Hz. MUHAMMED (sav) Veda

MURATS44

topragizbiz.com
VEDA

Bir Müslüman: Ey Allah’ın Resulü! Beni Cehennemden kurtaracak, cennete sokacak bir şey söyle.

Resulüllah: Hiçbir şeyi eş ve ortak koşmadan sadece Allah’a ibadet et. Farz olan beş vakit namazını ikâme et. Zekatını ver. Haccını yap. Ramazan orucunu tut. İnsanların sana yapmalarından hoşlanmadığın şeyleri hiç kimseye yapma.

Ramazan ayı tüm Müslümanlar için özel ve önemli bir ay olmasına karşılık, Resulüllah için daha da özel bir anlama ve öneme sahipti. O, Ramazan ayında inzivaya (itikaf) çekilmekten, inziva süresince insanlardan uzak kalıp, tüm duygu ve düşünceleriyle Rabbine yönelmekten pek hoşlanırdı. İnzivalarında bazı Müslümanlar da O’na eşlik ederlerdi. Mescitteki inzivası boyunca sadece ibadetle ilgilenir, ibadetlerin özü olan dualarla Rabbine iltica eder, arınmış ruhunu daha da arındırıp, olgunlaştırırdı. Bunun yanı sıra, ramazanları Resulüllah için daha anlamlı ve önemli kılan özel bir durum daha vardı. Bu, sadece kendisiyle, elçiliğiyle ilgili bir durumdu. Ramazan içinde Cebrail gelir ve o zamana kadar vahyolmuş ayetleri okuyup, okutarak Kur’an’m sağlıklı ve eksiksiz şekilde gelecek nesillere intikali için gerekli tedbirlerden birisini gerçekleştirirdi.
Resulüllah, hicretin onuncu senesinin ramazan ayında (Aralık.631), her ramazanda zaman yaptığı üzere mescitte inzivaya çekildi. Ancak bu sefer bir değişiklik yaptı. Daha önceki inzivaları on gün devam etmesine karşılık, inzivasını bu sefer yirmi güne çıkardı. Herkes bu değişikliğin farkındaydı, ama inziva süresinde gerçekleşen bu değişim hiç kimsenin dikkatini özellikle çekmedi. Bunun, Resulüllah’ın Allah’a yönelme ve ibadet etme aşkının bir gereği olduğunu düşündüler. Biliyorlardı ki, Resulüllah ibadet etmekten çok hoşlanan birisiydi. Hiçbir zaman, bir eki olarak insanlara bildirdiği ibadetlerin yapılması istenen miktarıyla yetinmez, daha fazlasını yapardı. Namaz kılması, dua etmesi, tövbe etmesi böyleydi. Ayaklan şişene kadar kıyamda durarak namaz kıldığı çoktu.[17] Müslümanlara farz olarak sadece Ramazan orucunu bildirmişti. Ama kendisi sıklıkla nafile oruç tutardı. [18] Müslümanlara tevbe etmelerini tavsiye ederdi, ama kendisi tavsiye ettiğinden de fazlasını yapar, kendi ifadesiyle günde yetmiş kere tevbe eder, Rabbinden af dilerdi. [19] O bir peygamber olduğu, arındığı ve arındırıldığı, korunduğu halde ibadete bu düşkünlüğünü yadırgayan eşine ‘Şükreden bir kul olmayayım mı? [20] diyerek cevap verirken, bir kul olarak temel özelliklerinden birisini ifade etmişti. Bu nedenle hicretin onuncu senesinin ramazan ayında fazladan on gün inzivada kalması hiç kimsenin özellikle dikkatini çekmedi. Ancak O’nun, kızı Fâtıma’ya, şimdilik gizli tutması şartıyla verdiği bir sırdan hiç kimsenin haberi yoktu. Kızına ‘Cebrail her ramazan benimle bir kez Kur’an okurdu. Ancak bu sefer iki kez okuduk. Ayrılış zamanımın geldiğini düşünüyorum [21] dedi.

Resulüllah bir yıl önce haccetmek istemiş ancak bunu gerçekleştirememişti. Çünkü, henüz müşriklere Kabe’yi ziyaret yasaklanmamıştı. Bu neaenle hac sırasında, müşrikler de geleneksel ibadetlerini yerine getirmek için Mekke’ye gelmiş olacaklardı. Resulüllah hac sırasında müşriklerle birlikte olmak İstememişti. Onların şirklerine, Kabe’yi çıplak tavaf edişlerine şahit olmaktan kaçınmıştı. Bu nedenle Hz. Ebû Bekir’i haccetmek isteyen Müslümanların başında sorumlu tayin ederek Mekke’ye göndermiş, kendinin haccetme isteğini ertelemişti. Fakat haccetmek isteyen Müslümanların Ebû Bekir’in başkanlığında Medine’den ayrılışlarının sonrasında, duruma müdahale eden ayetler vahyolmuştu. İlâhî emir gereği bundan böyle hiçbir müşrik haccedemeyecek, Kabe’ye yaklaşmasına izin verilmeyecekti. Bu yasaklar Hz. Ali ile Mekke’deki tüm müşriklere bildirilmişti. Böylelikle hicretin dokuzuncu senesindeki hac, Müşriklerin katıldığı son hac olmuştu. Hicretin onuncu yılı itibarıyla artık hiçbir müşrik Kabe’ye yaklaşamayacak, hac yapamayacaktı. Dolayısıyla onuncu yılın haccı sadece Müslümanların katılacağı, bir hac olacaktı. Bundan böyle Kabe, Hz. İbrahim ve oğlu tarafından inşa edildiği maksat üzere sadece tevhidin sembolüydü. Sadece Allah’a yönelmek, O’na itaat edip O’na itaata hiçbir şeyi ortak etmemek iradesinin kıblesi idi. Resulüllah, hicretin onuncu senesi hacca gitmeye niyetlendi. Daha önce hiç haccetmemişti. Bu son ramazan aymda Cebrail’in Kur’an’ı iki kez dinlemesiyle ‘Ayrılış zamanının geldiğini düşünmesi’ haccetme isteğini daha da pekiştirdi. İsteğini ertelemesi uygun olmazdı. Zira, Müslümanlara ‘Hac yapmakta acele edin. Çünkü sizden biriniz ölümün kendisine ne zaman geleceğini bilmez [22] diyen kendisiydi. O halde bu sözün gereğine uymak en çok kendisine yakışırdı. Ramazan bitince, o sene hacca gitmeye karar verdiğini, tüm Müslümanların da kendisine eşlik etmesini arzuladığını bildirdi, isteği bir anda her taraftan duyuldu.

Resulüllah bir şey istiyordu; bu kişisel bir istekti. Ancak isteğin kişisel olması Müslümanlar için gereğine uyma konusunda bir gevşekliğe neden olamazdı. Zira O, sevgili peygamberleri, Allah’ın insanlar arasından seçtiği hidayet rehberiydi. O, alemlere rahmet şahsiyetti. O’nunla birlikte olmak tüm Müslümanlar için her şeyden değerliydi. Resulüllah’ın hacca gitme isteğini duyunca, herkesi bir mutluluk kapladı. Hiç kimse bu yolculuk ve ibadet sırasında Resulüllah’tan ayrı olmak istemedi. Hemen hazırlıklara başlandı. Hac için yola çıkma zamanı yaklaştıkça Medine ve Medine’den yola çıkacak Müslümanların güzergâhı üzerindeki konaklama mekanları insanlarla dolup taşmaya başladı. Yolculuğun sıkıntılarına tahammül edebilecek herkes haccetmeye karar vermişti. Bundan sadece küçük çocuklar, ihtiyarlar ve haklı gerekçeleri olan bazı kadınlar ve erkekler istisnaydı. Hatta öyle ki bir çoğu tarafından hamilelik bile engel olarak görülmemişti. Ebû Bekir’in eşi Esma hanım, hac için yola çıkıldığı zaman doğum günü yaklaşmış olmasına rağmen geride kalmak istemeyenlerdendi. O haliyle hac kafilesine katıldı ve yolculuğun ilk gününün sonunda Muhammed ismini verdikleri oğlunu doğurdu. Ebû Bekir, eşinin o haliyle yolculuk yapamayacağını düşünüp geri göndermek istediyse de, Esma hanım buna yanaşmadı. Ne olursa olsun bu hac yolculuğunda ve hac ibadetinde Resulüllah’la birlikte olmak istiyordu. Ebû Bekir durumu Resulüllah’a bildirdiği zaman, Esma hanımın hacca katılma isteğini bilen Resulüllah, Esma hanımın engellenmemesini ve yolculuğu sırasında kendisine yardımcı olunmasını söyledi.

Hac kafilesi 23 Şubat 632’de Medine’den hareket etti. Medine’den hareket edenlerin sayısı otuz bini aşıyordu Yolculuk on gün sürdü. Yol boyuncavher konaklama yerinde kafileye yeni gruplar katıldı. Mekke sınırlarına ulaşıldığında hac kafilesinin sayısı yüz bini aştı. Kabe’nin o güne kadar ki tarihinde ilk kez bu kadar büyük bir muvahhit topluluğu hacca gidiyordu. Manzara çok güzeldi. Dağ, taş her yer insan doluydu ve dağlarda, vadilerde hep aynı sözler yankılanıyordu: ‘icabet (itaat, emre uymak) sana Ya Rabbi, icabet sana! Senin ortağın yok ve icabet yalnız sana! Hamd senin, nimet senin, mülk senin. (Bunların hiç birinde) senin ortağın (ve benzerin) yok. [23] Tüm hacı adayları böyle bağırıyorlardı, çünkü Cebrail son gelişlerinden birisinde, Resulüllah’tan Müslümanların böyle seslenerek ilerlemelerini istemişti. [24]
Yolculuk sırasında herkes son derece mutluydu. Özellikle Mekke döneminde ve Medine döneminin ilk yıllarında imanlarının hatırına bin bir türlü zorluklara katlanmış, işkence görmüş, açlık çekmiş Müslümanlar daha büyük bir mutluluk ve coşku içerisindeydiler. Mekke’ye yaklaştıkça mutlulukları ve coşkulan daha da arttı. İçlerinden bir kısmı on yıl önce gizlice, korku içerisinde Mekke’den ayrılmak zorunda kalmışlardı. Ama şimdi yüz bin kişiyi aşan bir toplulukla Mekke’ye giriyorlardı. Üstelik ya düşmanlarının büyük çoğunluğu kendileri gibi Müslüman olmuş, ya da diğer az bir kısmı korku içerisinde kendilerini gizlemek zorunda kalmışlardı. Artık insanlar içerisinde çekindikleri hiç kimse ve hiçbir topluluk yoktu. Bu nedenle tam bir tevazu içinde Allah’a şükrediyorlar; bir kul olarak her emrine amade olduklarını bildiriyor, bunu sesli olarak dile getiriyorlardı.

Ebû Bekir gizlice Mekke’den ayrıldığı sırada Resulüllah’ın yanındaydı. O zaman korku ve endişe içindeydi. O ayrılıştan on yıl sonra Mekke’ye girerken de Resulüllah’ın yanındaydı, ama artık haklı çıkmanın, hakkın şahidi olmanın, hakikatin bütün yanlışları yok eden gücüne sahip olmanın sevinci ve kişiyi şımartmayan, azdırmayan gururu içindeydi. Bu nedenle de tevazu içerisinde Allah’a şükrediyordu. Resule yakın olduğu, O’na arkadaşlık ettiği için kendisini herkesten şanslı hissediyordu. Resulüllah’a hizmet etmek arzusu içinde koşuşturup duruyordu. Resulüllah’ın yiyecek temini gibi işlerle meşgul olmasını istemediği için de, Medine’den yola çıkmadan önce Resulüllah’ın ve eşlerinin yiyeceklerini bir deveye yükleyip, onu da Ukbe ismindeki bir hizmetçisine teslim etmişti. Ancak yolculuğun ortalarında Ukbe deveyi kaybetti. Bütün aramalarına rağmen de bulamadı. Üzgün ve mahcup bir şekilde gelerek durumu Ebû Bekir’e bildirdi. O zamana kadar Ebû Bekir’in daha önce hiç görmediği kadar üzüldüğünü fark etti.

Ebû Bekir ‘Eğer yiyecekler sadece bana ait olsaydı, hiç önemli değildi. Ama Resufüllah ve ev halkının yiyecekleri de oradaydı. Şimdi ben ne yapacağım’ diyordu. Resulüllah durumdan haberdar olunca Ebû Bekir’i yatıştırdı: ‘Sakin ol! Ukbe senin deveni kaybetmeme konusunda çok dikkatliydi. Ama oldu bir kez. Bunda kimsenin kusuru yok’ dedi.

Resulüllah’m yiyeceklerinin kaybolduğundan diğer bazı Müslümanlar da haberdar oldular. Eşlem kabilesinden bazı kimseler bir çeşit hurma yemeği olan hays ile çıkageldiler. Resulüllah, üzüntüsünden ne yapacağını bilemez hale gelmiş olan Ebû Bekir’e gülümseyen bir yüzle bakıp ‘Gel ya Ebû Bekir. Allah sana nefis ve tatlı bir yemek gönderdi’ dedi. Sonra aileleriyle birlikte oturup karınlarını doyurdular. Çok geçmeden de devenin bulunduğu haberi geldi. Ebû Bekir sevindi. Sevinçle ‘Ey Allah’ın Resulü! Allah sana emaneti iade etti’ dedi. O sırada Sâ’d b. Ubâde’nin üzeri yüklü bir deveyle kendilerine yaklaştığını gördüler. Kaybolan devenin bulunduğundan haberi olmayan Sâ’d b. Ubâde, bir deveye yiyecek yükleyip gelmişti. Ensarın zengin ve cömertlerinden olan Sâ’d b. Ubâde, Resulüllah’a yaklaşıp Allah’ın Resulü.’ Yiyecek taşıyan devenin kaybolduğunu duydum. İşte bu deve ve bu yiyecekler kaybolanların yerinedif dedi. Resulüllah sevindi. Teşekkür edip ‘Devemiz bulundu. Siz devenizi götürün. Allah onu size hayırlı kılsın’ dedi. İkramını kabul etmediği için Sâ’d b. Ubâde’nin üzüldüğünü fark edince ‘Medine’ye geldiğimin gün den beri bizi ağırlayıp durdunuz. Bunlar yetmiyor mu ki bir de şimdi bunu bağışlıyor sunuz?’ dediğinde, Sâ’d b. Ubâde ‘Ey Allah’ın Resulü! Biz islâm nimetinden dolay Allah’a ve Resulüne minnettarız. Vallahi mallarımızdan senin almış olduğun şeyle bizim için bize bırakmış olduklarından daka sevgilidir [25] diyerek derin sevgi ve say gısmı dile getirdi. Zira o, Peygamberi için her şeyini bağışlamaya hazırdı ve bu on mutluluk veriyordu. Resulüllah bu samimi Müslümanın içten gelen sözleri karşısında sevindi. Hayır duada bulundu.

Orada bulunanlardan Sâbir b. Kays, Sâ’d Ubâde’nin her zaman yardımsever ve hayırlı bir kişi olduğuna şahitlik etmek içi ‘Ey Allah’ın Resulü.’ Sâ’d’ın ev halkı cahiliye çağında da büyüğümüz ve kuraklık zamanlarımızda en cömert davranıp bizleri doyuranlarımızdı deyince, Resulüllah, insanların kişilik ve karakterleri için geçerli olan bir ölçüyü dile getirdi: ‘insanlar madenler gibidirler. Onların cahiliye çağında değerli olanları, islamiyet çağında da değerlidir. [26]

Medine’den ayrılışın onuncu günü akşamı Mekke yakınındaki bir vadiye ulaşıldı. Resulüllah’ın akşamın geç saatinde herhangi bir yerleşim merkezine girm nıek gibi bir âdeti vardı. Bu nedenle o gece yanındaki tüm Müslümanlarla birlikte Mekke’ye girmeyip, Mekke yakınlarındaki o vadide kaldı. Sabah olunca da onbinlerce Müslûmanla birlikte Mekke’ye girdi. Manzara muhteşemdi. Vadiden Mekke’ye insan seli akıyordu. Ancak Resulüllah her zamanki tevazusu içinde telbiye ediyor, tekbir getiriyor, dua ediyordu. Kabe’yi gördüğü an devesi Kusva’nın ipini sol eline alıp, sağ elini havaya kaldırarak ‘Ey Allahım! Bu beytin insanlardan gördüğü saygıyı, bağlılığı, rahmeti ve yüceliği artır’ diye dua etti. Sonra ilerleyip Kabe’ye yaklaştı. Tavaf etti. Tavafım tamamlayınca İbrahim makamında namaz kıldı. Namazında Ihlas ve Kâfirun sûrelerini okudu. Namazın sonunda sesini yükselterek ‘Biz, Beyt’i (Kabe’yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim’in makamında namaz küm. ibrahim ve İsmail’e ‘Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evim’i temiz tutun, diye emretmiştik [27] ayetini okudu.

Bu okumasıyla, kıldığı namazın daha önce vahyolunmuş bir ayetin emrini yerine getirmek amacı taşıdığım ifade etmiş oluyordu. Bu sırada tavaf etmekte olan Ömer’i gördü. Onun şahsında herkese mesaj olacak bir hatırlatma ve uyarıda bulundu: ‘Ey Ömer! Sen güçlü kuvvetli bir adamsın. Tavaf ederken ve Hacerü’l Esved’e yaklaşırken insanları sıkıştırma. Onlara omuz vurarak kendine yol açmaya çalışma. Düşün ki onların içerisinde güçsüzler var’. Daha sonra Safa’ya gitti. Bu sırada ‘Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah’ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah’ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı) hakkıyla bilir [28] ayetini okuyordu. Safa’ya varınca durdu ve Kabe’ye bakarak ‘Allah’tan başka ilâh yoktur. O’nun eşi ve ortağı yoktur. Mülk O’nundur. Hamd sadece O’na aittir. Dirilten ve öldüren sadece O’dur. O her şeye kadirdir. Allah vaadini yerine getirdi ve kuluna yardım etti. Toplanmış olan tüm düşmanlarını bozguna uğrattı [29] dedi ve bunu üç kez tekrarladı. Bu hem bir şükürdü ve hem de kalbinde hâlâ bazı tereddütleri bulanlara verilmiş bir mesaj. Bu mesajıyla da, Allah’ın iradesine rağmen hiç kimsenin bir şey yapmasının mümkün olmadığını ve Allah’ın, dinini kemale erdireceğini ilan ediyordu. Müslümanların eşliğinde Safa ile Merve arasını yedi defa sa’y yapan Resulüllah, daha sonra Mekke ile Mina arasındaki Ebtah isimli bölgede kendisi için kurulmuş çadıra gitti. Risâletin Mekke yıllarmdayken birçok kez evinde kaldığı Ebû Talib’in kızı Ümm-ü Hani, Resulüllah’m çadırda rahat edemeyeceğini düşünerek ‘Ey Allah’ın Resulü! Mekke evlerinden İstediğin herhangi birisinde konaklasan olmaz mı?’ dedi. Ama O, bu teklifi kabul etmedi. Çadırda kalacağını bildirdi. Hiç kimseyi rahatsız etmek istemiyordu. Hac süresince de hiçbir evde kalmadı, eğer kapalı bir yerde kalması gerekiyorsa hep o çadırda kaldı.

Resulüllah dört gün süreyle Ebtah’da kaldı. Beşinci gün Kabe’yi yedi kez tavaf ettikten sonra Mekke’nin doğusundaki, yaklaşık yirmi kilometre mesafedeki Mi-na’ya hareket etti. O gece Mina’da kaldı. Sabah Arafat’a gitmek için yola çıktı. Bu sırada ya telbiye ediyor, ya da tekbir getiriyordu. Müslümanlar da telbiye ve tekbirlerinde kendisine eşlik ediyorlardı. Bütün ovada telbiye ve tekbir sesleri yankılanıyordu. Resulüllah, Mina’dan Arafat’a hareket etmek üzereyken Hz. Ali’nin Yemen’den geldiği haberi verildi. Resulüllah hac için Medine’den ayrılmadan önce, ramazan ayı içinde, İslâm davetim gerçekleştirmesi için Ali’yi Yemen’deki Mezhic kabilesine göndermişti. Mezhic’ler bölgenin sözü geçen kabilelerinden birisiydi. Onların İslâm’a girmeleri, bölge insanlarının islâm davetini kabullerini kolaylaştıracaktı. Ali, üç yüz mücahitten oluşan birliğin başında Mezhiclere gidince, ilk anda olumsuz bir tepkiyle karşılaştı. Mezhic eşrafı İslâm davetini kabul etmedikleri gibi, silahlandırdıkları adamlarla saldırılar düzenlediler. Ali, emrindeki adamlarla her türlü saldırıya son derece başarılı bir şekilde karşı koydu. Saldıran grupları bozguna uğrattı. Çokça ganimet elde edildi. Birçok çatışmayı takiben, Müslümanlara karşı koyamayacaklarını anlayan Mezhic eşrafı savaştan vazgeçti. İslâm davetini dinlemeye hazır olduklarını bildirdiler. Görüşmeler sonunda da daveti kabul ettiklerini, Müslüman olduklarını açıkladılar. Eşrafın İslâm davetini kabullerinde samimiyetleri tartışılabilir, ancak halk daveti kabullerinde samimiydiler. Bu nedenle Resulüllah’la buluşmak için Mekke’ye giden Ali’ye, Resulüllah’a vermesi için hediyeler takdim ettiler.

Ali, Yemen’in Mezhic kabilesine gittiği zaman gerçekleşenleri ayrıntılı bir şekilde Resulüllah’a rapor etti. Resulüllah, Ali’nin anlattıklarından memnun oldu. Ancak Ali ile birlikte, onun emrinde Yemene giden adamlardan bazıları sıkıntılıydılar. Ali’den şikayetleri vardı. Resulüllah dinlemek için ilgi göstermediği halde bir şeyler anlattılar. Ali’nin kendilerine Mezhic kabilesinin verdiği hediyelerden ve elde edilen ganimetlerden pay verirken cimri davrandığını iddia ediyorlardı. Resulüllah şikayetleri dinlemedi. Hac ibadetinin gereklerini yerine getirmek için kalkıp Arafat’a doğru gitti.

Kureyşliler, cahiliye döneminde, kendilerini diğer insanlardan üstün olduklarını göstermek için haccm gereklerinde bazı değişikliklere gitmişler, kendileri için istisnalar oluşturmuşlardı. Müzdelife’de durup daha ileri gitmemek kendileri için oluşturdukları istisnalardandı. Resulüllah’ın da aynı geleneğe uyup Müzdelife’den daha ileri gitmeden vakfesini yapacağını düşünenler vardı. Fakat Resulüllah Müzdelife’yi geçip daha ileri gitti. Bu sırada yanında duran Nevfel b. Muaviye’nin şaşırmış bir halde ‘Ey Allah’ın Resulü! Biz Müzdelife’de vakfe yapacağını sanıyorduk’ demesi üzerine ‘Ben islâm’dan önce de Kureyş’e uymaz vakfemi Arafat’ta yapardım [30] dedi. Anlaşıldı ki, O bu davranışıyla, Kureyş’in kendiliğinden uydurduğu ve geleneğe dönüşmüş uygulamasını iptal ediyordu.

Resulüllah, Arafat’ta devesi Kusva’nın üzerinde, etrafını sarmış yüz bini aşkın topluluğa bir konuşma yaptı. Söylediklerinin herkes tarafından duyulması için sesi gür bazı kişileri yanına çağırdı ve söylediklerini tekrarlamalarını istedi.

Konuşmasında şunları söyledi:[31]

Hamd Allah’a mahsustur. Sadece O’na hamd eder, O’ndan bağışlanma diler ve O’ndan tövbe ederiz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin günahlarından sadece O’na sığınırız. Allah’ın doğru yola ilettiğini saptıracak, saptırdığını da doğru yola iletecek yoktur. Şahitlik ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. O birdir. O’nun eşi ve ortağı yoktur. Ve yine şahitlik ederim ki Muhammed onun kulu ve elçisidir. Ey İnsanlar! Bilmiyorum, belki şu durduğum yerde bu seneden sonra sizlerle bir daha görüşüp, konuşamayacağım. Belki beni bir daha göremeyeceksiniz. Bu nedenle sözlerimi dikkatli dinleyin. Sözlerimi dikkatli dinleyip anlayan kişiye Allah rahmet etsin. Umuyorum ki, o kişi belki bu sözleri başkalarına da aktarır ve onlar da bunu anlarlar. Ey insanlar bugün hangi gündür? Resulüllah bunu sorunca, o günün hangi gün olduğunu çok iyi bilen yüz bini aşkın Müslüman, Resulûllah’ın daha farklı bir şey diyeceğini düşünerek, ‘Allah ve Resulü daha iyi bilir’ dediler. Resulüllah bir başka soru sordu: Bu ay, hangi aydır?’ Cevap yine değişmedi: ‘Allah ve Resulü daha iyi bilir’. Resulüllah tekrar sordu: ‘Bu belde neresidir?’ Cevap yine aynıydı: Allah ve Resulü daha iyi bilir’. Resulüllah sözlerine devam etti: Gününüz haram olan, dokunulmazlığı bulunan bir gündür. Ayınız haram olan, dokunulmazlığı bulunan bir aydır. Beldeniz haram olan, dokunulmazlığı bulunan bir beldedir. Ey İnsanlar! Kanlarınız ve mallarınız da yüce Rabbınıza kavuşacağınız güne kadar, bu gününüz, bu ayınız ve bu beldeniz gibi birbirinize haram ve dokunulmazdır. Unutmayın ki sizler muhakkak Rabbınıza kavuşacak ve tüm işlerinizden hesaba çekileceksiniz. Kimin yanında sahibine iade etmediği bir emanet varsa onu sahibine versin. Şunu iyi bilin ki, cahiliye dönemine ait her şey ayaklarımın altındadır. Artık hiçbirinin geçerliliği yoktur. Cahiliye dönemine ait bütün kan davaları kaldırılmıştır. Hiçbir kan davasının geçerliliği yoktur. Kaldırıp, geçersiz saydığım ilk kan davası akrabam llyas b. Rabia’nın kan davasıdır. Artık cahiliye döneminde geçerli olan bütün faizler de kaldırılıp, geçersiz kılınmıştır. Kaldırıp geçersiz kıldığım ilk faiz alacakları amcam Abbas b. Abdulmuttalib’in faiz alacaklarıdır. Ancak ana paranız size aittir, o sizin hakkınızdır. Ana paranızdan fazlasını isteyerek ne borçlunuza zulmedin, ne de aşağısını alarak kendinizi sıkıntıya düşürün. Ey İnsanlar! Kuşkunuz olmasın ki İblis şu topraklarda kendisine tapılmaktan umudunu tamamıyla kesmiştir. Fakat siz ufak işlerde ona itaat edecek olursanız, onu sevindirmiş olursunuz. Bunu yapmaktan sakının. Onu sevindirecek işler yapmayın Ey insanlar! Nesi (ayların yerini değiştirme işi) küfürde ileri gitmektir. Zaman, Allah’ın gökleri ve yeri ilk yarattığı zamankine dönmüştür. Allah’ın katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram olan aylardır. Haram ayların üçü birbirini izler. Bunlar Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Diğeri ise Receptir. Ey insanlar! Kadınların hakları konusunda Allah’tan korkun. Siz onları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Unutmayın ki, onlarla evlenmeyi Allah’ın izin ve emri ile kendinize helâl kıldınız. Şüphe yok ki, sizin onların üzerinde hakkınız vardır. Onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin onların üzerindeki hakkınız, hiç kimseyi yatağınıza almamaları, istemediğiniz kimseyi evinize koymamalarıdır. Eğer serkeşlik ederlerse, Allah onları yatakta yalnız bırakmanıza izin vermiştir. Serkeşliği bırakır, olması gerektiği gibi davranırlarsa siz de güzel davranın. Onların sizin üzerinizdeki hakkına gelince, bu, memleketinizin şartlarına ve geleneklerine göre onların yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir. Ey İnsanlar! Size tebliğ ettiğim sözlerimi tutun ve unutmayın. Ben size öyle bir şey bıraktım ki, ona sımsıkı sarıhrsanız hiçbir zaman sapmazsınız. O Allah’ın kitabıdır. Ey İnsanlar! Sözlerimi İyi dinleyin ve tutun. Unutmayın, Müslüman Müslümanın kardeşidir. Bütün Müslümanlar birbirinin kardeşidir. Kişiye, gönlünden vermediği sürece kardeşinin malı helâl olmaz. Zorla alarak kendinize zulmetmeyin. Benden sonra sakın cahiliye uygulamalarını dönüp birbirinizin boynunu vurmayın. Ey İnsanlar! Hepinizin Rabbı birdir, babası birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem de topraktandır. Allah katında en şerefliniz en muttaki olanmızdır. Allah’ın emirleri ve yasaklan konusunda en duyarlı olanlar muttaki olanlardır. Arap’ın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir. Ey insanlar! Şüphe yok ki, Allah her hak sahibine hakkını vermiştir. Bu nedenle varis için vasiyete gerek yoktur. Kendisini babasından başkasına nispet eden kimse Allah’ın, meleklerin ve insanların lanetine uğrasın.

Ey İnsanlar! Kölelerinize karşı iyi davranın. Onlara yediklerinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin. Onlara azap vermeyin, işkence yapmayın. Size amir tayin edilen kimselere, bir köle bile olsa, Allah’ın kitabına göre idare ettiği sürece itaat edin. Ey insanlar! Ben size sorulacağım. Benim hakkımda ne diyeceksiniz? Allah için söyleyin! Görevimi yaptım mı? Tebliğimi yaptım mı? Bu soru üzerine bütün vadi ‘Evet ey Allahın Resulü.’ Allah için tebliğini yaptın. Peygamberliğinin gereğini yerine getirdin. Bize verilmesi gereken Öğütleri verdin’ sözleriyle yankılandı. Resulüllah şehadet parmağını göğe uzatıp ‘Ey Allah’ım şahit ol diyerek bu duruma Allah’ı şahit tuttu ve bunu üç kez tekrarladı. Sonra ‘Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun’ diyerek konuşmasını bitirdi.
[32]

Konuşması bittiğinde öğle vaktiydi. Bilâl, ezan okumaya başladı. Resulüllah, okunan ezanı sessizce dinledi. Ezan bitince devesinden indi. İmam olup, tüm Müslümanlarla birlikte namaz kıldı. Önce öğleyi, arkasından da ikindiyi kıldı. Böylelikle iki vakit namazı birleştirerek kılmış ve kıldırmış oldu. Namazdan sonra devesine binip Cebelü’r Rahme’ye gitmek üzere hareket etti. O sırada güneş hafif sararmış, batma vakti yaklaşmıştı.

Resulüllah Cebelü’r Rahme’ye gitmek için Arafat’tan ayrılırken önünü bir adam çıktı. Sormak istediği bir şeyler vardı. Bu nedenle Resulüllah’ın bineğinin önünde durmuş, kenara çekilmiyordu. Bazıları, Resulüllah’ı rahatsız ettiğini düşünerek adamı yoldan çekmeye çalıştüarsa da adam durumunu değiştirmemekte ısrarcıydı. Resulüllah, ‘Bırakın.’ Belki bir ihtiyacı vardır’ dedi. Adamın Resulüllah’a yaklaşmasına izin verildi. Resulüllah’ın devesinin hemen önünde durup, devenin yularını tutarak hareket etmesini engelleyen adam ‘Ey Allah’ın Resulü! Beni Cehennemden kurtaracak, cennete sokacak bir şey söyle’ dedi. Resulüllah ilk anda bir şey demedi. Adam tekrar sordu: ‘Beni cennete yaklaştırıp, cehennemden uzak tutacak amel nedir?’ Resulüllah bir süre daha konuşmadan durdu. Sonra ‘Eğer bu konuyu uzatmayıp kısa kesersen söyleyeyim. Söylediklerimi iyice anla ve aklında tut’ dedi ve sözlerini şöyle tamamladı:

‘Hiçbir şeyi eş ve ortak koşmadan sadece Allah’a ibadet et. Farz olan beş vakit namazını ikame et. Zekatını ver. Haccını yap. Ramazan orucunu tut. İnsanların sana yapmalarından hoşlanmadığın şeyleri hiç kimseye yapma. Ve şimdi hayvanı bırak da gidelim.[33]

Resulüllah Cebelü’r Rahme’ye varınca kıbleye dönüp, vakfe yaptı. Müslümanlardan da vakfe yapmalarım istedi.[34] Vadide toplanmış en uzaktaki Müslümanlara kadar bu isteğinin ulaştırılmasını istedi. ‘Burada, Babanız İbrahim’in bir mirası üzerinde bulunuyorsunuz. İşte burası Arafat’tır; vakfe yeridir [35] dedi. Sonra telbiye getirdi ve ‘Hayır ancak ahiret hayndıf dedi. Ellerini kaldırıp dua etti. Dua ederken hiçbir sözünü kaçırmak istemeyen Müslümanlar bir yandan O’na eşlik ediyorlar, bir yandan da sözlerini ezberlemeye çalışıyorlardı.

Duası şöyleydi:

Allah’tan başka ilâh yoktur. O birdir; eşi ve ortağı yoktur. Mülk O’nundur. Ham O’na aittir. Hayır sadece O’ndandır. O diriltir ve O öldürür. O her şeye kadirdir. Allah bu gerçeği ayetiyle şöyle bildirmiştir: ‘Allah, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle) şu hususu açıklamıştır ki, kendisinden başka ilâh yoktur. Melekler ve İlim sahipleri de (bunu İkrar etmişlerdir. Evet) mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’tan başka ilâh yoktur.[36] Ey Allahım! Ben bu gerçeğe şahitlik edenlerdenim. Ey Allahım! Senin emrettiğin gibi, bizim söylediklerimizden daha üstün sözlerle sana hamd olsun. Ey Allahım! Namazım, hayatım ve ölümüm senin içindir. Dönüşüm sanadır. Mirasım da sana aittir. Ey Allahım! Kalbin vesveselerinden, işlerin dağınıklığından sana sığınırım. Rüzgarların getirdiği afetlerden sana sığınırım. Ey Allahım! Gözümde bir nur, kulağımda bir nur, kalbimde bir nur yarat. Ey Allahım! Göğsüme genişlik ver; işlerimi kolaylaştır. Ey Allahım! Göğüslere vesvese veren şeytandan, işlerin karışıklığından, gecenin getirdiği şeylerin serlerden, gündüzün getirdiği şeylerin serlerden, rüzgarların getirdiği afetlerin şerlerinden, zamanın nöbet nöbet gelen mihnet belalarından sana sığınırım.[37]
Kureyş’e mensup olanlar, cahiliye döneminde, güneş batmadan Arafat’tan ayrılırlardı. Bu onların üstünlük göstergesi ayrıcalıklarından bir diğeriydi. O gün Resulüllah’ın da böyle yapacağını düşünenler vardı. O bir peygamberdi, Kureyş’tendi ve ayrıcalığı olmalıydı. Ancak düşündükleri gibi olmadı. ResulüUah, ‘Cahiliye döneminde putlara tapan halk güneş batmadan Arafat’tan ayrılırdı. Biz böyle yapmayacağız. Güneş batmadıkça Arafat’tan ayrılmayacağız [38] dedi. Güneş battıktan sonra Usâme b. Zeyd’i terkisine alarak Müzdelife’ye gitmek üzere hareket etti. Bu kısa yolculuğu sırasında fırsat buldukça devesini hızlandırıyordu. Müslümanlar da O’na uyuyorlardı. Bazıları işi abartıp, adeta yarışırcasına hızla ilerlemeye başladılar. Bu arada bazı sıkışmalar oldu. Resulüllah bineğini yavaşlattı ve ‘Ey insanlar. Sakin olun. Yavaşlayın. Acele etmeyin. Bineklerinizi hızlandırmak bir ibadet ve iyilik değildir [39] dedi. Bunun üzerine herkes yavaşladı ve bir daha sıkışma, itişip-kakışma görülmedi. Resulüllah, Müzdelife’de akşam ve yatsı namazlarım birleştirerek kıldırdı. Fecir vaktine kadar da Müzdelife’de kaldı ve vakfe yaptı. Sabah namazından sonra hareket ederek Meşar-i Haram’a gelip, Kuzah dağının üzerine çıktı. Dağın üzerindeyken kıbleye dönüp dua etti. Telbiye edip, tekbir getirdi. Ortalık iyice aydınlanmcaya kadar da oradan ayrılmadı. Daha sonra Mina’ya döndü. Muhas-sir vadisine girince ‘Cemre’de atılacak taşlan toplayın’ dedi. Resulüllah kimseye zarar verilmeden taşların nasıl atılacağını gösterdi ve herkesin o şekilde atmasını istedi. Bu taşlar Akabe cemresinde atılacaktı. Bu İblisin yolunun terk edildiğinin, iblisin ve yandaşlarına ait işlerin reddedildiğinin ve onların taşlanarak aşağılandığının sembolik bir ifadesiydi. Akabe cemresine gelinince haccm anlam ve önemine, nasıl yapılacağına ilişkin açıklamalarda bulundu. ‘Bilmiyorum, belki de sizinle bir daha burada buluşamayacağım. Sizi dinde taşkınlıktan sakındırıyorum. Sizden önceki bazı toplumlar dinde taşkınlıkları nedeniyle helak oldular [40] dedi. Bu sözleriyle İslâm’ın mutedil bir din olduğunu hatırlattı. Sonra tekbir getirerek Akabe cemresini taşladı. Müslümanlar da aynısını yaptılar. Arkalardaki bazı kimselerin attıkları taş Resulüllah’ın yakınına düşüyordu. Resulûllah bu sırada devesinin üzerindeydi ve atılan taşlar değse bile acıtmayacak küçüklükteydi. Terkisinde bulunan Fadl b. Abbas kendisini siper ederek taşların Resulüllah’a değmesini engellemeye çalıştı. Resulûllah Akebe cemresine yedi taş attıktan sonra Mina’ya döndü. Sağ tarafını göstererek ‘Muhacirler orada dursun. sol tarafını göstererek ‘Ensar orada dursun’ dedi. O sırada Bilâl, Kusva’nm yularım tutuyor, Usâme b. Zeyd de ihramıyla Resulüllah’a gölge yapmaya çalışıyordu. Resulûllah sesinin gürlüğüyle meşhur Amr b. Hârise’ye sözlerini tekrarlayarak hacılara duyurmasını bildirip, bir konuşma daha yaptı. Konuşması, küçük bir kısım hariç, Arafat’taki ile aynıydı. Buradaki konuşmasında, Arafat’takinden farklı olarak şunları söyledi:

‘Suçlu olan suçundan başkasıyla suçlanamaz. Baba oğlunun suçu, oğul babanın suçu nedeniyle suçlanamaz. Dikkatli olun ve şu dört şeyden kesinlikle uzak durun: Hiçbir şeyi Allah’a eş ve ortak kabul etmeyin. Allah’ın haram kıldığı cana kıymayın. Zina etmeyin. Hırsızlık yapmayın. [41]

Sonra kurbanlıkların yanına gitti. Mina’nın her yerinde kurban kesilebileceğini söyledi. Kurbanlıklardan bir kısmını kendi elleriyle kesip, bir kul olarak kulluk şuuru içerisinde ibadetini yaptıktan sonra, kendisi ve ailesi adına kesilecek diğer kurbanları Ali’nin kesmesini söyledi. Kurbanların etlerinin, derilerinin yoksullara dağıtılmasını istedi. Sadece çok az kısmını ayırtıp onu da pişirterek Ali ile birlikte yedi. Kurban kesimi tamamlandıktan sonra Mâmer b. Abdullah’ı çağırtarak, saçını tıraş etmesini istedi. Mâmer, Resulüllah’m saçlarım keserken bir kısım Müslümanlar toplanmış, hatıra olarak bir tutam saç almak için bekleşiyorlardı, Halid b. Velid de saç almak umuduyla bekleyenler arasındaydı. Halid b. Velid, kalabalık artınca umduğuna kavuşamayacağını düşünüp, Resulüllah’a yaklaştı. Yalvaran bir sesle ‘Ey Allah’ın Resulü.’ dedi. ‘Anam babam sana feda olsun! Ne olur! Bu konuda hiç kimseyi bana tercih etme. [42] Bu ilginç bir sahneydi. İslâm’ın en katı düşmanı, şerrin başı Velid b. Muğire’nin oğlu Halid b. Velid, kendisi de babası gibi bir zamanlar İslâm’ın katı düşmanlarından olan Halid b. Velid, Resulüllah’a saçından bir tutam almak için yalvarıyordu. Resulûllah kesilen saçlardan bir kısmının Halid b. Velid’e verilmesini söyledi. Halid saçları alınca sevindi; büyük bir sevinçle elinde tuttuğu saçı yüzüne gözüne sürmeye, öpüp koklamaya başladı. Halid’in bu halini izleyenlerden birisi Ebû Bekir’di. O, Velid b. Muğire’nin oğlunun durumunu izlerken Allah’a şükrediyordu.

Resulûllah, kurban kesimi ve saç tıraşından sonra Kabe’ye gitti. Tavaf yaptıktan sonra öğle namazını kıldı. Zemzem kuyusuna varıp su içti. Serinlemek için başına biraz su döktü. Terkisine Usâme b. Zeyd’i alarak Mina’ya dönerken amcası Abbas kendisine üzüm suyu takdim etti. Üzüm suyunun bir kısmını içtikten sonra güzel bulduğu söyledi. Suyun kalanını Usâme’ye uzattı. Teşrik günlerini Mina’da geçirdi. Mina’da kaldığı günlerin gecelerinde Kabe’yi tavaf etti. Birinci ve ikinci teşrik günlerinde üç cemreye de yedişer taş attı. Her cemrenin yanındayken dua etti, telbiye etti ve tekbir getirdi. Cemreler arasında giderken önüne çıkan bir adam ‘Bana Allah katında en hayırlı işlerden birisini söyle’ dedi. Resulûllah cevap vermedi. O kişi sorusunda ısrarcı olunca ‘Zalim bir yöneticiye karşı hakkı söylemek [43] dedi.

Resulûllah Mina’da bulunduğu günlerde Arafat’taki konuşmasının aynısı bir konuşma daha yaptı. Konuşmasıyla Müslümanları bazı konularda bilgilendirip, uyarı ve hatırlatmalarda bulundu. Teşrik günlerinin sonuncu günü Mina’ya yakın bir vadi olan Ebtah’a hareket etti. Kendisine bir şey söylenmediği halde Ebû Rafiî, Resulûllah için dinlenip gölgeleneceği bir çadır kurmuş, bekliyordu. Resulûllah çadıra girerek bir süre dinlendi. Müslümanlara kısa bir konuşma yaparak daha önceki hatırlatma ve uyarılarının bir kısmını tekrarladı. Müslümanlar hac ibadetlerini bitirmiş olarak Ebtah’dan dağılmaya niyetlenince, Kabe’yi tavaf etmeden ayrılmamalarını söyledi. O geceyi Ebtah’da geçirdi. Sabah namazından önce Kabe’ye gitti. Veda tavafı yaptı. Tavaf sonrasında Sâ’d b. Ebî Vakkas’m ağır şekilde hastalandığını duydu. Değerli dostlarından birisi olan Sâ’d’ı ziyaret etti, Sâ’d, Resulüllah’ın kendisini ziyarete geldiğini görünce çok sevinip, duygulandı. Yoğun duygu içerisinde sevinç gözyaşlarını tutamadı. Sancısı çok fazlaydı. ‘Ey Allah’ın Resulü.’ Her halde öleceğim’ dedi. Resulüllah dua etti. Şifalar diledi. Sâ’d, sancısının geçtiğini hissetti. Bir şeyi kalmadı. Sâ’d, şükür amacıyla tüm malını yoksularla dağıtmak istediğini bildirdi. Resulüllah bunu uygun bulmadı. Sâ’d ‘yarısını’ dedi. Resulûllah bunu da uygun bulmadı. Sâ’d ‘üçte birini dedi. Resulûllah itiraz etmedi ve ‘Senin varislerim muhtaç bırakmaman, yoksul bırakıp da dilendirmenden hayırlıdır. Ailenin geçimi sağlaman senin için bir sadakadır. Hatta eşine yedirdiğin bir lokma bile senin için sadakadır [44] dedi. Sonra, bitkilerden ilaç yapan Sakifli Haris b. Kelede’ye gitmesini ve onun vereceği ilaçları kullanmasını söyledi. Bunun gerekçesini ise şu şekilde açıkladı: Tedavi olunuz. Çünkü, Allah tedavisi olmayan bir hastalık yaratmadı. [45]

Resulûllah, Medine’ye gitmek üzere yola çıktı. Yanında on binlerce hacı vardı. Yolculuk sırasında Mekke yakınlarındaki Gadir-i Hum demlen yere gelince konaklamak için durulacağını bildirdi. Bu sırada, bazı adamların kendi aralarında Hz. Ali hakkında İleri-geri konuştuklarını işitti. Bazı kimseler Ali’ye sataşıyor, haksızlık yaptığını söylüyorlardı. Bunlar Arafat’a gitmek üzereyken kendisine Ali’yi şikayet eden adamlardı. O zaman anlatılanlara ilgi göstermeyen Resulûllah, bu sefer şikayet konusunun ne olduğunu sordu. Anlattılar. Söylediklerine göre Yemen’e gittikleri zaman elde edilen ganimet ve eşyalar konusunda Ali kendilerine cimri davranmış, haklarını vermemişti. İddia önemliydi. Taraflar dinlenince konu anlaşıldı. Tartışma konusunun aslı şuydu: AH, Yemen’deki Mezhic kabilesiyle çıkan çatışma sonrasında elde edilen ganimetlerin beşte birini beytülmale ayırır, geri kalanları da emrindeki adamların arasında pay eder. Beytülmale ayrılanlar arasında çokça kumaş ve elbise vardır. Mekke’ye yaklaştıklarında adamlar arasında bir sıkıntı baş gösterir, adamlar kendilerine beytülmale ait mallar arasındaki elbiselerden ve kumaşlardan verilmesini isterler. Mekke’ye kirli ve eski elbiselerle girmek istemezler. Ali, adamların isteklerini kesin bir dille reddeder ve beytülmale ait malların kullanım hakkının Resulüllah’a ait olduğunu, onları hiç dokunmadan Resulüllah’a teslim edeceğini söyler. Bu, adamların hoşuna gitmez. Beytülmale ait bile olsa onu kendilerinin elde ettiğini, oradan bir şeyler almalarının yanlış olmayacağını iddia ederler. Fakat Ali’yi ikna edemezler. Bu sırada Ali bir an önce Mekke’ye ulaşmak ve hac bitmeden Resulüllah’a ulaşmak arzusundadır. Taife yaklaştıkları zaman ganimet eşyalarının ve hediyelerin çokluğundan dolayı ağır hareket eden birliğin başına Ebû Rafî’yi sorumlu tayin edip, kendisi hızlı bir şekilde Mekke’ye hareket eder. Ali ayrılınca, adamlar daha önceki tekliflerini Ebû Rafî’ye bildirir ve isteklerini yapması için Ebû Rafî’yi sıkıştırırlar. Ebû Rafî ısrarlara dayanamayarak isteği kabul eder. Adamların her birine beytülmale ait eşyalar arasında bulunan elbiselerden ve kumaşlardan verir. Birliğinden önce Mekke’ye ulaşan ve Resulüllah’la görüşen Ali, birliği Mekke’ye yaklaşınca onları karşılamaya çıkar. Her birinin üzerinde yeni elbiseler görünce, durumu anlar ve başta Ebû Rafı olmak üzere hepsine kızar. Bu yaptıklarının yanlış olduğunu bildirir. Böylelikle Ali ile adamlar arasında tartışma çıkar. Gadir-i Hum’daki tartışmanın konusu budur. Adamlar Ali’yi suçlamalarında hâlâ ısrar etmekte, kendilerine haksızlık yapıldığını, haksız olarak azarlandıklarını söylemektedirler. Resulüllah tarafları dinleyip, konuyu anlayınca ayağa kalkarak herkesin duyacağı bir konuşma yaptı.

Konuşmasında şunları söyledi: ‘Ey insanlar! Haberiniz olsun ki ben ancak bir insanım. Çok geçmez, Rabbimin elçisi gelecek ve ben onun davetine uyacağım. Ben size iki emanet bırakıyorum. Bunların birisi Yüce Allah’ın kitabıdır ki o hidayet ve nurdur. Yüce Allah’ın kitabına yapışın ve onu sımsıkı tutunun. İkincisi ise hane halkım (ehl-i beytim)dır. Hane halkım hakkında size Allah’ı hatırlatırım.’ Resulüllah bunları söyleyince, son cümlesini üç kez tekrarladı. Sonra kalabalıkla arasında şu konuşma geçti:
Ey insanlar! Ne için şahitlik edersiniz? Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna Sizin veliniz kimdir? Bizim velimiz Allah ve Resulüdür. Benim, müminler için öz nefislerinden daha değerliyim. Bunu biliyorsunuz değil mi? Evet biliyoruz. Sen bize öz nefislerimizden daha değerlisin. Resulüllah, Ali’nin elinden tutup havaya kaldırarak ‘Ben kimin mevlası isem, Ali’de onun mevlasıdır [46] dedi ve sözlerini bir dua ile devam ettirdi: ‘Allahım! O’na dost olana dost ol! O’na düşman olana düşman. Ona yardım edene yardım et! [47]

Hz. Ömer, Ali’yi gıptayla izliyordu. Resulüllah’ın sözlerini bitirdiğini anlayınca Ali’ye yaklaşarak tebrik etti ve sevincini paylaştı: ‘Ey Ali! Ne mutlu sana.’ Sen sabahladığında da, akşamladığında da erkek, kadın tüm Müslümanların mevlasısın [48] dedi. Resulüllah’ın bu ilk ve son hacci, O’nun sağlığında hiçbir zaman “veda haccı” olarak isimlendirilmedi. Çünkü bu haccın Resulüllah’ın veda haccı oluşundan daha önemli bir özelliği vardı.

Neredeyse bütün Müslümanların katıldığı bir hac olmuş, o gün İslâm’ın gücü Müslümanların şahsında ortaya konmuştu. Bu nedenle sahabeler bu haccı ‘Haccetü’l Islâm’ olarak isimlendirdiler. Ancak Resulüllah vefat edince “Veda haccı’ demeye başladılar. Çünkü bu hac dönüşünden bir süre sonra Resulüllah ebedî âleme intikal etti.

[17] Buharı, Teheccüd 6; Müslim, Sıfâtü’l Münafıkîn 79.
[18] Buharı, Savm 52; Rihak 18, Müslim, Siyam 185; Muvatta, Siyam 56.
[19] Buharî, Daavat 3.
[20] Buhârî, Teheccüd 6; Müslim, Munâfikin; 79-81
[21] Ahmed, Müsmd, VI/282.
[22] Ebû Davûd, Menasik 5; İbn Mâce, Menâsik 1; Ahmed, Müsned 1/214, 225.
[23] Müslim, Hacc 3; İbn Mâce, Menasik 15; Ebû Dâvud, Menasik 26.
[24] İbn Mâce, Menâsik 16; Tirmizî, Hacc 15; Muvatta, Hac 34.
[25] Vakıdî, Meğazi, 111/1095.
[26] Buharı, Menakıb 25, 51, Edeb 52, Ahkam 27, Cihad ve Siyer 95,; Müslim, Fezailü’s Sahabe 199, Fezaü 142;
[27] Bakara, 2. 125
[28] Bakara, 2:158
[29] Ahmed, Müsned, 1/28; Vakıdî, MeğazU III/1098; Heysemî, Mecma’ü’z Zevâid,II1/241
[30] Vakıdî, MeğazU III/1I03
[31] Konuşmanın metni kaynaklarda aynı miktarda ve aynı konuları ifade eder şekilde yer almamaktadır. Burada, her bir kaynakta bir kısmı yer alan konuşmanın, tarafımızdan oluşturulmuş metni yer almaktadır.
[32] Buharî, Meğazi 77, Bedü’l Halk 2; Müslim, Kasâme 29; İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviy-ye, IV/251-253; Vakıdî, Meğazi, III/1103; Ahmed, Müsned, V/381; Taberî, Tarihu’r-Ru-sül ve’l-Mülûk, 111/169;
[33] Ahmed, Müsned, VI/383, 384.
[34] Vakfe: Haccın bir şartı. Arafat’ta arefe günü, güneşin batımından, kurban bayramı sabahı şafak sökünceye kadar, kısa bir süre de olsa durmak demektir. Bu duruşa ‘vukuf denir.
[35] Vakıdî, Meğazi, 111/1103; Ahmed, Müsned, 1/157.
[36] Al-i tmran, 3:18
[37] Ahmed, Müsned, 1/166, 11/210; Vakıdî, Meğazi, III/1104.
[38] Heysemî, Mecma’ü’z Zevâid,lW255.
[39] Buharî, Hac 94; Ahmed, Müsned, 1/269.
[40] İbnSâ’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 11/180, 181. [41] Ahmed, Müsned, IV/339.
[42] Vakıdî, Meğazi, HI/1109.
[43] Ahmed, Müsned, V/251
[44] Buharî, Cenaiz 36, Vâsâya 2,3, Meğazi 77; Müslim, Vasiyye 5
[45] Ebû Davud, Tıp 1; ibn Mace, Tıp 1 556 Hz. Mutıammed’in Hayatı ve İslâm Daveti
[46] Tirmizî, Mtnakıb 50; Taberanî, Müstedrek, 111/109.
[47] Ahmed, Müsncd, IV/281, 368, 370; Taberanî, Müstedrek, 111/109.
 

İlginizi Çekebilecek Benzer Konular

X

Bunlar da ilginizi çekebilir

Üst