Hz. MUHAMMED (sav) Müşriklerin Kur’an hayranlığı

MURATS44

topragizbiz.com
MÜŞRİKLERİN KUR’AN HAYRANLIĞI

Müşriklerin Kur’an hayranlığı
Sen sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Sen dosdoğru bir yoldasın. Şüphesiz Kur’an, senin ve toplumun için bir şeref ve öğüttür. Zamanı gelince hepiniz O’na uyup uymamaktan hesaba çekileceksiniz. [51]

Arap şiiri, risâletin hemen öncesinde altın çağını yaşıyordu. Mükemmel bir şiirin sahip olduğu tüm özellikler, Arap şiiri ile gerçeklik kazanmıştı. Şiir adına şaheserler yazılıyor ve söyleniyordu. Çünkü, Araplar arasında, şiiri teşvik eden ve güzel şiiri ödüllendiren bir anlayış hakimdi. Herkes şiirle ilgiliydi; ama bir şair olarak, ama iyi bir dinleyici olarak. Bunda, kültürün sözlü olmasının önemi büyüktü. Sözlü kültürün en güzel örnekleri şiirle veriliyor ve bu şiirler aracılığıyla bir kültürün tüm özellikleri en güzel biçimiyle işleniyordu. Şiir bir değerdi. Şiir, hayatın içinde yaygın şekilde kabul gören en yüce değerlerden birisini ifade ediyordu. Bu nedenle de şairler, son derece saygın insanlardı; onları herkes sevgi ve saygıyla karşılıyordu. İnsanlar, panayırlarda şairlerin etrafında toplanıyor, onların yazdığı en güzel şiirleri bizzat kendisinden dinliyorlardı. Panayırların en çok ilgi gösterilen faaliyetlerinden birisini şiir yarışmaları oluşturuyordu. Şairler, herhangi bir bireyi bile üst düzeyde denilecek şekilde şiir sanatım bilen, şiirin inceliklerinden haberdar olan bir kitleye karşı en güzel şiirlerini okuyorlardı.

En çok beğenilen şiirler, bir deri üzerine yazılarak Kabe’ye asılıyordu. Bu, o şiire kutsallık kazandırıyordu. Bir şiirinin Kabe’ye asılması demek, o şairin alabileceği en büyük ödüldü. Fakat Kur’an insanlık katına indirilmeye başlanmasıyla her şey değişti. Panayırlarda törenlerle onurlandırılan en ünlü şairler ve hatipler, kendilerine yönelik ugi ve iltifatları kaybefmeye başladılar. Çünkü, Kur’an, tüm ölçüleri, değerleri degiştirdi. Bir kez Kur’an dinleyen, en ünlü şairlerin bile şiirlerini başarılı bulmaz oldu. Şairlerin şiirleri, hatiplerin insanı etkileyen, coşturan konuşmaları, Kur’an karşısında söndü, değerini yitirdi. Kabe’de asılı duran Muallakatı Seb’alar okur bulamaz oldu. Hiç kimse o şiirlere iltifat göstermemeye başladı. Fakat daha da önemlisi, Araplar bildikleri tüm ölçülerle ve konuyla ilgili engin tecrübeleriyle Kur’an’ı değerlendirmeye çalıştılar, ona bir değer biçmeye çalıştılar, ama başaramadılar. Çaresiz bir halde, sadece, ‘bu bir sihirdir’ dediler. Zira, o bir şiirin veya nesirin sahip olması gereken bildikleri bütün önemli özelliklerin hepsine de fazlasıyla sahipti. Halbuki onların daha önceleri beğendikleri şeyler, bu ölçülerden sadece bir kısmına sahipti ve en çoğuna sahip olan şaheser olarak niteleniyordu.

Kur’an her açıdan, yazılı ve sözlü her şeyden çok farklıydı. Üslûbu bambaşkaydı; kendine mahsustu; hiçbir ölçü ile ölçülemeyecek bir nitelikteydi. Üslûbunda, şehirlilerin ifadelerindeki yumuşaklıktan, bedevilerin ifadeîerindeki sertlikten öte bir şey vardı. Her ikisinin ötesinde yer alan ahenkli bir ses armonisine sahipti. Onunki, tanımlanamayan, ancak dinlendiği zaman zihinlerde tasavvur edilebilen bir üslûptu. Sadece üslûp olarak farklı değil, aynı zamanda form olarak da farklı ve orijinaldi.

Hece dizisi bakımından nesirden daha disiplinli, ancak şiire nispetle daha serbestti. Kur’an, okuyan veya dinleyen herkesin yorulmadan, usanmadan okuyabileceği veya dinleyebileceği sön derece canlı bir ifade tarzı ile her şeyi, en sade, en kolay kavranabilir şekilde anlatılıyordu. Karmaşık konuları ve anlamı derin kavramları anlatmada eşsizdi. Ancak çok uzun metinlerle anlatılabilecek karmaşıklıkta ve derinlikte konular, onda kısacık bir cümleyle en anlaşılır ve hiçbir şeyi eksik bırakmayan veya yanlış anlamaya neden olmayacak bir muhtevada ifade ediliyordu. İfadeler arasında muhteşem bir uyum ve süreklilik vardı. Her bir ayet, bir başkasını açıklayıp, anlaşılır kılan bir sürekliliğe sahipti. Onun hitabı dinamikti, doğrudandı. Bu nedenle şehirli veya bedevi; eğitimli veya cahil; genç veya ihtiyar… her kim olursa olsun, Kur’an okurken, her ayetin doğrudan kendisine seslendiğini hissediyordu. Hiçbir ayet insanlara kapalı, anlamsız gelmiyordu. Her bir ayet aklı, duyguyu, düşünceyi kuşatıp sarmalıyor; hepsini etkileyip peşi sıra sürükleyip götürüyordu.

Kur’an’daki farklılık ve üstünlük, sadece kelimelerinde, biçiminde ve ifade tarzında değildi. Onun akla ve kalbe hitap edişinde insan ifadesinin aciz kalacağı, hiçbir şekilde olduğu gibi ifade edemeyeceği kendine ait bir özellik vardı. Hitabına hem akıl ve hem de duygu, her ikisi de mükemmel bir denge içerisinde muhatap oluyordu. Ne sadece akla hitap ederek soğuk kurallar sisteminin sözcülüğünü yapıyor, ne de sadece duyguya hitap ederek akla uzak veya aykırı düşünce, bakış ve değerlendirmelerin bir örneği oluyordu. En duygusal görünen konularda akla veya doğrudan ve sadece akılla ilgili görünen konularda da duyguya muhakkak yer veriyordu. Bir konuyu anlatırken tasvir ettiği sahneler gerçekçi; anlattıkları sanki o anda gerçekleşiyormuş gibi canlı ve dinamikti.

Ve bütün bu özellikleriyle, kendisinin bir şiir olmadığını, zaten peygambere de ilâhi görevi dahilinde şiir söylemenin, şair coşkusu içerisinde olmanın yakışmayacağını; çünkü peygamberin amacının duygu ve düşünceleri coşturmak olmayıp, bilinci inşa etmek, aklı harekete geçirmek olduğunu açıklıyordu. Bu durum bir ayette şöyle ifade ediliyordu: ‘Biz Muhammed’e şiir öğretmedik. Bu ona yakışmaz da. Ona inen, ancak öğüt ve apaçık Kur’an’dan başka bir şey değildir.[52]

Kur’an, sesine kulak verenleri en içten bir kavrayışla tutuyor ve etkileyip yönlendiriyordu. Çünkü insanın fıtratına uygundu; fıtratına uygun şeylerden bahsediyordu. Gerçeği ifade ediyordu. Bu nedenle de ona kulak verip hitabına kalbini ve aklını açanlar en kısa zamanda onun boyasıyla boyanıyorlar; duygu ve vicdanlarında, ahlâk ve yaşayışlarında onun yaşayan örnekleri oluyorlardı. Bunun insanlar arasındaki en ideal tipi ise Resulüllah’tı. Kur’an, gerçekleri bütün açıklığıyla ve doğallığıyla, sebep ve sonuçlarıyla,, hayatın içinde yer alan doğallığıyla anlatıyordu. Hissedilen ama anlatmaya kelimelerin yetmediği, fark edilen ama akim kavramakta aciz kaldığı, akim kavradığı ama duyguların etkisinden kurtulamadığı yığınla özelliğe sahipti. îşte bu nedenlerden dolayı Araplar herhangi bir ayeti duydukları zaman kendilerini onu dinlemekten alıkoyamıyor, etkisine kapılmaktan kurtulamıyorlardı. Böyle olduğu içindir ki, .Utbe b. Rabia veya Velid b. Muğire anlaşma yapmak, bazı tekliflerde bulunup İslâm davetinin rotasını değiştirmek için görüştükleri Resulüllah’tan dinledikleri bir kısım ayetler karşısında etkilenmekten kendilerini engelleyememişlerdi.
Utbe b. Rabia, dinlediği ayetlerin bahsettiği azabın o anda kendisinin üzerine ineceğini sanmıştı.

Bu nedenle de yalvarıp Resulüllah’m susmasını istemişti. Kur’an dinleyenleri etkilediği için, müşrik eşraf, hac zamanı yaklaştığında, insanların Kur’an dinlemesini önlemek için propaganda yapmışlar; bu propagandaların etkisiyle bazı insanlar kulaklarına yün tıkayarak Mekke’ye girmek zorunda kalmışlardı. Kur’an’ı dinleyen insanların etkilendiğini ve onun çağrısına meylettiğini bildikleri için Kur’an’ın okunmasına engel olmaya çalışmışlar veya okunan Kur’an anlaşılmasın diye gürültüler yapmışlardı. Hatta daha da önemlisi, Resulüllah Kabe’nin yanında Necm sûresini okumaya başlayıpta secde ayetine geldiğinde secde edince, Mekke eşrafı istemeden dinledikleri Kur’an’ın ilâhî sesine kendilerini öylesine kaptırmışlardı ki, Resulüllah’la birlikte secde etmek zorunda kalmışlar, sonra da bu yaptıklarını “aslında biz o zaman putlarımıza secde etmiştik’ diyerek izah etmişlerdi. Mekke eşrafının Resulüllah’la birlikte secde ettiğini gören bir tüccarın Habeşistan’da ‘Mekke eşrafı Muhammed’e tabi oldu’ demesi ise oradaki müminlerin Mekke’ye geri dönmelerine neden olmuştu.

Müşrikler, bildirdiği gerçekleri yalanlamalarına, kendilerine sunduğu hayat tarzını reddetmelerine rağmen Kur’an’dan etkilenmişler ve etkilenmeye de devam ediyorlardı. Bu nedenledir ki, İslâm davetinin en katı düşmanları olan, insanları Resulüllah’ı dinlemekten alıkoymak, İslam davetini durdurmak veya saptırmak için bin bir türlü yöntemlere başvuran eşraf, birbirlerinden utandıkları için, çoğu zaman Kur’an’ı gizlice de olsa dinlemekten kendilerini akmıyorlardı. Bu konuda anlatılan bir rivayet ilgi çekicidir. Bir gece Ebû Süfyan, Ebû Cehil, Ahnes b. Şerik birbirlerinden habersiz bir halde Resulüllah’ın evine yaklaşıp, evin yakınında bir yere gizlenerek, Resulüllah’ın seslice okuduğu Kur’an’ı dinlemeye başladılar.

İslâm davetini şiddetle reddettikleri, Peygamberle ve Kur’an’la alay ettikleri için, Peygambere ve Kur’an’a yönelik bu ilgilerinin birileri tarafından fark edilmesi durumunda mahcup olmaktan çekmiyorlardı. Uzun bir süre Kur’an dinledikten sonra, evlerine girmek için sessizce ayrıldılar. Ancak yolda birbirleriyle karşılaştılar. Birbirlerine, gecenin bu geç saatinde nereden geldiklerini sordular. Önce yalan söylediler, ama yalanlarını anladılar ve birbirlerine karşı gerçeği itiraf edip Resulüllah’m okuduğu Kur’an’ı dinlemekten geldiklerini söylemek zorunda kaldılar. Buna üçü de şaşırdı. Birbirlerini uyarıp, bir daha böyle yapmamaları gerektiğini, halka kötü örnek olduklarını söyleyerek ayrıldılar. Her biri diğer iki arkadaşının verdikleri söze uyduğu inancıyla ertesi gün tekrar Kur’an dinlemeye gitti. Bir süre sonra birbirlerini fark ettiler. Bir kez daha birbirlerini uyarıp, bu yaptıklarının aralarında gizli kalmasını, bir daha yapmamaları gerektiğini söylediler. Ama sözlerine üçü de uyamadı ve ertesi gün tekrar Kur’an dinlemeye gittiler. Yine birbirleriyle karşılaştılar. Artık her şey açığa çıkmıştı. Dinledikleri şeyler konusunda konuşmaya başladılar.

Ahnes b. Şerik, Ebû Süfyan’a hitaben “Ey Uanzala’nın babası! Muhammed’den dinlemiş olduğun şeyler konusunda görüşün nedir?’ diye sordu. Ebû Süfyan ‘Vallahi işittiğim şeylerden bazılarında ne denilmek istendiğini anladım. İşittiğim şeylerden bazısını ise anlamadım, anlayamadım’ dedi. Ahnes b. Şerik aynı soruyu Ebû Cehil’e de sordu. Ebû Cehil’in sözleri inkârının gerekçesini dile getiriyordu: ‘Bizler Abdumenaf oğulları ile şan ve şeref konusunda yarışıp durduk. Onlar yemek yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar çeşitli görevler üstlendiler, biz de üstlendik. Onlar verdi, iyilik etti; biz de verdik, İyilik ettik. Develer üzerinde karşılıklı diz çöküp yarışanlar gibi yarışıp durduk. Şimdi onlar; ‘Gökten kendisine vahiy gelen bir peygamberimiz var’ diyorlar. Biz buna nasıl kabul ederiz? Onların bu çıkışlarına nasıl bir karşılık verebiliriz? Vallahi biz, ona asla inanmayacağız; onu asla tasdik etmeyeceğiz. Yapabileceğimiz tek şey budur. Abdumenaf soyuna itaat etmemiz olacak şey değil?
[51] Zuhruf sûresi, 43:43,44
[52] Yasin, 36:69
[53] Ibn İshak, Siyer, 249, 250; lbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, 1/337, 338; Zehebî, Tarihû’l İslâm, 11/93.
 
Üst