Âlem Nedir? Âlemlerin Türleri Ve En Büyük Âlem

MURATS44

topragizbiz.com
ÂLEM
Dünya
Kâinat, mahlûkât, mevcûdat, mümkinât mâsivâ, felek, yaratılmışların tümü, kısacası Cenâb-ı Allah'ın dışında kalan ve yeryüzü ile gökyüzündeki maddî, manevî bütün eşya ve varlıklar. Kâinat, bütün yaratılmışlar, havadis, evrende var olan her şey âlemi oluşturmaktadır. Kâinattaki bütün varlıkların her bir türü de ayrı bir âlem oluşturmaktadır. Cinler âlemi, ins âlemi, ruhlar âlemi, hayvanlar âlemi, melekler âlemi... gibi. Bu saydığımız âlemlerin her biri de kendi arasında bir çok âlem ve türe ayrılmaktadırlar. Bütün bunlar yani kâinat, kendisinden başka bir varlığın mevcut olduğuna tanıktır. Bunlar Allah'ın varlığının en büyük delili ve alâmeti olduğundan dolayı âlem adını almıştır.

Kur'an "Âlemlerin Rabbi" derken, kâinattaki bütün varlıklar ve sınıflar olan "Âlemîn"i kasdetmektedir. Âlem kelimesi genellikle Kur'an-ı Kerim'de çoğul olarak kullanılmaktadır. Bunun yanında İslâm, dünya ve ahiret âlemleri olarak da iki ayrı âlemden söz etmektedir. Dünya ve ahiret âlemleri içinde bulunan bütün varlıklar o âlemi oluşturmakta; hepsi birden ise kâinatı meydana getirmektedir. Bunların da yaratıcısı Allah'tır.

Dünya ve ahiret âlemleri ele alındığında kelime itibariyle yakın manasına gelen dünya önce; sonra anlamına gelen ahiret ise, sonra yaşanacak bir âlemdir. Dünya âleminin diğer adı "fâni" yani "geçici âlem"; ahiretin diğer adı ise "bâkî âlem"dir. Bu iki âlem yalan âlem (dünya) ve gerçek âlem (ahiret) şeklinde kullanıldığı gibi, mükellefiyet ve sorumluluk dünyası ceza ve mükâfaat âlemi şeklinde de ifade edilmektedir. Dolayısıyla dünya ilk âlem, ahiret de son âlem oluyor.

Cenâb-ı Hakk A'râf suresinde;

"Şüphesiz Rabbiniz yeri, göğü altı günde yaratan, sonra Arş'a hükmedendir. O, gece ile onu durmadan takip eden gündüzü bürür. Emrine âmade olan Güneş, Ay ve yıldızları da yaratmıştır. İyi biliniz ki yaratmak ve (insanlara) emretmek yalnız ona özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah yüceler yücesidir." (A'raf, 7/54)

buyurarak kâinatın, âlemin nasıl yaratıldığını, bunun yönetiminin kimin elinde, hükmetme hakkının kimde olduğunu bildirerek âlemin ikiye ayrıldığını, bunlardan birinin "Emir âlemi", diğerinin "Halk (yaratma) âlemi" olduğunu ifade buyurmaktadır.

Emir âlemine, ğayb, melekût, ceberût rûhânî, nûrânî, ulvî ve manevî âlem adı verildiği gibi, halk âlemine de şehâdet, mülk, zulmânî, cismânî, maddî ve süflî âlem (denir); her iki âlem birlikte ve aynı anda mevcut bulunmaktadır. Emir âlemi rûhânî ve mânevî alem denilmektedir. Emir ve halk alemleri yaratıldıktan sonra içiçe olmuş insanın bu iki âlemdeki ilişkileri de birbirleriyle sürekli münasebet halinde bulunmuştur. Şu halde halk âlemi maddî ve cismânîdir. Bunun için aynı zaman ve mekân içinde birlikte bulunmaları mümkün olmaktadır. Aynen ruh ile bedenin birlikte bulundukları gibi. Emir, yani ruhânî âlem zaman ve mekâna gerek duymamaktadır. Mutasavvıfların üzerinde durdukları âlem budur. Onlar rûhânî âleme sâlih amel, ilhâm, aşk ve keşf ile nüfuz etmeye çalışmaktadırlar. Mutasavvıflar birçok hususta 'felsefe'nin etkisinde oldukları için âleme bakışları da felsefi ekollerin görüşlerini yansıtır.

Alem hakkındaki görüşleri daha çok Yeni Eflâtuncuların görüşüne benzemektedir. Bunun için âlemdeki beş mertebeden söz ederek bunlara "Hazarât-ı Hamse" adını verirler. Onlara göre âlemin beş ayrı mertebesi vardır:

1.
Ulûhiyyet Mertebesi.
2. Ruhlar mertebesi (Emir âlemi),
3. Misâl âlemi,
4. Cisim âlemi,
5. İnsan-ı Kâmil (olgun insan).

İslâm mutasavvıf ve düşünürleri bu çerçeve içinde meseleyi değerlendirirken beş ayrı kanaat ileri sürmüşlerdir:

1.
Bu âlem var olması imkân dahilinde olan âlemlerin en iyisidir. Bundan daha güzelinin yaratılması mümkün değildir. Buna "mutlak iyimserlik" denir.

2. Bu âlem var olması imkân dahilinde olan âlemlerin en kötüsüdür. Ebû A'lâ el-Maarri'nin savunduğu bu görüşe de "mutlak kötümserlik" denir.

3. Bu âlemde iyilik ve kötülük bir arada mevcuttur. Fakat iyilik daha çoktur. Onun içinde buna "nisbî iyimserlik" adı verilmiştir.

4. Bu âlemde iyilik ve kötülük bir arada mevcuttur. Fakat kötülük iyiliğe nazaran çok daha fazladır. Buna da "izâfî karamsarlık" denir.

5. Bu, çözülmesi asla mümkün olmayan bir problemdir. Onun için insanlar bu hususta görüş belirtemezler. Dolayısıyla çekimser kalınıp "bu konuda tavakkuf etmek gerekir", denilmektedir.

Filozofların âlem hakkındaki görüşlerine gelince; Yunan filozofları bu meseleyi çözmek için çok uğramışlardır. Yunan filozoflarının âlem hakkındaki görüşlerine İslâm filozofları da çok büyük önem vermişlerdir. Aristo bu kâinatın ezelî olduğuna inanıyordu. Ona göre, bu âlemin şekil itibariyle değil de asıl maddesi ezeli idi. Bunun aslî maddesi önceden mevcut olup Allah buna sonradan şimdiki şeklini vermiştir. Bu yaratmadan sonra da âlem kendi kendini yönetmiştir.

Eflâtun ise meseleye daha değişik bakmıştır. Ona göre biri ideler, diğeri gölgeler âlemi olmak üzere iki âlem var olup, bunlar birbirlerine bağlıdır. Duyu organlarımızla algıladığımız madde âlemi ideler âleminin bir gölgesidir. Dolayısıyla bu maddî âlemin varlığı ideler âlemine bağlıdır.

İslâm filozofları ise, eski Yunan felsefesini, İslâm'ın kâinat hakkındaki ahenk anlayışı ile mezc ederek İslâm'a sokmuşlardır. Buna bağlı olarak, Kâinatın ezelî olduğu inancını taşıdıklarından dolayı İmam Gazzâlî ve İbn Teymiyye gibi Ehl-i Sünnet çizgisini koruyan âlim ve düşünürler filozofları tekfir etmişlerdir. Farabî, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi filozoflar akıl âlemi, nefis âlemi ve tabiat âlemi gibi üç ayrı âlemden söz etmektedirler. Bunlara karşı İslâm'ın saf ve gerçek akîdesini korumağa çalışan İmam Gazzâlî ise, Mülk âlemi, Melekût âlemi ve Ceberût âlemi diye üç âlemi kabul etmiştir.

Âlem-i A'lâ: En yüce âlem demek olup kâinatı yaratan Rabbü'l-âlemînin Rubûbiyet âlemidir.

Âlem-i Berzâh: Berzah, iki şey arasına giren engel, iki nesneyi birbirinden ayıran şey demektir. Dünya ile ahiret arasına girdiği için ölüm ânından kıyamete, insanların tekrar dirilmelerine kadar geçecek olan zamana da erzah denilmiştir.

İslâmî bir terim olarak âlemi berzah ise insanların ölüm anından itibaren ruhlarının gittiği ve kıyamete kadar geçici olarak bulunduğu yere denir. (Ö.N. Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelam, s. 247). Bu, ahiret hayatının ilk merhalesidir.

Ölümle beden hayâtiyetini kaybeder. Fakat ruh ölmez. Ruh bedeni terkedince daha üstün bir âlem olan âlem-i berzaha intikâl eder. Kıyamette, insanların tekrar diriltilmesine kadar orada kalır.

İnsan ruhunun üç safhası vardır:

a.
Dünyada bedenimizdeki durumu,
b. Öldükten sonra âlem-i berzahdaki durumu,
c. Ahirette, tekrar dirilme ile başlayan durumu.

Dünyada ruhumuz bedenimizle beraberdir. Mutluluk ve mutsuzluğu, keder ve sevinci ruhumuz bedenimizle beraber tadar. Ahirette, tekrar dirilince de durum böyle olacaktır.

Âlem-i berzah'da ise azap ve nîmeti tadan sadece ruhtur. Gerçi insan bu dünyada yaptığı iyi veya kötü amelinin karşılığını ahirette tekrar dirildikten sonra görecektir. Ama berzah âleminde de bunu az veya çok tadacaktır.

Kur'an-ı Kerîm'in bildirdiğine göre, âlem-i berzahda Firavun ve yandaşları gibi kâfirler azap görecekler (bk. Mü'min, 40/45-46), güzel amel işleyen müminler ise Allah'ın mükâfat ve nîmetine mazhar olacaklardır. (bk. Âl-i İmran, 3/169-171).

Ruhun âlem-i berzahdaki durumu, insanın uyku hâline benzetilebilir. İnsanın uyku hâli nasıl ki yaşayışla ölüm arasında başka bir âlemdir; bunun gibi âlem-i berzah da dünya hayatı ile ahiret hayatı arasında ve fakat tamamen değişik bir âlemdir.

Âlem-i Ceberût: Tasavvuf; bir terim olarak Ceberût; cebir ve zorlama demektir. İlâhî kudret ve iradenin etkili olduğu âleme ceberût âlemi adı verilmiştir. Burada insan veya başka hiçbir 'mahlûk'un güç ve iradesi etkili değildir. Kelime olarak İbrânice'de kudret anlamına gelen "Geburah" kelimesinden geldiği bilinmektedir. Ceberut âlemi; mülk âlemi ile melekût âlemi arasında kabul edilmektedir. Yani orta âlem olan Ceberût âlemi, üstte olan Lâhût âlemi ile altta olan Melekût âleminin ortasıdır. (Cürcanî, Kitabu't-Ta'rîfât, Ceberût mad.) Bu da Eflâtun'un ideler âleminin aynısıdır.

Başka bir tarife göre ise, Ceberût Âlemi Allah'ın takdîrinin yâni 'kaza'sının bulunduğu yerdir.
Uzay
Âlem-i Emr: Maddî olmayan, akıl ve hisle kavranmayan âlemdir. Âlem-i Emr ile Âlem-i Halk'ın üstündeki her şey akla ve hisse kapalıdır. Ruh ve Melekler bu âleme dahildir.

Buna Âlem-i Ğayb ve Âlem-i Melekût adı da verilmektedir.

Âlem-i Ervâh: Ruhlar âlemi demek olup insan ruhlarının beden vasıtasıyla dünya hayatına kavuşmadan ve öldükten sonra bulundukları yere verilen isimdir. Dünyaya gelip insanın bedenine giren ruh daima bu aslî vatanını özlemektedir. Bu ayrılık döneminde yani dünyada insan bedeninde bulunurken garîb sayılır. Burada yaratılmış bulunan ruhlar, hem kendilerini hem de diğer ruhları tanırlar.

Âlem-i Esmâ' ve Sıfat: Cenâb-ı Allah'ın isim ve sıfatlarının oluşturduğu âleme verilen isimdir

Âlem-i Halk: Mahlûkât yani yaratılmışlar âlemidir. Âlem-i Emr'in karşıtı olan Âlem-i Halk; madde, eşya ve a'yan âlemidir. Burada sebep-sonuç ilişkisi geçerli olup her şey akıl ve duyu organlarıyla bilinebilir. Âlem-i Halk, Alem-i Emr'e bağlıdır. Çeşitli sebep ve hikmetlere binâen tedricî bir şekilde yaratılmıştır. Buna aynı zamanda Âlem-i Mülk veya Âlem-i şehâdet de denilmektedir.

Âlem-i Kübra: En büyük âlem anlamında olup buna Âlem-i Ekber adı da verilmektedir. Âlem-i Suğrâ'nın aksi olarak görülen Âlem-i Kübrâ'ya dış görünüşe göre kâinat denmektedir. Buna göre Âlem-i Suğra da insanın kendisidir. Bunun için felsefe ve tasavvufta bu iki âlem şöyle ifade edilir: "Âlem büyük bir insandır. İnsan ise küçük bir âlemdir." Bu da insan yapısı ile kâinat arasındaki benzerlikten kaynaklanmaktadır. Zîra insan maddî bir vücûda, duyan bir ruha ve düşünen bir akla sahiptir. İnsanı kuşatan kâinat da bu üç âlemden ibarettir.

Âlem-i Melekût: Tasavvufi bir tabir olup, Âlem-i Mülk ile Âlem-i Ceberût'tan sonraki âlemdir. Buna 'Ğayb Âlemi' adı da verilir. Mana ve ruh âlemidir. İslâm filozof ve mutasavvıflarına göre Melekût âlemi duyularla algılanan kâinatın dışında kalan, yalnız düşüncede yaşayan ve görünmeyen varlıkların bulunduğu âlemdir.

Âlem-i Misâl: Ruhlar âlemi ile cisim âlemi arasında bulunan bir geçiş âlemidir. Bunun diğer adı "Alem-i Berzah"tır.

Âlem-i Mülk: Âlem-i Halk olarak da bilinen Âlem-i Mülk dünyanın kendisidir. Buna Âlem-i Şehâdet de denilmektedir.

Âlem-i Suğra: En küçük âlem demektir. Bu da insanın kendisidir. Âlem-i Kübrâ'nın karşılığı olarak kabul edilir. İnsan küçük âlem; âlem ise, büyük insandır. İnsan ile kâinat arasında ilişki kuranlar kâinatta var olan her şeyin bir benzerinin insanda da var olduğunu kabul etmişlerdir. Bu da bir felsefe ve tasavvuf tabiridir.

kainatbd8704bd86e1c950.jpg


Alem, Alem-i Emir, Alem-i Misal, Alem-i Gayb, Alem-i Berzah gibi alemler ne demektir?​


Âlem: Kâinat, mevcudat, bütün cihan, Allah’ın varlığına delil olan, alâmet teşkil eden her şey, gibi anlamlara gelir.

Âlem için, “mahlûkat, kâinat, masiva, mümkinat” gibi mânâlar veriliyor. Şu var ki, “varlık âlemi, yahut mümkinat âlemi” dediğimizde, “âlemin” bütün bunları içine aldığını, dolayısıyla da bunların hiçbirinin onu tek başına ifade edemediğini biliyoruz.

Öyleyse nedir âlem? Allah’ın varlığını gösteren O’nun birliğine delâlet eden, O’na işaret eden her şey.

Şu görünen âlemde birbiri içerisinde faaliyet gösteren, her biri ayrı bir dil ile Rabbini tespih eden ve O’nun varlığını aklı başında olanlara ders veren nice âlemler mevcut.

Her zerre bir âlemdir ve kendi sahibini, yaratıcısını bildirir. Lâkin, biz âlem denince fertlerden çok, bunların bir araya gelmesinden hâsıl olan toplulukları, kütleleri, sistemleri, türleri anlıyoruz.

Âlem-i Emir: Sâdece bir emr-i İlâhî ile işlerin hemen olduğu âlem. Yaradılışa ait kanunlar âlemi.

Âlem hakkında yapılan değişik sınıflandırmalardan biri: Halk ve emir âlemi. Emrin iki manası var: “İş” ve “kumanda.” Âlem-i emir denilince daha çok emrin ikinci mânâsı üzerinde durulur. Zira birinci mânâ ile Allah’ın icraatlarına, “yaratma, suret verme, hayatlandırma" gibi fiillerine “emir âlemi” demek gerekir. Uygulamada böyle denilmiyor.

Âlem kelimesini, Allah’ın varlığına, sıfatlarına ve fiillerine delâlet mânâsıyla anladığımızda, emir âlemini de, halk âlemini de mahlûk olarak biliriz. Evet her iki âlem de mahlûktur. Şu var ki halk âlemi emir âlemiyle idare ediliyor. Emir âlemi, zamana ve mekâna bağlı değil. Şu kâinatın görülen ciheti halk âleminden, onun idaresiyle ilgili kanunlar manzumesi ise emir âlemindendir.

Üzerine bastığımız şu toprak tabakasına bakalım. Onda göremediğimiz bir de yerçekimi kanunu var. İşte o kanun emir âleminden, toprak ise halk âlemindendir.

Güneş halk âleminden, cazibesi ise emir âlemindendir. Beden halk âleminden, ruh ise emir âlemindendir.

Bediüzzaman Hazretleri “mevcut ruhun” da “makûl kanunların” da âlem-i emirden olduklarını beyan etmekle bu konuya açıklık getirir.Yine, “Kalb de bir arştır.” demekle, arşın emir âlemine merkez olduğuna işaret eder. Bedenin idaresiyle ilgili emirler nasıl kalpten çıkıyorsa, bütün maddî âlemler de arştan idare ediliyorlar.

Âlem-i Berzah: Berzah âlemi, Kabir âlemi.

Bu dünya ile âhiret âlemi arasındaki geçiş âlemi. Bu âleme kabir âlemi de deniliyor. Ruhlar haşre kadar bu âlemde kalıyorlar.

Resulûllah Efendimiz (asm.) kabri, “cennet bahçelerinden bir bahçe” olarak tasvir ediyor İmanla göçen ruhlar o âlemde cennet bahçelerini seyrediyorlar. Cennette görecekleri lezzetlerin bir kısmını bir derece tadıyorlar bu âlemde. Bu kadarı bile dünya lezzetlerinin çok üstünde.

Mü’min için dünyadan cennet’e köprü, küfür ehli için ise cehennem azabının ilk numunelerinin tadıldığı azap karakolu. Bu azap dünya azabından daha şiddetli, ama cehennem azabından daha hafif. Bu yönüyle kabir, küfür ehli için, dünyadan cehenneme köprü.

Âlem-i Gayb: “Görünmeyen alem.” Âlem için çok değişik sınıflandırmalar yapılır. Bunlardan birisi de şehadet ve gayb âlemi şeklinde.

Şehadet âlemi, duyu organlarımızla şahid olduğumuz hissettiğimiz âlem; gayb âlemi ise aklımızla bildiğimiz, kalbimizle tasdik ettiğimiz, fakat mahiyetini kavrayamadığımız âlemdir. Şu varlık âleminde bu iki âlem iç içe bulunuyor. Bir başka ifade ile şehadet âleminin arkasında daima gayb âlemi görünüyor.

Beden şehadet âleminden; ruh ise gayb âlemindendir. Şu kâinat şehadet âlemi; onun arkasında işleyen kanunlar manzumesi ise gayb alemindendir.

Âlem-i Misal: Rüyâda görülen âlem. Dünyada mevcud bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef'âlin aynısı ile müretteb ve mütekevvin olan bir tarzı veya âlem-i ruhâninin bir nev'i.

Âlem-i misâl, ruhlar âlemi ile cisim âlemi arasındaki geçiş âlemi diye tarif edilmiş. Diğer âlemlerin olduğu gibi bu âlemin de küçük bir misali insanda mevcut. Nur Külliyatından, bu misalin, “hayal” olduğunu anlıyoruz. Daha önce gittiğimiz bir beldeyi hayâlimizde canlandırdığımızda, hayal âlemimizde o şehrin bir misali teşekkül eder. İşte bu şehrin aslı âlem-i şehadetten, hayaldeki şekli ise âlem-i misâldendir. Bir aynanın karşısında durduğumuzda iki şahıs karşı karşıya gelir. Bunlardan birisi hakiki, ikincisi ise misalîdir.

Bu misallerin ışığında diyebiliriz ki, şu gördüğümüz âlemdeki her şeyin, her hâdisenin bir misalinin mevcut olduğu ayrı bir âlem var. Ve o âleme, âlem-i misal deniliyor. Misal âlemi, ruhlar âleminden daha kesif; şu âlem-i şehadetten ise daha lâtiftir. Bu mahiyetiyle, iki âlem arasında bir berzah gibidir.

Âlem-i Mülk ve Melekût: Mülk, dış alem, melekût ise iç alem demektir. Bir kâğıda, rengi itibariyle beyaz, şekli yönüyle dikdörtgen dememiz gibi, birbirinin aynı olan bir kısım âlemleri de ana özellikleri itibariyle ayrı isimlerle yâd ederiz.

Nurlarda geçen “Her şeyin dışına mülk, içine ise melekût denir” ifadesine göre, şu görünen şehadet âlemi, aynı zamanda mülk âlemidir. Görünmeyen emir âlemi, melâike âlemi, âhiret âlemi gibi bütün âlemler de melekût ile ifade edilirler. Bazı âlimlerimiz insan bedeninin mülk, ruhunun ise melekût olduğunu ifade ederken, diğer bir kısmı bedenin görünmeyen kısımlarını da gayb, dolayısıyla melekût olarak kabul ederler.

Buna göre, “Her şeyin melekûtu onun elindedir.” (Yasin, 36/83) mealindeki âyet-i kerimeyi iki şekilde anlayabiliyoruz. Her şeyi idare eden görünmez kanunlar, sistemler hep Allah’ın kudretindedir ve O’nun takdiriyle vazife görürler. Bedeni idare eden ruh gibi.

İkinci mânâ: Hiçbir mahlûk kendi iç cihetine el ulaştıramaz, güç yetiremez. Bizim içimizi de, hayvanın içini de, ağacın içini de, denizin içini de, hep Allah idare etmektedir.

Âlem-i Asgar: Daha küçük âlem. En küçük âlem. İnsan, kainattan süzülmüş bir özet olduğu için küçük alem denilmektedir.

Âlem-i Ceberut: Âlem-i azamet ve kudret. Bununla âlem-i esmâ ve sıfât kasdolunur. Muhakkıkların ekserisine göre bu, âlem-i evsattır. Yâni üstte olan Lâhut âlemi ile altta bulunan melekut âlemi arasındaki âlem. Amiriyyet-i umumiyyeyi muhit olan berzahtır. Ceberut, ibranice "kudret" mânasındadır.

Âlem-i Ekber: En büyük âlem. Kâinat.

Âlem-i Ervah: Ruhlar âlemi. Ruhların ve ruhanîlerin bulunduğu âlem.

Âlem-i Esbab: Sebepler âlemi. Her şeyin bir sebebe dayanarak olduğu âlem. Bu dünya.

Âlem-i Fani: Gelip geçici âlem, dünya.

Âlem-i Hab: Uyku ve rüyâ âlemi. Bazen âlem-i mâna, âlem-i misal, âlem-i nevm gibi tâbirler de kullanılır.

Âlem-i İslam: İslâm dünyası. İslâm milletleri.

Âlem-i Kevn: Varlık âlemi. Kâinat.

Âlem-i Kevnü fesad: Cismani âlem. Bir taraftan vücuda gelip, diğer taraftan da harab olan fâni âlem.

Âlem-i Mana: Mana âlemi, bazı ehline münkeşif olan âlem, mânen anlaşılan ve bilinen âlem.

Âlem-i Menam: Uyku âlemi, rüya âlemi.

Âlem-i Nasut: İnsanlar âlemi ve dünya hayatı. Mahlukiyet. Âlem-i Lâhut'un zıddı.

Âlem-i Sabavet: Çocukluk dünyası.

Âlem-i Siyaset: Siyâset dünyası, siyaset âlemi.

Âlem-i Süfli: Süflilerin âlemi. Dünyâ âlemi. Âlem-i şehadet, âlem-i nâsut.

Âlem-i Şahadet: Şahâdet âlemi. Bu dünya. Cenâb-ı Hakk'ın âyetlerine ve emirlerine imân edenlerin, hakka, hakikate şahadette bulundukları ve Allah'a itaat ve ibadetle mükellef oldukları dünya âlemi.

Âlem-i Şuhud: Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.

Âlem-i Tekvin: Devamlı değişen. Vücud ve hudus âlemi.

Âlem-i Ulvi: Ulvi âlem, ruhlar âlemi.

Âlem-i Zuhur: Görünen âlem, şahâdet âlemi, şu anda içinde yaşadığımız âlem.

Alem-i Zatî: Zata âit isim, zatına âit işâret, zâtına mahsus alâmet, delil.

Alemlerin en büyüğü nedir?​

Alem, mutlak olarak kullanıldığı zaman kâinat, evren demektir. Allah’ın varlığını, birliğini ve diğer isimlerinin tecellilerini gösterdiği için yaratılmış varlıklar “âlem” ismini almıştır. Mesela, -soruda geçen büyük/küllî alemler yanında- insanlar alemi, hayvanlar alemi, kuşlar alemi, karıncalar alemi, atomlar alemi, moleküller alemi, hücreler alemi gibi adlarla da anılan cüzî-küllî alemler vardır.

Gazali âlemi ruhanî ve cismanî, hissî ve aklî, ulvî ve süflî, gayb ve şehâdet, mülk ve melekût gibi ikili tasniflerle ele almış, lafızları farklı olmakla birlikte bu tasniflerin birbirine yakın anlamlar taşıdığını belirttikten sonra insanların çoğu tarafından bilinmediği için melekût âlemine “gayb âlemi”, herkes tarafından hissedilip görüldüğü için diğerine “şehâdet âlemi” denildiğini, bu iki âlem arasında bir münasebet bulunduğunu, şehâdet âleminin melekût âlemine ulaştıran bir merdiven olduğunu söylemiştir.

Gazali’ye göre şehadet âlemi melekût âlemine yükselme yeridir ve sırat-ı müstakime girmek melekût âlemine yükselmeye başlamak demektir. İlâhî rahmet şehadet âlemiyle melekût âlemi arasında denge kurmuştur. Bu âlemde olan her şey o âlemden bir örnektir. Melekût âleminde melekler diye ifade edilen, kendilerinden beşerî ruhlara nurlar taşan nûrânî, şerif ve ulvî ruhlar; şehadet âleminde bunlara misal olarak yıldızlar, ay ve güneş vardır. (bk. Mişkâtu’l-Envar, 65-66)

İslam alimleri, prensip olarak “en yaygın görüşe göre 18 bin alem olmak üzere, 40, 80 bin alem”den söz ederler. (Kurtubi, Fatiha, 2. ayetin tefsiri)

Alimlerin büyük çoğunluğuna göre en büyük alem Arştır.

Arş,
kâinatın ve bütün varlık âlemlerinin sağını, solunu, üstünü, altını kaplamış ve hükmü altına almıştır. Yani baştan sona, dıştan içe her şeyi kuşatmıştır. Ayrıca mecazi olarak “hükümranlık, şan, şeref ve taht” anlamlarına da gelir.

Kur'an’da Arş için (azîm=büyük) vasfının kullanılması (bk. Tövbe, 9/129; Neml, 27/26), Arşın en büyük mahluk olduğunu göstermektedir. Varlığın ikinci büyük alemi Kürsi’dir.

Buna göre, en büyük alem Arş'tır denilebilir.

Ayrıca Arş, Zahir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır. (bk. Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hubab)

Güneş'in ışığında yedi rengin iç içe bulunması gibi, arşta da bu dört isim birlikte tecelli etmiştir.

Zahir ismi Allah’ın varlığının bütün eşyanın varlığından daha aşikar olduğunu, Bâtın ismi onun kutsî mahiyetinin idrak edilemeyeceğini, Evvel ismi, Allah’ın ezelî olduğunu; Ahir ismi ise ebedî olduğunu ifade eder.

Manevî kalbimiz, bedenimizi her cihetle kaplıyor. Manen, başımızı da ayağımızı da cildimizi de ciğerimizi de kaplıyor. Arşın da kâinatı böyle manen kapladığı, içine aldığı anlaşılıyor.

Arş, bütün âlemlerin, -tabiri caizse- yönetim merkezi gibidir.

Varlık âlemi için, “dünya ve âhiret,” “âlem-i gayb ve âlem-i şehadet”, “mülk ve melekût âlemleri” gibi ikili sınıflandırmalar yapılmıştır. Bunlardan birisi de “emir ve halk âlemi” şeklindedir. Emir âlemi, kanunlar manzumesidir; halk âleminin, yâni bütün mahlukatın idareleri bu âlemle icra edilir. Ruh da emir âleminden olup bedenin yönetiminde esas olmuştur.

İnsanın kalbi emir âleminden olan arşı temsil edince, bedeni halk âlemi olmuş olur. Bedenle ruh arasındaki bu ilginin bir benzeri de arş ile kevn (bütün varlıklar) arasında görülür.

Arş’a Zahir isminin tecellisi noktasında baktığımızda, yâni, hayalen arşa yükselip nazarımızı ona diktiğimizde bütün varlık âlemi onun içine kalır (manevi kalbimizin sevgi, ilim, hayat sıfatlarıyla bütün bedeni kaplaması gibi). Bu durumda, arş mülk, kevn melekût olmuş olur.

Arş’a da Bâtın ismi noktasında baktığımızda, yâni arşı şu görünen âlemin manevî kalbi olarak düşündüğümüzde, bu defa kevn yâni topyekun varlık âlemi mülk olur, arş ise melekût olur. Diğer bir ifade ile kevn zarf olur, arş ise onun içinde kalmış gibi, mazruf makamında bulunur.
 
Üst