, 13; Koksal, islâm Tarihî-Medine Devri, 111/63.
[240] Al-i İmran, 3:122,123
[241] Ahmed, Müsned, IV/293. Vakıdî, Meğazi, 1/175-178; Taberî, Tarihu’r-Rusül ve’UMülûk, 111/14; Ibn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihâye, IV/17; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/40.
[242] Taberî, Tarihu’r-Rusül ve’l-Mülûk, 111/16; İbnü’l Esir, d-Kâmil fi’t-Târih, 11/72.
[243] Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/40; Vakıdî, Meğazi, 1/174.
[244] Hakim, Müstedrek, 111/475
[245] Taberî, Tarihu’r-Rusül ve’l-Mülûk, 111/15; Hakim, Müstedrek, III/230; Ibn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihâye, IV/17.
[246] Vakıdî, Meğazi, 1/213; Belâzürî, Ensâbü’l Eşraf 1/230.
[247] Vakıdî, Meğazi, 1/179; İbn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/47. III/26; lbnû1 Esir, d-Kâmil fi’t-Târih, 11/77.
[248] Vakıdî, Megazi, 1/185
[249] Vakıdî, Megi, 1/215, 216.
[250] Vakıdî, Meğazi,
[251] Vakıdî, Meg
[252] Müslim, Ohaâ ve Siyer 47.
[253] Vakıdî, Megozi, 1/198.
[254] Vakıdî, Meğazi, 1/199
[255] îbnü’lEsir Vsdul Gabe, IV/20, 21.
[256] İbnü’l Esir, d-Kâmil fVt-Târih, 11/74; Taberî, Tarihu’r-Rusül veVMûlûK 111/17
[257] Koksal islam Tarihi-Medine Devri, 111/118.
[258] Ahmed, Müsned, IV/201; Vakıdî, MeğazU 1/217; Taberî, TarihuY-Rusül ve’UMülûk, 111/20.
[259] Ahmed, Müsned, ıV’253.
[260] Ahmed, Müsned, IV/201; Buharî, Meğazi 18;
[261] Müslim, Birr 87.
[262] Vakıdî, Meğazi, 1/250-252
[263] Ali îmran, 3:154
[264] Koksal, îslâm TariH-Medme Devri, 111/160
[265] Vakıdi’ye göre şehitlerin sayısı 74’tür. Onun listesine göre şehitlerin 67’si ensardan, 7’si muhacirdendir.
[266] Siyer ve Tarihler bu sayıyı 37’e kadar yükseltmektedir. 22 sayısını İbn İshak zikreder.
[267] Hakim, Müstedrek, 111/197.
[268] Nahl, 16:126
[269] Vakıdî, Meğazi, 1/225.
[270] Hakim, Müstedrefe, 111/201; Vakıdî, Meğazi, 1/227; İbn Abdilber, el-îstiâbfi Esmaı l-As- hâb, 11/590; Ibn Sâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, III/504.
[271] İbn Sâ’d, et-Tabafîfltü’1-Kübra, 111/562.
[272] Vakıdî Meğazi, 1/240; İbn Sâ’d, e£-Tcıbakatü’!-Kübra, 1/122.
[273] Ahmed, Müsned, 111/424; Vakıdî, MeğazU 1/242, 243; Hakim, Müstedreh, 1/506, 507; Heysemî, Mecma’ü’z Zevâid VI/121.
[274] Koksal, islâm Tarihi-Medine Devri, 111/195;
[275] Vakıdî, Meğazi, 1/245.
[276] Ali îmran, 3:172-174
 
Üst