İstanbulun Yöresel Kıyafetleri,Gelenek ve Görenekleri

deniz feneri

Aktif Üye
UNUTULAN iSTANBUL GELENEKLERi
Eski İstanbul sakinlerinin ritüelleri, şehrin gizem dolu bir yanını daha ele veriyor. Kenti tanımak ve geçmişiyle yüzleşmek isteyenler için hazırlanan ‘İstanbul’un 100 Adeti’ kitabı, İBB Kültür A.Ş. tarafından hazırlandı. Kitaptan seçtiğimiz gelenekler, şehrin sosyal hayatına ışık tutuyor


MEKTEP SEYİRLERİ VE KAPAMA
Eski İstanbul’da ilkbahar geldiğinde öğrencileri mesire yerlerine götürmeye, “mektep seyri ve kapama” denirdi. Genelde Çırpıcı ve Veliefendi çayırlarında yapılan bu eğlencelerde, çocuklara etli pilav, bademli-sütlü helvalar yedirilir, çevredekilere de ikram edilirdi. Mesireye çıkma günü geldiğinde öküz arabalarının üzeri tenteyle örtülür, yastık ve pamuk şiltelerin etrafı defne yapraklarıyla süslenirdi. Mektep seyri alayına genelde veliler de eşlik ederdi. Arabaların önünde bugünün palyaçoları olarak adlandırılabilecek, yüzleri boyalı soytarılar geçer, çocukları eğlendirirdi. Mektep seyri alayının geçtiğini öğrenen halk sokağa çıkarak eğlencelere eşlik edip çocukları yolculardı. Bu adetin bir adının da “kapama” olmasının sebebi ise, okulun kapanma döneminde taş mekteplere verilen kapama paralarıydı. Mektep seyirlerinin masrafı bu paradan sağlanır, okul kapandığında bu paralarla alınan ayakkabı ve giysiler fakir öğrencilere dağıtılırdı.

BEYAZIT DUTLUĞU
İstanbul halkı, Bayezid Camii’nden ötürü meydandaki ağaçların ve meyvelerinin şifalı olduğuna inanırdı. Eski İstanbullular konuşmayan, kekeme olan veya dili tutulan çocuklarını bu dutluğa getirir, dilleri düzelsin diye şifa niyetine dut yedirirlerdi.

18’inci yüzyılın sonlarına kadar Beyazıt Meydanı’nda 40 kadar dut ağacı vardı. Haziran ve temmuz aylarındaki “dut zamanı” boyunca, İstanbul halkı şifalı dutlardan yemek için meydana gider, Beyazıt bu dönemde en hareketli zamanlarını yaşardı. İstanbul halkı, buradaki ağaç ve meyvelerinin şifalı olduğuna inanırdı. Eski İstanbullular konuşma bozukluğu yaşayan çocuklarını buraya getirir, şifa niyetine dut yedirirlerdi. Bunun yanında kulunç rahatsızlığı çeken İstanbullular da cuma sabahları Bayezid Hamamı’na gelir, ayaklarını dut dallarına basmış çocuk hafızlar bu hastaların sırtlarını çiğnerlerdi. Beyazıt’taki ağaçların gövdesine de saygı gösterilirdi. Herkes bu ağaçlara çıkıp dut toplayamazdı. Bu işi yapmak için 40 kişi seçilirdi. Bu gençler dut zamanı boyunca abdest aldıktan sonra namaz kılar, ilahiler eşliğinde meydanı dolaştıktan sonra dutları silkelerdi. Sonra da gümüş kepçelerle “Sultan Bayezid-i Veli ruhuna” diye bağırarak dağıtırlardı.

ATEŞ GECESİ
İstanbul Rumlarının 24 Haziran’da meydan ve açıklıklarda büyük ateşler yakarak kutladığı “ateş gecesi”, Ayios Yuannis adına düzenlenirdi. Rumlar bu gecede dans edip şarkılar söyleyerek ateşin üzerinden atlar, bunu uğur sayarlardı. Yahudiler arasında da ateş gecesine benzer bir adet vardı. Kamış bayramının son günü, büyükçe bir ateş yakılırdı. Hahamların eski elbise ve kuşaklarından yapılan meşaleleri Yahudiler yakar ve dualar, ilahiler eşliğinde dolaşırlardı.

BÜLBÜL DİNLEME ADETİ
Eski İstanbul’da bülbülleriyle ünlü birçok yer vardı. İstanbul halkı, biri Üsküdar, diğeri Eyüp’te bulunan ve Bülbülderesi adıyla anılan iki mesire yerine giderek bülbülleri dinlemeyi adet edinmişti. Bunun dışında bazı mehtap seyri davetleri, bülbül dinlemek üzere ertesi güne sarkıtılır, ayrıca bülbül yatağı olan bağ, bahçe ve korulara yakın oturanlar, uzak semtlerdeki yakınlarını sırf bülbül dinlemeye davet ederlerdi. İstanbul’da bülbülleriyle ünlü yerlerin başında Çubuklu, Göksu, Alemdağ, İstinye, Emirgan, Eyüp, Üsküdar ve Kanlıca’daki bahçe ve korular geliyordu.

MÜJDECİ
İstanbul’da I. Dünya Savaşı’na kadar süren, hacca gidenlerin yolda soygun, salgın gibi felaketlere uğrayıp uğramadıklarını, başlarına iş gelip gelmediğini, hac görevlerini tamamlayıp sağ salim Şam’a varıp varmadıklarını öğrenmek üzere müjdeci gönderme adeti vardı. Surre alayıyla beraber İstanbul’dan yola çıkan müjdecibaşı, ikinci müjdeci ve diğer müjdecilerin İstanbul’a dönüşü sevinçle karşılanır, hacca gidenlerin durumları hakkındaki bilgiler bu insanlardan alınırdı.

SEYR-İ BAHAR
İstanbulluların ilkbaharda kırlara çıkma adetine “seyr-i bahar” denirdi. Bu adet, özellikle Lale Devri’nde bir tutku halini almıştı. Seyr-i bahar için tercih edilen yerler, Kağıthane Mesiresi, Boğaz köyleri, tepeler, Küçüksu ve Göksu Vadileri, Sultaniye ve Baltalimanı Çayırı’ydı. İnsanlar gruplar halinde şarkılar, türküler söyler, şairler yeni yazdıkları kasideleri, bahariyeleri okurlardı.
Seyr-i bahar için Kağıthane Mesiresi’ne gidenler önce Eyüp Sultan’ı ziyaret eder, çarşıdaki aşçı dükkanlarında Eyüp kebabı, üzerine de Eyüp kaymağı yedikten sonra yanlarına da nevale alarak, Karaağaç ve Bahariye’de dolaşmaya çıkarlardı.
 

deniz feneri

Aktif Üye
İstanbul'un Eski Yöresel Kıyafetleri ve Özellikleri
kadin_kiyafetleri.jpg

O zamanın kadın kıyafetleri de Kalübela’dan beri devam edegeldiği gibi yaşlılarda başka tazelerde başka çocuklarda yine başka. Yaşlılar ve orta yaşlılar aşağı yukarı aynı kıyafetteydi. Ev halleri ile sokak halleri ayrıydı. Ev içinde: başta oyalı yemeni veya beyaz tülbentten üstüne dokuma bezden hilali gömlek; üzerine parmak dikişli kolsuz pamuklu; daha üzerine yaz ise basmadan kış ise pazen veya Rus fanilasından tek cepli entari. Belde kukadan örme üç parmak eninde başı püsküllü kuşak. Kışın en üste yine parmak dikişli hayderi yakalı hırka.

Sokağa çıkıldığı vakit: Yaşmak devrinde kaşmer veya Engürü (Ankara) sofundan uzun yakalı dört peşli babayani renkte ferace giyilir başa hotoz üstüne altlı üstlü yanları yelkenli ve kokorozsuz (süssüz göşterişsiz) bir çift kalın yaşmak sarılırdı. Çarşaflar Şam ve Halep işi düz siyah ipekli Avrupakari olursa koyurenk satendöliyondan beli büzmeli peçeye gelince siyah ve kalındı. Ayakta bir parmak topuklu rugan lastrin veya karamandolu çekme terlik gözde gözlük bir elde şemşiye öbür elde ufak bir çanta veya torba bulunurdu.
kadin_kiyafetleri1.jpg


Tazelerde: En içte yazsa pamuktan kışsa yünden göğsü memelikli yarım kollu fanila üstünde yakası pamukaki ile sarma işlemeli yerden bir karış kalkık patiskadan dekolte gömlek. Bunun üzerine yünden örme veya kalınca yünlü kumaştan mamul belden büzmeli iç etekliği. Daha üzerine gene mevsime göre patiskadan veya faniladan göğsü sıkı tutmaya ve kaldırmaya yarayan önü sık düğmeli yelek. Kaşmerdikozdan kimisi kloş kimisi yarım kloş kimisi yanları pastalı eteklik. Etekliğin üstüne bluz. Bluzdan sonra da itiyada (alışkanlığa) göre kısa kürk astragan veya karakülden bolero kolları ve yakası şal taklidi kadife hırka.

Başlara çok dikkat edilirdi ve zamanla çok çeşitleri yapıldı. Mesela alında kahkül yanlarda favori tepede topuz.. Alın kabarık altında tel ponpon üstünde topuz.. Saçlar toplu ortadan ikiye ayrık ve maşa ile kabartılmış ensede topuz...
Yüzde allık pudra gözde sürme kaşta kozmetik. Fazla tuvalete düşkün olanlar pembe veya beyaz mayi üzerine pudra geçirirler aşağı takım ise yağlı düzgün sürerler rastık çekerler püskürme ben kondururlardı.
kadin_kiyafetleri2.jpg



Düğünlerde bayramlarda teklifli ziyaretlerde giyilen giysiler ağırdı. Ekseriyetle dallı ve kabuk gibi nakışlı zemini parlak satenlüksten açık renk ipekliler giyilirdi. Bunlar enli ipek dantelalarla müzeyyen (süslü) yakanın dekolte kısmı zayıflarda gene tülgrekle bileğe kadar örtülü etlilerde çıplaktı. Podösüet (süet) veya güderiden uzun elbise kullanılır görmemişler arasında üstüne müteaddit (çok sayıda) yüzük takanlar da olurdu.
Zayıflar göğsü kabarık göstermek için hazır satılan göğüslükler koydukları gibi bir zamanlar belden aşağı arkaya turnür bağlamak modası da takip edilmişti.
kadin_kiyafetleri3.jpg


Böyle pür tuvalet tazelerin çorapları bagetli ve beyaz ipek iskarpinleri ponponlu ve atlas ökçeleri ortaydı. Şimdiki uzun ökçeler daha meydanda yoktu. Bu mutavassıt (orta) ökçeler de bile rahatsız olunduğu doğru dürüst yürünemediği söylenirdi. Tazelerin hariç kıyafetleri önceleri ferace sonra çarşaf sayfiyelerde ise maşlah yeldirme kaşpuşiyerdi. Ferace düz renk ipekliden yapılır yaka içine renge uygun sura astar konur yaka ve kol kenarlarına ağır motifler boncuklu ve saçaklı harçlar dikilirdi. Bunların en son moda ve alasını Çarşıiçi’ndeki terzi Anastas yapardı. Bir feraceye altın para yirmi yirmi beş lira sarfedildiği vaki idi.
Evvelleri peçeler kalın çarşaflar dallı ve yollu ipeklerden uzun ve kloş pelerinli yerlere kadar etekli etrafı fırça şeritli iken gitgide peçeler inceldi; çarşaf kumaşları hafiflendi ve pelerinler dirseğe kadar kısaldı.
Başlar topuz altından kurdela ile bağlanıp iğnelerle türlü şekle sokuldu. Maşlahların en ağırı Halep Şam ve Bağdat’ın sırmalı maşlahlarıydı. Bunların yolluları vardı ki ense kısmındaki som sırma mihrapları pırıl pırıl altın gibi parlardı. İpekli ve yünlü kumaşlardan da evden maşlah dikildiği üstlerinin ipekle sırma işlendiği de çoktu.


****************************************


Bayanlarda ;
Nezgep : Başa takılır. Hem süs hem de başa takılan bürgü ve saçları tutmaya yarar. Eski Türk motifleri ile işlidir.
Yengil : Nezgep' in çene altından geçen parçasıdır. Dört bağdır. Türk motifleri ile süslüdür.
Bürgü : Nezgep' in üstüne örtü olarak takılır. Nezgep' in ön işlemesini kapatmaz iki kenarı oyalı olan bürgü bürümcükten yapılır.
Yakalı Gömlek : Ketenden yapılan gömlek yakası da eski Türk motifleri ile süslüdür , yaka ilik altını diye adlandırılan ve yakayı birbirine tutturan bir altın lira ile tutturulur.
Altıparmak Üç Etek : Göyneğin üzerine giyilir, ayak bileklerine kadar uzundur. ceket yerine geçen üç etek yırtmaçlı olup Kırmızı -Sarı renkte olanına Fındıklı, Bordo renginde ince çizgili olanına Üç Etek denir.
Darabulus veya Yün Kuşak : Bele takılır. Özelliği elbiseyi tutturmak ve kadını dolgun göstermek içindir. İpekten yapılmıştır.
Peşkir : Kuşağın üzerine tutturularak cep görevini gören bir önlüktür.
Paçalı İşlemeli Don : Ketenden (Bürümcükten) yapılır. Ayak bileklerine gelen yerleri nezgep' e olduğu gibi işlemelidir. Bacağa giyilir.
Yün Çorap : Koyun yününden yapılır. Az görülmesine rağmen işlemeli olanları da vardır.
Çarık : Ayağa giyilen dana derisinden yapılmış ayakkabılardır.
 

deniz feneri

Aktif Üye
Yöresel Yemekler

Osmanlı mutfağının lezzetlerini çoğunlukla içerir. Tüm yurdun mutfaklarından lezzetler almıştır. Tipik bir Türk lokantasında ekmek, taze servis yapıldığından kızarmışı bulunmaz. Yemeklerde yağ ve domates salçası bol kullanılır. Kuzu, koyun veya dana eti ilave edilen çeşitli sebzeler esas yemeklerdir. Pilav, börek çeşitleri, bulgur, kuru fasulye, zengin zeytinyağlı sebzeler yan öğünler olarak servis yapılır. Köfte ve şiş kebabı, döner kebap veya acılı, yoğurtlu, patlıcanlı diğer kebap çeşitlerinin makbulleri özel kebapçılarda bulunur. Hamur tatlıları, baklava, kadayıf ve benzerlerinin hakiki lezzetlisi, bu işi bazen birkaç nesildir devam ettiren küçük dükkanlardan temin edilir. Ninelerimiz, annelerimiz ise tatlılarını çoğunlukla kendileri yapmayı tercih ederler. Mayıs-Eylül ayları balık avlanma yasağı olduğu için İstanbul’a has güzelim lezzetli balıkların tazesini öteki aylarda tatmak gerekir.

Neleri İle Ünlü?

Topkapı Sarayı, Sultanahmet ve Süleymaniye Camileri, Yerebatan Sarnıcı, Kapalıçarşı, Mısırçarşısı, İstiklal Caddesi, Dolmabahçe ve Çırağan Sarayları,
Yıldız-Gülhane – Emirgan Parkları, Çamlıca Tepesi, Prens Adaları, Rumeli Hisarı, Haliç Piyerloti, Kız Kulesi, İstanbul Boğazı, Minyatürk, İstanbul Surları,
Galata Kulesi, Sultanahmet Meydanı, Aya İrini Müzesi, Eyüp Sultan Camii, Boğaz Köprüleri, Bozdoğan Kemeri, Fener Rum Patrikhanesi

İl İsmi Nereden Geliyor?

MÖ. 658 yılında Megara kralı Byzas tarafından kurulduğundan bu şehre kurucusundan dolayı Bizantion adı verilmiştir.
Roma imparatoro Marcus Avrelius döneminde imparatorun manevi babasının adıyla “Antion" olarak anıldı. Bizans İmparatoru Konstantin bu şehri yeniden kurunca buraya kendi adını verdi. Şehre “Konstantin veya Konstanpolis" adı verildi. Araplar “Kostantiniye, Romalılar Konstantinopolis" demişlerdir. Daha sonra bu ismin kısaltılmış şekli olan “Stin-polis" deyimi kullanıldı. İşte İstanbul bu “Stin-Polis" şehrinden türetildi. Türkler burayı alınca Müslüman şehir anlamında “İslambol" adını verdiler. Fakat daha sonra İstanbul olarak değiştirildi.
 
Üst