Derin Devlet Meselesi

Kaptan43

5 Yıldızlı Kaptan
Adnan Boynukara "1990-2010’lu yıllarda derin devlet denilen yapı devlet olamamanın adıydı. Ancak bu durum, gerçeklikten kopuk tarih anlatısı üzerinden ‘güçlü görünmenin’ sembolüne dönüştü" diyor.

derin-devlet441160a7d8ce483f.jpg


Eski Çin’de bir köyün yakınında bir dağ varmış. Dağın içindeki mağarada bir ejderha yaşarmış. Köylüler ejderhanın şerrinden korktuklarından her yıl düzenli olarak ona hediyeler gönderirlermiş. Arada bir köyden bir yiğit delikanlı çıkar, ejderhayı yok edeceğini söyleyerek kılıcını alır gidermiş. Ama nice yiğitler gitmiş, dönen olmamış.

Gel zaman git zaman bütün yiğitlerden daha yiğit, namı bütün bölgeyi almış başka bir delikanlı çıkmış köyden. Genç yiğit azığını ve kılıcını alıp yola çıkmış. Dağa varmış. Bir müddet mağarada ilerledikten sonra karşısına korkunç ejderha çıkıvermiş. Kılıcını olanca gücüyle ejderhaya indirmeye başlamış. Bu vuruşma kısa bir süre sonra ejderhanın ölümü ile sona ermiş. Genç heyecan içinde ileri geçip mağarayı araştırmaya başlamış. Gözleri kamaştıran bir hazine bulmuş.

Tabii etrafa saçılmış birçok kurbanın kemiğini de görmüş. Ancak bu kemiklerin arasında hiç insan kemiği yokmuş. Genç buna bir anlam verememiş. Öyle ya bunca yiğit bunca yıldır bu dağa ejderha ile karşılaşmaya gelir ama hiçbiri dönmezmiş. Ama ortadaki kemikler ancak hayvanlara ait olabilecek kadar büyükmüş. İşte ne olduysa o anda olmuş.

Genç birden titremeye başlamış. Kılıcı tutan eline baktığında dehşet içinde kaba tüylerin derisini kapladığını, tırnaklarının uzayıp sivrildiğini, dar gelen elbiselerinin parçalandığını görmüş. Bağırmak istemiş, ama ağzından korkunç bir homurtu çıkmış ve ejderhaya dönüşmüş. Mağaradaki hazine, güç, ortaya çıkan kibirle, toplumsal çürüme, yozlaşmayla ‘kurtarıcıların’ canavarlaşması.

DEVLET VE DERİN DEVLET
Bugün devlet olarak adlandırdığımız organizasyonun tarihi, M.Ö. 2300’lü yıllara dayanır. Devlete ilişkin farklı tanımlamalar yapılsa da genel anlamıyla devlet, toplumun örgütlenmiş biçimi, kolektif iradenin organizasyona dönüşmüş şekli, siyasal bir aygıt, hegemonyanın gelişmiş ve somut kurumlara dönüşmüş hali olarak tanımlanmaktadır. Ancak bazı devletler bir aygıt olmanın ötesine geçen özelliklere sahiptir.

Bu tür devletlerin temel özelliklerini, devamlılık, kurumsallaşma, bireyler arası ve bireyler ile devlet arası ilişkileri düzenleyen kurallara sahip olma şeklinde somutlaştırmak mümkün. Bu tür özellikleri ön plana çıkmış devletleri, sadece yönetim aygıtı olarak değerlendirmek doğru olmaz. Bu yapıların tüm faaliyetleri bir stratejiye dayanır ve bu anlamıyla da tüm süreçleri belirleyen bir akıldan bahsetmek mümkündür.

Yukarıda bahsettiğimiz özelliklerin yanı sıra, akıl ve stratejik düşüncenin belirleyici olduğu devletlere ‘derin’, kökleşmiş devlet denilir. Bu tür yapılarda belirleyici olan temel amaç, devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olan halkın yaşam koşullarını iyileştirme, tercihlerini gözetme ve korumadır. Bu anlamıyla derin devlet ve devlet aklı ifadeleri, kamuoyundaki yaygın anlamlarıyla, olumsuz değil, olumlu özelliği ifade eder.

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’nin bakiyesi üzerine kurulmuş bir devlettir. Osmanlı Devleti, Anadolu Selçuklu Devleti’nin bakiyesi üzerine kurulmuştur. Anadolu Selçuklu Devleti ise Büyük Selçuklu Devleti’nin bakiyesi üzerine kurulmuştur. Bu anlamıyla bakıldığında, bahsettiğimiz silsileyi sadece yönetimsel bir aygıt olarak değerlendirmek doğru olmaz.

Devamlılık ve kurumsallaşma bakımından da bir geleneği sürdürmektedir. Bu nedenle birbirlerinin bakiyesi üzerine kurulmuş olsa dahi, bu devletler derin devletlerdir. Bin yılı aşan tarihten, birbirine devredilen gelenekten, kurumsal yapılardan ve egemenlikleri altına aldıkları coğrafyaların birikimlerinden yararlanmasını bilen bir yapıdan bahsediyoruz.

SAHİDEN DERİN DEVLET VAR MI?

Şimdi, yukarıda yaptığımız tanımı dikkate alarak, üzerinde durulması gereken konu şu: Türkiye’de bu türden bir derin devlet var mı, yok mu? Yönetim aygıtı olmanın ötesine geçmiş, devamlılığını muhafaza eden, kurumsallaşmayı geliştirerek sürdüren, bireyler arası ve bireylerle devlet arası sorunların işleyişine ilişkin yasal mevzuatı günün koşullarına göre revize ederek uygulayan ve halkın yaşam koşullarını iyileştirmeye odaklanmış bir yapı var mı? Ülkenin, milletin taleplerini, önceliklerini düşünen ve devletin uygulamalarına egemen olan bir akıl var mı?

Yukarıda yaptığımız tanıma göre bu sorulara olumlu cevap vermek gerekir. Ancak uygulamaya baktığımızda ilgili sorulara olumlu cevap verme şansımız yok. İsterseniz konuyu birkaç örnek üzerinden tartışalım;

1. 12 Eylül 1980 darbesinin öncesini ve sonrasını anımsayalım. Toplumun okumuş ve genç insanlarının gruplara ayrıldığı, çatışmaların arttığı, çatışmalarda 6 bine yakın insanın hayatını kaybettiği, 650 bin kişinin gözaltına alındığı, 230 bin kişinin askeri mahkemelerde yargılandığı, 1,7 milyon kişinin fişlendiği, 171 kişinin işkence ile öldürüldüğü ve 50 kişinin idam edildiği bir atmosfer yaşandı.

2. PKK terör örgütünü düşünelim. 12 Eylül darbesi öncesinde ortaya çıkan bu yapının kuruluş sürecinde devlet içindeki kimi unsurların dahlinin olduğu hep konuşuldu. Örgüt ilk yıllarda, bölgedeki Kürt örgütlerini hedeflediği için olsa gerek pek önemsenmedi. Ama bölgede palazlanan ve Kürtlere musallat olan bu yapının geldiği düzey ortada. Binlerce insan hayatını kaybetti, bir kısım vatandaşın devlete olan güveni sarsıldı ve vatandaşlık bağında erozyon oluştu

3. 90’lı yıllara bakalım. PKK terörü artmış ve buna karşı yürütülen mücadele sertleşmiş. Siyaset kurumu mücadele sürecinin hiçbir noktasında yok. Siyaset kolayına geldiği veya başka imkânı olmadığı için bu alanı tümden güvenlik bürokrasisine havale etmiş. Bu durum ise devlet içi çetelerin ve bu çetelerin kullandığı mafyatik yapıların ortaya çıkmasına neden olmuş. Bir yandan “vatanı kurtarıyoruz” naraları altında yapılan yargısız infazlar, öte yandan gayri meşru ilişkiler (uyuşturucu ticareti, kumarhaneler vs.) genel pratik haline gelmiş.

4. 28 Şubat darbesini hatırlayalım. Seçim olmuş ve ortaya bir koalisyon çıkmış. Ekonomik veriler, uzun yıllar sonra düzelme eğiliminde. Ama kendilerini ülkenin asıl sahibi gören kimi zevat hoşnutsuz. TBMM’den çıkmış hükümetin kimi üyelerinin eşlerinin örtülü olmasından, Ramazan iftarlarından, namaz kılmaktan, Meclis lojmanlarına gidip gelen başörtülü kadınlardan rahatsız. Tanklar sokaklara çıkarılıyor. Ve beklenen son darbe.

5. FETÖ’nun devlete egemen olmasına bakalım. Bu örgütün ortaya çıkışı 60’lı yılların sonu, 70’lı yılların başı. Uzun yıllar oldukça düşük düzeyde seyreden örgütlenmenin önü 12 Eylül askeri darbesiyle açıldı. Örgüt kısa sürede eğitim, ticaret, iş hayatı ve kamuda yapılandı ve tüm kılcal damarlara kadar sızdı. 1987 yılından itibaren emniyet, askeriye ve yargıya sızmaya başladı. Sonuç ortada.

Tüm bunlarda gerçek bir ‘derin devlet’ aklı olsa iş buraya mı gelirdi? Aynı bakış açısıyla yakın tarihe bakılırsa, derin devlet/akıl yerine, milyonlarca insanın umudunu ve birikimini tüketen yaklaşımların varlığı görülebilir. Meselenin özeti; “derin devlet, derin akıl, derin vicdan olsaydı bunlar olur muydu” sorusuna verilecek cevapta.

PEKİ ‘DERİN DEVLET’ DENİLEN ŞEY NE?

Ülkemize ilişkin yukarıda ifade ettiğimiz örnekler ve benzerleri analiz edildiğinde, derin devletten veya devlet aklından bahsetmenin mümkün olmadığı görülür. Peki, derin devlet denilen şey ne? Bu yapıyı; anayasada çerçevesi çizilmiş olan devlet aygıtının dışında ortaya çıkan ve ülkeyi yöneten siyasal liderliğe bağlı olmayan, kendi özel gündemi ve hedefleri olan bir yapı veya klik olarak tanımlayabiliriz. Özellikle güvenlik, kolluk ve istihbarat bürokrasisi içinde ortaya çıkan ve kini sivil unsurlarca da tahkim edilen legal/yasal olmayan yapı/klik.

Bunlar için asıl olan şey; kendi varlıklarını sürdürmek, üyelerinin iş/ekonomik güvenliklerini sağlamak, güçlerini ve otoritelerini artırmak, kayıt dışı şiddet ve ticaret faaliyetlerini genişletmek, kendi ideolojik hedeflerini ülkenin önüne koymak, milletin oylarıyla seçilmiş iktidarların belirlediği politikaların hayata geçmesini engellemek, güç mücadelesi için nüfuz ettikleri mafyatik yapıları kullanmak sayılabilir.

Yani; devlet aygıtına egemen olmak, yönetmek ve manipüle etmek isteyen küçük çıkar grupları, çeteler. Bunları derin devletin ve derin aklın temsilcileri olarak tanımlamak büyük bir yanlıştır. Doğru olan, bunların devletin içine çöreklenmek isteyen çeteler/gruplar ve klikler olduğudur.

Aslında; 1990-2010’lu yıllarda, derin devlet denilen yapı, kirli, vatandaşa düşman, suç işleyen, kamu kaynaklarını gasp eden, insan hakları ihlallerini sistematik hale getiren kötülüğün ismiydi. Hepsinden önemlisi devlet olamamanın adıydı. Ancak bu durum, gerçeklikten kopuk tarih anlatısı üzerinden, ‘güçlü görünmenin’ sembolüne dönüştü.

SONUÇ OLARAK

Yukarıda paylaştığımız ve çoğaltabileceğimiz örneklerden sonra, “Türkiye’de kaç bin yıllık devlet geleneği var” diye ‘övünmek’ anlamsızlaşıyor. Anlamlı olan, ülkeye vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin kendini parçası hissettiği ve eşit haklara sahip olduğu çoğulcu iklimi oluşturmak. Bu iklimi oluşturmakla birlikte, kurtarıcılara ihtiyaç duymak ve canavarlaşan kurtarıcılardan kurtulmak döngüsünü kırmak da şart.

İşte hukuk, bu fasit döngüyü kırıp, normal olanı egemen kılmak için var ve bunu işletmek lazım. Çünkü yasa/hukuk/norm, toplumu da devleti de bağlayan, düzenleyen ve ‘terbiye’ eden evrensel kurallar bütünüdür. Hukuk yoksa, herkesin potansiyel canavar olma ihtimali var. Unutmayalım; devlet içinde, kenarında veya dışında kayıt dışı/yasa dışı yapıların tümü semptomdur/bulgudur, hastalık ise hukuku işletmemektir, hukuksuzluktur. Halbuki; devlet hukuk demektir ve hukuku herkes için uygulamaktır.

ADNAN BOYNUKARA KİMDİR?

1987-2009 yılları arasında farklı kurumlarda mühendis ve yönetici olarak çalıştı. 2009-2015 yılları arasında ise Adalet Bakanlığı’nda Yüksek Müşavir olarak görev yaptı. 25 ve 26. dönemlerde Adıyaman milletvekili olarak TBMM’de bulundu.

Kaynak
 
Üst