Hz. MUHAMMED (sav) Bir Tevhid eylemi : NAMAZ

MURATS44

topragizbiz.com
16 Nis 2013
5,187
649
113
BİR TEVHİD EYLEMİ : NAMAZ

Bir Tevhid eylemi : NAMAZ
Müminler o kimselerdir ki, namazı gerektiği gibi kılarlar. [148] (Cehennem görevlileri) suçlulara sorarlar; ‘Sizi şu yakıcı ateşe ne sürükledi?’ (Onlar da) derler ki; ‘Biz namaz kılanlardan değildik.[149] Namaz, risâlet sürecinde emredilen ilk özel [150] ibadet oldu. Namaz, yaygın kanaate göre, risâletin ilk günlerinde ve hatta doğruluğu tartışmalara açık bazı rivayetlerde yer aldığı üzere, Resulüllah’ın Hira mağarasında Cebrail’le ilk kez karşılaştığı sırada emredildi. Yine söz konusu kanaate göre, namazın nasıl kılınacağmı bizzat Cebrail öğretti. Bu rivayetlerin doğruluk durumları tartışmalara açık olmakla birlikte, önemli olan şudur ki; namaz müminler tarafından risâletin ilk günlerinde kılmıyor olmasına rağmen, o ilk zamanlarda vahyolunan ayetler arasında namaz kılmayı emreden ve namazın nasıl kılınacağını bildiren bir ayet bulunmamaktadır. Mevcut ayetler, daha çok, namazın önemine dikkat çeker niteliktedir. Bu durum, konuyla ilgilenen araştırmacılara, tarihçilere namazın Kur’an dışı bir yolla emredilmiş ve öğretilmiş olabileceğini düşündürmüş gözükmektedir. Cebrail’in bizzat bildirmesi ve öğretmesi ise en makul görüş olarak anlam kazanmıştır. Ancak, çoğu zaman hesaba katılmayan, fakat sağlam tarihsel dayanakları da bulunan bir başka ihtimal dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Bu, namazın Cebrail tarafından emredilmesine ve nasıl kılınacağının öğretilmesine gerek kalmadan müminler tarafından kılınmaya başlanmış olmasıdır. Zira, namaz, Mekkelilerin İbrahimî geleneğin bir unsuru olarak bildikleri ve inziva dönemlerinde veya Kabe’yi ziyaret sırasında, ara sıra da olsa yapageldikleri bir ibadetti.[151] Durum böyle olunca, namazı emreden bir ayetin veya ayet dışında ilâhî bir emrin verilmesi gerekli olmayabilir. Namazın önemine dikkat çekilmiş olması, kılınması gereğinin anlaşılmasına yeter. Hatırlanmalıdır ki, Resulüllah, risâletin ilk gününden itibaren, İslâm’ı insanlara ilk kez sunulan yeni bir din olarak değil, Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği dinin kendi şahsında yeniden insanlığa sunulması olarak takdim etmişti.

Ne aracılığıyla ve nasıl emredildiğini bir yana bırakarak ifade etmek gerekirse, önemli olan risâlet sürecinde namazsız bir dönemin ve hatta günün bulunmuyor olmasıdır. Bu konuda karşıt bir rivayet veya bilgi mevcut değildir. Resulüllah başta olmak üzere ilk müminlerin, mümin sıfatım üstlenişlerinin ilk anından itibaren namaz kıldıkları kesin olarak bilinmektedir.[152] Bu son derece manidar bir durumdur. Çünkü bu, öncelik tevhid hakikatine imanda olmakla birlikte, tevhide iman etmek ile namaz ibadetinin aynı zamanda emredildikleri anlamına gelen bir durumdur.

Namazın, imanın diğer birçok şartından bile önce emredilmesinin nedenini ve hikmetini anlamak için, islâm’ın insanlara bildiriliş yöntemiyle ilgili temel özelliklerden birisini dikkate almak gerekmektedir, islâm, risâlet süresinde, hiçbir zaman sadece inançla ilgili bazı esasları kapsayan bir din olmamıştır. Risâlet sürecinin ne ilk gününde ve ne de son gününde böylesi bir durumun varlığı söz konusu değildir, inanç konuları islâm’ın temelini oluşturmakla birlikte, sadece bir kısmını teşkil etmiştir. Dinin temelini inanç konuları, binasını ise bireysel ve toplumsal hayatı çepeçevre kuşatan hayat tarzıyla, hâl ve hareketlerle, davranış biçimleriyle ilgili esaslar oluşturmuştur. Risâlet sürecinin tamamında, inanç esasları ile, gerek bireysel ve gerekse toplumsal hayata bir istikamet tayin eden emirler ve tavsiyeler birbirleriyle bağlantılı ve birbirlerini tamamlayacak tarzda vahyolunmuştur. Bu açıdan, tevhid hakikatinin bildirilmesini takiben, tevhid hakikatinin yaşantıda yer alması gereken boyutunu temsil eden bir ibadet olarak namazın emredilmiş olması oldukça önemlidir.

Namaz önemlidir; olmazsa-olmaz ibadettir. Çünkü, Allah’ı tevhid etmenin eyleme dönüşmüş biçimini temsil etmektedir. Bütün özellikleriyle tevhid hakikatinin davranışlara, duygu ve düşüncelere yansıyan boyutu olarak anlam kazanmaktadır. Allah’ı tekbir etmek, teşbih ve tazim eylemek; O’na hamd etmek, şükür ve senada bulunmak; O’ndan yardım dilemek, günahlar için tövbe ve istiğfar etmek; dua etmek, niyazda bulunmak, yalvarmak, tevazu, huşu, zikir, tefekkür etmek…. tüm bunlar tevhidin insanlar için gerekli boyutunu ve gereğini ifade etmektedir. Böyle olunca da, namaz tevhid hakikatine iman etmiş kulun tevhidi bir eylemi olarak anlam kazanmaktadır. Allah, vahyi ile insanlara yönelirken; hakikate irrian etmiş kulları da dua ile, duanın sistemleşmiş ve yoğunlaşmış halini temsil eden namaz ile yegâne rableri olan Allah’a yönelmiş olmaktadırlar.

Bir Tevhid eylemi : NAMAZ
Namaz, önemi nedeniyle, bizzat Resulüllah tarafından ‘dinin direği [153] olarak nitelenmiştir. Farklı zamanlarda vahyolunan bazı ayetlerle de namazın önemine tekrar tekrar dikkat çekilmiştir. Bu konuda şu ayetler örnektir:

Felaha ulaştı o müminler ki, onlar namazlarına saygılıdırlar.[154]

Rabb’ini hamd ile tesbih et ve secde edenlerle ol. [155]

Bu, kendisinde şüphe olmayan, mıütaküer için de kılavuz olan bir kitaptır; ki onlar, gayba inanır, namazı dosdoğru kılarlar. [156]

İşte bu (Kur’an) önündekileri doğrulayıcı ve şehirlerin anası (Mekke) ile çevresindekileri uyarıp korkutman için indirdiğimiz kutlu bir kitaptır. Ahirete iman edenler buna inanırlar. Onlar namazlarını (özenle) korurlar. [157]

Tüm bu nedenlerden dolayı, diğer ibadetlerden belirli durumlarda sorumluluğun kalkmasına rağmen, yetişkin ve akıl hastası olmayan bir müminden namaz sorumluluğunun kalkması hiçbir şartta kabul edilmemiştir. Savaşın en kızgın anında dahi onu terk etme izni verilmemiştir.[158]

Namaz, risâlet sürecinde birçok özelliği ve işlevi bünyesinde toplamış bir ibadettir, imandan hayata, bireyden topluma kadar birçok konu ve alan onunla şekillenmiş; onunla anlam kazanmıştır. Hatta daha da önemlisi, iman-küfür farklılığı namazın görünür hale getirdiği önemli konulardan birisini teşkil etmiştir. Müminlerle müşriklerin/kafirlerin inanç ve hayat tarzlarındaki farklılıkların bir kimlik unsuru olarak açığa çıkışı, özellikle risâletin ilk yıllarında namaz sayesinde mümkün olmuştur.

Bu nedenledir ki, Resulüllah namazın önemine ve iman-şirk ayrımındaki işlevine her fırsatta dikkat çekmiştir. Önemi nedeniyle müminlerin namaz konusunda çok titiz olmalarını istemiştir. Namazın iman ile şirki/küfrü [159] veya daha sonraki dönemlerde de müminlerle münafıkları [160] birbirinden ayıran bir ibadet olduğunu bildirmiştir. Namazın terkinin imandan uzaklaşmaya [161] ve hatta Karun’la, Firavunla, Hâman’la ve Übey bin Halefte benzeşmeye [162] gidişin sebebi olabileceğine dikkat çekmiştir. Resulüllah’ın bu açıklama ve uyarıları ise bir ayetle vahyi temeline sahip olmuştur. Söz konusu ayet şöyledir: ‘Yalnız Allah’a yönelin ve O’ndan korkun; namazı kılın ve müşriklerden olmayın.[163]

Belirtildiği üzere, namaz, risâlet sürecinde, hem risâlet sürecinin ve hemde iman eden kimselerin iman edişlerinin ilk anından itibaren günlük yaşantının değişmez temel unsuru oldu. Resulüllah ve yanındaki müminler ilk günden itibaren hayatlarını. namazla tanzim ettiler. Günlerini namazla planlayıp programladılar. Günleri namazla başladı. Günün başında Rabbleri olan Allah’a, O’nun istediği ve emrettiği gibi olacaklarına söz verdiler. Ve tüm günü bu sözün gölgesinde sürdürdüler. Yine aynı sözleri tekrar ederek günlerini bitirdiler ve günün değerlendirmesini yaptılar. Gün içinde beş ayrı zamanda (risâletin ilk yıllarında iki zamanda) namazlarına ‘Allah’u ekber’ diyerek başladılar. Bu ilanlarıyla da risâletin ilk günü emredilen ‘Rabb’ini yücelt’ [164] emrinin sözlü gereğini yerine getirdiler. Bu söz ebedî bir hükmü ifade etti; tevhid hakikatinin sembolü oldu. Namazlarının içinde tekrar tekrar ‘Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım isterim [165] diyerek sadece Allah’a olan kulluklarını ve bu kulluklarından tavizsiz ısrarlarım dile getirdiler. Böylelikle bütün bir günü, insanı yanlış şeylere sürükleyecek, zulüm, baskı, haksızlık, kötülük gibi her türlü yanlışlıklardan uzak tutacak bir tarzda yaşadılar.

Müminler namaz aracılığıyla Rabb’leri olan Allah’a yöneliyorlardı. O’nun emir ve isteklerini namaz aracılığıyla öğreniyorlar veya unuttuklarım onunla hatırlıyorlardı. Çünkü, namazda, Rabb’inin emir ve yasaklarının bulunduğu Kur’an ayetlerini okuyorlardı. Okudukları ayetler vasıtasıyla bir kul olarak nasıl inanıp, nasıl yaşanılması gerektiğini sürekli gözden geçiriyor; inançlarına ve hayatlarına ilişkin Yanlışlarını düzeltme imkânı buluyorlardı. Mümin kişi imanı gereği namaz kılmak zorunda olduğu için, her mümin hiçbir özel eğitimden geçmese dahi, sadece namazı aracılığıyla Allah’a kulluğunun gerektirdiği esasları en doğru biçimiyle öğrenme imkânım elde ediyordu. Hayatını tanzim edecek ölçüleri öğreniyordu. Müminler, daha sonraları ezan ve kametlerde ilan olunmaya başlanacağı üzere, yani gerçek saadet ve kurtuluşun yolculuğunu namazla başlatıyor, namazla devam ettiriyorlardı. Günahlarını namazla temizliyorlardı. Namaz insanları pisliklerden (rics) [166] temizleyen bir ibadetti. Bu nedenledir ki, Resulüllah günde beş defa (risâletin ilk yıllarında iki defa) kılman namazı pisliklerden temizlenmek için yıkanmaya benzetmiş ve ‘Düşünün, birisi kapısının önündeki nehirde günde beş kez yıkansa o kimse de hiç kir kalır mı? [167] demişti. Su maddî kirleri temizlerken, namaz ise maddî, manevî her türlü pisliği (rics) temizliyor; müminleri arındırıyordu.

Bir Tevhid eylemi : NAMAZ
Namaz, risâlet sürecinde, hiçbir zaman, sadece bireyin şahsını ilgilendiren, tamamıyla bireysel olan bir ibadet olarak anlam kazanmadı. O, bireyde açığa çıkan bir davranış olmakla birlikte, etkileri doğrudan toplumsal hayata yansıyan bir ibadetti. Toplumsal hayat içerisinde bireylerin birbirlerine karşı tutum ve davranışlarında kilit bir konumda yer alıyor ve önemli bir işlev üstleniyordu. Zira, insanlarla olan ilişkilerin yönünü ve biçimini tayinde namaz ölçü işlevini üstleniyordu. Bireyler arasındaki olumlu ilişkinin dayanağı olan yakınlığın (dostluğun) oluşup gelişmesinde namaz temel ölçüydü. Müminler, dostlarını namazı dikkate alarak belirliyorlardı. Güvenip, zor zamanlarında sırtlarım dönebilecekleri insanları, namazı dikkate alarak tayin ediyorlardı. Çünkü hayatın kitabı olan Kur’an bunu emrediyordu: ‘Sizin dostunuz ancak Allah, O’nun elçisi ve namazlarını kılan, zekatlarını veren, rûküya varan müminlerdir.[168] ‘Eğer onlar tevbe edip, namaz kılarlarsa ve zekatı da verirlerse, artık onlar sizin dinde kardeşlerinizdir.[169] Diğer bazı ayetlerde ise Allah’ın mümin olarak niteleyip, dost edinilmesini istediği kişiler şöyle tanımlanmaktaydı:

Müminler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğu zaman (o ayetler onların) imanlarını artırır ve (onlar) Rabb’lerine tevekkül ederler. Namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah için ihtiyaç sahiplerine) verirler. İşte gerçek müminler onlardır. [170]
İnanan erkek ve kadınlar birbirlerinin dostudurlar. Birbirlerine iyiliği emreder, kötülükten men ederler. Namazı kılarlar, zekatı verirler, Allah ve Resulüne itaat ederler. [171]

Felaha ulaştı o müminler ki, onlar namazlarına saygılıdırlar. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. Onlar zekat verirler. Ve onlar namuslarını korurlar. [172] Namazın toplumsal hayata yansıyan birçok yönünden birisini ve en önemlisini, toplumdaki iyiliklerin çoğalmasına, kötülüklerin azalıp, yok edilmesine katkıda bulunması oluşturuyordu. Namaz insanı kötülüklerden alıkoyan bir ibadet olarak anlam kazanıyordu. Bu onun insanı pisliklerden (rics) arındırma özelliğinin bir gereğiydi. Bu durum, ayetlerden birisinde, temel bir özellik ve hatta olmazsa olmaz bir özellik olarak şöyle açıklandı: ‘Kitab’dan sana vahyolunam oku ve namazı da kıl. Çünkü namaz, kötü ve iğrenç şeylerden alıkoyar. [173]Bu, eğer bir kişi kıldığı namaza rağmen kötülüklerden uzak durmuyorsa, bu haliyle imanı veya gidişatı konusunda bir probleme sahip olduğunu ifade eden önemli bir uyarıydı. Böylesi durumda olanların imanlarını ve gidişatlarını gözden geçirmeleri isteniyordu, imanlarını ve gidişatlarını gözden geçirmeyip durumlarını düzeltmeyenler ise acı bir azapla uyarıldılar:

Bir Tevhid eylemi : NAMAZ
‘Şu namaz kılanların vay haline! Ki onlar namazları konusunda gafildirler.[174] Bu durumda olanların yapmaları gereken şeyin, namaz olarak isimlendirilen fakat kötülüklerden alıkoymayan şeyi tamamen terk etmek değil, o davranışlar dizisini gerçek namaza dönüştürmek olduğu da bildirildi. Zira namaz kılmamak insanı Allah’ın azabına sürüklerdi: ‘Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki, namazı terk etliler, şehvetlerine uydular. Bunlar da azgınların cezasına uğrayacaklardır.[175] ‘(Cehennem görevlileri) suçlulara sorarlar; ‘Sizi şu yakıcı ateşe ne sürükledi?’ (Onlar da) derler ki; ‘Biz namaz kılanlardan değildik.[176] Vahyin tebliğ ve beyanı ile görevli olan Resulüllah ise ‘gereği gibi namaz kılmayanların [177] umduklarına erişmeyeçeklerini ve hatta daha da önemlisi, Allah ile aralarının açılacağına dikkat çekmiştir. ‘Kim namaz kılar da, namazı nedeniyle gizli veya açık kötülüklerden uzak durmazsa, o namazı İle Allah’tan uzaklaşmaktan başka bir şey yapmış olmaz [178] demiştir. Bu hatırlatma ve uyarılarla, müminlere, hem yanlışa düşmemeleri ve namazlarını olması gereken işleviyle kılmaları (ikame etmeleri) gerektiği, hem de mümin görünen ama aslında imanları zayıf olan veya imanla ilgisi olmayanların tanınmasında namazın bir ölçü olduğu bildirilmiştir. Namazı alışagelen bir dizi hareketlere dönüştürmenin bir fayda sağlamayacağı açıklanmıştır. Gerçek mümin ‘namazı gereği üzere ikame eden kimse [179] olarak tanımlanmıştır.

[148] Enfâl sûresi, 8:3
[149] Müddessir sûresi, 74:41-43

[150] islâm’a göre bütün bir hayat ibadet şuuru içerisinde yaşanmalıdır. Sorumluluk bilinci ve sorumluluğun gereğine göre olmak ise söz konusu şuuru sağlar. Böyle olunca, yapılan her iş ibadet niteliği kazanır. Ancak şu da önemlidir ki, sorumluluk bilincine sahip bir şekilde sürdürülen hayat süresi içerisinde yerine getirilmesi zorunlu olan, hayat tarzının teminatı olan özel ibadetler vardır. Bunlar, belirli şartlar dahilinde olmazsa-olmaz niteliğinde ibadetlerdir. Namaz, zekat, oruç, hac bu ibadetlerden bazıları ve en yaygın olarak bilinenleridir. Namaz, bu ibadetlerden ilk emredilen olma Özelliğine sahiptir.

[151] Pek tabiî ki müşriklerin ‘salât’ yani Türkçede kullanılan anlamıyla namaz ismini verdikleri bir ibadetleri vardı. Bu ibadet Hz. İbrahim’e emrolunan namazın zaman içinde şekil, anlam ve fonksiyon değiştirmiş şeklinden başka bir şey değildi. Bu nedenledir ki, Kur’an’da, müşriklerin Kabe yanında kıldıkları namaz şöyle tanımlamıştır: ‘Onların Beyt (Kâbe)in yanında kıldıkları saladan (namazdan) ıslık çalmaktan ve el çırpmatan başka birşey değildir’ (Enfâl, 8:35).

[152] Namazm vakit ve rekat sayısı, Miracı takiben değişikliğe uğramıştır. Mirac’a kadar devam eden süre içerisinde kılman namazın iki rekattan ibaret olduğu tarihsel kaynaklardaki bilgilerden (Malik, Kasr’us-salât, 8; Buharı, Salât, 1; Müslim, Müsafirin, 1; Ahmed, Müsned, VI, 272), iki vakitten ibaret olduğu da ayetten anlaşılmaktadır. Bu ilk zamanlardaki namazın vaktiyle ilgili bir ayet şöyledir: ‘Sabah akşam Rabb’inin adını an’ (însan, 76:25).

[153] Tirmizî, îman 8.
[154] Müminûn, 23:1,2
[155] Hicr, 15:98
[156] Bakara, 2:1-3
[157] En’am, 6:92

[158] Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanvmzdır. Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar, silahlarını (yanlarına) alsınlar, böylece (namazı kılıp) secde ettiklerinde (diğerleri) arkanızda olsunlar. Sonra henüz namazını kılmamış olan (bu) diğer gurup gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyat tedbirlerini ve silahlarım alsınlar. O kâfirler arzu ederler ki, siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olsanız da üstünüze birden baskın yapsalar. Eğer yağmurdan bir eziyet olur yahut hasta bulunursanız silahlarınızı bırakmanızda size günah yoktur. Yine de tedbirinizi alın. Şüphesiz Allah, kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.’ (Nisa, 4:101,102)

[159] Buharı, iman 134; Müslim, îman 35; Ebû Davud, Sünnet 10, 15; İbn Mâce, Salât 77; Tirmizî, Salât 9.
[160] Tirmizî, iman 9; Neseî, Saîât 8; Ahmed, Müsned V/346
[161] Tirmizî, Salât 9; Müslim, İman, 134
[162] Ahmed, Müsned 11/169
[163] Rûm, 30:31 Risâlet sürecinde iman-küfür veya mümin-kafir farklılığın! belirlemede ölçü elbette ki sadece namaz değildi. Zamanla emredilen daha başka ibadetlerle, davranış tarzlarıyla, ahlâkî ilkelerle, hayat tarzına ilişkin ölçülerle hak-batıl, iman-küfür ayrılığını ifade eden, açığa çıkaran durum ve özellikler çoğalıp, sistemleşmiştir. Ancak buna rağmen namaz, ilk günden itibaren tüm sürecin temel unsuru olmuş, diğerleri ancak daha sonra sürece dahil edilmiştir.
[164] Müddesir, 74: 3
[165] Fatiha, 1:4
[166] Bkz: Müddesir, 74:5 ayetinin tefsirine
[167] Buharî, Salât 1,6,134; Müslim, Mcsacid 51; Neseî, Salât 7; Tirmizî, Emsal 5; Ahmed, Müsned 11/379
[168] Maide, 5:44
[169] Tevbe, 9:11
[170] Enfâl, 8:2-4
[171] Tevbe, 9:71
[172] Mu’mi-nûn, 23:1-5
[173] Ankebut, 29:45
[174] Mâ’un, 107:4-5
[175] Meryem, 19:59
[176] Müâdessir, 74:41-43
[177] Kur’an’daki ismi ‘salât’ olan ve Türkçe’ye Farsça’dan harekede ‘namaz’ ismiyle geçmiş bulunan bu özel ve önemli ibadetin, sadece ismi değil, emrediliş biçimi de büyük oranda anlam değişikliğine uğrayarak Türkçe’ye geçmiştir. Bu ise söz konusu ibadetle ilgili bazı temel özelikleri görmeye engel olabilmekte, onun tevhidi boyutunda bazı yozlaşma veya tahriflere yol açabilmektedir. Şöyle ki: Ayetlerde namaz emri verilirken veya namaz kılanlar övülürken ‘salât edin/edenler’ ifadesi değil, ‘salâtı ikâme edin/edenler’ ifadesi geçmektedir. Bu iki ifade arasında önemli anlam farklılığı vardır. ‘Kılmak’ emredilen, istenen davranışı yapmak, uygulamak manasına gelmesine karşılık; ‘ikame etmek’ o ibadetle amaçlanan şeyleri gerçekleştirmek manasına gelmektedir. İkâme etmek, maddî ve manevî, bireysel ve toplumsal hedeflerin gözetilmesini ve gereklerinin yerine getirilmesini kapsamaktadır. Namazın ikâme edilmesi iki temel özelliğin yerine getirilmesini gerektirmektedir. Birincisi namazın doğrudan biçimiyle ilgilidir. Yani vakit, temizlik, örtünmek, kıbleye dönmek, niyet, tekbir, kıyam, kıraat, rükû, sücût, secde gibi ‘kılmış’ şartlarına, formuna ilişkin şeylere uymayı ifade etmektedir. Ancak bu namazın ikâmesinin sadece bîr kısmıdır. Namazın ikâme edilmesinin gerektirdiği ikinci özellik ise tevhidi anlamıyla, manevî derinliğiyle, ahlâkî boyutuyla ilgilidir. Bu özellikler yerine gelirse ancak o zaman namaz ikâme edilmiş olmaktadır.
[178] Celaluddîn es-Süyutî, el-Câmiu’s Sağır, 11/187; Şevkanî, Fethu’l Kadir, VÎ/221; imam Şafii, namazı şöyle tanımlar: ‘Namaz söz, amel ve yasaklanan şeylerden uzak durmaktan ibarettir’ (Şafii, er-Ruale, 90)
[179] Enjâl, 8:3
 
  • Beğen
Tepkiler: Ugur

Benzer konular