Ülkeler Türkiye Cumhuriyeti

GEZGİN

Üye


Türkiye
Başkent Ankara
Resmî diller Türkçe
Yönetim Şekli Başkanlık Sistemi
Yüzölçümü 783.356 km²
Nüfus 80.810.525
Nüfus Yoğunluğu 103,1/km²
Para birimi Türk lirası (TRY · ₺)
Zaman dilimi UTC+3 (UDAZD)
Telefon kodu +90
İnternet TLD .tr
Türkiye, topraklarının büyük bölümü Anadolu'da, küçük bir bölümü ise Balkan yarımadası'nın güneydoğu uzantısı olan Trakya'da yer alan ülkedir. Kuzeybatıda Bulgaristan, batıda Yunanistan, kuzeydoğuda Gürcistan, doğuda Ermenistan, İran ve Azerbaycan'ın ekslav toprağı Nahçıvan, güneydoğuda ise Irak ve Suriye komşusudur. Güneyini Akdeniz, batısını Ege Denizi ve kuzeyini Karadeniz çevreler. Marmara Denizi ise İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı ile birlikte Anadolu'yu Trakya'dan yani Asya'yı Avrupa'dan ayırır. Türkiye, Avrupa ve Asya'nın kavşak noktasında yer alması sayesinde önemli bir jeostratejik güce sahiptir

Etimoloji

Türkiye'nin adı Türk etnik kimliğinin adından gelir. Sözcüğün günümüzdeki hâlinin orijinali bugünkü Türkiye toprakları için ilk kez 12. yüzyılda İtalyanlar tarafından Ortaçağ Latincesi kullanılarak Turchia veya Turcmenia şekillerinde oluşturuldu. Bunların yanı sıra Orta Çağ'ın Alman seyyahları bölgeyi Turkei veya Tirkenland şeklinde, Fransızlar ise Turquie şeklinde andı.

Sözcüğün Yunanca soydaşı Tourkia (Modern Yunanca: Τουρκία), Bizans imparatoru ve bilgini VII. Konstantinos Porfirogennetos tarafından De Administrando Imperio kitabında kullanıldı. Osmanlı İmparatorluğu ise kendi çağdaşı olan diğer ülkeler tarafından zaman zaman Türkiye veya Türk İmparatorluğu şeklinde tanınırdı.


Türk bayrağı, Türkiye'nin ulusal ve resmî bayrağıdır. Al renkli zemin üzerine beyaz hilal ve yıldız konarak oluşan bayrak mevcut şekliyle ilk olarak 1844 yılında Abdülmecit dönemindeki Tanzimat sürecinde kabul edilmiş, Cumhuriyet döneminde 29 Mayıs 1936'da 2994 Sayılı Türk Bayrağı Kanunu ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal bayrağı olarak kanunlaşmıştır. 22 Eylül 1983'te 2893 Sayılı Türk Bayrağı Kanunu ile bayrak ölçütleri belirlenmiş ve bayrak son halini almıştır.

Efsaneye göre bayraktaki al, kan kırmızısıdır ve şehitlerin dökülen kanlarını temsil eder. Gece yarısı bu kanların üzerine yansıyan hilal biçimindeki ay ve bir yıldızla beraber Türk bayrağının görüntüsü oluşur. Bu efsanenin 1389 yılında meydana gelen I. Kosova Muharebesi'nde gerçekleştiği söylenmektedir.

Türk Bayrağının Tarihçesi : Osmanlı İmparatorluğu'ndan önceki Anadolu Türk devletlerinde kullanılan bayrak renk ve sembolleri hakkında yeterli bir bilgi yoktur. Türk bayrağı ilk olarak Anadolu Selçuklu hükümdarı Gıyaseddin Mesud tarafından Osman Bey'e gönderilen beyaz renkli sancak olarak görülür.

15. yüzyıldan sonra al bayrak Yavuz Sultan Selim dönemindeki Çaldıran Muharebesi'nde ise yeşil bayrak kullanılmaya başlanmıştır. Türk bayrağına en yakın şekle ise III. Selim döneminde rastlanır. Bu bayrakta hilal ile birlikte sekiz köşeli yıldız kullanılmıştır. Sekiz köşeli yıldız şekil bilimine göre zafer anlamı taşımaktadır. 1844 yılında Abdülmecit dönemindeki Tanzimat sürecinde bayraktaki yıldız beş köşeli şeklini almıştır. Beş köşeli yıldız insanı sembolize etmektedir.

Saltanatın kaldırılması üzerine 29 Mayıs 1936 tarihinde bayrağın şekli kesin bir şekilde tayin edilmiştir. 28 Temmuz 1937 tarihli, 27175 sayılı "Türk Bayrağı Nizamnamesi Kararnamesi" ile de Türk bayrağının kullanılışı düzenlenmiştir.

Ölçüleri : Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu'nun, 25 Ocak 1985 tarih ve 85/9034 nolu "Türk Bayrağı Tüzüğü" kararının 4. maddesinde, bayrağın boyutları belirlenmiştir.
Kanuna göre, Türk Bayrağı, yırtık, sökük, yamalı, delik, kirli, soluk, buruşuk veya layık olduğu manevi değeri zedeleyecek herhangi bir şekilde kullanılamaz. Resmî yemin törenleri dışında her ne maksatla olursa olsun, masalara, kürsülere örtü olarak serilemez. Oturulan veya ayakla basılan yerlere konulamaz. Bu yerlere ve benzeri eşyaya Bayrağın şekli yapılamaz. Elbise veya üniforma şeklinde giyilemez. Hiçbir siyasi parti, teşekkül, dernek, vakıf ve tüzükte belirlenecek kamu kurum ve kuruluşları dışında kalan kurum ve kuruluşun amblem, flama, sembol ve benzerlerinin ön veya arka yüzünde esas veya fon teşkil edecek şekilde kullanılamaz. Türk Bayrağına sözle, yazı veya hareketle veya herhangi bir şekilde hakaret edilemez, saygısızlıkta bulunulamaz. Bayrak yırtılamaz, yakılamaz, yere atılamaz, gerekli özen gösterilmeden kullanılamaz.
Türk Milli Marşı - İSTİKLAL MARŞI

İstiklâl Marşı (Osmanlı Türkçesi: استقلال مارشى), Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin millî marşı.

Güftesi, Anadolu'da Millî Mücadele'nin devam ettiği sırada Mehmet Âkif Ersoy tarafından kaleme alınmış şiir. Şairin Kurtuluş Savaşı'nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, Hakk'a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirir.

Şiir, 12 Mart 1921'de Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından İstiklâl Marşı olarak kabul edilmiştir. Bestesi Osman Zeki Üngör'e aittir. Orkestrasyonu Edgar Manas tarafından yapılmıştır.

İstiklal Marşı'nın tarihçesi : Maarif Vekaleti, Türk Kurtuluş Savaşı'nın başlarında, İstiklâl Harbi'nin millî bir ruh içerisinde kazanılması imkânını sağlamak amacıyla 1921'de bir güfte yarışması düzenledi. Yarışmaya toplam 724 şiir katıldı. Eser gönderenler arasında Kâzım Karabekir, Hüseyin Suat Yalçın, İsak Ferrara, Muhittin Baha Pars ve Kemalettin Kamu gibi tanınmış isimler de vardı. "Çanakkale Şehitleri" ve "Bülbül" gibi şiirlerin sahibi Mehmet Akif'in "Milletin başarılarının para ile övülemeyeceğini" düşündüğü için yarışmaya katılmak istemediği bilinir.

Son şiir gönderme tarihi olan 23 Aralık 1920'den sonra Eğitim Bakanlığı güfteleri incelemiş ancak içlerinde İstiklal Marşı olabilecek bir eser bulamamıştı. Mehmet Akif, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey'in kendisine yazdığı 5 Şubat 1921 tarihli davet mektubundan sonra fikrini değiştirerek Ankara'daki Taceddin Dergahı'ndaki odasında, Türk Ordusuna hitap ettiği şiiri kaleme aldı ve bakanlığa teslim etti. Şiirde, şair Kurtuluş Savaşı'nın kazanılacağına olan inancını, Türk askerinin yürekliliğine ve özverisine güvenini, Türk ulusunun bağımsızlığa, Hakk'a, yurduna ve dinine bağlılığını dile getirmiştir. Hamdullah Suphi Bey, Âkif'in şiirinin önce cephede asker arasında okunmasına karar verdi. Batı Cephesi Komutanlığına gönderilen şiir, askerin beğenisini kazandı. İstiklâl Marşı, 17 Şubat 1921 tarihinde Hâkimiyet-i Milliye ve Sebilürreşad gazetelerinde yayınlandı, on iki gün sonra ise Konya'da Öğüt gazetesinde yer aldı.

Ön elemeyi geçen yedi şiir 12 Mart 1921'de Mustafa Kemal'in başkanlığını yaptığı meclis oturumunda tartışmaya açıldı. Mehmet Âkif'in şiiri meclis kürsüsünde Hamdullah Suphi Bey tarafından okundu Şiir okunduğunda milletvekilleri büyük bir heyacana kapıldı ve diğer şiirlerin okunmasına gerek görülmedi. Bazı mebusların itirazlarına rağmen Mehmet Akif'in şiiri coşkulu alkışlarla kabul edildi.

Güfteye en sert eleştiri Kâzım Karabekir'den geldi. Kâzım Karabekir, 26 Temmuz 1922'de Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’e yazdığı mektupta yarışma sonucunun iptal edilmesini istemiş ve eleştirilerini sıralamıştır. Eleştirilere karşın güftede bir değişikliğe gidilmedi ve Paşa da bu konuda ısrarcı olmadı.

Mehmet Âkif, kazandığı beş yüz liralık ödülü yoksul kadın ve çocuklarına iş öğreterek yoksulluklarına son vermek için kurulan Darülmesai'ye bağışladı. . Şair ayrıca, İstiklâl Marşı'nın Türk Milleti'nin eseri olduğunu beyan etmiş ve İstiklâl Marşı'nın güftesini, şiirlerini topladığı Safahat'a dahil etmemiştir.

Ülke savaş içerisinde olduğu için, Âkif'in şiirinin bestelenmesi iki sene ertelendi; 1923'ün 12 Şubat'ında İstanbul Maarif Müdürlüğü'ne beste yarışması açma görevi verildi.

Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katıldı. Ülkenin içinde bulunduğu zor koşullar nedeniyle sonucu belirleyecek bir değerlendirme yapılamadı. Bu nedenle güfte, ülkenin çeşitli yerlerinde farklı bestelerle okunmaya başlandı. Edirne'de Ahmet Yekata Bey'in, İzmir'de İsmail Zühtü Bey’in, Ankara'da Osman Zeki Bey'in, İstanbul'da Ali Rıfat Bey ve Zati Bey'in besteleri okunuyordu.

1924 yılında Ankara'da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay'ın bestesini kabul etmiştir. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930'da değiştirilerek, dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör'ün 1922'de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuş, toplamda dokuz dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini Edgar Manas, bando düzenlemesini de İhsan Servet Künçer yapmıştır. Üngör'ün yakın dostu Cemal Reşit Rey'le yapılmış olan bir röportajda da kendisinin belirttiğine göre aslında başka bir güfte üzerine yapılmıştır ve İstiklal Marşı olması düşünülerek bestelenmemiştir. Söz ve melodide yer yer görülen uyum (Prozodi) eksikliğinin (örneğin "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak" mısrası ezgili okunduğunda "şafaklarda" sözcüğü iki müzikal cümle arasında bölünmüştür) esas sebebi de budur. Protokol gereği, sadece ilk iki dörtlük beste eşliğinde günümüzde İstiklâl Marşı olarak söylenmektedir. 2013 yılında marşın bestesine okunma zorluğunu gidermek amacıyla çeşitli teknik düzenlemeler gerçekleştirilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Hakkında

Türkiye ya da resmî adıyla Türkiye Cumhuriyeti, topraklarının büyük bölümü Anadolu'da, küçük bir bölümü ise Balkan yarımadası'nın güneydoğu uzantısı olan Trakya'da yer alan ülke. Kuzeybatıda Bulgaristan, batıda Yunanistan, kuzeydoğuda Gürcistan, doğuda Ermenistan, İran ve Azerbaycan'ın ekslav toprağı Nahçıvan, güneydoğuda ise Irak ve Suriye komşusudur. Güneyini Akdeniz, batısını Ege Denizi ve kuzeyini Karadeniz çevreler. Marmara Denizi ise İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı ile birlikte Anadolu'yu Trakya'dan yani Asya'yı Avrupa'dan ayırır. Türkiye, Avrupa ve Asya'nın kavşak noktasında yer alması sayesinde önemli bir jeostratejik güce sahiptir.

Türkiye toprakları üzerindeki ilk yerleşmeler Yontma Taş Devri'nde başlar. Doğu Trakya'da Traklar olmak üzere, Hititler, Frigler, Lidyalılar ve Dor istilası sonucu Yunanistan'dan kaçan Akalar tarafından kurulan İyon medeniyeti gibi çeşitli eski Anadolu medeniyetlerinin ardından III. Aleksandros egemenliğiyle birlikte Helenistik dönem geldi. Daha sonra sırasıyla Roma ve Anadolu'nun Hristiyanlaştığı Bizans dönemleri yaşandı. 11. yüzyılda Abbasi hilafetini siyasi hakimiyeti altına alan ve İslam dünyasında büyük bir güç konumuna gelen Selçukluların 1071 yılında Bizans'a karşı kazandığı Malazgirt Muharebesi ile Anadolu'daki Bizans üstünlüğü büyük ölçüde kırılarak Anadolu kısa süre içerisinde Selçuklulara bağlı Türk beyleri tarafından alındı ve Anadolu toprakları üzerinde İslamlaşma ve Türkleşme başladı. Kısa sürede Anadolu'daki diğer Türk beylikleri üzerinde hakimiyet kuran Konya merkezli Anadolu Selçuklu Sultanlığı, 1243'teki Moğol istilasına Anadolu'yu kadar yönetti.

13. yüzyılın sonundan itibaren Batı Anadolu'daki Türk beyliklerinden biri olarak öne çıkan Osmanlılar, 14. yüzyılda Balkanlar'da gerçekleştiriği fetihlerle büyük bir güç haline geldi ve Anadolu'daki diğer Türk beylikleri üzerinde de hakimiyet kurdu. Osmanlılar, 1453 yılında Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethederek Bizans İmparatorluğuna son vermesiyle büyük bir imparatorluk haline geldi. İmparatorluk 1516-1517'de Yavuz Sultan Selim'in Suriye ve Mısır'ı fethedip Mekke ve Medine'yi de hakimiyeti altına almasıyla İslam dünyasındaki en büyük güç haline geldi ve İslami hilafetin de tek temsilcisi oldu. İmparatorluk zirvesini Orta Doğu ve Kuzey Afrika'dan Macaristan'a kadar hakimiyet kurduğu 15. ve 17. yüzyıllar arasında, özelikle Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşadı. 1683 II. Viyana Kuşatması sonrasında gelen bozgun ve 15 sene süren Kutsal İttifak Savaşları neticesinde 1699'da Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'ya karşı üstünlüğü sona erdi. 19. yüzyıla gelindiğinde imparatorluk, Tanzimat adı verilen ciddi bir modernleşme sürecine girdi. 1876 yılında anayasanın ilan edilip meclisin açılmasıyla başlayan I. Meşrutiyet devri, Sultan II. Abdülhamid'in 1878 yılında Osmanlı-Rus Savaşını gerekçe göstererek anayasayı askıya alıp meclisi kapatması ile kısa sürse de, 1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edilerek anayasa tekrar yürürlüğe girdi. Ancak reformlar dağılmayı engelleyemedi. Bu süreçte bağımsızlığını kazanarak imparatorluktan ayrılan Balkan devletlerinin birleşerek Osmanlı İmparatorluğuna savaş açması ile başlayan 1912-1913 Balkan Savaşı ile Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlar'daki tüm topraklarını kaybetti. Balkan bozgunundan bir sene sonra da I. Dünya Savaşı'na (1914-18) İttifak Devletleri'nin yanında giren imparatorluk savaş sonucunda yenik düşerek Orta Doğu'daki tüm topraklarını kaybetti ve İtilaf Devletleri'nin işgaline uğradı. 16 Mart 1920'de İtilaf Devletlerinin İstanbul'u işgal edip bazı milletvekillerini tutuklayarak sürgüne göndermesi sonucunda Meclis-i Mebusan'ın kapanmasıyla Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde 23 Nisan 1920 tarihinde Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu. Mustafa Kemal Paşa önderliğinde işgalci kuvvetlere karşı yapılan Kurtuluş Savaşı (1919-22) başarıya ulaşıp 1 Kasım 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından saltanatın kaldırılmasıyla Osmanlı monarşisi tarihe karıştı. 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin ilan edilmesi ve 3 Mart 1924'te hilafetin kaldırılıp Osmanlı Hanedanı'nın yurt dışına sürgün edilmesinden sonra çağdaş Türkiye'nin oluşumunda önemli yer tutacak olan bir dizi devrim gerçekleştirildi.

Türkiye, başkanlık sistemiyle yönetilen demokratik, laik ve üniter bir anayasal cumhuriyettir. Resmî dili, nüfusun %85'inin anadili olan Türkçedir. Ülkenin %70-80'ini Türkler, geriye kalanını Lozan'a göre yasal olarak tanınan (Ermeniler, Rumlar ile Yahudiler) ve yasal olarak tanınmayan (Arnavutlar, Boşnaklar, Çerkesler, Gürcüler ile Kürtler vb.) halklar oluşturmaktadır. Nüfusunun büyük bölümü Müslümandır. Avrupa Konseyi, NATO, OECD, AGİT ve G-20 topluluklarına üye olan Türkiye, Batı dünyasıyla bütünleşmiştir. 1963'te Avrupa Ekonomik Topluluğu ortak üyesi olmuş, 1995'te AB Gümrük Birliği'ne katılmış ve Avrupa Birliği'ne tam üyelik müzakerelerine 2005'te başlamıştır. Ülke ayrıca Türk Keneşi, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatı gibi örgütlere de üyedir. Günümüzde Türkiye, büyüyen ekonomisi ve diplomatik girişimleri sayesinde bölgesel güç olarak kabul edilmektedir.

TARİHÇE

Büyük Selçuklu İmparatorluğu

Büyük Selçuklu İmparatorluğu (Farsça: آل سلجوق), Orta Çağ'da Oğuz Türklerinin Kınık boyu tarafından kurulan Türk-Fars ve Sünni Müslüman imparatorluk. Hindukuş Dağları'ndan Batı Anadolu'ya ve Orta Asya'dan Basra Körfezi'ne kadar uzanan geniş bir alanı kontrol etti. Aral Gölü yakınındaki memleketlerinde güç kazandıktan sonra ilk olarak Horasan'ı ele geçiren Selçuklular, buradan İran içlerine doğru ilerledi ve ardından Anadolu'daki şehirleri kontrol altına aldı.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Tuğrul Bey (1016–63) tarafından 1037'de kuruldu. Tuğrul'u büyüten dedesi ve Oğuz Yabgu Devleti'nde yüksek makam sahibi olan Selçuk Bey, adını hem ülkeyi yöneten hanedana hem de imparatorluğa verdi. Devlet kurulduktan kısa süre sonra İslam dünyasının merkezi otoriteden yoksun parçalanmış siyasi haritasını birleştirdi ve daha sonra Haçlı Seferlerinin birinci ve ikincisinde kilit rol oynadı. Dili ve kültürüyle yoğun bir şekilde İranlılaşan Selçuklular, Türk-İran geleneğinde büyük bir gelişme sağladı ve İran kültürünü Anadolu'ya taşıdı. Türk boylarının ele geçirilen yerlerde devlet otoritesini artırmak gibi siyasi amaçlar doğrultusunda devlet yöneticileri tarafından ülkenin kuzeybatısına yerleştirilmesi ile bu bölgelerde Türkleştirme süreci başladı.

Kuruluş : Kınık boyu Orta Asya'daki Oğuz boylarından biriydi. Büyük Selçuklu İmparatorluğunun çekirdeğini oluşturan boy, ittifak ile bu boy olarak kabul edilmesine karşın elimizde bunu gösteren net bir kanıt yoktur. Devlete ve hanedana adını veren Selçuk Bey'in bilinen en eski atası babası Dukak'dır. Dukak Yengikent Oğuz Yabguluğu'nda subaşı (ordu/birlik komutanı) olarak görev yapmış ve daha sonra adı kaynaklarda “Salcuk”, “Salçuk”,”Selcük”, “Selçuk”, “Sarçuk” gibi farklı şekillerde yazılan oğlu Selçuk bu göreve gelmiştir. Selçuk Bey’in torunlarının kurduğu devlet devrin kaynakları tarafından, onun adına nisbetle Selçukiyyan, Selaçıka, Al-i Selçuk (Selçuklu ailesi) olarak verilir. Oğuz Yabgularının Hazar Kağanlığı veya Karahanlılar’a bağlı oldukları ileri sürülür. Oğuzlar’ın Karahanlılar ile bazen mücadele, bazen de ittifak halinde bulundukları ve onlara paralı asker olarak hizmet ettikleri tespit edilmiştir. Selçuk Bey’in oğullarına Mikail, İsrail, Musa, Yusuf gibi isimler vermesi nedeniyle de Hazarlara bağlı olduğu ve Musevi olduğu ileri sürülmektedir .

10. yüzyılın ikinci yarısında, Kıtaylar Moğolistan’dan çıkartılınca Kıpçak boy birliği dağıldı ve Oğuzlar kuzey komşuları olan Türk boylarının birleşmesi ve göçleri sebebiyle ciddi baskıya maruz kaldılar. Bu da Yabguların otorite ve güçlerini etkilemeye başladı. Bu etki ve belki de bazı kaynaklarda belirtilen Selçuk Bey'in iktidar mücadelesine girdiği Yagbu karşısında başarılı olamaması sonucu (tahminen 960~985) Selçuk Bey boyu ile beraber Maveraünnehir yönüne göç ettiler ve yine bir Yabgu'ya bağlı Cend'e yerleştiler. Bu bölge o sıralarda özellikle Samaniler tarafından yoğun biçimde islam propogandası uygulanan bir bölgeydi ve Selçuk Bey de ailesi ile islamiyeti seçti. İslamiyeti seçmesinden sonra da kısa süresinde etrafındakiler ve özellikle silahlı Oğuzlar onun önderliğinde topladılar. Bu göçebe topluluk Karahanlılara ve Samanîlere savaşlarda asker vererek karşılığında geniş otlaklar elde etti ve Samanîler Devletinin yönetiminde söz sahibi oldu. Samanîler Devleti yıkılınca Selçuk Bey, Müslüman halkıyla birlikte Horasan bölgesine yerleşti. Selçuk Bey'in 1009'da ölümünden sonra daha da güneye indiler.

Selçuk Bey'in oğlu Arslan Bey'in yönetiminde, Karahanlıları ve Gaznelileri endişelendirecek kadar güçlendiler. Arslan Bey'in Gaznelilerce tutuklanması ve 1032'de ölmesinden sonra, Selçuk Bey'in torunları Tuğrul Bey ve Çağrı Bey bağımsızlıklarını elde etmeye giriştiler. Selçukluların teşkilatlı devlet düzenine girmesi bu dönemde oldu. Devletin ilk yöneticisi Tuğrul Bey'di. Selçuklular 1035'te büyük bir Gazneli ordusunu yenerek Horasan içlerine doğru ilerlediler. 1037'de de, bugünkü Türkmenistan’da yer alan Merv kentini ele geçirdiler. 1038'de Gaznelileri ikinci kez yendiler ve Nişabur kentine girerek bağımsızlıklarını ilan ettiler. Tuğrul Bey sultan sanıyla hükümdar ilan edildi ve Büyük Selçuklu Devleti de böylece kurulmuş oldu.

Tarihi : Dandanakan’ın muzaffer başkumanlardan Çağrı Bey, zafer sonrasında verilen toy yâni büyük ziyafette üstün idarecilik vasfı ve keskin siyâsî zekâsını takdir ettiği kardeşi Tuğrul Bey’i Büyük Selçuklu Devleti Sultânı îlân etti. Merv başşehir yapıldı. Toplanan kurultayda feth edilecek yerlerle idareciler tespit edildi. Ceyhun ile Gazne arasındaki bölge Çağrı Bey’e, Bust-Sistan havalisi Mûsâ Yabgu’ya, Nişâbur’dan îtibâren bütün batı bölgeleri Tuğrul Bey’e verildi. Çağrı Bey’in oğlu Yâkutî ile İbrahim Yınal, batı cephesinde vazife aldılar. Hanedandan Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış, Gürcan ve Damgan’a, Çağrı Bey’in oğlu Kara Arslan Kavurd ise, Kirman havalisine tâyin olundular. Vazife taksiminin ardından kısa zamanda; kuzeyde Hârezm dâhil, Mâverâünnehr, Sistân, Mekrân bölgesi, Kirman ve civarı, Hürmüz Emirliği hattâ Arabistan Yarımadası’nda Umman ve dolayları ile Gürcan, Bâdgis, Huttalân tamamen zabt edildi. Tuğrul Bey, Taberistân, Kazvin, Dehistân, İsfehan, Nihâvend, Rey ve Şehrezur’u alarak devletin sınırlarını genişletti. 1046’da Gence, 1048’de Erzen, Karaz, Hasankale, Erzurum ve havalisindeki Gürcü, Ermeni ve Bizans orduları mağlûbiyete uğratıldı.

Henüz yeni kurulan devlet kısa zamanda, Büveyhîlerin işgalindeki Bağdâd hâriç, bölgedeki bütün İslâm topraklarına hâkim oldu. Sultan Tuğrul, Büveyhîlerin işgalindeki halifelik merkezi olan Bağdâd’ı kurtarmak için Abbasî halîfesi el-Kâim bi-Emrillah’ın daveti ile 17 Ocak 1055'te Bağdâd’a girdi. Halîfenin, âlimlerin ve sünnî müslümanların büyük hüsn-i kabulüyle karşılanan Tuğrul Bey, Büveyhî hükümdarlığını yıkarak Abbasî halifeliğini yeniden ihya etti. İslâm âleminin takdirini kazanıp, büyük iltifatlara kavuştu. Halîfeliğe karşı yapılan Fatımî saldırılarını bertaraf etti. Halîfelik makamına ve Bağdâd şehrine hizmetinden dolayı 25 Ocak 1058’de Tuğrul Bey’e iki altın kılıç kuşatan halîfe, onu; doğunun ve batının hükümdarı îlân etti. Selçuklu sultânının, halîfe tarafından “Dünyâ hakanı” îlân edilmesi, Türklere büyük itibâr kazandırdığı gibi, Alplik ruhunu okşayarak islam dîninin cihâd emrine daha fazla sarılmalarına yol açtı. Aynı sene Tuğrul Bey, tahrikler sebebiyle isyan eden üvey kardeşi İbrahim Yınal’ı cezalandırdı. Çağrı Bey, yetmiş yaşlarında 1060'ta, Tuğrul Bey ise, 1063’de yetmiş yaşında vefat etti. Tuğrul Bey, devletini sağlam temeller üzeri ne oturtarak, sınırlarını Ceyhun’dan Fırat’a kadar genişletti. Anadolu üzerine yaptırdığı akınlarla, Bizans idaresinde bulunan bölgenin Türk yurdu olması için ilk harcı koydu.

Tuğrul Bey’in oğlu olmadığından, Çağrı Bey’in oğlu Alp Arslan Selçuklu Deleti sultânı oldu. Başa geçer geçmez amcasının veziri Amîd-ül-mülk’ü görevden alarak, yerine Nizâm-ül-mülk’ü tâyin etti. Sultan Alp Arslan, tahta geçmek iddiasında bulunan diğer rakiplerini bertaraf ettikten sonra, batıya yönelerek fetihlere başladı. Kafkaslardan dolaşıp mahallî küçük krallıkları itaati altına aldi. Doğu Anadolu’nun Kuzeydoğu ucundaki meşhûr Ani kalesini 1064'te feth ederek, 16 Ağustos 1064'te Kars’a girdi. Ani, hıristiyan âleminin kutsal yerlerinden biri idi. Bu fetihler İslâm âleminde büyük sevinç kaynağı oldu ve Halîfe Kâim bil-Emrillah, Sultan’a, fetihler babası yâni çok feth eden mânâsına gelen Ebü’l-Feth lakabını verdi. Sultan, 1065 senesi sonlarında doğuya yönelerek Üstyurd ve Mangışlak taraflarına yürüdü. Başarı ile biten seferin sonunda; ticâret yollarını vuran Kıpçak ve Türkmenler itaat altına alındı.

Alp Arslan, 1067 senesinde Kirman melîki olan kardeşi Kavurd’un isyanı ile karşılaştı. Bu isyanı kısa sürede bastırdı (Bkz. Kirman Selçukluları). Öncelikle müslümanlar arasında birliğin te’minini arzu eden Sultan Alp Arslan, Bahreyn taraflarındaki Karmatî sapıkları ve önasya’daki Şiî-Fâtımî kalıntılarını temizlemek için harekete geçti. Şiî-Fâtımî sultasının İslâm ülkeleri üzerinden kalkmakta olduğunu gören Mekke şerîfi, Alp Arslan’a itaatini arz ederek, hutbeyi Abbasî halîfesi ve Sultan Alp Arslan adına okumaya başladı. Doğu ve Batıda sistemli bir şekilde yapılan fetih hareketleri; 1067 senesinde Anadolu’da başlatılan yıpratma ve yıldırma akınları, 26 Ağustos 1071’deki Malazgirt muharebesine kadar devam etti. Malazgirt zaferiyle Büyük Selçuklulara kapıları açılan Anadolu, Türkiye Türklerinin istikbâldeki yurdu durumuna girdi. Malazgirt Zaferi sonrasında, Bizans imparatoru Diogenes ile yapılan andlaşma, tahttan indirildiği için tatbik edilemedi. Sultan Alp Arslan, andlaşmanın silâh zoruyla tatbikini kumandan ve beylerine emrederek, bütün Anadolu’nun fethini istedi. Selçuklu emrindeki Türkmen boyları, Orta Asya’dan batıya sevk edilerek, Doğu Anadolu’daki Bizans hududuna gönderildi. Selçukluların gaza akınlarına mukavemet edemiyen Bizans kale ve garnizonları Türklerin eline geçti. Türk akınları Marmara Denizi sahillerine kadar uzandı ve fethedilen Anadolu, iskân edildi. Anadolu’nun Türkleşip, İslâmlaşması için gerekli bütün tedbirler alındı. Sultan Alb Arslan, çıktığı Mâverâünnehr seferinde, esir alınan bir kale kumandanı tarafından şehîd edildi. Türk târihinin büyük sultanlarından olan Alp Arslan, enerjisi, disiplini, yiğitliği ve adaleti ile temayüz etmişti.

Sultan Alp Arslan vefat ettiğinde, devlet toprakları, doğuda Yaşgar’dan, batıda Ege kıyıları ve İstanbul boğazına, kuzeyde Hazar-Aral arasından, güneyde Yemen’e kadar olan bir bölgeye yayılmıştı.

Alp Arslan’ın yerine oğlu ve veliahdı Melikşâh, Büyük Selçuklu Devleti sultânı oldu. Sultanlığını tanımayan amcası Kavurd ile Kerez’de yapılan savaşı kazanan Melikşâh birkaç gün sonra Kavurd’un ölümü ile devet içinda asayişi kısa sürede sağladı. İç işlerini hâlleden Melikşâh, taht mücâdelesinden faydalanarak Selçuklu hududlarına hücûm eden Gazneliler ile Karahanlılara karşı sefere çıktı. Bu sırada Karahanlı Şemsülmülk Nâsır’ın mektubunu aldı ve elçisini kabul etti ise de, hareketinden vazgeçmedi. Tirmiz’i muhasaraya başladı. Emir Savtiğin’in ikmâl yollarını kesmesi, şehrin düşerek Sultan’ın başarıya ulaşmasına ve Şemsülmülk’ün sulhu kabul etmesine sebeb oldu. Gaznelilere karşı, Emîr Gümüştiğin ve Anuştiğin’i gönderdi. Gazneli hükümdarı İbrahim bin Mes’ûd, Melikşâh’ın başarılarının artması üzerine itaate mecbur oldu. Gönderdiği elçilik hey’eti ve hediyelerle iyi münâsebetler te’sis edildi. Sultan’ın kızı Gevher Hâtun’un, Gazneli veliahdı Mes’ûd bin İbrahim ile evlendirilmesi, iki devlet arasında çıkması muhtemel anlaşmazlığı önledi.

Doğu sınırlarını garantiye alan Sultan Melikşâh, babasının vezîri ve kendisinin de hocası olan sapık ve bâtınî akımlara karşı Sünnîliğin müdâfaası için Nizâmiyye medreselerini kurart Tuşlu Nizâm-ül-mülk Hasen’derr vezîrliğe devam etmesini istedi. Bu sayede Selçuklu Devletine ve İslâm dînine çok hizmet etmesine şebeb oldu. Sultan Melikşâh çok hâlim-selîm, affedici, fakat devlet ve millet işlerinde ciddî, müstesna bir şahsiyetti. Devrinde bozkırlardaki Türk boylarını, bütün İran’ı, Arabistan’ı, Suriye ve Filistin’i, idaresi altına aldı. Anadolu’nun fethi üzerinde hassasiyetle durup, babasının vazifelendirdiği amcazadesi Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve Türkmen beylerinden Alb İlig, Artuk Bey, Mansur, Dolat gibi komutanlarla fütuhatı sürdürdü. Selçuklu kumandanları, Bizans’ın Türklere karşı kurduğu ölmezler adlı askerî birlikleri mağlûb etti. Artuk Bey, Bizans kuvvetlerini 1074'te Sapanca çevresinde mağlûb ederek, yüz binden fazla Türk, İzmit’ten Üsküdar’a kadar olan sahaya yerleşti. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, güneydoğu harekâtıyla, Adana dolaylarını feth etmekle meşguldü. Fırat’ı geçerek Çukurova, Maraş, Tarsus, Antep ve Urfa’ya dağılan Ermeni ve ücretli frank askerlerini Antakya’da, Gümüştiğin de Nizip, Âmid ve Urfa civarında Bizans kuvvetlerini mağlûb ettiler. Artuk Bey, Sultan Melikşâh’ın emriyle Doğu harekâtını idare etti. 1074-1077 seneleri arasında Sivas, Tokat, Çorum havalisini, Yeşilırmak ve Kelkit havzalarını ele geçirdi. Artuk Bey’den sonra yerine Danişmend Gazi geçerek, Amasya ve civarını Karadeniz’e kadar aldı. Mengücük Gazi, Şarkî Karahisar, Erzincan ve Divriği havalisini; Ebü’l-Kâsım da, Erzurum ve Çoruh bölgesini fethetti. Orta, Kuzeybatı ve Batı harekâtını Süleyman Şah idare edip, Bizanslılar ile mücâdele ve onların âsî kumandanları ile ittifak yaptı. Bizanslılar, Balkanlar’daki iktidar mücâdelesi ve iç hâdiseler üzerine Selçuklulardan yardım istediler. Yardım talebleri Selçukluların menfaatleri doğrultusunda karşılandı. Süleyman Şah, İznik’e yerleşerek, bu şehri Türkiye Selçukluları Devleti’nin merkezi yaptı. Selçuklular, Anadolu’da sahil şehirleri dışında Toroslar ve Çukurova’dan Üsküdar’a kadar bütün bölgeye yerleştiler. Bu durum karşısında Avrupalılar Çin’e elçilik hey’eti göndererek, Selçukluların doğudan tazyik edilmesini istediler. Ancak müracaatları netîcesiz kaldı. Süleyman Şah, 1082-1083 senelerinde Bizanslıların elinde olan Adana ile Tarsus, Misis, Anazarba ve bölgedeki diğer yerleri zabtetti. 1085'te Suriye’nin kilit şehri Antakya’yı bir baskınla fethetti. Antakya’nın en büyük kilisesini camiye çevirip, fetih şükrânesi olarak yüz yirmi müezzinin okuduğu ezandan sonra Cum’a namazını burada kıldı. Diyarbekir bölgesinin fethi için Selçuklu seferleri, Fahrüddevle Cüheyr’in İsfehân’a gelmesiyle başladı. Fahrüddevle, buradaki şiî îtikâdlı Karmatîlerin yola sokulması için hareket eden Artuk Bey ve bağlı kuvvetlerle beraber Diyarbekir’e doğru yola çıktı. Şehrin muhasarası sırasında Selçuklu ordusundaki Arab unsurların şehrin müdâfilerinin içindeki Arablarla savaşmaya yanaşmamaları, ordudaki Türkmen beylerini güç durumda bıraktı ise de, Arablardan müteşekkil kısım, bölgede bulunan diğer şehirlerin fethine me’mûr edildi. Fahrüddevle’nin kumandanlığındaki birlikler, çevredeki Mardin, Hasankeyf, Cizre ve daha otuz kadar kaleyi ele geçirdi. Diyarbekir, Fahrüddevle’nin oğlu Zaimüddevle ve emrindeki kuvvetlerin 4 Mayıs 1085'te şehre girmesiyle düştü ve Mervânîler Devleti ortadan kalktı.

Musul’un fethine me’mûr edilen Aksungur ve diğer Türkmen emirleri şehre harpsiz girdiler. Fethi müteakip Musul’a gelen Melikşâh, büyük bir merasimle karşılandı. Musul emîrliğine Şerefüddevle’yi tâyin etti.

Sultan Alp Arslan zamanından beri Suriye ve daha güneye yürüyen meşhûr Selçuklu kumandanlarından Atsız, seferlerini Melikşâh zamanında da sürdürdü. Uzun süre muhasara ettiği Dımaşk’ı 1076 Mart’ında Selçuklu topraklarına kattı. Dımaşk’ın alınmasından sonra camilerde okunan Şiî-Fâtımî ezanını yasaklayarak Cum’a hutbesini Halîfe Muktedî ve Sultan Melikşâh adına okuttu. Daha sonra Selçuklu Devleti’nin “Fatımî Devleti’nin ortadan kaldırılması” politikasına uygun olarak, Mısır’a doğru sefere devam etti. Fakat muvaffak olamadı ve başarısızlığı Suriye emirlrğinden alınmasına sebeb oldu. Yerine Melikşâh’ın kardeşi Tâcüddevle Tutuş getirildi.

Sultan Melikşâh, Kutalmışoğlu Süleyman Şah ile kardeşi Tutuş’un Suriye’deki mücâdelesi üzerine 1086’da İsfehan’dan bölgeye hareket ederek bölgede asayişi yeniden te’sis etti. Haleb valiliğini Aksungur’a, Urfa’yı Bozan’a, Antakya’yı da Yağısıyan’a verdi. 1087 senesinde Sultan Melikşâh, Süveydiye kıyılarından Akdeniz’e ulaştı. Böylece Uzakdoğudan Ortadoğuya kadar hâkimiyet kurdu. Dönüşte hilâfet merkezi olan Bağdâd’ı ziyaret etti. Halîfe Müktedî tarafından iki kılıç kuşatıldı ve 25 Nisan 1087’de “Dünyâ hükümdarı” îlân edildi.

Selçukluların İslâm’a ve insanlığa hizmeti sayesinde kısa zamanda genişlemesi, düşmanlarını hızlı bir faaliyet içine soktu. Bizanslılar ve sapık fırkalara karşı mücâdele eden âlim ve kumandanlar suikastla öldürülüyordu. 1092 senesinde, önce Selçukluların meşhûr vezîri Nizâm-ül-mülk, Hasen Sabbah’ın fedailerinden bir bâtınî tarafından; arkasından Sultan Melikşâh Bağdâd’da zehirlenerek şehîd edildiler.

Melikşâh’ın ölümü ile başlayan saltanat mücâdelesinde Şam Meliki Tutuş, derhal sultanlığını îlân etti. Bu arada Melikşâh’ın hanımı Terken Hâtûnda küçük oğlu Mahmûd’u sultan ve torunu Ca’fer’i halîfenin veliahdı yapmak için bütün kuvvetiyle uğraştı ve 1092’de Mahmûd’un saltanatını îlân ederek, nâmına hutbe okutmaya muvaffak oldu. Yine bu arada tarafdârlarıyla Rey’e çekilen Berkyaruk da sultanlığını îlân etti ve Terken Hâtun’un üzerine gönderdiği orduyu Burucerd’de bozguna uğrattı. Terken Hâtun’un Gence meliki İsmail’i tarafına çekmesi de bir fayda sağlamadı.

Terken Hâtun’un bir suikast neticesinde öldürülmesiyle saltanat mücâdelesi Tutuş’la Berkyaruk arasında kaldı. Tutuş, Rey üzerine yürüdü ise de 1093 yılında vuku bulan uzun mücâdeleler esnasında birçok emir Berkyaruk tarafına geçti. Bu sayede Berkyaruk karşısındaki orduyu bozguna uğrattı. Ayrıca Tutuş’un ölümü ile bütün rakiplerini bertaraf ederek adına Bağdâd’da hutbe okundu.

Sultan Berkyaruk zamanında Selçuklu Devleti; a-Irak ve Horasan, b-Sûriye, c-Kirman, d-Türkiye Selçukluları olmak üzere dörde bölündü. Ayrıca Doğu Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Türkmen beylikleri ve Atabeglikler ortaya çıktı. Berkyaruk, parçalanan Selçuklu İmparatorluğu’nu toplamaya başladığı bir sırada haçlı orduları da Suriye’ye geldiler. Berkyaruk, haçlılara ve onların Antakya muhasarasına karşı Kürboğa’yı ve Artuklu beylerini sefere me’mûr etti. Anadolu’dan geçen haçlılar, Suriye’ye vardıkları zaman sayıları oldukça azalmıştı. Ancak İslâm dâvasına ihanet eden Şiî-Fâtımîlerin, sünnî müslümanlara karşı haçlılarla ittifak etmeleri, ayrıca Suriye emirleri arasındaki emniyetsizlik ve rekabetler, Tutuş’un oğlu Dukak ile birlikte Suriye kuvvetlerinin haber vermeden çekilmesi, Frenklerin taarruza geçerek, Türkleri bozguna uğratmalarına sebeb oldu. Netîcede ilerlemeye devam eden haçlılar, Antakya’dan bir sene sonra da Kudüs’ü işgal edip şehirde meskun olan yetmiş bin müslüman ve yahûdiyi hunharca katlettiler.

Bu arada Gence meliki ve kardeşi Muhammed Tapar, Berkyaruk’a saltanat iddiasıyla isyan etti. Berkyaruk, 1100 senesinde Sefîdrûd’da mağlûb olmasına rağmen, Muhammed Tapar’ı arka arkaya dört defa bozguna uğrattı. Ahlat’a sığınan Muhammed Tapar, buranın hükümdarı Sülemen’i ve Ani emîri Menuçehr’i hizmetine alarak yeniden savaşa hazırlandı ise de, Sultan Berkyaruk çok kan aktığını, memleketin harap, emir ve askerlerin yorgun olduğunu, hazînenin boş kaldığını, vergilerin tahsil edilemez bir hâle geldiğini ve nihayet İslâm düşmanlarına fırsat verildiğini beyân ederek, gönderdiği bir elçi ile, kardeşini barışa ikna etti. Böylece 1104'te Azerbaycan’da Sefîdrûd hudud olmak üzere Kafkasya’dan Suriye’ye kadar bütün vilâyetlerde Muhammed Tapar sultan tanındı. Bağdâd, Rey, Cibâl, Taberistan, Fars, Huzistan, Azerbaycan, Mekke ve Medîne’nin idaresi de Berkyaruk’da kaldı.

Selçuklu İmparatorluğu iki devlete ayrılmak suretiyle Türkiye ile birlikte üç Selçuklu sultânı ortaya çıktı. Lâkin bu durum çok sürmedi. Çünkü, Berkyaruk hastalıklı olduğu için 1104 senesinde yirmi altı yaşında iken vefat etti. Sultan Berkyaruk, ülkesini düşünen ve milletinin refahı için çalışan bir kimse idi. Ancak kardeş kavgalarının, memleketin birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğu bir döneme rastlaması Berkyaruk’u çok üzdü. Buna rağmen fırsat buldukça haçlı kuvvetleri üzerine asker sevk etmekten ve darbeler vurmaktan geri kalmadı.

Berkyaruk’un vefatıyla oğlu Melikşâh ile Muhammed Tapar saltanat mücâdelesine başladılar. Muhammed Tapar, Bağdâd üzerine yürüyerek fazla zorluk çekmeden 1105'te tek başına sultan oldu. Önce kendisine karşı isyan eden amcasının oğlu Mengübars hâdisesini bastırdı. Daha sonra ülkede uzun zamandır karışıklık çıkaran, anarşiyi tahrik eden bâtınîlere karşı mücâdele etti. 1107’de bâtınîlerin merkezi olan Alamut kalesi kuşatıldı ve çok sayıda bâtınî öldürüldü. Selçuklular arasındaki karışıklıklardan istifâde eden haçlılar, Birinci Haçlı Seferi sonunda Suriye’de haçlı devletleri kurmaya başladılar. Sultan Muhammed Tapar, bunların üzerine ordular gönderdi ise de, kumandanlar arasında tam anlaşma sağlanamadığından kesin sonuca gidilemedi. Sefer kumandanı Emir Mevdud, Şam Ümeyye Câmii’nde bir bâtınî tarafından öldürüldü. Sultan, haçlılara karşı Aksungur’u kumandanlığa getirdi. Bu arada kardeşi Sencer’i Suriye ve Horasan’daki bâtınîlere karşı mücâdele etmekle vazifelendirdi. Alamut üzerine de bir ordu gönderdi. Sultan Muhammed Tapar’ın 1118’de vefatı sebebiyle bu fesad ocağı ortadan kaldırılamadı. Sultan Muhammed Tapar, ilim ve îmar işleri ile de uğraşma fırsatı buldu. İsfehan’da yaptırdığı medresenin bahçesine defn edildi. İleri gelen devlet adamları, Muhammed Tapar’ın henüz küçük yaştaki oğlu Mahmûd’u tahta geçirdilerse de, Melikşâh’ın oğlu ve Horasan meliki olan Sencer, yeğeni Mahmûd’un sultanlığını kabul etmeyerek, saltanat iddiasında bulundu. 14 Ağustos 1119 târihinde yapılan Save savaşını kazanarak sultanlığını îlân eden Sencer, yeğenine evlâd muamelesi yaptı ve kendi hâkimiyetini tanımak şartı ile Rey hâriç, batı ülkelerinin hâkimiyetini ona bıraktı. Sultan Sencer, batı işlerinden çok doğu ile uğraştı. Gaznelilerle savaştı. Karahanlıları kendisine bağladı. Zamanı, Selçukluların son parlak devri idi. Bu arada Selçuklu Devleti’ni iki büyük tehlike tehdid ediyordu. Bunlardan birisi batıdan Anadolu ve Suriye’ye saldırmakta olan haçlılar, diğeri doğudan gelen ve devletin doğu sınırlarını zorlayan Karahitaylar idi. Sultan yalnız bu ikinci tehlike ile uğraştı. Doğu Karahanlılar Devleti’ni yıkarak Seyhun boylarını zorlayan Karahitaylarla çarpışan Sencer, onlarla 10 Eylül 1141 senesinde yaptığı Katvan meydan muharebesini kaybetti. Bu muharebeden sonra Seyhun nehrine kadar olan topraklar Karahitayların eline geçti. Katvan meydan muhârebesiyle Büyük Selçuklu Devleti târihinde yeni bir devir başladı ve Selçuklu ülkesi müslüman olmayan Türk ve Moğol birliklerinin istilâsına uğradı.

Sultan Sencer’in bu mağlûbiyetinden istifâde etmek istiyen Gûr hükümdarı Alâeddîn Hüseyn, yıllık vergiyi vermemek, sultanlık peşinde koşmak gibi davranışlarla Sencer’e olan tâbiliğinden kurtulmaya çalışıyordu. Zâten sınırlarını fazla genişletmesi, bölgenin kuvvet dengesini bozmakta ve bu durum Sultan Sencer’i endişeye düşürmekte idi. Büyük kuvvetlere sâhib olan Gûrlular üzerine yürüyen Sultan Sencer, Haziran 1152’de yaptığı muharebede Gûr ordusunu mağlûb ederek Katvan’da kaybedilen itibârı yeniden sağladı.

Gerileme ve Dağılma Dönemi : Melikşah'tan sonra sırasıyla başa geçen I. Mahmud (1092-1094), Berkyaruk (1094-1105), Müizzeddin Melikşah (1105-1105) ve Mehmed Tapar (1105-1118) dönemlerinde Büyük Selçuklu Devleti gücünü ve eyaletlerdeki merkezi denetimini giderek yitirdi. 1118'de tahta çıkan Ahmed Sencer’in ülke topraklarını yeniden birleştirme çabası da başarılı olduysa da devlet hiçbir zaman Melikşah dönemindeki sınırlarına ve otoritesine kavuşamadı. 1128 yılında Doğudaki Doğu ve Batı Karahanlı Devletine boyun eğdiren Karahitaylar Büyük Selçuklu Devleti ile komşu oldular ve Selçuklulara baskı yaratmaya başladılar. 1141 yılında Karahitay ve Selçuklu orduları arasındaki Katvan Savaşı'nda yenilgiye uğrayan Büyük Selçuklu Devleti hızlı bir dağılma sürecine girdi. Karahitayların devletin en verimli toprakları olan Maveraünnehir'i işgal etmeleri Büyük Selçuklu Devleti'nin ekonomisini ve ordusunu iyice sıkıntıya soktu. Sultan Sencer, giderek artan ekonomik buhran nedeniyle ayaklanan göçebe Oğuzlara 1153'te tutsak düştü. İki yıl sonra kaçarak kurtulduysa da ülkede iktidarını yeniden sağlayamadan 1157’de öldü. Büyük Selçuklu Devleti böylece sona erdi. Bu tarihten sonra Büyük Selçukluların toprakları büyük ölçüde Harzemşahların denetimi altına girdi.

Hanedan üyeleri yönettikleri bölgelerde bağımsız davranmaya başladılar. Daha önce bağımsızlıklarını ilan etmiş olan Selçuklu hanedanın kurduğu devletlerden yalnızca Anadolu Selçuklu Devleti, yüz yılı aşkın bir süre daha ayakta kalabildi. Ayrıca devletin gerilemesinin sebepleri arasında Haçlı Seferleri, Fâtımîler ile olan çatışmalar, Hasan Sabbah'ın Bâtınîlik propogandaları ve Oğuz boylarının ayaklanmaları sayılabilir. Bunun sonucunda ise Abbâsî halifeleri Selçuklu egemenliğinden kurtulmak için bir takım çalışmalar yürütmüştür. Bunlar Selçuklu Devleti'nin yıkılmasına neden olan etkenler ve nedenlerdir. Özet olarak Büyük Selçuklu Devleti'nin yıkılma nedenleri olarak aşağıdaki nedenler sayılabilir:
  • Merkezi otoritenin zayıflaması
  • Taht kavgaları
  • Oğuz isyanları
  • Haçlı Seferlerinin başlaması
  • Atabeylerin bağımsız hareket etmesi
  • Abbâsî Halifelerinin Selçuklu egemenliğinden kurtulmak için yürüttüğü bir takım çalışmalar
  • Bâtınîlik hareketleri
  • Fâtımîler ve Şiîlerin yıpratmaları
  • Şehzade ayaklanmaları
  • Katvan mağlubiyeti ve Karahitayların istilası
  • Kötü yönetim
Devlet Yapısı ve Yönetimi : Büyük Selçuklu Devleti’nin örgütlenme biçimi, kendisinden önceki İslam devletlerine benziyordu. Hint-İran devlet anlayışını yansıtan bu örgütlenmede, eski Türk devlet geleneğinin de belirgin etkisi vardı. Eski Türk devlet geleneğinde olduğu gibi, Büyük Selçuklu Devleti’nde de ülke toprakları hanedanın ortak malı sayılıyordu. Bundan dolayı Büyük Selçuklu toprakları eyaletlere bölünmüştü. Eyaletlerin yönetimi de Melik olarak adlandırılan hanedanın erkek üyelerine bırakılmıştı. Tuğrul Bey'den önce boy başkanına Oğuz geleneğine göre Yabgu deniyordu. İslam dininin benimsenmesinden sonra, hükümdarlar İslam devletlerindeki geleneğe uyarak "sultan" unvanı ile anıldılar. Suriye Selçukluları ile Kirman Selçukluları’na Irak Selçukluları da katıldı. Büyük Selçuklu topraklarına göçen yeni Oğuz boyları da iç düzeni büyük ölçüde sarstılar. Bu karışıklık döneminde Harzemşahlar, Büyük Selçuklu toprakların büyük bölümünü ele geçirdiler. Bir süre daha direnen Kirman Selçukluları 1175’te, Irak Selçukluları da 1194’te Oğuzlar ve Harzemşahlar tarafından yıkıldı.

Başkentte oturan sultan, devletin mutlak egemeniydi. Bütün atamalar ve toprak dağıtımı sultanın buyruğuyla yapılıyordu. Ayrıca sultan yüksek yargı kurullarına da başkanlık ediyordu. Hükümdarların "danışman"ı konumundaki kişiler yönetimde önemli rol oynuyorlardı. Alp Arslan döneminde bu göreve getirilen Nizamülmülk, İslam geleneği uyarınca vezir unvanı aldı ve devlet yönetiminde köklü değişiklikler yaptı. Nizamülmülk, devlet yönetimine ilişkin anlayışını Siyasetname adlı kitabında da anlatmıştır. Büyük Selçuklu Devleti’nde devlet işleri "Divan-ı Âlâ" adı verilen bir kurulda görüşülür ve karara bağlanırdı. Ayrıca maliye, askerlik ve adalet işleriyle uğraşan başka divanlar da vardı. Meliklerin yönetimindeki eyaletlerde de büyük ölçüde merkezdeki örgütlenme örnek alınmıştı.

Selçuklularda Önemli Divan Teşkilatları :

1. Divan-ı Âli/ Divan-ı Saltanat:
Devlet işlerinin görüşüldüğü divandır. Sultandan sonra en yetkili kişi olan 'Vezir' tarafından yönetilir.
2. Divan-ı İstifa: Maliye işlerinden sorumludur. Yöneticisi 'Müstevfi'dir.
3. Divan-ı Arz: Ordunun ikmal ve lojistik desteğini veren divandır. Ayrıca hassa askerlerinin maaşlarını da bu divan öder. Yöneticisi 'Arız'dır.
4. Divan-ı İnşa: İç ve dış yazışmalardan sorumludur. Yöneticisi Tuğrai'dir.
5. Divan-ı İşraf: Devletin idari ve mali işlerini denetlerdi. Yöneticisi 'Müşrif'tir.
6. Niyabet-i Saltanat: Hükümdar başkentte yokken devleti idare eden divandır. Başında 'Naib' bulunur.

Toprak Yönetimi ve Ordu : Büyük Selçuklu ülkesinde tarım yapılan topraklar ikta denen bölümlere ayrılmıştı ve iktalar hizmet karşılığında belirli süre için ileri gelenlere veriliyordu. Bu usulle verilen topraklar has, ikta ve haraci olarak üçe ayrılıyordu. Has toprakların geliri doğrudan sultan ailesine veriliyordu. İkta sahipleri ise, toprakları işleme karşılığında belli sayıda asker besliyor ve savaş zamanlarında orduya katılıyorlardı. Haraci olarak adlandırılan toprakların geliri de doğrudan devlet hazinesine aktarılıyordu.

Alp Arslan dönemine kadar beylere bağlı göçebe Türkmenlerden oluşan ordu Nizamülmülk tarafından yeniden yapılandırıldı. Nizamülmülk, aylıklı askerlerden oluşan sürekli bir ordu kurdu. Bu aylıklı askerlere "gulam" deniyordu ve bunlar temel olarak başkentte iktidarı korumakla görevliydi. Savaş sırasında asıl ordu ise ikta sahiplerinin yönetimindeki atlı askerlerden oluşurdu. Ayrıca bağlı devletler de savaş zamanlarında sultanın ordusuna asker gönderiyorlardı. Melikşah döneminde orduda 50 bin kadar atlı asker olduğu bilinmektedir.Kısa bir not Türkler yani Selçuklular orduyla iç içe bir toplum oldukları için onlara 'ordu millet' denirdi.

Toplumsal ve Ekonomik Yaşam : Büyük Selçuklu Devleti'ndeki Oğuz boyları ve başka bazı topluluklar göçebeydiler. Oğuz boylarının başında bir bey bulunuyordu. Bu göçebe topluluklar geçimlerini hayvancılıkla sağlıyorlardı ve otlak bulmak için de mevsimlere göre yer değiştiriyorlardı. Devlet göçebe topluluklardan otlak vergisi alıyordu. Yerleşik nüfus ise çiftçilik, zanaatçılık ve ticaretle uğraşıyordu. Kentlerdeki tüccar ve esnaf, işkollarına göre loncalar biçiminde örgütlenmişti. Merkezi devlette görevli memurlar ile sürekli ordudaki askerler maaş alıyorlardı.

Eğitim, Bilim ve Sanat : Büyük Selçuklular, kendilerinden önce var olan medreselerde öğretimi sürdürdüler, ama bununla yetinmediler. Vezir Nizamülmülk’ün öncülüğünde ve onun adını taşıyan yeni medreseler kurdular. Nizamiye medreselerinin ilki 1067’de Bağdat'ta açıldı. Daha sonra İsfahan, Rey, Merv(selçukluların başkenti), Belh, Herat, Basra, Musul gibi kentlerde yeni Nizamiye medreseleri kuruldu. Medrese sisteminde programlı ve belli bir yönteme dayanan eğitim ilk kez bu medreselerde verildi. Medreselerde din konularının yanı sıra matematik, felsefe, dil ve edebiyat gibi dersler de okutuluyordu ve medreselerde zengin kitaplıklar vardı. Medreselerin dışında da ülkenin çeşitli yerlerinde kurulmuş kitaplıklar bulunuyordu. Melikşah döneminde önce Isfahan'da, sonra Bağdat'ta birer gözlemevi kuruldu. Büyük Selçuklular Arapça'yı din ve bilim dili, Farsça'yı edebiyat ve devlet dili, Türkçeyi ise saray ve orduda günlük konuşma dili olarak kullanıyorlardı.

Büyük Selçuklular, var olan kentleri bayındır hale getirirken yeni kentler de kurdular. Ülkenin pek çok yerinde yeni kurumlar ve yapılar inşa ettiler. Bunlar cami, medrese, kervansaray, hastane, köprü, çeşme, imaret, han, hamam, türbe ve kümbet gibi yapılardı.

Büyük Selçuklular, ince ve uzun minarelerle cami mimarisine yeni bir anlayış getirdiler. İsfahan'daki Mescid-i Cuma bu anlayışla yapılmış en eski örnektir. Büyük Selçuklu anıtmezarları olan kümbetler de yaygın mimari yapılardır. Kümbetler içten kubbe, dıştan ise piramit ya da konik bir çatıyla örtülüyordu. Dört köşeli, çok köşeli ya da yuvarlak formdaki Büyük Selçuklu kümbetleri genellikle iki katlı olarak yapılıyordu.Bu kümbetlerin alt kat mezar, üst kat ise mescit olarak kullanılıyordu.

Büyük Selçuklu sanatında hat (yazı), minyatür, ahşap ve taş oymacılığı, çinicilik, maden işleme, cilt ve çeşitli süsleme sanatları da gelişmişti. Zamanla yayıldığı bölgelerdeki Farsi kültürü benimsesiği yönünde görüşler de vardır.
 

GEZGİN

Üye

Anadolu Selçuklu Devleti, Rum Selçuklu Sultanlığı veya Türkiye Selçuklu Devleti (Arapça: السلاجقة الروم el-Salācika el-Rūm, Farsça: سلجوقیان روم Selcūkiyân-i Rūm; Rum Selçukluları), Selçuklulardan Kutalmış'ın oğlu Süleyman Şah tarafından Anadolu’da, 1075 yılında kurulmuş olan, Türk-İran geleneğine mensup bir Sünni İslam devletidir.

Türkler çeşitli sebeplerden ötürü ana vatanları olan Orta Asya'dan göç etmek zorunda kalmışlar ve kendilerine yeni bir vatan aramaya başlamışlardır. Bu yüzden Büyük Selçuklular; çevre bölgelere akınlar düzenlemeye başlamışlardır. Örneğin Anadolu'ya yapılan ilk akınlar 1015-1018 yılları arasında gerçekleşmiştir. Büyük Selçuklular; 1040 Dandanakan Muharebesi ile Gazneliler'i mağlup etmiş ve bağımsız olmuşlardır. Selçukluların bağımsız olmasıyla beraber çevre bölgelere yapılan akınlar daha sistemli hale gelmiştir. Nitekim bu akınlar sonucunda Anadolu'nun uygun bir bölge olduğu anlaşılmıştır. Anadolu hakimiyeti için Büyük Selçuklularla Anadolu'yu elinde bulunduran Bizans İmparatorluğu arasındaki ilk savaş, 1048 yılında gerçekleşmiş ve Pasinler Muharebesi olarak bilinen bu savaşla beraber Anadolu hakimiyeti için gerçekleştirilen ilk savaş Selçuklu zaferiyle noktalanmıştır.

Büyük Selçuklu sultanı Tuğrul Bey ve Tuğrul Bey'in kardeşi, aynı zamanda Selçuklu ordusunun komutanı olan Çağrı Bey'in vefatı ardından Alp Arslan Büyük Selçuklu tahtına oturmuş ve Anadolu üzerine yapılan akınları hızlandırmıştır. Bu dönemde Bizans imparatoru olan Romen Diyojen ise; Anadolu toprakları için oluşan bu büyük tehlikeyi bertaraf etmek için 200.000 kişilik ordusuyla başkenti Konstantinopolis'ten ayrılmış ve Doğu Anadolu Bölgesi'ne doğru ilerlemeye başlamıştır. Sultan Alp Arslan; Bizans'ın büyük bir orduyla Doğu Anadolu'ya geldiğinin öğrenince bu orduyu karşılamak için aynı bölgeye bir orduyla ilerlemiştir. Daha sonra iki ordu 26 Ağustos 1071 tarihinde Malazgirt'te karşılaşmış ve Malazgirt Meydan Muharebesi kesin Selçuklu zaferiyle sonuçlanmıştı. Bu zaferle beraber İran, Azerbaycan, Horasan gibi bölgelerde bulunan Türkler kitleler halinde Anadolu'ya göç etmeye başlamıştır. Selçuklu hanedanından Kutalmışoğlu Süleyman Şah Marmara Bölgesi’ndeki askeri faaliyetleri sonunda İznik’i alarak Anadolu Selçuklu Devleti’ni 1075 yılında kurmuştur. I. Haçlı Seferi başlarında İznik’in düşmesi üzerine Anadolu Selçuklu Anadolu içlerine çekilmiş ve sonunda Konya başkent olmak üzere ayakta kalmayı başarmıştır. 13. yüzyıl başlarında Anadolu’nun en güçlü devleti haline gelen Anadolu Selçuklu, 1243 yılındaki Kösedağ Muharebesi’nde yenilgiyle beraber İlhanlılar’a yıllık haraç ödeyen tabi bir devlet haline gelmiş, Moğolların devlet yönetimine zaman içinde artan müdahalesiyle, son Anadolu Selçuklu sultanı II. Mesud’un ölümüyle birlikte dağılmıştır.

Avrupa’dan birkaç tarihçi I. Haçlı Seferi sırasında Anadolu’da karşılarına çıkan Türk savaş gücü ve karşılaştıkları Türkmen gruplarına bakarak Anadolu’nun artık Türk diyarı olduğunu görmüşler ve bu topraklara Türkiye demişlerdir. Diğer yandan tüm bu dönemde, tüm İslam aleminin Anadolu için kullandığı ifade “Diyar-ı Rum”dur. Anadolu Selçuklu Devleti için de ne bu, ne de Türkiye Selçuklu Devleti denmemiş, Rum Sultanlığı denmiştir.

Selçuklular öncesi Anadolu : Anadolu Selçuklu Devleti’nin kuruluşu yıllarından önceki yüzyıllarda Anadolu, Bizans – Arap ve Bizans – Sasani mücadelelerinin yaşandığı topraklardır. yüzyıllara yayılan bu savaşlar, ekonomik ilişkileri büyük ölçüde yıpratmış, ticaret daralmış, üretim ve gelir düşmüştür. Hem savaşlar, hem ekonomik çöküntü, nüfusun azalmasına yol açmıştır. Bölgede Bizans merkezi otoritesinin zayıflaması ise yerel otoritelerin bölgeler üzerindeki erkini arttırmış, belirgin bir biçimde kendi başına, keyfi davranmalarına, bunun sonucu halkı daha da ezmelerine neden olmuştur. Uluslararası transit ticaretin Anadolu’dan geçen kuzey – güney ve doğu – batı hatları daha önceden, Orta Doğu’nun ve Levant’ın İslam İmparatorluğu’nun kontrolünde olması dolayısıyla kesilmişti. Bu durum Anadolu’yu transit ticaretin dışında bırakmıştır, ayrıca bir ekonomik daralmaya mahkûm etmiştir. Sasani İmparatorluğu’nun 651 yılında Raşidin Orduları tarafından yıkıldıktan sonra Anadolu yine de politik ve sosyoekonomik olarak rahatlamış değildir. Bu kez de Emeviler ve Abbasiler devrinde Anadolu, İslam dünyasını “gaza sahası haline gelecektir.” Her bahar Müslüman ülkelerden kalkıp gelen mücahitler, toplanma yerleri Tarsus ve Malatya’da bir araya gelerek Bizans yerleşimlerine, zaman zaman derinlemesine akınlara çıkıyordu. Bu derinlik birkaç kez Konstantinepolis’e kadar ulaşmış, kenti kuşatmıştır. Bu akınlar sırasında surlarla çevrili kentler kısmen korunabildiyse de kırsal alan ağır şekilde yağmalanmıştır. Sonuç olarak kırsal alan nüfusu bir kez daha boşalmıştır.

Tarihi : Anadolu Selçuklu Devleti tarihi,
  • “kuruluş dönemi”, Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın İznik’i aldığı, devleti kurduğu 1075 yılından, III. Kılıç Arslan dönemine, 1204 - 1205 yılına kadar
  • “yükseliş dönemi”, hemen ardından Gıyaseddin Keyhüsrev’in ikinci saltanat yıllı 1205 yılından I. Alaeddin Keykubat’ın ölümüne (1237) yılına kadar
  • çöküş dönemi 1237’den, II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in tahta geçişinden Moğol işgalinin yıkıcı baskısı altında 1308 yılına kadar
üç dönem olarak değerlendirilir. Anadolu’da siyasi birliğin sağlanması ise şu aşamalarla olmuştur. Danişmendli Beyliklerinin ilhakı II. Kılıç Arslan tarafından, Sivas şubesi (169), Kayseri şubesi (1175) ve Malatya şubesi (1178), II. Süleyman Şah’ın Erzurum Salltuklular’ı ilhakı (1202), I. Alaeddin Keykubat’ın Erzincan Mengüçlü Beyliği’ni ilhakı (1228), Harput Sökmenoğulları Beyliği’ni (1234) ile sağlanmıştır.

I. Rükneddin Süleyman Şah Dönemi (1075-1086) : Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın babası Kutalmış, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey ile Çağrı Bey'in amcaoğluydu. Kutalmış Büyük Selçuklu Sultanlığı tahtına geçen Alparslan'ın sultanlığını kabul etmemiş ve onun ile başarısız bir çatışmaya girişmiş ve bu sırada, 1064 yılında öldürülmüştür.

Daha sonra Anadolu’ya gelen Kutalmışoğulları burada yanlarındaki Türkmen gruplarıyla birlikte kendilerine yurt edinme mücadelesi başlamıştır. Dört kardeşten en son Süleyman Şah hayatta kalmıştır. Bizans sınırlarında idaresini kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Bizanslılarla bazen savaşarak bazen Bizans isyancılarına yardım ederek hükmü altındaki toprakların sınırlarını büyütmeyi başarmıştır. Bizans İmparatorluğu'nun Anadolu'da bulunan önemli şehirlerinden İznik (Nicaea) ile İzmit (Nicomedia)'i 1075'te ele geçirmiştir. Ardından Güney Marmara bölgesine tamamen hakim olmuş, 1077'de özerkliğini ilan edip İznik merkezli bağımsız bir devlet olarak Anadolu Selçuklu Devleti'ni kurmuştur.

Bizans'ın Rumeli orduları komutanı Bryennios 1075 yılında İstanbul üzerine yürümesinden yararlanmak isteyen Bizans Anadolu orduları komutanı, Nikiforos Botaneiates'e karşı Bizans İmparatoru VII. Mihail ile asker yardımı üzerine 1078’de bir anlaşma yapan Süleyman Şah, İznik ile Kütahya arasında asi generalle karşılaşınca, daha uygun şartlar teklif edilmesi üzerine taraf değiştirip Botaeiates’in yanında yer almış ve onun III. Nikiforos ismi ile Bizans İmparatoru olmasına önayak olmuştur. Bu yardım dolayısıyla Bizanslılar göçmen Türkmenlerin Anadolu'da da Boğaz kıyılarına kadar gelip yerleşmelerini kabul etmişlerdir.

Batı sınırlarını emniyete alan Süleyman Şah, veziri Ebu'l-Kasım'ı İznik'te idareci olarak bırakan Süleyman Şah, doğu sınırlarını genişletme planları ile 1084'te Çukurova (Kilikya)'ya (ve belki de Suriye üzerine) bir sefere çıkmıştır. Bu sefer sonucu Tarsus, Adana ve Antakya'yı ele geçirmiştir. Ardından Suriye’ye yönelmiş ve Halep’i kuşatmıştır. Halep emirinin Tutuş’dan yardım istemesi üzerine Tutuş Halep’e doğru yola çıkmış, 4 Haziran 1086 tarihinde Süleyman Şah’la savaşa girmiştir. Ayn Seylem Muharebesi’nde Anadolu Selçuklu kuvvetleri yenilgiye uğramış, Süleyman Şah hayatını kaybetmiştir.

Ebu'l Kasım Dönemi (1086-1092) : Süleyman Şah'ın bu sefere çıkarken, başkent İznik'te yerine vekil olarak bıraktığı Ebu'l-Kasım Süleyman Şah’ın 1086 yılında ölümü ve oğulları I. Kılıç Arslan ve Kulan Arslan’ın Melikşah tarafından hapsedilmesi üzerine İznik tahtına çıkmış ve kardeşi Ebu'l Gazi'yi Kapadokya (Kayseri) valiliğine tayin etmiştir. Ardından kardeşi Ebu'l-Gazi Hasan Bey'le birlikte Marmara kıyılarında Bizanslılarla savaşarak devletin sınırlarını genişletmeye başladı. Sultan gibi hareket etmeye başlamasından rahatsız olan Melikşah, Anadolu’yu itaat altına almak için Emir Porsuk’u Anadolu’ya göndermiştir. kardeşi Ebu'l-Gazi Hasan Bey'le birlikte Marmara civarında Bizanslılarla savaşarak devletin sınırlarını genişletmeye başladı. Bizans imparatoru I. Aleksiaos’un buna tepkisi İznik üzerine bir ordu göndermek olmuştur. Bu durum Ebu-l Kasım’ı barış istemek zorunda bırakmıştır. Bu arada Anadolu'yu itaat altına almayı isteyen Büyük Selçuklu Devleti hükümdarı Melikşah, Emir Porsuk'u Ebu'l-Kasım'ın üzerine yollamıştır. İznik’i üç aylık bir kuşatmaya rağmen düşüremeyen Porsuk kuşatmayı kaldırarak geri çekilmiştir. Emir Porsuk’un başarısız olması üzerine Melikşah Emir Bozan’ı göndermiştir. Bozan da kenti alamadı ve geri çekildi. Bu geri çekilmeden yararlanan Ebu-l Kasım, Melikşah’a itaatlerini bildirip icazetini almak için İsfahan’a gitmiştir. Ancak Melikşah onunda görüşmeyi kabul etmedi. Ebu-l Kasım İznik’e dönüş yolunda Emir Bozan’ın adamları tarafından yakalanıp öldürülmüştür.

I. Kılıç Arslan Dönemi (1092-1107) : Süleyman Şah'ın 1086 yılında Ayn Seylem Savaşı'nda ölümünden sonra oğulları Kılıç Arslan ve Kulan Arslan, Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Melikşah tarafından tutsak alınmıştı. Melikşah’ın ölümü ardından iki kardeş serbest kalarak Anadolu’ya geldiler. İznik’e ulaştıklarında kent Bizans kuvvetleri tarafından kuşatılmıştır. Yine de Ebu’l Gazi tahtı Kılıç Arslan’a vermiştir. Kılıç Arslan önce Bizans ordusu üzerine kendi ordusunu sürüp durumu dengelemiştir. Bunun üzerine ordusuyla 1095 yılında Doğu Anadolu üzerine sefere çıkmış, Malatya’yı kuşatmıştır. Ancak kuşatma uzarken Haçlı kuvvetlerinin İznik’i kuşattığı haberi gelince geri dönmüştür. Kente ulaştığında kent kuşatma altındadır. Dışarıdan taarruz denese de başarılı olamamış, kent savunmasını karar konusunda serbest bırakıp çekilmiştir. Bunun üzerine kent savunması, Bizans Kumandanı ile anlaşarak 19 Haziran 1097 tarihinde şehri ona teslim ettiler. Anadolu’dan yeni kuvvetlerin katılmasıyla güçlerini pekiştiren Kılıç Arslan, ilerleyen Haçlı ordusunu Dorileon'da (Şarhöyük / Eskişehir) karşılamış, burada yapılan Dorileon Muharebesi’nde yenilgiye uğrayıp çekilmiştir. Bu mağlubiyetten sonra I. Kılıç Arslan Haçlıların en çabuk bir şekilde Anadolu'dan geçmesine izin vermeyi ve onlarla doğrudan doğruya çatışmaya girişmemeyi tercih etti. Anadolu'da ilerleyen Haçlı ordusu önündeki insan ve hayvan iaşelerini önceden tahrip ederek, onları uzaktan takip etme stratejisini uyguladı. Anadolu’yu geçen Haçlılar sonunda Kudüs’ü ele geçirdiler. 1101 Haçlı Seferi’nde ise strateji değiştiren Kılıç Arslan, bu kez yakıp yıkma taktiği benimsemiş, bu yolla yıprattığı üç Haçlı ordusunu imha etmiştir. Haçlı fırtınası geçtikten sonra Haçlılar tarafından ele geçirilen Antakya'yı geri almak için 1103 yılında sefer düzenledi. Fakat sonra yön değiştirerek Maraş’ı Malatya’yı ve Musul’u aldı. Bu gelişmeler Büyük Selçuklu Devleti’nin tepkisini çekince üzerine ordu gönderildi. Yapılan savaşta Kılıç Arslan yenilmiş, çekilirken Habur Çayı geçişinde atından düşerek boğularak 14 Haziran 1107 tarihinde ölmüştür.

Buhran Devri (1107-1110) : Kılıç Arslan'ın ölümüyle beraber onun Anadolu'da kurmuş olduğu siyasi birlik süratle bozulmuştur. Danişmendliler Beyliği; Anadolu Selçuklularını gölgede bırakarak Anadolu'nun en güçlü Türk devleti olmuştur. Musul şehrinin Emir Çavlı tarafından zaptından sonra Bozmış Bey, Kılıç Arslan'ın hatunu ve küçük oğlu Tuğrul-Arslan'ı Malatya'ya getirmiştir. Emir Çavlı, Musul'u aldıktan sonra Kılıç Arslan'ın diğer oğullarından Şahin Şah'ı (İbn ül-Esir ve Ebu'l Ferec onun adını Melikşah olarak yazar) yakalayarak Büyük Selçuklu sultanı Muhammed Tapar'a göndermiştir.

Bozmış Bey, Malatya'ya getirdiği Kılıç Arslan'ın küçük oğlu Tuğrul-Arslan'ı sultan ilan etmiş fakat Kılıç Arslan'ın hatunu, İl Arslan adında bir beyle evlenerek Bozmış'ı öldürmüştür. İl Arslan, Malatya halkını tazyik ederek çok miktarda altın toplamış, ardından da Konya'ya gitmek üzere iken Kılıç Arslan'ın hatunu ve oğlu, İl Arslan'ı hapsetmiş, daha sonra da onu Büyük Selçuklu sultanı Muhammed Tapar'a göndermişlerdir. Anadolu'nun başsız kaldığını gören Muhammed Tapar, bu durumda elinde bulunan Şahin Şah'ı Malatya'ya göndererek Tuğrul-Arslan'ı tahtan indirtmiş ve yerine Şahin Şah, Konya'da sultanlığını ilan etmiştir. Süryani kaynaklarının bu tafsilatına karşılık bazı kaynaklar da Şahin Şah'ın, Büyük Selçukluların elinden kaçarak Anadolu'ya ulaştığını ve amcazadesini ortadan kaldırarak tahtı elde ettiğini kaydeder.

Şahin Şah'ın Saltanatı (1110-1116) : Anadolu Selçuklu tahtı bir süre boş kaldıktan sonra, I. Kılıç Arslan'ın oğlu Şahin Şah 1110'da başa geçti. Ama kardeşi Rükneddin Mesud onun sultanlığını tanımadı ve Danişmendlilerin desteğiyle iktidarı ele geçirdi. I. Rükneddin Mesud, bir süre Danişmendlilerin denetimi altında kaldı. 1142'de Danişmendli Mehmed Bey’in ölümünün ardından Anadolu Selçuklularının Anadolu'daki üstünlüğünü yeniden kurdu. Bizans ordusunu 1146'da Konya önlerinde yendi. Ertesi yıl II. Haçlı ordusunu Eskişehir yakınlarında bozguna uğrattı.

I. Rükneddin Mesud, geleneğe uyarak ülkesini üç oğlu arasında paylaştırdı ve II. Kılıç Arslan'ı veliaht ilan etti. I. Rükneddin Mesud’un 1155’te ölmesinin ardından oğulları arasında taht kavgaları başladı. Bu sırada Danişmendliler, Bizanslılar, Musul Atabeyi Nureddin Mahmud Zengi ve Ermeni Derebeyi Toros birleşerek Anadolu Selçuklu Devleti'ne karşı harekete geçtiler. II. Kılıç Arslan devleti ayakta tutabilmek için önce Bizans’la barış yapmanın yollarını aradı ve İstanbul'a giderek bir antlaşma yaptı. Daha sonra, amcası Şahin Şah ile Danişmendlilerin birleşik ordusunu yendi. 1175'te Danişmendlilerin egemenliğine son verdi.

Bir süre sonra II. Kılıç Arslan ile Bizans arasındaki barış bozuldu. Bunun üzerine Bizanslılar büyük bir orduyla Anadolu içlerine girdi. II. Kılıç Arslan 1176'da Denizli / Çivril yakınındaki Düzbel geçidi Miryokefalon Savaşı'nda Bizans ordusunu pusuya düşürdü ve ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu, Türklerin Anadolu’da Bizans karşısında Malazgirt'ten sonraki en büyük zaferdi. Bu yenilginin ardından Bizans, Türkleri Anadolu'dan çıkarma umudunu tümüyle yitirdi.

II. Kılıç Arslan 1186'da ülkesini 11 oğlu arasında paylaştırdı. Ne var ki, daha kendisi hayattayken oğulları arasında veliahtlık mücadelesi başladı. 1192'de II. Kılıç Arslan'ın ölümünden sonra oğullarından I. Gıyaseddin Keyhüsrev tahta çıktı. Ama 1196'da tahtını ağabeyi II. Süleyman Şah'a bırakmak zorunda kaldı. II. Süleyman Şah, Erzurum'u alarak Saltuklular'ın varlığına son verdi. 1204'te öldüğünde Anadolu Selçuklu Devleti’ni yeniden eski gücüne ulaştırmıştı.

Son parlak yılları : 1205’te I. Gıyaseddin Keyhüsrev ikinci kez tahta çıktı. Karadeniz'deki ticaret yollarını kesen Trabzon İmparatorluğu üzerine bir sefer düzenleyerek bu yolu yeniden Türklere açtı. Daha sonra önemli dış ticaret limanı olan Antalya'yı topraklarına kattı. I. Gıyaseddin Keyhüsrev, sultanın ülke topraklarını, her biri mülkiyeti ve egemenlik hakları kendilerinde olmak üzere oğulları arasında on bir, kendi hakimiyetinde kalanla birlikte on iki ülke halinde paylaştırma geleneğine son vererek merkezi yönetimi güçlendirdi. Vilayetleri yönetmekle görevlendirilen şehzadeleri merkezi yönetime bağlı birer vali durumuna getirdi.

I. Gıyaseddin Keyhüsrev 1211'de öldü.Sultan Keyhüsrev'in üç oğlu (Alaeddin Keykubad, İzzeddin Keykavus,Celaleddin Keyferidun) arasından içlerinden yerine büyük oğlu I. İzzeddin Keykavus tahta çıkmıştır. Önce kendisine karşı ayaklanan kardeşi Alaeddin Keykubad’ı etkisiz hale getiren I. İzzeddin Keykavus, böylece iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra bütün dikkatini Anadolu'da ticaretin canlandırılmasına verdi. Kıbrıs Krallığı’yla bir anlaşma yaparak iki ülke arasındaki ticareti serbest hale getirdi. Kuzey ticaret yolunu açmak için Sinop'u Trabzon İmparatorluğu’ndan aldı. Daha sonra, güney ticaret yolunu engelleyen Ermeni derebeyinin üzerine yürüdü ve Ermenileri yenerek Suriye ticaret yolunu açtı. Böylece Anadolu, ticaret kervanlarının merkezi durumuna geldi.

1220'de Keykavus'un ölünce kardeşi I. Alaeddin Keykubad tahta çıktı. En ünlü Anadolu Selçuklu hükümdarlarından biri olan I. Alaeddin Keykubad, Akdeniz kıyısında önemli bir liman olan Kalonoros'u (bugünkü Alanya) aldı. Kendi adından dolayı daha sonra Alanya olarak anılan bu kentte bir tersane kurdurdu ve kentin kalesini yeniden yaptırdı. Tüccarların karada Ermenilerin, denizde Avrupalı korsanların saldırılarına uğraması üzerine İçel'den Antalya'ya kadar bütün kıyı şeridini topraklarına kattı. Moğolların Anadolu’ya girmesi tehlikesi karşısında 1226'da Eyyubilerle ilişkilerini geliştirdi. Bu arada Trabzon İmparatorluğu’yla ittifak kuran Harzemşahları 1230’da Yassı Çemen Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğrattı. Moğollara karşı komşu devletlerle bir birlik kuramayan I. Alaeddin Keykubad, 1233’te Moğol kağanının egemenliğini tanımak zorunda kaldı.

Alaeddin Keykubad 1237’de ölünce yerine oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev tahta çıktı. Ama devletin yönetimi fiilen vezir Sadeddin Köpek'in elindeydi. Moğolların önünden kaçarak Anadolu’ya sığınan göçebe Türkmenler Anadolu Selçuklu ülkesini tam bir kargaşaya sürükledi. Anadolu Selçuklu yönetimi bu kargaşayı önlemek için sert önlemlere başvurunca, Anadolu Selçuklu tarihinin en büyük ayaklanması patlak verdi. Baba İshak'ın önderliğindeki ayaklanmacılar başkent Konya üzerine yürüyünce II. Gıyaseddin Keyhüsrev kenti terk etmek zorunda kaldı. Ama sonunda, 1240’ta ayaklanma kanlı biçimde bastırıldı.

Baba İshak ayaklanmasının Anadolu Selçuklu Devleti’ni iyice zayıflattığını gören Moğollar, “fırsat bu fırsat” deyip Anadolu’yu işgal etmeye karar verdiler. Moğol orduları Doğu Anadolu’ya girerek önce Erzurum’u işgal ettiler. Daha sonra, Selçuklu ordusu ve Moğol ordusu Sivas’ın doğusundaki Kösedağ’da karşı karşıya geldiler. II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in komutasındaki Selçuklu ordusu, Kösedağ Muharebesiʼnde sayıca fazla olmasına rağmen, yanlış savaş taktikleri yüzünden ağır bir yenilgi aldı.

Moğollar bu savaştan sonra Erzincan, Sivas ve Kayseri gibi kentleri ele geçirdiler ve yağmaladılar. Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev Moğollarla anlaşma yaptı ve her yıl onlara vergi vermeyi kabul etti. Böylece, Anadolu Selçuklu Devleti Moğollara bağlı bir devlet haline geldi.

Kösedağ Muharebesi’nden sonra Moğollar Anadolu’da tam bir baskı kurdular. Koydukları ağır vergiler halkı zor durumda bıraktı. Moğol baskısının yanı sıra, artan Bizans saldırıları, siyasal cinayetler, doğal afetler ve salgın hastalıklar devleti büsbütün sarstı. Anadolu Selçuklu Devleti birkaç kez iki ve üçe bölündü.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin Dağılışı ve Yıkılışı : Kazvini’ye göre Moğol istilasından önce Anadolu Selçuklu maliyesinde devlet gelirleri 27 milyon dinardı. Moğol istilasında sonra büyük ölçüde düşmüştür, 1336 yılında 5 milyon 537 bin dinardır.

Moğolların baskısının iyice artması üzerine, Anadolu Selçukluları birkaç başarısız ayaklanma denemesine giriştiler. Hatta, bu ayaklanmalardan birinde Memlüklü Sultanı Baybars’tan yardım istediler. Ordusu ile Anadolu’ya gelen Baybars 1277 yılında Elbistan ovasında Moğolları darmadağın etti. Ancak, Sultan Baybars’ın ülkesine geri dönmesinden sonra, Moğolların intikamı acı oldu. Çok sayıda insanı acımasızca öldürdüler. Bundan sonra Anadolu tamamen Moğol egemenliğine girdi. Anadolu’yu atadıkları valilerle yönettiler. 1308 yılında, son sultan II. Mesud’un ölümünden sonra Anadolu Selçuklu Devleti yıkıldı.

Devlet teşkilatı : Anadolu Selçuklu Devleti kuruluş döneminde, tümüyle Türkmen beylerinin emrindeki aşiret savaşçılarından oluşan bir orduya ve bu beylerin görev aldığı sivil devlet yönetimine sahiptir. Devletin kuruluş döneminde, yani 11. yüzyılın son çeyreğinden 12. yüzyıl sonlarına kadar orduda olduğu kadar idari yapıda da Türkmen unsurların hakim olduğu ileri sürülmektedir. Bununla birlikte ilk Anadolu Selçuklu sultanlarının az sayıda da olsa kendilerine bağlı gulamlardan oluşan bir hassa kuvveti olduğu kaynaklarda açıktır. Diğer yandan başkent İznik’in Haçlılar tarafından alınması konusunda bilgi veren kaynaklar, İznik Selçuklu sarayında hazine ve devlet memurları olduğunu gösteren bilgiler verirler. Ancak 12. yüzyıl sonlarından itibaren Anadolu Selçuklu ordusu hızla gulam ve ikta askerlerinin hakim olduğu bir orduya, sivil devlet yönetimi ise yine gulamlıktan gelen, İran kültürüne sahip unsurların büyük ölçüde elinde olan merkezi bir düzene dönüşmüştür. Bu dönüşümle ilgili olarak 1176 yılındaki Miryokefalon Muharebesi’nde sonra bilgiler bulunmaktadır. Bu tespit dikkate değer olmalıdır, Doğan Avcıoğlu gibi araştırmacılar, Miryokefalon’da yenilgi üzerine Konstantinopolis’e çekilen Bizans ordusuna refakat etmek üzere II. Kılıç Arsan tarafından üç komutan idaresinde üç birliğin görevlendirildiğini yazmaktadır. Ancak Türkmenler yolun bir kısmında Bizans ordusuna saldırırlar. İmparator I. Manuil yakınmalarına II. Kılıç Arslan “Bu Türkmenler benden bağımsız, onları kontrol edecek güçte değilim.” karşılığını vermiştir. Gerçekten de sultanın Bizans imparatoruyla anlaştığı haberi duyulunca Türkmenlerin, sultanı hainlikle suçladıkları, küfrettikleri ve ganimet paylarının alarak yurtlarına döndükleri, bir kısmının ise geri çekilmekte olan Bizans ordusuna ganimet için saldırılar düzenledikleri kaynaklarda yer almıştır. Bizans ordusuna refaket eden Selçuklu subayları ise Türkmenleri, “Kendilerine tabi olmayan kaba, asi Türkler” olarak tanımlamışlardır. Miryokefalon Muharebesi Anadolu Selçuklu Devleti ordusu ve devlet cihazı yönünden, kökten bir dönüşümün ilk işaretlerini verir, Türkmenlerin hem devlet cihazı hem de ordu için artık “güvenilmez” olarak görülmeye başlandığı anlaşılmaktadır. Bu bakış tarzıyla, saltanatın ve merkezi devlet otoritesinin devamı açısından, hükümdarla aynı etnik unsurlar, varlıklarını ve yaşam tarzlarını bütün bütün sultana borçlu olan gulamlardan daha “tehlikeli” görülmektedir. Sonuçta ümera arasından Türkmen beyleri büyük ölçüde tasfiye edilmiştir. Sadece ümera arasından değil, ümeranın maiyet kuvvetleri ve hizmetkarlarının bile gulamlardan oluşması sultanlar tarafından tercih ve empoze edilmiştir. Onların da hemen hemen tümü gulamlardan oluşmaktadır.

Şehzadelerin tahta çıkışında ise, Türk hakimiyet prensibi hakimdir. Türk hakimiyet prensibinde ülke toprakları hanedanın tüm erkek üyelerinin ortak mülkü olduğu kabul edilir. Buna göre oğullar ve kardeşler tahta geçme hakkı yönünden eşit görülmektedir. Anadolu Selçuklu’da da sultan, oğullarından birini veliaht seçerken diğerleri, sultana bağlı kalmak koşuluyla eyaletlerde yönetim görevi üstlenirlerdi. Türk egemenlik anlayışına göre ülke toprakları hanedanın ortak malı olduğundan, sultan öldüğünde kimin tahta geçeceği bir bakıma ilahi takdire kalmıştır. Sonuç olarak hanedandan herhangi biri, herhangi bir yoldan tahtı ele geçirdiğinde meşruiyeti tartışma konusu olamaz. Dolayısıyla bir önceki hükümdar tarafından veliaht atanmış olmanın hiçbir hükmü kalmamaktadır. Farklı bir anlatımla, veliaht tayin edilmesi, diğer şehzadelerin taht üzerinde hak ileri sürmeleri için engel değildir. Sultanın sağlığında onun iradesine boyun eğilip veliahta bi’at edilmesi bile, sultan öldüğünde hükümsüz kabul edilir. Şunun altını çizmek gerekir ki, Selçuklu soyundan olmayan bir kismenin tahta çıkması hiçbir şekilde düşünülemez.

Türk devlet anlayışı gereği hükümdar, ülke topraklarının merkezden uzak bölgelerini şehzadeler (melik, yabgu) arasında bölüştürür. Şehzadeler, kendi bölgelerini iç ve dış işlerinde bağımsız olarak yönetirler. Anadolu Selçuklu da bu hakimiyet prensibini izlemiştir. Ne var ki bu prensip zaman zaman melikler arasında kanlı savaşlara ve hatta ülkenin parçalanmasına yol açmıştır. Bunun en bariz örneği II. Kılıç Arslan’ın ülke topraklarını 11 oğlu arasında paylaştırmasıdır. Sonuçta, kendi yaşamı sırasında bile oğulları arasında taht kavgası başlamıştı. Bu konuda çeşitli örnekler vardır. Bir başka örnek, II. Kılıç Arslan’ın I. Gıyaseddin Keyhüsrev’i veliaht tayin etmiş olmasına ve tahta geçmesine karşın, en büyük oğlu II. Süleyman Şah’ın, buna karşı çıkarak kardeşlerinden bazılarıyla işbirliği ettikten sonra diğer kardeşlerini öldürttüğü, Konya’yı kuşatarak Gıyaseddin Keyhüsrev’i Bizans’a sığınmaya zorladığı bilinmektedir.

II. Kılıç Arslan dönemine (1156 – 1192) kadar melikler atandıkları eyaletleri bağımsız siyasi / askeri otoritelerine dayanarak yönetmekteydiler, kendi adlarına hutbe okutmakta, sikke kestirmekte, komşu devletlerle sultana danışmadan barış yapabilmekte, savaş ilan edebilmekteydiler. Rükneddin Süleyman Şah ise meliklerin bu erkine son vermek amacıyla şehzadeleri kendilerine ayrılan bölgelerde payitahta bağlı birer vali olarak atamıştır.

Sonuç olarak Anadolu Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan yıkılışına kadar olan tarihi, zaman zaman saltanat mücadeleleriyle sarsılmıştır. Bununla da kalmamış, bu saltanat mücadelesinden sonra tahta çıkan sultan, kendileri için tehlikeli olacağını düşündükleri hanedan üyelerini hapsettirmiş, yay kirişiyle boğdurmuş ya da gözlerine mil çektirerek tasfiye etmişlerdir. II. Süleyman Şah döneminde (1196 – 1204) melikler yine eyaletlere tayin olunmakla birlikte kendi başlarına hareket edemeyecek şekilde, sultana bağlı olarak, birer vali olarak yönetmeleri sağlanmıştır. I. Gıyaseddin Keyhüsrev ikinci kez Anadolu Selçuklu tahtına geçtiğinde (1205 – 1211) Türk hakimiyet geleneğine uyarak oğulları İzzeddin Keykavus’u Malatya’ya, I. Alaeddin Keykubat’ı Tokat’a göndermiştir. Ancak meliklik statüsü bambaşka bir biçim almıştı. Bu biçimde eyalet artık meliklerin kendi mülkü olarak tasarruf etme hakları yoktur. Diğer yandan tabi bir hükümdar da değillerdir, sadece sultan adına idare yetkisine sahiptirler. Melikler, adlarına sikke kestirip hutbe okutamazlar, sultanın onayı olmadan komşularıyla savaşa tutuşamaz ya da barış yapamaz olmuşlardır. Giderlerken yanlarında bu idare işini yürütebilecek kadroyu ve sultanın en güvendiği adamlarından birini atabey olarak götürürler. Atabeyin geleneksel görevi şehzadenin eğitimi olmasına karşın bu durumda aynı zamanda, şehzadenin faaliyetini kontrol etmek ve gerektiğinde sultana bu konuda rapor vermekle yükümlüdür. Bu şekilde, hanedan üyesi bir erkeğin, ülke yönetimi üzerindeki geleneksel hak iddia etme durumu ortadan kaldırılmıştır.

Bir sultanın ölümünün ardından tahta hangi şehzadenin geleceği çoğu kez devlet ricalinin (ümera, devlet adamları ve komutanlar) toplantısında kararlaştırılmıştır. Ancak bu şekilde alınan kararın değiştirildiği bir istisna vardır ve güce dayanır. Bu konuda örnek şöyledir. Aksarayi’nin anlatımıyla, II. Süleyman Şah’ın ölümü ardından ümera altı yaşındaki İzzeddin Kılıç Arslan’ı tahta çıkarmıştır. Ancak bazı emirler, Konstantinopolis’teki Gıyaseddin Keyhüsrev’e haber göndererek tahta geçmek üzere gelmesini istemişlerdir. Sonuç itibarıyla Gıyaseddin Keyhüsrev’in yeniden tahta oturması, ümeranın bu şartlar altında ortak kararıyla olmuştur. Bu ve bunun gibi olaylarda rol oynayan güç, parasal güçtür. Bu görüşme meclisinde karar, oy çoğunluğuna değil, maddi güce bağlıdır. Eğer bir şehzade, maddi gücü daha yüksek olan ümeranın onayını kazanmışsa, sultan seçilecek olan odur. Veliaht tayin edilmiş olmak ya da büyük oğul olmak, sultan seçilmekte bir şey ifade etmez. Maddi güç ise ne kadar kalabalık bir maiyet kuvveti besleyebileceğini belirler.

Ümeranın kararıyla tahta geçen sultanlar şunlardır. III. Kılıç Arslan (1204, 6 yaşında), I. Gıyaseddin Keyhüsrev (1205), I. İzzeddin Keykavus (1211, 11 yaşında), I. Alaeddin Keykubat (1220), II. İzzeddin Keykavus (ilk 1246), II. Alaeddin Keykubad (1249, 7 yaşında), IV. Kılıç Arslan (ilk1249), III. Gıyaseddin Keyhüsrev (1266, 7 yaşında). Ümera kararı dışında tahta geçen sultanlar ise; II. Kılıç Arslan, babası I. Mesud tarafından veliaht tayin edilmesi ile 1155'te tahta geçmişir. I. Mesud (1116)(1126 yılında Bizans İmparatoru İoannis Çelepis Komninos’dan yüklüce parasal yardım alarak ) ve II. Süleyman Şah 1196) kuvvet kullanarak, diğer şehzadeleri tasfiye ederek sultan olmuştur. Kösedağ Muharebesi’nden (1243) hemen sonra Anadolu Selçuklu Devleti İlhanlı hakimiyetine girince sultanlar artık İlhanlı Sarayı tarafından belirlenir olmuştur. Yönetim erki bütünüyle, İhlanlı ile işbirliği içindeki, İran kültürüne sahip ümeranın eline geçmiştir. Hatta IV. Kılıç Arslan ve III. Gıyaseddin Keyhüsrev, İlhanlı sarayının baskısıyle ümera tarafından öldürtülmüştür. Sultanların tahta çıkışı üzerinde ümeranın bu denli etkili olması, sultanla ümera arasında sürekli oynak bir güç çekişmesinin olmasını doğurmaktadır.

Bir sultan değişikliğinde o ana kadar geçerli, meşru olan tüm akit, taahhüt, atama, verilmiş tüm rütbe, makam, mal ve iktalar hükümsüz olmakta, geçerliliğinin devamı için yeni sultan tarafından onaylanması ya da yenilenmesi gerekmektedir. Tüm idari ve askeri kadrolarda olmamakla birlikte, önemli mevkilerde olan ricalin tüm mesleki kariyeri, baştan aşağı ya da kısmen değişikliğe uğrayabilir dahası, devletin iç ve dış politikasının da değişmesi mümkündür. Diğer yandan hiyerarşide değişiklikler olması da mümkündür, ikinci ya da üçüncü kademeden bir yetkilinin sultan değiştikten kısa bir süre sonra en üst makamlara hızla yükselmesi, diğerlerinin azledilmelerine, katledilmelerine dahi neden olacak güce eriştikleri görülebilir.

Sivil devlet yönetimini oluşturan devlet ricali (ümera), kendilerine bahşedilen çok geniş iktalar sayesinde büyük bir parasal güce sahip olmuşlardır. Bu parasal gelire dayanarak maiyetlerinde, büyük çoğunluğu gulamlardan oluşan çok kalabalık maiyet kuvvetleri besleyebilmişlerdir. Emirlerin güçlerine dayanan etkileri sadece sultan seçimiyle sınırlı kalmayıp devletin iç ve dış politikasının, gidişatının şekillenmesinde başat rol oynadığı da görülmektedir. Örneğin II. İzzeddin Keykavus’un veziri Şemseddin Muhammed İsfahani, dönemin İlhanlı hanının hoşnutluğunu ve güvenini kazandıktan sonra Anadolu Selçuklu yönetiminde çok geniş yetkileri elinde toplayarak devleti iki yıl yönetmiş, bu süre içinde kendisi için tehlikeli bulduklarını ortadan kaldırmıştır.

Muazzam ikta gelirleri ve diğer gelirler sayesinde çok kalabalık muhafız kuvveti beslemek mümkün olmaktadır. Hatta bazen sultanın hassa kuvvetleriyle bile boy ölçüşecek kadar büyük bir kuvvete sahip olabiliyorlardı. Böyle büyük bir kuvvet bulundurmak, bir yandan prestij sağlarken esas olarak devlet yönetimi üzerinde bir nüfuza sahip olabilmeyi ve kritik bir durumda hayatını ve mevkiini koruyabilmesini sağlamaktadır. Kuşkusuz bu şartlarda devlet ricali arasında bir nüfuz mücadelesi olması kaçınılmazdır. Bu mücadelede ilave güç edinme isteğiyle olanak sağlayabildikleri ölçüde yüksek makamlara kendi akrabalarını getirmeye ve birbirleriyle kan bağı oluşturmaya çalışmışlardır. Diğer yandan yüksek makamların, remi olarak olmasa bile uygulamada kuşaktan kuşağa geçtiğine işaret eden pek çok örnek vardır. Böylece hem yatay olarak, yüksek makamlara akrabaları yerleştirerek ve kan bağı kurarak, hem de dikey olarak, yine yüksek makamları babadan oğla geçecek zorlamayı yaparak, sivil ve askeri yönetim üzerinde uzun süreli bir nüfuz elde etmişlerdir.

Bu durumları belirgin biçimde ortaya koyan bir örnek İzzeddin Keykavus’un ümera tarafından 11 yaşındayken tahta çıkarılması ardından doğal olarak ümera tarafından yeni atamalar yapılmasıdır. Bu atamalarda vezir yerinde kalırken Celâleddin Karatay’ın saltanat naipliğine, Eseddin Ruzbe atabeyliğe, Şemseddin Has Oğuz beylerbeyliğine ve Fahrüddin Attar pervaneliğe getirilmiştir. Son ikisinin arasında kız alıp – vermeden doğan bir akrabalık vardır. Birlikte büyük nüfus kazanmaları diğer ümerayı rahatsız etmiş, bir komplo hazırlayarak ikisini de katletmişlerdir.

Ümera arasındaki nüfuz mücadelesinde rakip ya da rakiplerin ortadan kaldırılması çoğu kez ince hesaplara dayanılarak hile ile bir yere yalnız ve silahsız olarak çekilmesi ya da tuzak kurulması şeklinde yapılırdı. Sadece bununla kalınmaz, tüm akrabaları, maiyetindeki hizmetkarlar ve muhafızları da tasfiye edilirdi. Akrabaları ya öldürülür ya da hapsedilir, adamları da ya öldürülür, ya da ellerindeki tüm mallar alınarak kendi haline bırakılırdı. Kadınlar ve küçük çocuklar, tıpkı malları gibi yağmalanırdı. Ayrıca tüm mal varlığına el konulurdu. Ya hazineye devredilir ya da bazı hallerde yağmalanırdı. Eğer bu tasfiyede sultanın iradesi varsa hazineye çok büyük miktarlarda para giriyordu.

Gelişkin dönemde devlet teşkilatı hem kuruluş, hem de işleyiş bakımından merkez ve taşra teşkilatı olarak iki ana bölümlenme gösterir.

Merkez teşkilatı : Merkez teşkilat esas olarak devlet ricalini ve saray görevlilerini kapsar. Sarayda pek çeşitli işlere bakan hizmetkarlar istihdam edilirdi. Farklı alt bölümlerin, örneğin mutfak, ahırlar, silahhane, şaraphane gibi kendi personeli ve amirleri olurdu. Birçok saray çalışanı daha sonra saray dışında idari görevler almışlardır. Bunların bir kısmı, gayrımüslüm ailelerin çocuklarıyken tutsak olarak ele geçirilen ve köle (gulam) olarak köklü bir eğitimden geçirilmiş unsurlar iken bir kısmı da yine sarayda Türk kültürüyle yakinen temas eden tacik unsurlardır. Örneğin Esededdin Arslan, Şemseddin Hasoğuz, Celâleddin Karatay, Mübarizeddin Ertakuş, Seyfeddin Torumtay, Cemaleddin Ferruh gibi tanınmış devlet görevlileri Müslüman olmayan halklardanken Kemaleddin Kamiyar, Sâhib Ata Fahreddin Ali , Nasireddin Müstevfi gibi İran kökenli insanlardır. Bu saray görevlilerinin farklı görevleri vardır.

Temel teşkilatlanma askeri, yönetsel, mali, şer’i ve hukuki, tahriri olmak üzere beş kısımdan oluşurdu ve amirleri devlet ricalini oluşturur. Askeri konulara “beylerbeği”, mali ve yönetsel işlere “sahip” ya da “vezir” ve onlara bağlı daire amirler bakarlardı. Şer’i ve hukuki işlerden ise “Kadılkuzat” ve ona bağlı kadılar sorumludur. Her bölümün amirlerince oluşturulan “divan”lar vardır.

Divanlar ve emirler : Anadolu Selçuklu Devleti merkez teşkilatının saraydaki esas yönetim organları sultana bağlı çalışan çeşitli divanlardır. Sözcük arapça olmakla birlikte bir devlet yüksek organı olarak Sasaniler’den alınmadır.
  • “Divan-ı Ali”. Ya da “Büyük Divan”. Bu divan, devlet yönetiminin en üst organı olup devlet işlerinin görüşülüp karara varıldığı teşkildir. Vezirin başkanlık ettiği büyük divanın üyeleri “Sahip-i Azam”, “Naib-i Sultan”, “Atabey”, “Pervane”, “Müstevfi”, “Tuğrai”, “Emir-i Arz”, “Emir-i Dad” ve “Müşrif-i Memalik”, “Emir-i Hacib”tir.
  • Vezir ya da “Sahib-i Azam”, “Sahib-i Divan”. Sultandan sonra en yüksek yönetim makamıdır ve doğrudan doğruya sultana karşı sorumludur. Her gün toplanan Divan-ı Ali’ye vezir başkanlık ederdi. Devlet gelirlerinin toplanmasından üst sorumludur ve olağanüstü giderler için ihtiyat akçesi adıyla ayrıca bir hazine oluşturmaktadır. Yargı yetkisini de sultanın vekili olarak kullanır, sultanın katılamadığı hallerde “Divan-ı Mezalim”e başkanlık ederdi. Pervane Sâhib Ata Fahreddin Ali ’nin 1285'te ölümünden sonra vezirler artık İlhanlı sarayı tarafından atanmaya başlanmıştır.
  • “Naib-i Sultan”, ya da “Niyabet-i Saltanat”. Vezirden sonra gelen bu makam, sultanın yokluğunda devlet işlerinin üstlenilmesi, sultana vekalet edilmesi gibi son derece önemli bir makamdır. Diğer yandan askeri seferlere katılarak orduya kumanda etmek de bir diğer görevidir. Moğol tahakkümü altında ister istemez Moğol direktiflerine göre hareket etmiştir. Bu dönemde Naib-i Sultan’ın (“Niyabet-i Hazret”) yanı sıra bir de İlhanlı sarayı tarafından görevlendirilen “Niyab-ı Hazret” bulunmaktadır. Anadolu Selçuklu’daki her konuda İlhanlı sarayına rapor vermesi gerekmektedir.
  • “Atabey”. Şehzadelerin eğitiminden sorumlu bir devlet adamıdır. Bazen eğitimi üstlendikleri şehzadenin sultan olması üzerine vezirliğe kadar yükselen atabeyler olmuştur.
  • “Pervane”. Devlet tarafından verilen iktaların kaydını tutan, takibini yapan yetkilidir.
  • “Müstevfi”. Divan-i İstifa’nın amiridir. Divan-ı İstifa, başta saray giderleri olmak üzere devletin maliyesinin idare ve takibinden sorumlu divandır. Saray giderleriyle ilgili ödeme emirler, devlet ricalinden on iki kişinin imzasını taşıması gerekmektedir.
  • “Tuğrai”. “Divan-ı Tuğra”nın amiridir. Tüm atama, berat ve mektupların yazılmasından, üzerlerine sultanın tuğrasının çekilmesinden sorumludur.
  • “Emir-i Arz”. Divan-ı Arz’ın amiridir. Ordunun ihtiyaçlarına bakan, maaşları ödeyen, kayıt defterlerini düzenli tutarak yoklamaları yapan dairenin amiridir.
  • “Emir-i Dad”. “Divan-ı Mezalim”in amiridir. Başta devlete karşı işlenen suçlar olmak üzere tüm üst seviyedeki örfi davalara sultan adına bakan görevlilerin amiridir. Şer’i davalara ise kadılar bakmaktadır. Sultanlığın ilk evrelerinde bu davalara sultan başkanlık ederdi. Daha sonraları ülke ve devlet teşkilatı büyüdüğünden sultan yerine Emir-i Dad bu davalara başkanlık eder olmuştur. Hem kendilerinin, hem de kadıların verdikleri hükümlerin infazında görevlidirler. Çok güçlü emirleri hatta vezirleri dahi, sultanın emriyle tutukladıkları biliniyor.
  • “Müşrif-i Memalik” ya da “Müşrif-i Mülk”. “Divan-ı İşraf-ı Memalik”in amiridir. Devletin mali ve yönetsel işlerine üst denetimini yapar, mali kayıtları tutar, hanedana ait mallara ve giderlere bakardı.
  • “Emir-i Hacib” ya da “Melikü’l-Hüccab”. Devlet ricali hiyerarşisinde sultan ve vezirden sonra üçüncü kademe, saray görevlileri hiyerarşisinde ise sultandan sonra ikinci kademe görevlilerdir. Sultan ile Divan-ı Ali ve tebaa arasındaki teması sağlamakla görevlidirler. Halkın istek ve şikayetlerini sultana iletir, halka sonuçlar hakkında bilgi verirler. Fuat Köprülü’ye göre günümüzde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği makamına karşılık gelmektedir. Sultana gelen konuklara hizmet etmek protokolü düzenlemek görevlerindendir.
Divan-ı Ali dışında ikinci derecedeki divanlar, günümüz parlamenter rejimlerdeki bakanlıklara denk gelen kurullardır. Bunlar içinde Niyabet-i Saltanat, Divan-ı Tuğra, Divan-ı İstifa, Divan-ı Arz ve Divan-ı İşraf-ı Memalik amirleri, Divan-ı Ali toplantılarında hazır bulunurlar. Bunların dışında yine ikinci derecede divanlar ve amirleri de vardır.
  • “Emir-i Candar”. Candar, sultanı ve sarayı korumayla görevli hassa askerleri olup komutanları Emir-i Candardır. Görev sınıfları olarak gece nöbetçileri pasbanan, gündüz nöbetçileri nevbetiyan kapı nöbetçileri ise derbanan’dır. Saray dışında ise diğer hassa kuvvetleriyle birlikte görev yaparlardı. I. Alaeddin Keykubat’ın bazı emirleri öldürmesinde candarlar görev yapmışlardır.
  • “Emir-i Çaşnigir”. Sultanın mutfak görevlileridir. Yemekleri ve sofrayı hazırlayan, sofrada hizmet eden ve tüm yiyecekleri sultan yemeden önce tadarak zehirli olmadıklarını garantileyen görevlilerdir. Sultanın düzenlediği şölenlerde hizmet görenlerdir. En güvenilir hizmetkarlar arasından seçilir, sultan gerek gördüğünde devlet yönetimi konusunda bunların görüşlerini zaman zaman aldığı bilinmektedir.
  • “Emir-i silah”. Sultanın silahhanesinin yönetiminden, buradaki silahların bakımından, seferlerde taşınmasından ve muhafazasından sorumlu görevlilerdir. Amirlerine Emir-i Silah adı verilmektedir.
  • “Şarabdar-ı has”. Sultanın içeceklerinden sorumlu görevlilerdir. Sarayda sadece sultana has bir şarabhane-i sultan odası bulunurdu. Askeri seferler gibi saray dışındaki görevlerde de yer alırlardı.
  • “Alemdar” ya da Emir-i Alem. Sancak ya da bayraktan sorumludurlar. Sultanın saray dışına çıkmalarında sancak ya da bayrağı taşıyanlardır.
  • “Emir-i Ahur”. Sarayın ve sultanın binek hayvanlarının bakımından sorumludur. Sultana ait ahırlar sadece sarayda değil, büyük tüm vilayet merkezlerinde bulunurdu. Bunların binek takımlarını üreten saraçlar da Emir-i Ahur’un emrindeydiler.
Bu saray görevlilerinin dışında protokolde görece daha düşük mevkili saray görevlileri ise Camedar (Sultanın kendi giysilerinin ve hil’at olarak verilecek eşyanın, görevlilere özgü giysilerin dikildiği ve muhafaza edildiği camehanenin ve burada çalışanların şefi), Emir-i Hares (zindan görevlisi), Üstadüddar (tüm saray hizmetkarlarının amiri), Emir-i Şikar (sultanın katıldığı avları, bu avlarda kullanılan köpek ve kuşların bakımınında çalışanların amiri gibi görevliler vardır.

Taşra teşkilatı : Anadolu Selçuklu hakimiyet sahası, merkeze bağlı eyaletlerle tabi (vassal) devletlerden oluşmaktadır. Merkeze bağlı eyaletler yine merkezden atanan valilerle yönetilirken tabi devletler kendi hanedanlıklarınca özerk olarak yönetilmektedir. Tabi devletler Kilikya Ermeni Krallığı, Mardin, Hasankeyf ve Amid Artuklu Beyliği, Erzincan ve Divriği Mengüçlü Beyliği, Sümeysat (günümüzde Samsat ve Halep Eyyubileri ile zaman zaman Musul Atabeyliği’dir. Yine de sultan tabi devletlerin hükümdarlarını onaylıyor ya da azlederek yerine başka birini atayabiliyordu. Eyaletlerde de merkezdeki divanlara benzer divanlar ve Divan-ı Ali benzeri bir “Eyalet Divanı” vardır. Eyalet Divanı’na vali başkanlık ederdi. Eyaletlerde de merkezdekine benzer bir vezir olmakla birlikte merkezden atanan bu vezir, merkeze karşı sorumlu olmasıyla, merkezin eyaletler üzerindeki erkini, dolayısıyla denetimini temsil etmektedir. Özellikle eyalet valisi bir melikse, meliklerin merkezce kontrolünde bu vezirler baş rol oynamaktadır. Valinin emri altında istihdam edilen memurlara “Reis” denmektedir ve bunların da başkanlık ettiği, “Divan-ı Riyaset” adı ile bilinen divanlar vardır. Reisler “soylu” ailelerden seçilirdi ve babadan oğla geçerdi. Eyaletin iç işleri, mali, adli, asayiş, belediye işleri ile vakıfların kontrolü reislerin görevleri arasındadır, ilgili divanlarda alınan kararlara göre yürütülürdü. Eyaletlerdeki askeri konular ise subaşı olarak adlandırılan komutanlar sorumludur. Eyaletlerdeki hukuki anlaşmazlıklara merkezden atanan kadılar bakmaktadır, fakat tebaa ve askerler arasındaki anlaşmazlıklara ayrı kadılar bakmaktadırlar. Askeri davalara ve miras işlerine “kadı-i leşker” adı verilen askeri kadılar bakmaktadır.

Eyalet valileri, 12. yüzyıl sonlarına kadar, Büyük Selçuklularda olduğu gibi eyaletlerde geniş iktalara sahipken, bu geniş iktaların valilere bağımsız hareket etme olanağı vermesiyle, merkezi otorite için sakıncalı bulunmuş, sonradan terk edilmiştir. Valilere, yönettikleri eyalet dışında parça parça iktalar verilmiştir. Bununla birlikte işlenebilen toprakların büyük kısmı sultanın tasarrufundadır ve askeri ikta olarak, belirlenmiş bir askeri görevin yerine getirilmesi koşuluyla ikta askerlerine tahsis edilmiştir.

Uçlarda ise durum farklıdır. Anadolu Selçuklu yönetiminin ülke toprakları üzerinde kurduğu ve yönettiği sosyoekonomik düzen, Türkmenlerin halen göçebe ya da yarı-göçebe yaşam sürdüren topluluklarının sürdüregeldiği yaşam tarzıyla bir arada var olabilecek bir yaşam tarzı olamamıştır. Bu yüzden merkezi yönetim bu toplulukları elden geldiğince sınır boylarına, tercihan Hristiyan komşuların sınırlarıyla temas halinde olan bölgelere, ılımlı bir ifadeyle göndermiştir. Bu topluluklar buralarda, kendi şeflerinin idaresinde yarı bağımsız olarak varlıklarını sürdürmektedir. Doğudan sürekli yeni Türkmen grupları geldiği için zamanla uçlardaki Türkmen nüfus artmıştır. Hristiyan Bizans yerleşimleri yakın olduğu için de zaman zaman Bizans topraklarına yağma akınları yapıyorlar, Müslüman ahaliye zararları dokunmuyordu.

Ordu : Anadolu Selçuklu ordusunda kuruluş döneminde, sultanların özel bir muhafız kuvveti olarak hassa birlikleri olmasına karşın ordu esas olarak Türkmen aşiretlerinin savaşçılarına dayanmaktadır. Anadolu Selçuklu Devleti başlangıçta, hem ordu, hem idare, hem de günlük yaşamda bütünüyle askeri esaslara dayanmaktaydı. Ordu neredeyse bütünüyle Türkmen beylerinin yönetimindeki aşiret savaşçılarından oluşmaktadır. Devlet idaresi de bu beylerin sorumluluğundaydı. Fakat zamanla devlet, klasik Türk – İslam devletleri modeline yaklaştı, sivil bir devlet kadrosu, buna uygun sivil bir devlet teşkilatı oluşturuldu. Bu şekilde Anadolu Selçuklu’da bir “payitaht düzeni”, merkeziyetçi bir devlet cihazı, “İran karakterli İslami sistem” gelişmiştir. Önce devlet kadroları sivilleşirken Türkmen beyleri buradan çekildiler. Daha sonra Türkmen savaşçılarından oluşan ordu, bu sivil teşkilata uyacak, onun gereksinimlerini karşılayacak bir yapıya dönüştü. Bu dönüşüm zorunluydu ancak sivil devlet teşkilatı, tümüyle Türkmen savaşçılarından oluşan bir orduya uymazdı, Türkmen savaşçıların yanı sıra, çeşitli etnik unsurlardan oluşan gulamlara ve ikta sahiplerine doğru bir dönüşüm oluşmuştur. Sivil kadrolar, gulamlıktan gelen çoğu İranlı unsurlardı. Devlet yönetiminin en önemli mevkilerini bunlar doldurduğu gibi merkezde ve eyaletlerde askeri teşkilatın önemli rütbelerine atanıyorlardı.

Gelişme döneminde ise zaman içinde bu bileşim, Türkmen savaşçılarını kapsayan bileşim, sayıca olmasa bile ana bileşenin Türkmen savaşçıları olması anlamında büyük ölçüde tasfiye edilmiştir. En belirgin olarak Alaeddin Keykubat, iktidarı için tehlikeli bulduğu neredeyse iki düzine kadar Türkmen beyini ordudan tasfiye etmiştir. Olgun dönemde Anadolu Selçuklu ordusu, sarayı ve sultanı korumak için gulamlardan oluşan güçlü bir hassa kuvveti, ikta askerleri, emirlerin yine gulamlardan oluşan özel kuvvetleri, şehir kuvvetleri, gönüllüler ile paralı askerlerden ve savaş ya da sefer durumlarına mahsus olmak üzere bağlı devletlerden gelen kuvvetler ve yine savaş durumuna bağlı olarak Türkmen savaşçılarından oluşmaktadır. Harzemşahlar’ın dağılmasıyla gelen çok sayıda Kıpçak asker olmakla birlikte yine de Anadolu Selçuklu ordusunda çok sayıda Türk olmayan unsur seferber edilebilmektedir. Ordunun üçte birinin ise Türkmen olmadığı ileri sürülmektedir.

Bütünüyle Türkmen savaşçılarından oluşan ordudan, yukarıda unsurları belirtilen orduya dönüşüm, aynı nedenlerin yarattığı problemlere karşı, aynı çözüm yollarının, hemen hemen aynı tarzda uygulanmasıyla, Büyük Selçuklu Devleti’nde de yaşanmıştı. Olayların akışı, her iki devletin tarihinde neredeyse tümüyle benzer çizgide yürümüştür. Büyük Selçuklu da, Türkmen grupların, yerleşik – tarımcı topluluklara karşı tutumlarından ve devlet otoritesine her fırsatta karşı çıkmasından duyulan rahatsızlıklara karşılık olarak Türkmenleri “uçlar”a, büyük kısmıyla Anadolu’ya itmişler, askeri seferlerin hemen öncesinde seferber ettikleri tümüyle Türkmenlerden oluşan ordu yerine, sürekli silah altında tutulan güçlü bir ordu oluşturmuşlardır. Bu ordunun bileşimi de her iki devlette çok benzerdir.

Orduda başkomutan “Beylerbeyi”dir, arapça “Emirü’l-Ümera” ya da “Melikü’l-Ümera” ünvanlarının yerine ilk kez Anadolu Selçuklu’da yer yer kullanılan Türkçe bir sözcüktür. Beylerbeyi, hükümdarlığın ordularının başkomutanlarıdır. Anadolu Selçuklu Devleti’nde merkez ve uç (batı) olmak üzere iki beylerbeyi bulunurdu. Uç beylerbeyi ise Türk askeri geleneğine uygun olarak sağ ve sol kol olarak iki komutanlıktır. Sağ Kol Uç Beylerbeyi merkezi Kastomonu, Sol Kol Uç Beylerbeyi’nin merkezi ise Ankara’dır. Uç Beyleri, bölgedeki Türkmen kabile şefleri arasından merkez yönetimce atanırdı.

Gulam : Anadolu Selçuklu Devleti kuruluş döneminde tümüyle Türkmen savaşçılarından oluşan bir orduya sahiptir. Bu aşiret savaşçıları kendi beylerinin emrinde savaşa gelirlerdi. Devletin sivil yöneticileri de bu Türkmen beylerinden oluşmaktaydı. Anadolu Selçuklu Devleti, II. Süleyman Şah’tan (1196 – 1204) itibaren, önce ağır ağır, sonra hızla Türk aşiret yapılanışını tasfiye ederek, bütünlük gösteren merkezi bir devlet yapısını esas almıştır. Anadolu Selçuklu ordusunun ve sivil devlet yönetiminin ne zaman dönüştüğü konusu günümüzde halen açık değildir. Devletin kuruluş döneminde, yani 11. yüzyıl sonlarından 12. yüzyıl sonlarına kadar orduda olduğu kadar idari yapıda da Türkmen unsurların hakim olduğu ileri sürülmektedir. Buna göre gulam istihdamı 12. yüzyıl sonlarından itibaren gelişmiştir. Bu bir yüzyıllık dönem hakkında bilgi veren kaynaklarda gulamlara ilişkin hiçbir bilgi bulunmaz, 1176 yılındaki Miryokefalon Muharebesi’nde sonra bu konuda bilgiler bulunmaktadır. Bu tespit dikkate değer olmalıdır, Doğan Avcıoğlu , Miryokefalon’da yenilgi üzerine Konstantinopolis’e çekilen Bizans ordusuna refakat etmek üzere üç komutan idaresinde üç birliğin görevlendirildiğini yazmaktadır. Ancak Türkmenler yolun bir kısmında Bizans ordusuna saldırırlar. İmparator I. Manuil yakınmalarına II. Kılıç Arslan “Bu Türkmenler benden bağımsız, onları kontrol edecek güçte değilim.” karşılığını vermiştir. Gerçekten de sultanın Bizans imparatoruyla anlaştığı haberi duyulunca Türkmenlerin, sultanı hainlikle suçladıkları, küfrettikleri ve ganimet paylarının alarak yurtlarına döndükleri, bir kısmının ise geri çekilmekte olan Bizans ordusuna ganimet için saldırılar düzenledikleri kaynaklarda yer almıştır. Bizans ordusuna refakat eden Selçuklu subayları ise Türkmenleri, “Kendilerine tabi olmayan kaba, asi Türkler” olarak tanımlamışlardır. Miryakefalon Muharebesi Anadolu Selçuklu Devleti ordusu ve devlet cihazı yönünden, kökten bir dönüşümün ilk işaretlerini verir, Türkmenlerin hem devlet cihazı hem de ordu için artık “güvenilmez” olduğunu göstermektedir. Kuşkusuz bu dönüşümün tek nedeni Türkmenlerin bu anlamda güvenilmez görülmesi değildir. Değişen silah bileşimleri ve askeri donanım, hafif süvarinin kullanımını sınırlamaktadır. Türkmen hafif süvarisi hızlı ve okçulukta son derece becerikli olmakla birlikte müstahkem mevkilerini kuşatılmasında yetersiz kalmaktadır. Üstelik ağır süvari birlikleri karşısında uygun donanıma sahip değillerdir. Bununla birlikte Türkmen savaşçıları Anadolu Selçuklu ordusunda daha sonraları da görülmeye devam edilmiştir. Ancak başlarda, kabile şeflerinin emri gereği ya da gönüllü olarak sultanın askeri seferlerine katılan ve sadece ganimetten pay almakla yetinen Türkmenlerin II. Süleyman Şah’ın 1202 yılındaki Gürcistan seferinde paralı asker olarak yer aldıkları ileri sürülmektedir. Daha sonraki tarihlerde paralı Türkmen askerleriyle ilgili kayıtlara rastlanır.

Görünürde sultana tabi oldukları üstün körü ileri sürülen Türkmenlerin esasen kendi kabile şeflerine itaat ettikleri kabul edilirse, merkezi devlet düzenine uyum sağlamalarının beklenemeyeceği ortadadır. Anadolu Selçuklu Devleti’nin klasik İslam devletlerinin merkezi devlet düzenini alması sırasında Türkmenlerle payitaht arasındaki uyumun ve bağın giderek yıpranması kaçınılmaz olacaktır. Merkezi devleti tanımlayan prensiplerin, Türkmenlerin göçebe ya da yarı-göçebe bir yaşam tazına aykırı gelecektir.

Gulamların ana kaynağı askeri seferler sırasında alınan esirlerdir. Savaş esirleriyle ilgili kayıtlar Miryokefalon Muharebesi’nden sonra büyük ölçüde artmıştır. İbn Bibi, II. Kılıç Arslan’ın oğullarının çevre ülkelere yaptıkları yağma seferlerinde her yıl yüz binin üzerinde esir getirildiğini belirtmiştir. I. İzzeddin Keykavus’un (h.y. 1211 – 1220) Çinçin Kalesi’nin ele geçirilmesinden sonra köle pazarlarına o denli çok köle sürülmüştür ki, fiyatlar ciddi biçimde düşmüştür. Tarihi kaynaklar, bu esirler arasında normal olarak kadın ve çocukların da olduğunu kaydetmiştir. Asi Türkmenlerden de hayli esir alınmaktadır. Diğer yandan Selçuklu sultanlarına hatırı sayılır çoklukta gulam hediye edildiği belgelerden görülmektedir. Sultanların da çeşitli hükümdarlara, devlet ricaline, hatta dönemin halifesine gulam ve cariyeler hediye gönderdiği bilinmektedir. Sonuç olarak gulam olarak yetiştirilmek üzere çok sayıda ergenlik çağına ulaşmamış oğlan çocuğu vardır. İbn Bibi’ye göre, Selçuklu sarayında Rum, Ermeni, Gürcü, Rus, Frank, Deylemli, Kazvinli, Kürt, Tacik, Hitaylı, Keşmirli, Kıpçak ve Türk vardır. Esasen gulamlar da maaş alırlardı, yılda dört kez, “bişegani” adı verilen bir maaş almaktaydılar.

Gulamlar, sultanın eli altında olduğu kadar, hatta bazen daha yüksek sayılarda olmak üzere, emirin maddi gücüne bağlı sayıda onların maiyetinde de bulunmaktadır. Öyle ki I. Alaeddin Keykubat’ın öldürttüğü 24 emirin maiyetindeki gulamların, sarayın ve sultanın güvenliğini tehdit edebilecek kadar yüksek sayıda olduğu anlaşılmaktadır. Sultanın konuya dikkati Naib Hokkabazoğlu Emir Seyfeddin tarafından çekilmiş, öldürülen emirlerin gulamlarının, kölelerinin ve hizmetkarlarının da öldürülmesini tavsiye edilmiş, sultan da bu emri vermiştir. Akabinde, sultanın kayınpederi olan Emir Komnenos’un adabınca uyarısı üzerine emir geri alınmıştır. İbn Bibi’nin anlatımından anlaşıldığı kadarıyla, birinci gruptakiler yaşça ileri, ikinci gruptakiler küçük yaşta olanlar olmak üzere iki kategori gulam vardır. Birinci gruptakilerin malları hazineye alındıktan sonra serbest bırakılmasına, ikinci gruptakilerin ise saraya taştdar olarak alınması ya da gulamhanelere gönderilmesi emrolunmuştur.

Saray gulamları içinde bir alt sınıf olarak “gulam-ı hass”, saray gulamları içinden seçilen ve sadece sultana bağlı bir kıt’a vardır. Bu sınıf, kendi içinde de çeşitli alt sınıflara ayrılarak sultanın tüm özel hizmetlerini ve muhafızlığını üstlendikleri anlaşılmaktadır. Sadece sultanın katıldığı savaşlarda değil, zaman zaman sultanın katılmadığı askeri seferlere de katıldıkları biliniyor. Sultanın emri üzerine devlet ricali ve emirlerin tutuklanması ya da kim olursa olsun birinin sultanın huzuruna çağrılması işlerini doğal olarak yerine getirmektedirler.

İkta askerleri : Anadol Selçuklu Devleti’nde askeri ikta, 12. yüzyılın sonları itibarıyla yaygın uygulama haline gelmeye başlamıştır. En belirgin olarak II. Kılıç Arslan’dan sonra subaşıların yetkilerinin sınırlandığı, böylece askeri iktaların küçültüldüğü, subaşlarının ise kendilerine bağlanan maaşlarla gelir elde ettikleri ileri sürülmektedir. İkta sahibi olan birçok bey belirlenmiş bir sayıda asker beslemekle yükümlüdür. Diğer yandan devlet ricali de maddi gücüne göre asker yetiştirirdi. I. Alaeddin Keykubat döneminde ikta askerlerinin sayısı 100 bine ulaşmıştır. Anadolu Selçuklu’nun gelişme döneminde ordunun en büyük bileşeni ikta askerleridir.

Paralı askerler : Paralı askerler daimi ordu içinde değil, askeri seferler öncesinde, bu sefer için tutulan askerlerdir. Anadolu Selçuklu ordusunda paralı askerlerin istihdam edildiğine dair en eski kayıtlar II. Süleyman Şah’ın 1202 yılındaki Gürcistan seferine ilişkindir. Çok farklı etnik unsurlar arasından alınan paralı askerlere örnek olarak Gotlar, Germenler, Normanlar, Franklar, Ermeniler, Ruslar, İskandinavlar, Sırplar, Kıpçaklar, Uzlar, Peçenekler, diğer Türkopoller sayılmaktadır.

Ekonomi ve maliye : Köyler tarımsal üretimin merkezleriyken, kalabalık kent nüfusunun çoğunluğunu zanaatçılar ve işçiler oluşturmaktadır. Bu nüfusun kentlerde toplanabilmesini sağlayan ise ticarettir. Uluslararası transit ticaret yollarının uzağındaki bile hatırı sayılır bir ticaret hacmi görülmektedir.

Anadolu Selçukluları ticarete ve yol güvenliğine büyük önem verdiler. Kervan yollarının güvenliğinin sağlanmasına bağlı olarak Anadolu'da ticaret çok gelişti. Karadeniz ve Akdeniz'deki limanlar önemli birer dış ticaret merkezi durumuna geldi. Ticareti güvence altına alan devlet, karada haydutların, denizde korsanların saldırısına uğrayarak malları yağmalanan tüccarların zararlarını karşılıyordu. Gerek yolculukları sırasında, gerekse kervansaray ve hanlarda konakladıklarında tüccar ve yolcuların güvenliği ve ihtiyaçları sağlanıyordu. Anadolu Selçuklularında özellikle dokumacılık çok gelişmişti. Ayrıca Anadolu'nun çeşitli bölgelerindeki demir, bakır, gümüş gibi madenler işletiliyordu.

Şehirlerin sağladığı vergi gelirleri içinde en büyük toplam tutan ticari emtiadan alınan vergilerdir. Ayrıca pazarlardan “bac” adı altında bir harç alınırdı. Ticaretten alınan vergileri toplayan ve denetleyen, maaşlı ya da iltizam usülü çalışan “şahne” adı verilen görevlilerdir. Gayrımüslim halktan alınan cizyeyi “muhassılan-ı harac” adı verilen görevliler tahsil etmektedir. Cizye, Anadolu Selçuklu hazinesi içinde en büyük gelir kalemidir.

Toprak kullanımı : Anadolu Selçuklu Devleti’nde uygulanan şekliyle toprak kullanımı rejiminde mevcut tarım yapılan arazi, miri topraklar ve bir kısım koşullara göre özel topraklar olarak iki farklı statüdedir. Miri topraklar, mülkiyeti sultana ait olmak üzere, has arazi, ikta ve vakıf arazileri olarak kategorilenmektedir. Esasen, mülkiyeti uygulamada sultana ait görünmekle birlikte gerçekte devlete ait arazilerdir, sultan değiştiğinde mülkiyet hakları yeni sultana devrolmaktadır. Has arazilerin vergi gelirleri sultana ve hanedan üyelerine ait olan topraklardır. İkta arazileri ise mülkiyet hakların yine devlete ait olmak üzere, vergi gelirlerinin tümü ya da bir kısmı devlete verilen belirlenmiş bir hizmet karşılığı olmak üzere şahıslara tahsis edilen arazilerdir. Bu şahıslar ümera, yani devlet bürokrasisinde bir makam işgal eden ve o makama bağlanan hizmetleri yerine getiren devlet ricali ya da ikta askerleridir.

İkta sistemi : Anadolu Selçuklu Devleti’nde toprak mülkiyeti düzeni “Miri toprak düzeni”dir. Mülkiyet esas olarak devlete aittir ve devlet toprağı işlemek üzere vergi ödemek karşılığında köylülere bir bakıma kiraya vermiştir. Bu toprakların vergisini toplama hakkı ikta sahiplerine verilmiştir. İkta sahibinin aldığı bu vergiler onun, belirlenmiş bir devlet hizmetini yerine getirmek karşılığında alacağı maaş yerine geçmektedir. Yönetimi ve mali durumu özerktir, devlet tahsildar gönderemez. Anadolu Selçuklu’da hemen hemen bütün topraklar miri rejime tabidir. Devlet ricali de ikta sahibi kılınmıştır. Ama çoğunluğu askeri iktadır. İktalar verasete tabi olmadığı gibi kaydi hayat şartı da yoktur, verilen hizmet süresi için verilmiştir. Devlet riacali de çok büyük arazilerden ikta olarak yararlanıyor olmasına karşın aynı stadüdedir.

İkta sisteminin sonucu olarak tarımdan alınan vergiler hazineye değil ikta sahibine ödenirdi. Devlet zekatın onda birini ürün vergisi olarak toplardı. Vergiye esas olan toprak birimi “çift-i avamil”dir, bir çift hayvanla sürülebilecek genişlikteki tarımsal arazidir ve yıllık vergisi nakden ödenmek üzere bir dinardır.

Mülk arazi : Mülk arazisi, çoğu kez devlete önemli hizmeti geçmiş kişilere mülkiyet hakkıyla birlikte verilen arazidir. Mül arazisi sahibi, mülkiyetin getirdiği tüm haklara, kullanma, miras bırakma, bağışlama, kiraya verme vs. sahiptir.

Vakıf arazisi : Çeşitli vakıfların faaliyetlerini sürdürmek için gereken geliri sağlayan gayrimenkul varlıklarıdır. Bu arazilerin vergi ya da kira gelirleri doğrudan doğruya vakıflara kalmaktadır.

Uluslararası transit ticaret : Uluslararası transit ticaretin gelişmesiyle birlikte yeni yeni pazar alanları oluştu, var olanlar genişledi. Özellikle Kayseri’de 13. yüzyılda yazları çalışan ve yabancı tüccarın büyük rağbet ettiği geniş bir pazar ün kazandı. Yabancı tüccarın büyük ölçüde faaliyette bulunduğu bu pazar “Yabanlu Pazarı” olarak bilinmektedir.

Sosyal teşekküller : Anadolu Selçukluları döneminde ülkenin hemen her yerinde imarethaneler vardı. Buralarda yoksul halka, öğrencilere ve yolculara parasız yemek verilirdi. Başlıca eğitim kurumları medreselerdi. Başta Konya, Sivas, Tokat ve Amasya olmak üzere birçok kentte medreseler kurulmuştu. Darüşşifa denen hastaneler daha çok Divriği, Sivas, Tokat, Amasra, Kayseri, Konya ve Kastamonu gibi kent merkezlerinde yoğunlaşmışlardı. Kent ve kasabaları birbirine bağlayan yollar üzerinde han ve kervansaray denen konaklama yerleri vardı. Ulaşım ve ticaretin gelişmesine bağlı olarak bu tür konaklama yerlerinin sayısı gittikçe arttı. Bu kurumların giderleri vakıflarca karşılanırdı.

Kültür : Anadolu Selçuklu Devleti’nde kültürel yapı, iki yüzyıl süreye yayılan Oğuz göçleriyle, Orta Asya Türk kültürünün, sıkı, ya da gevşek bir İslam anlayışı süzgecinden geçmiş yapıları, İran kültürü ve yerli Bizans kültürünün bir bileşkesi olarak şekillenmiştir. Sonuçta ortaya çıkan, orijinal, benzersiz bir kültürel sentezdir. Doğal olarak Anadolu’nun bütününde aynı kültürel yapıların görülmesi beklenemez. Orta Asya ve Horasan’dan gelen göçebe – sürücü Türkmen topluluklarının yoğun olduğu Danişmend illeri olan Tokat, Niksar, Sivas ve Kayseri bölgelerinde Orta Asya kültürünün, Artuklu bölgesinde İslam önce Iran kültürünün, siyasi merkez olan Konya ve çevresi açılımında ise Orta Asya birikiminden kopuk, Bizans – İslam sentezlemesi denilebilecek bir kültürel yapılanış görülmektedir. Öyle ki bu durum oğullara verilen adlarda belirtin olarak izlenmektedir. Hanedan ailesi, eski Türk adlarını kısa sürede terk ederek oğullarına Keykavus, Keykubat, Keyhüsrev gibi tarihi İran efsanevi kahraman ya da hükümdar adları vermeyi yeğlemiştir. Türkler yönünden ise, henüz Orta Asya yaşam biçimini, kültürel ögelerini ve inançlarını taşımaya devam eden, İslam kültür ve inançlarını bütünleştirememiş görünüm vardır. Köy ya da kente yerleşenler İran ve İslam kültürlerinin etkisine girerken, halen yarı göçebe geçim ekonomisini sürdüren gruplar ise yerleşim yerlerinde uzak, bol yağış alan bölgeleri, ya da “uçları” tercih etmişlerdir.

Dil : Anadolu'nun yeni sahipleri Oğuzlar, 11. ve 12. yüzyıllarda Türkçeyi sadece konuşma dilinde ve sözlü edebiyat geleneklerinde yaşatmaktaydılar. Bu döneme ait Anadolu'da Türkçe yazılmış hiçbir eserin olmayışı, bize Oğuzların yazı dillerinin bulunmadığını, hatta Kutadgu Bilig gibi dev bir eserin dilini, yani Türkistan yazı dilini bilmediklerini düşündürmektedir. Büyük Selçuklu Devletine hakim olan dil anlayışı, Anadolu'da da değişmemiş ve iki yüz yıl, yazı dili ihtiyacına Arapça ve Farsça cevap vermiştir. Bu süre içinde Anadolu Selçuklularının resmi ve edebi dili Farsça, ilim dili Arapçadır. İbn Bibi, Anadolu Selçuklu döneminde Anadolu’da beş dil konuşulduğunu belirtmektedir. Bunlar muhtemelen Rumca, Türkçe, Farsça, Ermenice ve Süryanice’dir.

Toplumsal yapı : Anadolu’ya kabaca 1075 civarından itibaren büyük sayıda Oğuz göçü gerçekleşmişti. Anadolu Selçuklu Devleti bu göç hareketinin sağladığı nüfus şartlarında doğmuştur. Ancak Anadolu nüfusu halen seyrektir. Hele 11. yüzyıl boyunca Haçlı Seferleri’nin ve iç çatışmaların soncu nüfus daha da seyrelmişti. Bununla birlikte I. Mesud’un hükümdarlık döneminde (116 -115) imar çalışmaları başlatılırken Anadolu Türkmenler için çok daha güvenli bir hal almıştı. Yine de Türkmen nüfus çok büyük ölçüde göçebe – sürücü olduğundan ekonomik ilişkilerin gelişmesi ve devlet gelirlerinin artırılabilmesi için daha fazla yerleşik – tarımcı nüfus gerekmektedir. Oysa zaten önceki yüzyıllarda yaşanan Bizans – Sasani ve Bizans – Arap savaşları Anadolu ekonomisini bir hayli daraltmıştı. Arap akınlarının ardından gelen Selçuklu akınları da, tarımdan beslenen Bizans kentlerini büsbütün daraltmıştır. Sonuçta Anadolu, tarımsal nüfusun ekonomiyi döndüremediği bir duruma gelmiş, tarımsal nüfusun büyütülmesi gerekmiştir.Bu gereksinimle I. Mesud, II. Kılıç Arslan, I. Gıyaseddin Keyhüsrev ve bazı Danişmendli, Artuklu yöneticiler civar bölgelerden nüfus getirerek toprak, tarım hayvanları, tarım aletleri, tohumluk vs. vermişler, çalışan – üreten nüfusu genişletmeye çalışmışlardır.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin kuruluş döneminden Moğol istilasına kadar olan varoluş süresi boyunca nüfus yapısını söyleyecek yeterlilikte kaynak bulunmamaktadır. Anadolu’ya ilk Türk akınlarında Rumların doğu bölgelerinden batıya doğru iskan değiştirdikleri, bu bölgelere zamanla daha büyük Türk nüfusu geldiği bilinmektedir. Bu Türkmen nüfusun bir bölümü, sultanlar tarafından ele geçirilen kentlerin yerli halkı tahliye edilerek onların yerlerine yerleştirilmesiyle yerleşik yaşama geçmişlerdir. Bu konuda çeşitli örnekler vardır. Örneğin Muhiddin Mesud Şah, 1197’de Kastamonu’ya bağlı Zalifre’yi (günümüzde Safranbolu) aldıktan sonra yerli Hristiyanların vergi ödeyerek şehirde kalma taleplerini kabul etmeyerek onları sürmüş, yerlerine Türkmenleri yerleştirmiştir. Bu tarz uygulamalar, Anadolu Selçuklu Devleti’nin ilk dönemlerindeki uygulamadır. Daha sonra Türkmenlerin iskanı, parçalara ayrılarak “uç”lara yerleştirilmesi şeklindedir. Böylelikle hem sınır boylarında bir düşman tecavüzüne karşı devletin ordusunun müdahalesinden önce karşı koyacak kuvvetler bulundurulmuş oluyordu, hem de ülke içinde çeşitli sorunlara yol açabilecek Türkmen nüfusu değişken ve otoritenin zayıf olduğu bölgelere gönderiliyordu.

Bu ve daha sonraki dönemlerde Anadolu’ya gelen Türklerin tümü göçebe – sürücü değildir, bir kısmı geldikleri yerlerde yerleşik hayata uyum sağlamış ailelerdir. Yine de Türklerin çoğunluğu hayvancılık, halı ve kilimcilikle geçim sağlayan unsurlardı. Yarı göçebe Türkmenler gruplarının çoğunluğu Batı, Güney ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde toplanmıştır. Orta Anadolu’da çoğunluk yerleşik köy ve şehir topluluklarıdır. Yine de yerleşik toplulukları Anadolu nüfusunun çoğunluğunu oluşturmaktadır. Bunun sonucu olarak devlet, yerleşik tarımcıları, zanaatçıları ve tüccarları, üretimin ve dolaşımın gereği olarak himaye etmektedir. Diğer yandan yarı göçebe Türkmen toplulukları bu himayenin dışında yer alır. Bu durum yerleşik halk ve sonuçta devlet için üstesinden gelinmesi güç sorunlar da yaratmıştır. Yarı göçebe Türk topluluklarının yazlak – kışlak arasındaki mevsimlik göçlerinde tarlalara, bağ ve bahçelere zarar verdikleri, bu yüzden köylülerle aralarında zaman zaman da olsa sürtüşmeler yaşandığı, devletin zarara uğrayan köylerin o yılki vergi borçlarını iptal ettiği, hatta tohumluk ve hayvan vermek zorunda kaldığı ileri sürülmektedir. Sonuçta o devirlerden günümüze ulaşan belgelerde Türkmenlerle ilgili ağır ithamlar görülür. Benzer sorunlar Büyük Selçuklu Devleti’yle kendi topraklarındaki Türkmen grupları arasında da yaşanmış, sultanlar Türkmenleri Anadolu’ya sevk etmeye çalışmışlardır. Sarayın yönetim prensiplerine göre şekillenen yönetim tarzı, Türkmen grupların henüz yerleşik yaşama geçmemiş olan büyük kısmıyla uzlaşamasının yol açtığı bu durum karşısında merkezi yönetim, bu Türkmen gruplarının yerleşik yaşamın süregeldiği alanların dışına, ama Hristiyan sınır boylarına sürmüştür. Bu bölgelerde, yine saray tarafından kendi aralarından belirlenerek atanan bir uç beyinin yönetiminde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu beyler dışında kalan ve saraya hakim İran kültürü ile etkilenmiş ve sarayın yönetim tarzıyla uyum sağlayabilmiş Türkmen seçkinler ise, buna rağmen geleneksel yaşam görüşlerini inatla, bilinçli bir direnme göstererek sürdürmüş görünmektedirler.

Selçuklular Devleti’nde edebiyat ve düşüncede büyük gelişmeler oldu. Necmeddin İshak, Muhiddin Arabi, Sadreddin Konevi, Mevlana Celaleddin Rumi gibi bilgin ve yazarlar yetişti.

Mimari : Anadolu Selçukluları ülkenin pek çok yerinde cami, han, kervansaray, imaret, köprü, çeşme ve medreseler yaptırdılar. Beyşehir'deki Eşrefoğlu Camisi (1296), Anadolu Selçuklu mimarisinin özelliklerini taşıyan en önemli örneklerden biridir. Ağaç direkler üzerine kurulan, içi çini mozaik ve ağaç oyma işleriyle süslenen tip camilerin başka örnekleri de vardır.

Anadolu Selçuklu sultanları adına yapılan kervansaraylar "Sultan Han" ya da "Han" olarak adlandırılırdı. Hanlar çok büyük boyutlu yapılardı, bir bakıma sultanın ihtişamını yansıtmaktaydılar.

Anadolu Selçuklu mimarisinin günümüze kalan en önemli örnekleri arasında, Konya'da Alâeddin Camii, Karatay Medresesi, İnce Minareli Medrese, Beyşehir'de Kubadabad Sarayı, Niğde'de Alaeddin Camii, Ankara'da Aslanhane Camisi, Kayseri'de Huand Hatun Camii ve Külliyesi, Afyonkarahisar'da Ulucami, Erzurum'da Çifte Minareli Medrese, Sivas'ta Gök Medrese, Buruciye Medresesi ve Çifte Minareli Medrese, Kırşehir'de Melik Gazi Kümbeti, Ahlat'ta Ulu Kümbet ve Çifte Kümbetler ile Nevşehir'de (Tuzköy camii, Kızılkaya camii) ve diğer yapılar (Nevşehir Kalesi vb), Çankırı'da Taşmescid gösterilebilir.

Anadolu Selçuklu büyük mimari yapıtlarının hepsi de emirler, komutanlar gibi devlet ricali ya da sultanlar tarafından yaptırılmıştır. Bu inşa girişimlerindeki birincil amaç, politik yaşamın gereklerine göre şekillenmiş bir araç ve politik kariyerin bir unsur olmalarıdır. Bu konuda en belirgin örnek, I. Alaeddin Keykubat’ın ele geçirdiği Alanya’nın son Bizans beyinin kızı olan ilk eşi Mahperi Hatun’un eşinin ölümünün hemen ardından Müslüman olması ve bir külliye yaptırmış olmasıdır. Mahperi Hatun eşinin ölümünde Sadeddin Köpek’le anlaşarak oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev’i devlet ricaline sultan seçtirmiş olması, kocasının ikinci eşi Gaziye Hatun’u ve iki oğlunu, ki bunlardan İzzeddin Kılıçarslan Alaeddin Keykubad tarafından veliaht gösterilmişti, öldürtmesi, iki kızını ülke dışına sürdürmesi ile bilinir. Dahası oğlu tahta çıktığında henüz 16 yaşındadır ve annesinin onun vasiliğini üstlenmesi gerekecektir. Bunların sonucunda Müslüman olmasının zorunlu olduğu ileri sürülür. Daha sonra politik durumunu pekiştirmek amaçlı olduğu ileri sürülen bir külliye ve dört kervansaray yaptırmıştır.

Anadolu’daki değişim : Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurulması ve genişlemesi, Anadolu’da kendi düzenini kurması, Anadolu toplumlarını, bir bütün olarak büyük ölçüde değiştirmiş, dönüştürmüştür. Yukarıda da belirtildiği gibi, Türkler’in Anadolu’ya büyük kitleler halinde, bu kez yurt edinmek için gelmeye başladıkları 1075'ten önce, Anadolu’da hem toplumsal yapı, hem nüfus yoğunluğu, hem de ekonomik ilişkiler ağır bir gerilemenin sonuç tablosunu göstermekteydi. Anadolu Selçuklu’nun kuruluş dönemi bu durum daha da sarsılmıştır. Hele I. Haçlı Seferi’nin yol açtığı çalkantılarla bütün bu yönlerden durum kötüleşmiştir. Ancak siyasi ve toplumsal çalkantılar, Konya Sultanlığı halindeki Anadolu Selçuklu Devleti’nin Anadolu’da görece bir siyasi birlik sağlaması, merkezi bir devlet cihazı oluşturmasıyla gelişme yönüne girmiştir.

Anadolu Selçuklu’nun sarsıntılı kuruluş dönemi ve öncesinde, bazıları bütün bütün terk edilmiş ya da nüfusları büyük ölçüde azalmış kentlerin, devletin gelişme döneminde yeniden canlandığı, yeni yeni kentlerin kurulduğu anlaşılmaktadır. Arap coğrafyacı İbn Said, Anadolu’da gelişkin 24 şehrin bulunduğunu belirtmektedir. Ticaret yollarıyla birbirine bağlı olan bu kentlerden bazılarında nüfus 100 binin üzerindedir. İlhanlı Devleti’nin yıkılması ve Anadolu üzerindeki Moğol baskısının kalmasıyla ortaya çıkan Anadolu Beylikleri Dönemi’nde Anadolu Selçuklu’nun iç politika prensiplerinin esasen sürdürülmesi sayesinde sosyoekonomik ve kültürel gelişme sürdürülmüştür. Arap gezgin İbn Batuta, 14. yüzyılın ilk yarısında Anadolu için “refah ve şefkat ülkesi” diye yazmaktadır.

Doğuda Moğol yayılması ve onların önünden çekilen Kıpçaklar’ın etkisi yanında Anadolu’daki belirtilen sosyoekonomik gelişmeler, kalabalık Oğuz topluluklarının Anadolu’ya gelip yerleşmesine yol açmıştır. Günümüzde Osmanlı Tahrir Defterleri üzerinde yapılan bir araştırma, Anadolu’da Oğuz boylarının adını taşıyan 890 köy olduğunu göstermektedir.
 

GEZGİN

Üye
TÜRKİYE CUMHURİYETİ

Türkiye Cumhuriyeti tarihi, Osmanlı İmparatorluğu`nun temelleri üzerine Atatürk ve silah arkadaşları tarafından inşa edilmiş bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti`nin Kurtuluş Savaşı ile başlar.

Türkiye Cumhuriyeti tarihi

Türkiye Cumhuriyeti tarihi, Osmanlı İmparatorluğu`nun temelleri üzerine Atatürk ve silah arkadaşları tarafından inşa edilmiş bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti`nin Kurtuluş Savaşı ile başlar.

Bu yeni rejim I. Dünya Savaşı sonrasında yenik düşen ve toprakları paylaşılan Osmanlı Devleti`nin son ordusu ve milis kuvvetlerinden oluşan Kuvayi Milliye denilen bir halk direnişinin Atatürk tarafından organize edilerek işgalci devletlere karşı konularak kurulmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti`nin temel nitelikleri, Lozan Antlaşması`nda da yer almıştır. Buna göre, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün oluşturan Türkiye`de yaşayan ve Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes eşit ve aynı haklara sahip Türk ulusunu oluşturmaktadır.

Saltanatın kaldırılmasının ve Lozan Antlaşması`nın ardından TBMM`de en çok tartışılan konulardan biri olan yeni devletin niteliği sorunu Mustafa Kemal Paşa`nın 28 Ekim gecesi İsmet İnönü`yle, devletin niteliğinin cumhuriyet olduğunu saptayan bir yasa tasarısı hazırlaması ile son buldu. 29 Ekim 1923 günü;

Cquote|"Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Türkiye Devletinin hükümet şekli Cumhuriyettir" thumb|right|Atatürk esasına dayalı olarak Cumhuriyet ilan edildi ve yeni Türk Devleti`nin adı artık Türkiye Cumhuriyeti idi.

Devletin kuruluşu

Kurtuluş savaşı : Sivas Kongresi anamadde|Türk Kurtuluş Savaşı I. Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri`nce Osmanlı Devleti`ne imzalatılan Sevr Antlaşması neredeyse devleti haritadan silmiş ve egemenliğini ciddi biçimde sınırlayan hükümlere yer vermiştir.

Kurtuluş Savaşı
Kurtuluş Savaşı

İtilaf Devletleri Osmanlı Devleti ile hemen barış yapmaya yanaşmıyorlardı. Hazırlayacakları barış şartlarını Osmanlı Hükümetine kabul ettireceklerinden emindiler. Fakat mütarekeden sonra, aradan geçen iki sene içinde, Kurtuluş Savaşı Milli Kurtuluş hareketi başlamış, Ankara`da yeni bir Türk Hükümeti kurulmuştur. Bu hükümetin yapmış olduğu savaşlar neticesinde Türk halkı istiklale kavuşmıştur.

TBMM`nin kurulması : Atatürk, İstanbul`un işgalinden üç gün sonra, ünlü 19 Mart 1920 tarihli bildiriyi yayımladı. Bildiride, "Olağanüstü yetkiler taşıyan bir Meclisin Ankara`da toplanacağı, Meclis`e katılacak üyelerin nasıl seçilecekleri, seçimlerin en geç onbeş gün içinde yapılması gereği, kesin ve kararlı ifadelerle yer alıyordu.

23 Nisan 1920 tarihinde, Parlamento geleneklerine göre, en yaşlı üye olan Sinop Milletvekili Şerif Bey (1845), Başkanlık kürsüsüne çıktı ve konuşma yaparak Meclis`in ilk toplantısını açtı.

Meclis "Misak-ı Milli"ye yemin ederek, Türk topraklarının parçalanmasına müsaade etmeyeceğini dünyaya ilan etti.

Cumhuriyetin İlanı : TBMM`de 30 Ekim 1922`de başlayan saltanatın kalkması hakkındaki görüşmeler 1 Kasım 1922`de çıkarılan bir yasa ile son buldu ve Osmanlı Hanedanı`nın Türk toplumu üzerindeki otoritesi yıkılarak monarşi kaldırıldı.

Saltanatın kaldırılması ile Osmanlı İmparatorluğu tasfiye ediliyor, Türkiye Cumhuriyeti`nin temelleri atılıyordu.

24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre`nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle ``İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, S.S.C.B, Yugoslavya`` temsilcileri tarafından, Lozan Üniversitesi salonunda imzalanan Lozan Antlaşması barış antlaşması ile Atatürk önderliğinde Milli Mücadele`ye başlayan savaş meydanlarında büyük zaferler kazanan Türk ulusu siyasi ve hukuki olarak varlığını tescil ettirmiştir.

Lozan barış görüşmeleri 8 ay sürmüş ve Türk tarafının kayıtsız şartsız bağımsızlık talebi nedeniyle çetin geçmiştir. Görüşmelerde Türkiye`yi temsil eden İsmet Paşa başkanlığındaki heyetin bu başarıdaki rolü büyüktür.

Tek partili Dönem : Türkiye Cumhuriyeti`nin Tek Partili Dönemi Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, devlet-hükümet başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927, 1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk`ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.

9 Eylül 1923`te Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulmuş olan ``Cumhuriyet Halk Partisi`` (CHP), Türkiye Cumhuriyeti`nin ilk siyasi partisidir.

Başlangıçta adı ``Halk Fırkası`` olan parti 1924 yılındaki kurultayda adını ``Cumhuriyet Halk Fırkası`` olarak değiştirdi. 1927yılında ``Cumhuriyetçilik``, ``Halkçılık``, ``Milliyetçilik``, ve ``Laiklik-1937`` ilkelerini tüzüğüne ekledi. 1935 yılındaki kurultayda daha önceki dört ilkeye ``Devletçilik`` ve ``Devrimcilik`` ilkeleri de eklenerek ilkeler altıya çıkarıldı ve partinin adı ``Cumhuriyet Halk Partisi`` oldu.

Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili talimatlar verdi. Yurt dışına hiçbir resmi ziyaret için çıkmamakla birlikte, Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye`yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını ve komutanlarını ağırladı.

Atatürk Devrimleri : Başöğretmen Atatürk anamadde|Atatürk Devrimleri Atatürk Devrimleri veya diğer adıyla Atatürk İnkılapları, Türkiye Cumhuriyeti`nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Atatürk tarafından öncülük edilen, günümüzde Atatürk İlkeleri olarak bilinen ilkeler doğrultusunda, 1922 ve 1938 yılları arasında hayata geçirilen bir dizi yasal değişikliktir. Bu devrimlerin amacı, Atatürk tarafından; "``Türkiye`yi gelişmiş devletler seviyesine çıkartmak``" olarak beyan edilmiştir.

Atatürk Devrimleri 5 ana kategoride gruplanabilir
  • Siyasal alandaki inkılaplar
  • Toplumsal alandaki inkılaplar
  • Hukuk alanındaki inkılaplar
  • Eğitim ve kültür alanındaki devrimler
  • Ekonomi alanındaki devrimler
Atatürk Devrimleri`nin esas amacı, Osmanlı`nın son dönemlerinde ilmen geri kalmış Türk toplumunu, çağdaş ve modern bir ulus haline getirmektir.

Atatürk`e göre bu devrimlerin amacı; Türk Milletinin son asırlarda geri kalmasına neden olan bütün kurumları kaldırarak yerine milletin karakterine, şartlara ve çağın gereklerine uygun ve ilerlemeyi sağlayacak yeni kurumlar kurmaktır.

Milli Şef Dönemi : İsmet İnönü Atatürk`ün ölümü üzerine 11 Kasım 1938`de cumhurbaşkanlığına seçildi. Cumhurbaşkanlığının yanı sıra CHP genel başkanlığına da getirildiğinden yönetim üzerinde geniş otorite sahibi oldu. CHP`nin 26 Aralık 1938`de toplanan I. Olağanüstü Kurultay`ında partinin "değişmez genel başkan"ı seçildi. Ayrıca kendisine ``Milli Şef`` sıfatı verildi.

Cumhurbaşkanı seçilmesinden hemen sonra başlayan II. Dünya Savaşı (1939-1945) döneminde İnönü ülkeyi savaştan uzak tutmaya çalıştı. Savaş yıllarındaki ekonomik ve toplumsal sıkıntılar ise, dönemin unutulmayan mirası olarak kaldı. Gene bu dönemde Hasan Ali Yücel`in öncülüğündeki Köy Enstitüleri kuruldu ve geliştirildi.

II. Dünya Savaşı : II. Dünya Savaşı`nın gelişim süreci Amerikalı general McArthur`la 1931 senesinde yaptığı bir konuşmada Mustafa Kemal Atatürk şöyle demektedir;

Versay Anlaşması I. Dünya Savaşı`nı hazırlayan nedenlerin hiç birini ortadan kaldırmamış, aksine dünün başlıca rakipleri arasındaki uçurumu daha fazla derinleştirmiştir. Galip devletler yenilenlere barış koşullarını zorla kabul ettirirken bu ülkelerin etnik, jeopolitik ve ekonomik özelliklerini dikkate almamışlar, yalnız düşmanlık duygularının üzerinde durmuşlardır. Böylelikle de bugün içinde yaşadığımız barış, ateşkesten öteye gidememiştir. Bence dün olduğu gibi yarın da Avrupa`nın kaderi Almanya`nın tutumuna bağlı kalacaktır.

20. yüzyılın iki topyekun savaşından ikincisidir. Altı yıl boyunca, dünyanın çeşitli bölgelerinde süren kesintisiz savaşlarla süregiden II. Dünya Savaşı, Alman ordularının Polonya`ya saldırıdığı 1 Eylül 1939`da başlamış kabul edilir. Ne var ki birbirinden kopuk görünseler de bu tarihten önceki çatışmalar ve I. Dünya Savaşı sonrası yapılan ancak mağlup devletleri memnun etmemiş olan antlaşmaların geçersiz kılınması, savaşta birincil rol oynayan tarafların stratejik hedefleri arasında yer aldığından, savaşın başlangıcı tarihsel olarak daha gerilerden başlamaktadır.

İnsan kaynakları yönünden ağır sonuçları yaşanan birKurtuluş Savaşı`nın hemen ardından yeni bir savaşa girmemek konusunda kesin olarak kararlı olan Türk yönetimi, sonuna kadar denge politikasını sürdürebilmiştir.

Kaçınılmaz görünen Avrupa savaşı dışında kalabilmeyi sağlamak üzere, İngiltere ve Fransa`yla 19 Ekim 1939`da Ankara`da bir ittifak anlaşması imzalandı.

Alman ordularının Balkanları istilasının hemen ardından Alman hükümeti Türkiye`ye bir saldırmazlık anlaşması önermiştir. Hitler, devrin Türk başbakanı İsmet İnönü`ye gönderdiği kişisel mektubunda, Alman ordularının Türk sınırlarına 85 km.den daha fazla yaklaşmayacağı garantisini kişisel olarak verdiğini belirtmektedir.

18 Haziran 1941`de imzalanan saldırmazlık anlaşması Türkiye`nin Almanya ile olan ilişkileri yönünden bir kilometre taşı oldu. Ne var ki 10 Ağustos 1941`de Rusya ve İngiltere, ortak notayı Türk hükümetine ilettiler.

Bu notada, Türkiye`nin toprak bütünlüğüne saygılı olunacağı ancak, Montrö Boğazlar Sözleşmesi gereği Türkiye`nin boğazları savaş gemilerine kapalı tutma taahhüdüne sadık kalmasının gereği belirtilmiştir.

İzleyen yıllar, Müttefiklerin Türkiye`nin kendi cephelerinde savaşa girmesi konusunda baskılarının giderek arttığı yıllar olmuştur.

2 Ağustos 1944 tarihine kadar Türk yönetimi bu baskılara direnmiş, savaşın kaderinin belli olduğu tesbitiyle Müttefiklerle anlaşmaya yönelmiştir. Almanya ile ve hemen ardından Japonya ile tüm diplomatik ve ekonomik ilişkilerini kesme kararı alan Türk yönetimi, Müttefik liderleri Şubat 1945`te toplanan Yalta Konferansı`nda, yeni kurulacak Birleşmiş Milletler`e yalnızca 1 Mart 1945 tarihine kadar Almanya`ya savaş açmış ülkelerin katılmasını içeren bir karar almaları üzerine, 23 Şubat 1945`te Almanya`ya savaş ilan etmiştir.

Kuşkusuz göstermelik bir karardır bu, Almanya yenilmiştir ve Türk Silahlı Kuvvetleri`nin bir çatışmaya girmesini gerektiren bir durum yoktur.

50`li yılllar : türkiye Cumhuriyeti`nin Çok Partili Dönemi Türkiye`nin en eski partisi ise 21 Mayıs 1889`da İttihad-ı Osmani adı altında kurulan padişah II. Abdülhamit`i tahttan indirmek amacıyla kurulan dernektir. Sonradan İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alan bu örgüt II. Meşrutiyet`in ilanının ardından 18 Ekim-8 Kasım 1908 tarihleri arasında toplanan kongresinde siyasi fırka (parti) haline geldiğini ilan etti.

2.Dünya Savaşı`nın bitmesiyle basında ve mecliste çok partili siyasal sistemi savunan bir anlayış oluştu. Buna CHP genel başkanı ve cumhurbaşkanı İsmet İnönü de yaptığı konuşmalarla destek verdi. Bunu takip eden gelişmelerde, meclisteki bütçe görüşmeleri sırasında, CHP içinde başını Adnan Menderes, Feridun Fikri Düşünsel, Yusuf Hikmet Bayur, Emin Sazak gibi bazı milletvekillerinin çektiği bir muhalefet oluştu. 11 Haziran`da kabul edilen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, parti içindeki muhalefetin güçlenmesine yol açtı. Bu yasanın görüşüldüğü sırada Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan, parti Meclis Grubu`na Dörtlü Takrir olarak bilinen bir önerge verdiler. Ülke ve parti yönetiminde liberal düzenlemeler yapılmasını isteyen bu önerge, 12 Haziran`da reddedildi. Bu gelişmelerden sonra Menderes, Köprülü ve Koraltan partiden çıkarıldı. Bayar ise önce vekillikten sonra partiden istifa etti.

``Demokrat Parti`` (DP), 7 Ocak 1946`da Dörtlü Takrir`e imza atanlar tarafından kuruldu. Parti genel başkanlığına Bayar getirldi. DP, ekonomi ve siyasette liberal düzenlemeleri savunuyordu. DP`nin kuruluşu iktidar tarafından önceleri hoş karşılanmıştır.

1950 genel seçimlerinde Demokrat Parti galip olarak çıkmıştır. Adnan Menderes liderliğindeki DP ilk başlarda çok popülerken 1950`lerin sonlarına doğru yaşanan ekonomik sıkıntılar nedeniyle sıkıntılı bir döneme girmiş ve 1960 yılında yapılan askeri darbe ile çok partili yaşam kesintiye uğramıştır.

Kore Savaşı : Kore Savaşı Türkiye Cumhuriyeti, 1950 yılında başlayan Kore Savaşı`na fiilen katılmış ve 1950`den 1953`e kadar tugay büyüklüğünde bir kuvvetle Kuzey Kore`ye karşı savaşmıştı. Kunuri Muharebesi`ndeki başarılarıyla dikkat çeken Türk Tugayı, başta Koreliler olmak üzere bütün dünyanın takdirini kazanmıştır.

İkinci Dünya Savaşı`nın bitip Soğuk Savaş`ın başlamasıyla Türkiye, uluslararası ortamda kendini yalnız buldu. İkinci Dünya Savaşı`nda tarafsız kalarak bütünlüğünü Almanya`ya karşı korumuş ancak savaş sonrasında Sovyetler`in Doğu Anadolu`da toprak ve Boğazlar`da üs ve ortak savunma talepleriyle karşılaşmıştı. Böylece Sovyet tehdidine karşı müttefik arayan Türkiye Batı Bloğu`na ve Amerika`ya yaklaşmaya başladı.

Türkiye, NATO`ya girişini hızlandırmak için başlayan Kore Savaşı`na birlikler göndermiştir. Özellikle sol kesimler tarafından "Türk gencinin kanının Amerika`ya satılması" şeklinde eleştirilen bu davranış, Türkiye ile Batı Bloğu arasındaki yakınlaştırmayı hızlandırmış ve 18 Şubat 1952`de Türkiye bir NATO üyesi olmuştur.

27 Mayıs 1960 İhtilali : 27 Mayıs 1960 Darbesi Türk Silahlı Kuvvetleri 27 Mayıs 1960 tarihinde Demokrat Parti hükümetini görevden uzatlaştırıp, Meclis`i lağvetmiştir. Silahlı Kuvvetler adına ülke yönetimini Milli Birlik Komitesi üstlenmiş, Orgeneral Cemal Gürsel Milli Birlik Komitesi`nin başına getirilmiştir. Milli Birlik Komitesi ilk iş olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi`ni ve hükümeti fesh etti ve her türlü siyasi faaliyeti yasakladı.

Emir komuta zinciri içinde yapılmayan ve küçük rütbeli subayların etkin olduğu 27 Mayıs 1960 Darbesi ardından başlatılan Yassıada duruşmalarında, başbakan Adnan Menderes, maliye bakanı Hasan Polatkan ve dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu idama mahkum edildiler ve Marmara Denizi`ndeki İmralı Adası`nda asılarak idam edildiler. Yassıada duruşmalarında çok sayıda hapis cezası da verildi.

Kıbrıs Barış Harekatı

1960`da Kıbrıs`ta yaşayan Rum ve Türk cemaatleri arasında kurulan ortaklık Kıbrıs Cumhuriyeti yaşanan iç çatışmalar sonucu sürdürülemez olmuş ve 15 Temmuz 1974 tarihinde Yunan cuntasının Kıbrıs`da darbe yaptırması sonucu 20 Temmuz 1974 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti Türk Silahlı Kuvvetleri`nin Garanti Anlaşması`nın III. maddesine istinaden Kıbrıs Barış Harekatı`nı gerçekleştirmiştir.

20 Temmuz 1974 sabahı Türk Ordusunun Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Kıbrıs`a havadan indirdirme ve denizden çıkarma yapmaya başladı. thumb|right|225px Türk kuvvetleri 22 Temmuz`da Girne`yi ele geçirdi. Türk paraşütçüleri Kıbrıs`ın başkenti Lefkoşa`nın Türk kesimine indi. Yunan birliklerinin Ada`da garantör olarak bulunan Türk birliğine saldırması ise, çarpışmaların Ada geneline yayılmasına neden oldu. 22 Temmuz akşamı Türkiye, BM Güvenlik Konseyi`nin ateşkes kararını kabul etti. Türk müdahalesi sonucu Yunanistan`daki cunta idaresi ve Kıbrıs Nikos Sampson Hükumeti de yıkılmıştır.

8 Ağustos`ta II. Cenevre Konferansı sırasında yapılmakta olduğu sırada Rum Milli Muhufız Alayı ve EOKA-B işgal ettikleri yerleri tahliye etmedikleri gibi ellerindeki esirleri de serbest bırakmamışlardır. Bunun üzerine Türkiye 14 Ağustos`ta başlayıp 16 Ağustos`ta sona eren üç günlük II. Barış Harekatını gerçekleştirdi.

25-26 Ağustos 1974 tarihinde Kıbrıs`a gelen BM Genel Sekreteri toplumlar arasında ikili görüşmelerin başlatılmasını istemiş, mutabakat gereği nüfus mübadelesi yapılmış ve iki bölgeli ve iki toplumlu bir federal yapı için uygun ortam sağlanmış oldu. 13 Şubat 1975 günü Kıbrıs Türk Federe Devleti`nin ilanı Doktor Fazıl Küçük tarafından açıklanarak gerçekleşti. Ancak hedeflenen federal yapı gerçekleşmediğinden 15 Kasım 1983 tarihinde KKTC`nin ilanı gerçekleşti.

Yıllarca süren toplumlararası görüşmelerden bugune değin herhangi bir sonuç çıkmamıştır. En son BM Kıbrıs Çözüm Planı ile iki toplum arasında yeniden birleşme imkanı da referandum`da Türklerin "evet"ine karşı Rumların "hayır" demesi sonucu gerçekleşmemiştir.

12 Eylül 1980 darbesi

Ana madde|12 Eylül Darbesi 27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi 12 Eylül 1980 darbesi.

Bu müdahale ile Süleyman Demirel`in Başbakan`ı olduğu hükümet görevden alındı, Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedildi, 1970 sonrasında değiştirilen 1960 Anayasası tamamen rafa kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir baskı dönemi başladı.

12 Eylül 1980 askeri darbesinin gerekçeleri arasında ülkede yaygınlaşan siyasi cinayetler, Türkiye Büyük Millet Meclisi`nin birçok tur ardından Cumhurbaşkanı`nı seçememesi ve 6 Eylül günü Konya`da Necmettin Erbakan önderliğinde yapılan ve darbe liderlerinin şeriat amaçlı bir kalkışma girişimi olarak nitelediği yürüyüş gösterildi.

Darbe ardından, siyasi cinayetlerin çok kısa sürede sona ermesi, güvenlik güçlerinin şiddet eylemlerini darbe öncesinde neden önlemediği / önleyemediği sorularını da beraberinde getirdi. Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin darbeden haberdar olduğu ve darbe gecesi Başkan Jimmy Carter`a Cquote|bizim çocuklar işi bitirdi anlamında bir mesajın, bir toplantının ortasında iletildiğinin anlaşılması, 12 Eylül`de ABD`nin rolü konusunu da tartışmalara açtı.

Post-modern darbe; 28 Şubat

12 Eylül Darbesi sonucu ortaya çıkan siyasetin etkisiyle 1980 ve 1990`larda radikal sağcı grupların güçlenmiş ve bunun sonucu olarak Refah Partisi 1995`teki genel seçimlerinde siyasette güçlü duruma gelmiştir. 1996 yılında, seçimlerinin ardından kurulan DYP - ANAP hükümetinin kısa sürede dağılmıştır. Bunun üzerine TBMM`de birinci parti durumunda olan RP ile DYP arasında kurulan 54.hükümet,8 Temmuz 1996`da TBMM`de yapılan oylamada güvenoyu almayı başarmıştır.

28 Şubat 1997 Cuma günü yapılan MGK Toplantısı`nda radikal dinci faaliyetlere ilişkin bir MİT raporu ele alınmıştır. Bu rapordan yola çıkarak alınan kararlar için bir çeşit "``sivil muhtıra``" yorumu yapıldı. Türk siyaset tarihine 28 Şubat Kararları olarak geçen kararlar Türk siyasi tarihinde önemli değişikliklere neden oldu.

Başbakan Necmettin Erbakan`ın `havada yakıt ikmali` olarak tanımladığı başbakanlık görevini hükümet ortağı DYP genel başkanı Tansu Çiller`e vermek amacıyla 18 Haziran 1997`de istifasını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`e sundu. Ancak Demirel, hükümet ortaklarının arasındaki protokolü dikkate almayarak hükümeti kurma görevini ANAP genel başkanı Mesut Yılmaz`a verdi. 12 Temmuz`da Mesut Yılmaz başkanğında ANAP - DSP - Demokrat Türkiye Partisi arasında kurulan 55. hükümet TBMM`den güvenoyu aldı.

MGK`nun 28 Şubat kararlarının ardından özellikle 18 Nisan 1999 seçimlerine kadar süren zaman diliminde 14 Ağustos 1997`de 8 yıllık kesintisiz eğitim kanunu TBMM`de kabul edildi. Bu kanunla İmam Hatip Liseleri dahil Meslek Liselerini ortaokul bölümleri kapatıldı.

1998 Kasım ayında eski RP`li İstanbul Büyükşehir belediye başkanı Recep Tayyip Erdoğan`ın belediye başkanlığı düşürüldü.

28 Şubat süreci sırasında TSK içinde dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı yerine iki ismin ; dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir ile Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak`ın adları daha çok ön plana çıktı. 2001 yılında bir televizyon programın katılan döneminin Genelkurmay Genel Sekreteri emekli Tümgeneral Erol Özkasnak, 28 Şubat süreci`ni "``post-modern bir darbe``" olarak tanımlayan bazı yazarları haklı bulduğunu söyledi.

İç isyanlar ve Terörle mücadele

İlk ayaklanma 1921 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi`ne karşı bağımsız Kürt devleti amacıyla girişilen Koçgiri aşireti tarafından başlatılan Dersim aşiretlerinin de desteklediği (Tunceli) yöresinde gerçekleşen Koçgiri İsyanı ayaklanmasıdır. Koçgiri ayaklanmasını Kürtlerden; Haydar ve Alişan beyler ile Gülağaoğullarından Mehmed İzzet, Naki, Hasan Askeri, Kazım ve Alişir yönetmiştir. İsyan, Nurettin Paşa ve Topal Osman yönetimindeki [1] muhafız alayı tarafından kısa sürede bastırılmış ve isyandan netice alınamamıştır. İsyana katılıp yakalananlara idam cezası verilmiş ancak daha sonra Dersim aşiretlerinin araya girmesiyle Mustafa Kemal Paşa cezaları kaldırmıştır.

1930`larda meydana gelen ayaklanmaı, yapılan bir askeri harekattan sonra 13 Kasım 1937`de sona erdi. Ayaklanmanın lideri Seyit Rıza ile 6 kişi idam edildi. Çok sayıda ayaklanmacı değişik hapis cezalarına çarptırıldı. Durulmayan olaylar üzerine 1938`de yeni bir ayaklanma çıktı ve başlatılan ikinci askeri harekat sonunda Eylül 1938`de ayaklanma tamamen bastırıldı.

TBMM`de yapılan görüşmelerde, bu gelişmelerin başta Fransa ve Fransa`nın mandası altındaki Suriye tarafından kışkırtıldığı ileri sürüldü. Başbakan İsmet İnönü ise, Tunceli ilinde iki yıldır izlenen reform programının amacının bölgenin uygar bir hale getirilmesi olduğunu belirterek, programa karşı bölgede direniş olduğunu belirtmiştir.

Kurtuluş Savaşı sırasında dahi yaşanan isyanlar Cumhuriyetin ilanından sonrada devam etmiş ve etmektedir.

1970`lerin başında örgütlenmeye başlayan, 1984`te dağ kadrolarını oluşturarak paramiliter yapıya bürünen, Kürdistan İşçi Partisi (Kürtçe:``Partiya Karkerên Kurdistan``, daha alışılmış haliyle PKK), KADEK ve Kongra-Gel isimlerini kullanmış olan, kendisine Türkiye`nin güneydoğusu, Irak`ın kuzeyi, Suriye`nin kuzeydoğusu ve İran`ın kuzeybatısını kapsayan bölgede bir devlet kurmayı amaçlayan ve bu amaçla söz konusu toprakların Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde kalan kısmına sahip olabilmek için Türk Silahlı Kuvvetleri ve sivillere karşı silahlı eylem yapan örgüt, 15 Şubat 1998`de Abdullah Öcalan`ın Kenya`da uluslararası bir operasyonla yakalanması ile büyük oranda çökertilmiş ve etkinliği yok denecek noktaya getirilmiştir. Bugün ise ad değiştirip siyasallaşarak meşrulaşma çabasına girmiştir.

İktisadi tarih

Askeri ve siyasi zaferler iktisadi zaferle taçlandırılmazlarsa elde edilen zaferler sürüp gidemez, az zamanda söner...

diyerek bir ülkenin varlığını ve bağımsızlığını sürdürebilmesinin yegane koşulunun iktisadi alanda gelişmek olarak dile getirdiği anlayışını birçok devrim niteliği taşıyan atılımlar yaparak uygulamaya geçirmiştir.

Atatürk`ün uyguladığı modelin özgünlüğü de burada kendini göstermektedir. Bu modelin ``ulusal`` çıkarları öne alan, tam bağımsızlık ilkesine dayalı, ``demokratik`` nitelikleri sıklıkla vurgulanmıştır.

Lozan görüşmelerinin kesintiye uğradığı bir dönemde (17 Şubat - 4 Mart 1923) düzenlenen “Türkiye İktisat Kongresi” ekonomik bağlamda ``ulusalcılık`` yönelimine ilişkin atıfların oldukça yoğun yapıldığı bir toplantı olmuş, devletin ``milli iktisat`` ilkelerini benimsediğini ifade eden kararlar alarak ``Misak-ı İktisadi`` olarak adlandırılan ekonomik hedef ve yöntemleri ortaya koymuştur. Bu esaslar bütün zorluklara ve sorunlara rağmen Türkiye Cumhuriyeti`nin ekonomik siyasetinin esaslarını teşkil etmiştir.

Türkiye`nin bu yıllarda belirlediği ekonomik model “Karma-ekonomik” bir modeldir. Özel sektörün serbest faaliyeti desteklenmekle birlikte, bu noktadaki çeşitli yetersizlikler yüzünden devletin ekonomik alanda faaliyeti adeta bir zorunluluk olmuştur. Fakat bu kararların asıl dikkati çeken tarafı : devletin düzenleyiciliğine ve destekleyiciliğine yoğun olarak vurguda bulunulmasıdır.

Türkiye`de çok partili sisteme geçiş ve dünya ile ekonomik ilişkilerin sıkılaşması, İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD), Dünya Bankası (IBRD) ve Uluslararası Para Fonu`na (IMF) üyelikle birlikte liberal düşüncelerle etkileşimin arttığı görülmektedir. Ancak Türkiyeyi kontrol altına almak için kullanılan IMF , Türkiyeyi borç ile büyüyüp gelişemez hale getirmek için bir maşa olarak kullanılınca 2002 yılında iktidara gelen AKP yönetimi IMF'ye olan bütün borçları ödeyerek Türkiyenin önündeki büyük bir engeli kaldırmıştır. Büyük bir engel olan IMF ile borç alışverişi kalmadıktan sonra ülke büyük bir hızla ilerlemeye, gelişmeye ve güçlenmeye başlamıştır.

İdari bölümler

Türkiye, idari açıdan üniter bir yapıya sahiptir ve bu durum Türk kamu yönetimine şekil veren en önemli etkenlerdendir. Devletin temel işleyişindeki üç güç olan yasama, yürütme ve yargı dikkate alındığında, yerel yönetimlerin hemen hemen herhangi bir gücü yoktur. İllerin ve diğer birimlerin yönetimi, merkezi yönetimden sonra gelir. Yerel yönetimler yalnızca bulundukları yerde hizmet vermek amacıyla kurulmuşlardır. İllerin başında valiler, ilçelerin başında kaymakamlar yönetici olarak görevlidir. Vali ve kaymakamın yanı sıra, merkezi yönetimi ve belediye başkanları tarafından atanan diğer üst düzey yetkililer de vardır.

Türkiye'nin başkenti Ankara'dır. Ülkenin en büyük idari birimleri illerdir ve 81 il vardır. Bu iller ilçelere ayrılmıştır, toplamda 923 ilçe mevcuttur. Ayrıca ülke coğrafi, demografik ve ekonomik koşullar göz önüne alınarak 7 bölge ve 21 alt bölgeye ayrılmıştır ancak bu bölgeler herhangi bir idari yapıyı temsil etmemektedir.

Anadolu yarımadası ile Trakya toprakları üzerine kurulan Türkiye'nin, seksen bir ili vardır. İller, Türkiye'nin en büyük idari bölümleridir. Bu seksen bir il, dokuz yüz on dokuz ilçeye bölünmüştür. Bu ilçeler, en küçük idari birim olan mahalle ve köyleri içinde barındırır. İllerde yönetme ve yürütme görevi, içişleri bakanı tarafından önerilen ve bakanlar kurulunun onayından sonra cumhurbaşkanı tarafından atanan valiler tarafından yerine getirilir.

Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışı ve 29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin resmen kuruluşundan sonra idari sistemde değişikliklere gidildi. 1924 yılında Ardahan, Artvin ve Kars il yapılarak yetmiş bir olan il sayısı yetmiş dörde yükseltildi. İki yıl sonra Ardahan, Beyoğlu, Çatalca, Dersim, Ergani, Gelibolu, Genç, Kozan, Oltu, Muş, Siverek ve Üsküdar illeri ilçeye dönüştürüldü. 1927'de ise Doğubayazıt ilçeye dönüştürüldü ve Ağrı'ya bağlandı. 1929'da Muş tekrar il oldu, Bitlis ilçe hâline getirildi. Dört yıl sonra Aksaray, Cebelibereket, Hakkâri ve Şebinkarahisar ilçe olması, Mersin ile Silifke'nin birleştirilip İçel adında yeni bir ilin oluşturulmasıyla ve Artvin ile Rize'nin birleştirilip Çoruh adında yeni bir ilin oluşturulmasıyla sayı elli altıya düştü. 1936'da Rize, Tunceli ve Hakkâri tekrar il oldu, yine aynı yıl Dersim'in adı Tunceli olarak değiştirildi; 1939'da Hatay Cumhuriyeti, Türkiye'ye bağlanarak Hatay ili adını aldı. 1953'te, Uşak'ın il, Kırşehir'in ilçe olması kararlaştırıldı, 1954'te Adıyaman, Nevşehir ve Sakarya il statüsü kazandı. 1956'da Artvin il statüsünü geri kazandı, 1957'de Kırşehir'in il statüsü geri verildi. Bu yıldan sonra otuz iki yıl boyunca il sayısında herhangi bir değişiklik olmadı. 1989'da Aksaray, Bayburt, Karaman ve Kırıkkale; 1990'da Batman ve Şırnak; 1991'de Bartın; 1992'de Ardahan ve Iğdır; 1995'te Yalova, Karabük ve Kilis; 1996'da Osmaniye il oldu. Böylece il sayısı seksene tamamlandı. Devletin il sayısı, Aralık 1999'da Düzce'nin il olması ile günümüzdeki hâlini aldı.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, Türkiye'nin nüfusu 2014 yılı itibarıyla 77.695.904 kişiye ulaştı. Bu rakamın 71.286.182'ini il ve ilçe merkezlerinde yaşayanlar oluşturdu. Ülkedeki en fazla nüfusu barındıran il İstanbul, en az nüfusu barındıran il Bayburt'tur. Ayrıca en büyük yüzölçümüne sahip il Konya, en küçük yüzölçümüne sahip il Yalova'dır. Bunların dışında büyükşehir olmayan tüm illerin merkez ilçelerinin adı, il ile aynı adı taşır.
1927 yılındaki illeri gösteren bir harita

Hukuk

Türkiye'de, tamamı Avrupa kıtasıyla uyumlu hâle getirilmiş olan bir hukuk sistemi vardır. Örneğin Borçlar Kanunu ve Türk Medeni Kanunu, İsviçre'den alınmıştır. Medeni Kanun, İsviçre'nin medeni kanununun Türk kültürüne uyarlanmasıyla hazırlanmıştır. İdare Hukuku kuralları Fransa'daki muadili ile benzerlikler taşır, Ceza Kanunu ise İtalya'dan alınmıştır.

Türkiye'de güçler ayrılığı ilkesi benimsemiştir. Bu ilke doğrultusunda, yargı gücü Türk milleti adına yalnızca bağımsız mahkemeler tarafından kullanılabilir. Mahkemelerin bağımsızlığı ve kuruluşu, hâkim ve savcıların görev süreleri boyunca güvenliklerinin sağlanması, hâkim ve savcıların görevleri, hâkim ve savcıların denetlenmesi, askerî mahkemeler ve kuruluşu, yüksek mahkemelerin yetki ve görevleri Türkiye Anayasası ile belirlenir.

Türkiye Anayasası'nın 142. maddesine göre mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ile yargılama usulleri kanunla düzenlenir. Bu yasada ve ilgili diğer anayasa maddeleri doğrultusunda Türkiye'deki mahkeme sistemi üç ana başlık altında toplanır: Yargı Mahkemeleri, İdare Mahkemeler ve Askerî Mahkemeler. Her başlık, birinci derece mahkemeler ile yüksek maddeleri bünyesinde barındırır. Ülkedeki adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemek için Uyuşmazlık Mahkemesi kurulmuştur.

Türkiye'de kolluk kuvvetleri Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı gibi çeşitli birimlere ayrılmaktadır. Tüm bu kolluk kuvvetleri Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı'na veya çoğunlukla İçişleri Bakanlığı'na bağlı olarak hareket ederler.

Dış ilişkiler

Türkiye, Birleşmiş Milletler (1945), OECD (1961), İslam İşbirliği Teşkilatı (1969), AGİT (1973), EİT (1985), KEİ (1992), D-8 (1997) ve G-20 (1999) gibi uluslararası örgütlerin kurucu üyelerinden birisidir. 1951-1952, 1954-1955, 1961 ve son olarak 2009-2010 yıllarında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde geçici üye olarak görev yapmıştır.

Geleneksel Batı yönelimi doğrultusunda, Avrupa ile ilişkiler her zaman Türk dış politikasının merkezî bir parçası olmuştur. 1949 yılında Avrupa Konseyi'ne üye olan ülke, 1963 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu (sonradan Avrupa Birliği'ne dönüştü) ile ortaklık ilişkisi kurdu. Uzun yıllar devam eden siyasi görüşmelerin ardından, 1987 yılında AET'ye tam üyelik için başvurdu, 1992 yılında Batı Avrupa Birliği'nin ortak üyesi oldu, 1995'te AB Gümrük Birliği'ne katıldı ve 2005 yılında Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerine başladı. Türkiye'nin Kıbrıs Sorunu'nda AB üyelerinin aksine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni desteklemesi, AB ilişkilerini zorlaştırmakta ve ülkenin AB'ye üyelik sürecindeki önemli bir engel olmaya devam etmektedir. Bugün, Avrupa Birliği üyeliği Türkiye tarafından stratejik bir hedef ve devlet politikası olarak kabul edilmektedir.

Türkiye'nin dış ilişkilerinin bir diğer belirleyici unsuru Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkiler olmuştur. Sovyetler Birliği'nin oluşturduğu ortak tehdit sebebiyle Türkiye, 1952'de NATO'ya üye oldu ve Soğuk Savaş boyunca Washington hükûmetleri ile yakın ikili ilişkiler içinde bulundu. Türkiye, Avrupa Birliği'ne üyelik gibi önemli konular da dahil olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri'nin siyasi, ekonomik ve diplomatik desteğinden yararlandı. Soğuk Savaş sonrasındaki dönemde Türkiye'nin jeostratejik önemi, çevresinde bulunan Orta Doğu, Kafkasya ve Balkan coğrafyalarına doğru kaydı.

1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasının üzerine Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını elde ettiler. Türkiye, Ön ve Orta Asya'da bulunan bu cumhuriyetler ile ikili ilişkilerini, aralarında bulunan derin kültürel ve dilsel bağ sebebiyle ilerletme çabası içine girdi. Özellikle Azerbaycan, Türkiye ile ilişkilerinin önemini vurguladı. Bakü'den Ceyhan'a uzanan Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı (BTC), Hazar Denizi'ndeki petrolü küresel pazara aktarmayı sağlamakta ve Türkiye'nin dış politika stratejisinin bir bölümünü oluşturmaktadır. Azerbaycan'ın Ermenistan ile yaptığı Karabağ Savaşı'nda Azerbaycan'ı destekleyen Türkiye, savaş yıllarından bu yana Ermenistan ile var olan sınır kapılarını kapalı tutmaktadır. Günümüzde AK Parti hükûmeti dönemi, Türkiye'nin Yeni Osmanlıcılık dönemi olarak adlandırıldı ve ülkenin etkisi stratejik konumuna bağlı olarak Ortadoğu'da arttı. Bu politikalar Türkiye'nin çevresindeki Arap ülkeleriyle sorunlar yaşamasına yol açtı. Örneğin Suriye İç Savaşı'ndan sonra Suriye ile, Muhammed Mursi'nin devrilmesinden sonra Mısır ile Türkiye'nin arası bozuldu.

Türkiye, 1950'den bu yana Birleşmiş Milletler ve NATO bünyesi dahilinde uluslararası alanda çeşitli güçlerin korunmasına yardımcı olmuştur. Somali ile eski Yugoslavya'da barış ortamının korunmasına destek sağlamış ve Birinci Körfez Savaşı'nda koalisyon güçlerini desteklemiştir. Bunun yanı sıra varlığı tartışmalı olsa da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti topraklarında 36.000 askerini bulundurmaktadır. Afganistan'da Amerika Birleşik Devletleri'nin istikrar gücü, BM yetkilisi ve 2001'den bu yana NATO komutası altında Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti'nin bir parçası olarak bulunmaktadır.2003'ten beri Türkiye, Avrupa Kolordusu'na askerî personel sağlamakta ve AB Savaş Grupları'nda yer almaktadır.

Ordu Yapılanması

Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı : Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı (eski adıyla Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği), Türk Silahlı Kuvvetlerini komuta eden ve yönlendiren Çankaya, Ankara'daki en üst düzey askerî birim olup Genelkurmay Başkanı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 117. Maddesi gereğince Türk Silahlı Kuvvetleri'nin komutanı olarak Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Görevlerinden dolayı Millî Savunma Bakanlığı'na karşı sorumludur. Genelkurmay başkanlığı binası, 29 Ekim 1931'de (Cumhuriyetin 8. yılında) Atatürk'ün katıldığı bir törenle açılmıştır.

Görevleri : Genelkurmay Başkanı, Silahlı Kuvvetler Komutanıdır ve şu görevleri yerine getirir:
  • Savaşta Başkomutanlık görevini Cumhurbaşkanı adına yerine getirme
  • Silahlı Kuvvetlerin savaşa hazırlanmasında personel, istihbarat, harekat, teşkilat ve eğitim hizmetlerine ilişkin ilke, öncelikler ve ana programların tespiti
  • Yapılacak uluslararası anlaşma ve antlaşmaların askeri yönlerinin tayininde ve uygulama esaslarının tespitinde mütalaa verme; gerektiğinde bu toplantılara katılma veya temsilci gönderme
Görev süresi : Genelkurmay Başkanlarının görev süresi 4 yıldır. Kara Harp Okulu, 1962 ayaklanması ile 1963 ayaklanmasına katıldığı için 1963 ve 1964 yıllarında mezun verememiştir. Bunun etkisi de 2000'li yıllardaki komuta kademesine yansımış, komutanlar yaş haddine takıldığı için görevlerinde daha kısa kalmışlardır. Genelkurmay Başkanlığı'nı Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ iki sene yürütmüştür. Sonraki genelkurmay başkanı Işık Koşaner, görevini üç yıl boyunca sürdürecek ve 2013'ten sonra yaş haddi sorunu ortadan kalkacaktı. Ama Orgeneral Işık Koşaner Balyoz darbe planı tutuklamalarına karşı tepki göstermek için 29 Temmuz 2011 tarihinde üç gün sonra yapılacak Türk Silahlı Kuvvetleri Yüksek Askerî Şûra öncesi görevli tüm kuvvet komutanları ile birlikte istifa etti. Aynı gün tüm kuvvet komutanlarının istifası üzerine en kıdemli Orgeneral Necdet Özel önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Genelkurmay Başkanvekilliği'ne, 4 Ağustos 2011 tarihinde de asaleten Genelkurmay Başkanlığı görevine atandı. Orgeneral Necdet Özel'in emekli olmasının ardından 4 Ağustos 2015 tarihinde yapılan Yüksek Askerî Şûra'da Orgeneral Hulusi Akar'a Genelkurmay Başkanı oldu.

Türkiye'nin savunma organizasyonu
Millî Savunma Bakanlığı'na bağlı olan Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı, Türk Kara Kuvvetleri, Türk Hava Kuvvetleri ve Türk Deniz Kuvvetleri'nden meydana gelmektedir.

Türk Kara Kuvvetleri

Türk Kara Kuvvetleri, Türkiye'yi karadan gelebilecek her türlü saldırıya karşı korumakla görevlidir. Türk Silahlı Kuvvetleri komutası altındaki en büyük kuvvettir. Ayrıca asker sayısı bakımından NATO'nun dördüncü ve dünyanın beşinci büyük kara ordusudur.

Tarihi : Bir Türk devletine âit ilk organize ordunun kuruluş tarihi olan MÖ 209 yılı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın da kuruluş yılı olarak kabul edilir.

9 Kasım 2016 tarihinde değiştirilerek kabul edilen Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesi ile bu tarihe dek Genelkurmay Başkanlığı kuruluş ve kadrolarında bulunan Komutanlık, Millî Savunma Bakanlığı kadro ve kuruluşuna geçirilmiştir. Ayrıca aynı Kararname, cumhurbaşkanı ve başbakanın kuvvet komutanı ve astlarına emir verebilmesini ve bu emirlerin hiçbir kurum, kuruluş veya kişinin onayı olmaksızın yerine getirilmesini de hükme bağlamaktadır.

28 Haziran 1963'te Türk Ordusu 600. kuruluş yıldönümünü kutladı. O tarihlerde, Türk Kara Kuvvetleri'nin kuruluş tarihi, yeniçeri ordusunun kurulduğu 1363 yılı olarak kabul ediliyordu. Aynı yıl, turancılık fikrini savunan Nihal Atsız, bunu eleştirerek Hiung-nu hükümdarı Mete'nin onluk sisteme dayalı bir ordu kurduğu düşünülen tarih olan MÖ 209 yılının "Türk Ordusu"nun da gerçek kuruluş tarihi olduğunu iddia etti. 1968'te Yılmaz Öztuna ise, genelkurmay başkanı Cemal Tural'a bu öneriyi sundu. 1973'te ordunun kuruluşunun 610. yıldönümü kutlanırken Atsız bu iddiayı yeniden öne sürdü. 12 Eylül Darbesi'nden sonra bu iddia benimsendi. Hâlen, m.ö 209, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın kuruluş yılı olarak kabul edilmektedir.

Mütareke dönemi : I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti 7 cephede savaşa 2.850.000 kişiyi silah altına alarak girdi. Bu ordu 70 piyade, 2 süvari tümeninden oluşan 24 kolordulu 9 ordu birliğiydi. Mondros Mütarekesi'nden sonra zorunlu terhislerle 50.000 kişiye inmişti. Osmanlı Ordusu'nun kalan iki kolordusundan biri Suriye cephesinden Ankara'ya nakledilen Ali Fuat (Cebesoy) komutasındaki 20. Kolordu, diğeri ise Kafkas Cephesinde Erzurum'da konuşlandırılmış Kâzım Karabekir komutasındaki 15. Kolordu'ydu.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın kuruluşu : Kurtuluş Savaşı sonrasında 9 kolordu ve 3 süvari tümeninden oluşan 1., 2. ve 3. Ordu müfettişliği kuruldu. Ordu Komutanlıkları 1 Temmuz 1949'da[11] kurulan Kara Kuvvetleri komutanlığına bağlandılar.

Türkiye'de "Türk Kara Ordusu"'nun kuruluş tarihi, Yeniçeri Ocağının kurulduğu 1363 yılı olarak kabul edilmekteydi. Hüseyin Nihal Atsız 1963 ve 1973'te Kara ordusunun kuruluş tarihinin Mete Han'ın tahta geçtiği MÖ 209 olması gerektiğini yazmıştır.

Atsız, MÖ 200 yıllarından beri tarihi belgelerde bahsi geçen bir milletin, 16 yüzyıl süresince ordusu olmadan yaşadığını söylemenin, Doğu Roma İmparatorluğu'na karşı galibiyet kazanılan Malazgirt Savaşı gibi ve benzeri büyük savaşları düzenli Türk Ordularının değil gayri muntazam çetelerin yapmış olacağını kabul etmenin hatalı olduğunu yazdı. Atsız ayrıca, MÖ 209 yılında Mete tarafından orduların 10, 100, 1000 kişilk birimlere ayrıldığını bu birliklerin komutanlarının buyruklarının kayıtsız şartsız uygulandığını yazdı.

Atsız'ın görüşlerini benimseyen Yılmaz Öztuna da 1968'de dönemin Genelkurmay Başkanı Cemal Tural'a Türk Kara Kuvvetleri'nin kuruluş tarihinin MÖ 209 olması teklifini yaptı.[8] Sonraları, K.K.K kuruluş tarihini MÖ 209 olarak değiştirdi.

Kara Kuvvetleri'nde Rütbeler


Türk Deniz Kuvvetleri

Türk Deniz Kuvvetleri, Türkiye'yi denizden gelebilecek her türlü saldırıya karşı korumakla görevlidir. Türk Silahlı Kuvvetleri komutası altındaki en büyük 3.kuvvettir. Komutanı Oramiral Adnan Özbal'dır. Kuruluş tarihi, ilk Türk denizcisi kabul edilen Çaka Bey'in İzmir'de oluşturduğu donanmanın kuruluş tarihi olan 1081'dir.

9 Kasım 2016 tarihinde değiştirilerek kabul edilen Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesi ile bu tarihe dek Genelkurmay Başkanlığı kuruluş ve kadrolarında bulunan Komutanlık, Millî Savunma Bakanlığı kadro ve kuruluşuna geçirilmiştir. Ayrıca aynı Kararname, cumhurbaşkanı ve başbakanın kuvvet komutanı ve astlarına emir verebilmesini ve bu emirlerin hiçbir kurum, kuruluş veya kişinin onayı olmaksızın yerine getirilmesini de düzenlenmiştir.

Kuruluşu : Mudanya Mütarekesi'nin 11 Ekim 1922 tarihinde imzalanması ile birlikte 14 Kasım 1922 tarihinde Kasımpaşa'daki Bahriye Nezareti binası İstanbul Bahriye Kumandanlığı karargahı haline getirilmiş ve küçük tonajlı harp gemilerinin (Burakreis, Sakız, İsareis ve Kemalreis gambotları ile Taşoz sınıfı üç muhrip) bakım ve onarımlarının yaptırılarak harekata hazır hale getirilmesi için çalışmalar başlatılmıştır.

Ayrıca, bu çalışmalar paralelinde okul gemisi olarak kullanılması planlanan TCG Hamidiye Kruvazörü onarıma alınmıştır.

Lozan Antlaşması gereği, Boğazlar bölgesinin özel bir komisyon tarafından idare edilecek tarafsız bir statüde olması nedeniyle Marmara Denizi içinde Donanmaya ait üs teşkil edecek bir liman yapılmasına karar verilmiş ve bu maksatla en elverişli bölge olan İzmit Körfezi'nde uygun yerlerin fizibilite çalışmaları yapılmıştır. 1923 yılında Marmara Üssü Bahri ve Kocaeli Müstahkem Mevki Kumandanlığı adı altında yeni bir komutanlık İzmit'te teşkil edilmiş ve aslında kilise olan Fransız okul binası satın alınarak, Komutanlık Karargâhı bu binaya nakledilmiştir. İzmit Bahriye Kumandanlığı ise bu Komutanlığa bağlanmıştır.

İzmir Bahriye Kumandanlığı Karargâhı, İstiklal Harbi'ni takiben Kordon Boyu'nda kiralanan bir bina içinde kurulmuştur. Bu komutanlık deniz emniyet ve müdafaa işlerini yürütmüştür. Emrine Mayın Grubu, Müstahkem Mevki Bahriye Müfrezesi, Uzunada İşaret İstasyonu, İzmir Atölyeleri ve Tayyare Bölüğü verilmiştir.

Donanma Komutanlığı, İstanbul Bahriye Komutanlığı binasında küçük bir bölümde faaliyet göstermiştir. Gemilerin hemen hepsi hurda durumda olduğundan bu Komutanlık öncelikle çalışmalarını gemilerin bakım ve onarımı üzerinde yoğunlaştırmıştır.

Cumhuriyet'in ilanından bir yıl gibi kısa bir süre sonra Mustafa Kemal Atatürk, 11 Eylül-21 Eylül 1924 tarihleri arasındaki Karadeniz seyahatini Cumhuriyet Donanması'nın denize çıkan ilk gemisi olan Hamidiye Kruvazörü ile yapmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk, Deniz Kuvvetleri gibi çok pahalı bir yatırım ve zaman gerektiren bir gücün bir anda oluşturulamayacağını çok iyi bilmekteydi. Bu nedenle, Deniz Kuvvetlerinin mevcut durumunu geliştirecek ve geleceğini planlayacak özerk bir Vekaletin kurulması gerekliliğine içtenlikle inanmaktaydı. Mustafa Kemal Atatürk'ün bu açık ve kesin desteğinden sonra, Kastamonu Milletvekili Ali Rıza Bey'in önerisi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden 30 Aralık 1924 tarihinde Bahriye Vekaleti (Denizcilik Bakanlığı) yasası çıkarılmıştır. Bahriye Vekaleti, Millî Müdafaa Vekaleti'nden ayrı bir kuruluş olarak görev yapmaya başlamış, eğitim, tatbikat, denetleme gibi alanlarda Erkan-i Harbiye-i Umumiye Reisliği (Genelkurmay Başkanlığı)'ne bağlanmıştır.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı (1949-günümüz) : Genelkurmay Başkanlığı Karargâhında 1928 yılından 1949 yılına kadar Deniz Müsteşarlığı olarak temsil edilen Deniz Kuvvetleri, Yüksek Askerî Şûra'nın 15 Ağustos 1949 günü almış olduğu tarihi bir kararla Deniz Kuvvetleri Komutanlığı olarak teşkil edilmiştir. Bu yeni teşkilatlanma, Türk Deniz Kuvvetlerinin çağdaş ve güçlü bir yapıya kavuşması yönünde önemi bir dönüm noktasıdır. Bu tarihten itibaren Deniz Kuvvetinin tüm yönetimini üzerine alan Deniz Kuvvetleri, mevcut kaynaklarını en rasyonel şekilde kullanarak her geçen gün daha da büyümüş, dünyadaki tüm gelişmeleri takip ederek, emin ve kararlı adımlar atmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 18 Şubat 1952 tarihinde Kuzey Atlantik Savunma Paktı (NATO)’na üye olması ile birlikte, Türk Deniz Kuvvetleri de NATO’ya üye olan ülkelerle ilişkilerini artırmış; kuvvet yapısını, eğitim doktrinini, imkan ve kabiliyetlerini geliştirmiş ve NATO standartlarında harekat icra edebilen bir hüviyet kazanmıştır.

Bu dönemde, 4 Nisan 1953 tarihinde TCG Dumlupınar denizaltısının Çanakkale Boğazı’nda İsveç şilebi Naboland ile çarpışması sonucu 81 denizaltıcı hayatını kaybetmiştir.

Deniz Kuvvetlerinin büyüyen ve gelişen ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla 1961 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı:
  • Donanma Komutanlığı
  • Kuzey Deniz Saha Komutanlığı
  • Güney Deniz Saha Komutanlığı
  • Deniz Eğitim Komutanlığı
şeklinde dört ana ast komutanlık olarak yeniden teşkilatlandırılmıştır. Deniz Eğitim Komutanlığının ismi 1995 yılında Deniz Eğitim ve Öğretim Komutanlığı olarak değiştirilmiştir.

Kıbrıs Sorunu 1960'lı yıllarda yoğun olarak ülke gündemini işgal etmeye başladığında çeşitli ihtimaliyat planları yapılmış ve güçlü bir Çıkarma Filosunun tesis ve idamesi bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Bu gelişmeler paralelinde, yurt içinde amfibi gemi ve araçlarının inşasına öncelik verilirken, yurt dışından da özellikle tank çıkarma gemisi tedariki yönünde planlamalar yapılmıştır. Türk Deniz Kuvvetleri, 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatı’nda kilit rol oynamış ve amfibi harekatı başarı ile gerçekleştirerek, amfibi ve kara birliklerinin emniyetle Kıbrıs’a çıkmasını sağlamış; aynı zamanda hem Kıbrıs’a yönelik düşman takviyesini engellemiş hem de kara harekatına deniz top ateş desteği sağlayarak, askeri ve siyasi hedeflerin ele geçirilmesinde büyük rol oynamıştır. Türk Deniz Kuvvetleri, harekat sırasında 67 mensubunu (54 denizci, 13 deniz piyadesi) ve TCG Kocatepe (D-354) muhribini kaybetmiştir.

1980'li yıllar Türk Deniz Kuvvetleri'nin Cumhuriyet dönemindeki gelişiminin tepe noktasına doğru ivme kazandığı yıllar olmuştur. Bu yıllarda, muhtelif modernizasyon projeleri gerçekleştirilmiş; Deniz Kuvvetlerinin harp silah ve araçlarında tek kaynağa bağlı kalmamak hedefine yönelik önemli adımlar atılmıştır. Gölcük Tersanesinde 1980 yılında inşa edilen 1000 tonluk Ay Sınıfı denizaltı, Türk denizaltıcılığının gelişim sürecinde önemli dönüm noktalarından birisini teşkil etmiş; yine Gölcük’te 1988 yılında inşa edilen ilk modern fırkateyn olan TCG Fatih (F-242), Gölcük Tersanesinin uluslararası arenadaki prestijini daha da artırmıştır.

Bazı alanlardaki imkan ve kabiliyetlerini 1980'li yıllarda istenilen seviyeye çıkaramayan Türk Deniz Kuvvetleri, 1990'lı yılların sonunda gerçek anlamda bir açık deniz kuvveti hüviyeti kazanmıştır. Türk Deniz Kuvvetleri bu yıllarda harbe hazırlık seviyesi ve harekat kabiliyetini önemli ölçüde geliştirmiştir. Bu dönemde, Kara ve Hava Kuvvetleri ile yapılan müşterek harekata yönelik büyük ilerlemeler kaydedilmiş; Hava Kuvvetleri uçakları ile Orta ve Doğu Akdeniz de dahil olmak üzere, açık denizlerde müşterek harekat icra edebilme yeteneği artırılmıştır.

Türk Deniz Kuvvetleri envanterinde ait bir denizaltı
Bu dönemin en önemli gelişmelerinden birisi de, 1987 yılında Aksaz Deniz Üssü’nün Ege ile Akdeniz’i buluşturan stratejik bir mevkide tesis edilmesi olmuş; böylece, hem Türk Deniz Kuvvetleri hem de dost ve yabancı ülke gemilerini üs ve liman kolaylıkları açısından desteklemek üzere ilave bir yetenek kazanılmıştır.

Türk Hava Kuvvetleri

Türk Hava Kuvvetleri, Türkiye'yi havadan gelebilecek her türlü saldırıya karşı korumakla görevlidir. Türk Silahlı Kuvvetleri komutası altındaki en büyük 2.kuvvettir. Türk Hava Kuvvetleri barışta hava sahasını korumak ve gözetlemek, savaşta kara ve deniz kuvvetlerine destek olmak amacıyla kurulmuştur. Türk Hava Kuvvetleri'nin karargahı Ankara'da bulunmaktadır. 2018 sayımlarına göre envanterinde 1.056 uçak ve 475 helikopter ile birlikte bilinmeyen sayıda insansız hava aracı bulundurmaktadır. Göktürk-2 isimli uydu da hava kuvvetleri tarafından kullanılmaktadır.

31 Temmuz 2016 tarihinde yürürlüğe giren kanun hükmünde kararname ile bu tarihe dek Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı olan komutanlık savaş dönemlerinde yine buraya bağlı kalmak üzere barış dönemlerinde Millî Savunma Bakanlığına bağlanmıştır. Ayrıca aynı kararname ile gerekli görüldüğü durumlarda cumhurbaşkanının ve başbakanın kuvvet komutanı ve astlarına direkt olarak emir verebilmesi, bu emirler hiçbir kurumun onayı gerekmeden yerine getirilmesi karara bağlanmıştır.

Tarihi : Osmanlı Tayyare Bölükleri'nin tarihi Haziran 1909'a kadar uzanmaktadır. Osmanlıya ait hava savaş birlikleri Balkan Savaşları'na (1912-1913) ve I. Dünya Savaşı'na (1914-1918) aktif katılımda bulundular. . Filo Aralık 1916 tarihinde bu süreçteki en yüksek uçak sayısına ulaştı, Osmanlı Tayyare Bölükleri'nin elinde 90 adet aktif uçak bulunmaktaydı. Osmanlı Hava Kuvvetlerinin kurula bilmesi için birçok dış yardım geldi bunların çoğu İttifak devletleri tarafından yapıldı. Bu yardımlara bir örnek Alman İmparatorluğu Luftstreitkräfte'da görevli As Pilot unvanına sahip Hans-Joachim Buddecke'nın Osmanlı pilotları ile birinci dünya savaşı öncesi tatbikat uçuşu yapmasıdır. Birinci dünya savaşı sonrası ağır hasar gören tayyare bölükleri, Genel Hava Müfettişiliği (Kuva-yı Havaiye Müfettiş-i Umumiliği) tarafından yeniden kurulmaya çalışılsa da personel ve kaynak yetersizliğinden kâğıt üzerinden kalmaktan öteye geçememiştir.

Birinci dünya savaşının bitmesiyle beraber Osmanlı Devleti, itilaf devletleri tarafından işgal edilince bazı Türk havacıları İstanbul, İzmir, Konya ve Diyarbakır gibi şehirlerde birinci dünya savaşından kalan uçaklar ile yeni birlikler kurmaya çalıştılar. Bu süreçte kalan Türk pilotları Konya Hava Üssünde toplandı. Mustafa Kemal ve silah arkadaşları tarafından 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurulmasından sonra Büyük Millet Meclisi ilk iş olarak düzenli ve disiplinli orduların kurulmasını esas kabul etmiş ve bu esasın paralelinde, Ankara hükümeti Millî Savunma Bakanlığının 13 Haziran 1920 tarihli emriyle, Harbiye Dairesi’ne bağlı olarak Hava Kuvvetleri (Kuva-yı Havaiye) Şubesi kurulmuştur. Bu şube Harbiye Dairesinin yönetimi altında süratle, elde kalan uçakların tamiri ve tekrar kullanılması üzerine çalışma yaptı. Kurtuluş Savaşı sırasında onarılan uçaklar kullanılmıştır.

1 Şubat 1921 tarihinde teşkilat değişikliği yapılmış ve Hava Kuvvetleri (Kuva-yı Havaiye) Şubesi’nin ismi de Hava Kuvvetleri Genel Müdürlüğü (Kuva-yı Havaiye Müdüriyeti Umumiyesi) şeklinde değiştirilmiştir. Bunu takiben, 5 Temmuz 1922 tarihinde bir teşkilat değişikliği daha yapılmış, Hava Kuvvetleri Genel Müdürlüğü yerine tümen yetkisinde Hava Kuvvetleri Müfettişliği (Kuva-yı Havaiye Müfettişliği) kurulmuştur.

Hava Kuvvetleri Müfettişliği : 29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, çağdaş havacılığa uyum sağlayacak güçlü ve modern bir hava kuvvetlerinin kurulması için çalışmalara başlanmıştır. 1923 yılında, üç hava bölüğü, bir deniz hava bölüğü ve bir hava okulundan oluşan Hava Kuvvetleri Müfettişliği’nin gücü 1926 yılına kadarki süreçte gittikçe arttırılarak, hava bölüklerinin sayısı on’a, deniz hava bölüklerinin sayısı ise üç’e çıkarılmış ve bölükler, grup komutanlıkları ve hava istasyon komutanlıkları bünyesinde sevk ve idare edilmiştir. 1924 yılında, uçuş eğitimi için diğer ülkelere personel gönderilmeye başlanmış, 1925 yılında Eskişehir’de Hava Okulu yeniden kurulmuş ve aynı yılın ekim ayında Hava Okulu ilk mezunlarını vermiştir.

1928 yılında Hava Kuvvetleri Müfettişliği, Millî Savunma Bakanlığı bünyesinde Hava Müsteşarlığı olarak tekrar yapılandırılmıştır. Aynı yıl, havacılığın pilot dışındaki diğer ihtisas ve branşları için çeşitli okullar açılmıştır ve bununla beraber 1930 yılında, Fransa ve İngiltere’ye çeşitli eğitimler için personel gönderilmiştir buna ilave olarak, İtalya ve ABD’ye de eğitim için personel gönderilmiştir.

1932 yılının başlarında, hava alayları kurulmuş ve 1 Temmuz 1932 tarihinde yürürlüğe giren bir kanunla havacı personel ayrı bir muharip sınıf olarak kabul edilmiştir. (Bu tarihe kadar, Kara ve Deniz Kuvvetleri’nden seçilerek yetiştirildikten sonra Hava Kuvvetleri’nde görevlendirilen personel, Hava Kuvvetleri’nde görev almadan önceki sınıftan sayılmaktaydı.)

1933 yılından itibaren Türk havacıları, havacılığın sembolü olan mavi renkli üniformayı giymeye başlamışlardır. 1937 yılında Hava Harp Akademisi açılmıştır. Bu sene içinde dünya savaş tarihinde bir ilk meydana gelmiş ve Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen ilk kadın savaş pilotu olmuştur.

Hava Kuvvetleri Komutanlığı : 1940 yıllarına gelindiğinde hava birlikleri envanterindeki uçak sayısı yaklaşık 500 civarına ulaşmıştır. Bu sene içerisinde hava birlikleri, Balkanların en güçlü hava birliği hâline gelmiştir. Hava birliklerinin büyümesi ile daha kolay komuta edilebilmesi için 1940 yılından itibaren lojistik destek yönünden Millî Savunma Bakanlığı bünyesindeki Hava Müsteşarlığına, Harekât ve eğitim yönünden Hava Müşavirliğine bağlanmıştır. 1944 yılında ise tek bir komuta altında toplanmasına karar verilmiş ve bu amaçla 31 Ocak 1944 tarihinde Hava Kuvvetleri Komutanlığı kurulmuştur. Böylece, Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığına ilave olarak, Türk Hava Kuvvetleri de, Türk silahlı kuvvetleri bünyesinde ayrı bir komutanlık seviyesine kavuşmuştur. 4 Şubat 1944 tarihinde kolordu seviyesinde fiilen faaliyete geçirilen Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın teşkilatlanmasında, sadece muharip hava birlikleri Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlanmış, lojistik destek birlikleri Millî Savunma Bakanlığına , eğitim kuruluşları da Genelkurmay Başkanlığına bırakılmıştır. Türk Hava Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri Komutanlığı ismini aldıktan sonra kuvvet komutanlığına da ilk olarak Korgeneral Zeki Doğan atanmıştır.

1947 yılında Hava Kuvvetleri Komutanlığı, ordu seviyesine çıkarılmış ve 1948 yılında lojistik destek kuruluşları, 1950 yılında da Hava Harp Akademisi dışında kalan bütün hava birlik ve kurumları Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlanmıştır. Bunu takiben, havacılığın gelişen teknolojilerine bağlı olarak, havacılığın pilot dışındaki diğer ihtisas ve branşları ile ilgili personelin yetiştirilmesi için çeşitli dönemlerde açılmış olan okullar, 1950 yılında tek komuta altında toplanmış ve bu amaçla Hava Teknik Okullar komutanlığı kurulmuştur.

Bu gelişmelere ek olarak, Hava Kuvvetleri Komutanlığı envanterindeki uçak tiplerine artı olarak 1950 yılında jet uçaklarının alınmasına karar verilmiştir. Bu nedenle, 15 Ekim 1950’de ABD’ne jet eğitimi için sekiz uçuş personeli gönderilmiş ve bu personeller 31 Ağustos 1951’de eğitimlerini tamamlayarak yurda döndükten sonra jete intibak öğretmeni olarak görevlendirilmişlerdir. Aynı yıl Hava Kuvvetleri Komutanlığında üs ve filo kuruluşuna geçilmeye başlanmış ve Balıkesir’de kurulan 9’uncu Jet Üs Komutanlığı, Türk Hava Kuvvetleri’nin ilk jet üssü, 191, 192 ve 193’üncü filolar da ilk jet filoları olmuşlardır.

 221. Filo'ya bağlı bir C-160 Transall
Türk Hava Kuvvetleri envanterindeki Airbus A400M Atlas
Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya girmesiyle birlikte, jet uçaklarına geçiş dönemi hızlanmış, pervaneli uçaklar hizmet dışı bırakılmıştır. 30 Ağustos 1956 tarihinde Hava Eğitim Kolordu Komutanlığı kurulmuş ve Türk Hava Kuvvetlerinin eğitimle ilgili bütün birlik ve kurumları da bu komutanlık emrinde toplanmıştır. 1957 yılında Hava Eğitim Komutanlığı adını almıştır.

Özel Kuvvetler

Özel Kuvvetler Komutanlığı ya da halk arasındaki adıyla Bordo Bereliler ve eski adıyla Özel Harp Dairesi , Türk Silahlı Kuvvetleri'nin değişik sınıf ve rütbelerdeki subay, astsubay ve uzman erbaşlardan oluşan, iç ve dış tehditlerin bertaraf edilmesine karşı her türlü arazi ve iklim şartlarında görev yapabilecek nitelikte üst düzey eğitime tabi tutularak yetiştirilmiş özel askerlere verilen isimdir. Hiçbir kuvvet komutanlığına bağlı olmaksızın doğrudan Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı'na bağlı olarak görev yaparlar.

Türkiye Coğrafyası

Türkiye coğrafyası Türkiye'nin yeryüzü şekilller, nüfus, din ve ekonomisinin yörelere göre dağılımını içerir.

Türkiye'nin toprakları 36° - 42° Kuzey paralelleri ve 26° - 45° Doğu meridyenleri arasında yer alır.Doğusu ile batısı arasında 76 dakikalık bir zaman farkı vardır. Kabaca bir dikdörtgeni andırır ve genişliği 1.660 kilometredir. Göller ve adalar dahil kapladığı gerçek alan 814.578 km²'dir izdüşüm alanı ise 783,562 km²'dir. Türkiye'ye ait bu iki yüzölçüm değeri arasındaki farkın büyüklüğü arazinin dağlık ve engebeli olmasından kaynaklanır. Marmara Bölgesi % 8,5, Ege Bölgesi % 12, Akdeniz Bölgesi % 16, İç Anadolu Bölgesi % 18, Karadeniz Bölgesi % 18, Doğu Anadolu Bölgesi % 21, Güneydoğu Anadolu Bölgesi % 7,5 yer tutar. Trakya'nın yüzölçümü 24.370 km² dir. Türkiye'nin kara sınırlarının uzunluğu 2.875 km, adalar dahil sahil uzunluğu 8.333 kilometredir. Kara parçalarının toplam alanı 770.760 km², su alanlarının toplam alanı ise 9.820 km²' dir.

Dağlar : Ülkenin yarısından fazlası, yükseltisi 1.000 metreyi aşan yüksek alanlardan oluşur.Türkiye'nin ortalama yüksekliği 1132 metre'dir. Yaklaşık üçte biri orta yükseklikteki ovalar, yaylalar ve dağlar, yüzde 10'u da alçak alanlarla kaplıdır. En yüksek ve dağlık alanlar doğu kesimde yer alır. Kuzey kesimini Kuzey Anadolu Dağları, güney, doğu ve güneydoğu kesimlerini de Toroslar engebelendirir. Ülkenin en yüksek noktası, Ağrı Dağı'nın 5.137 metreye erişen doruğudur.

Düzlükler : Başlıca geniş düzlükler Çukurova, Konya Ovası ve Harran ovalarıdır.

Akarsular - Göller : Ana maddeler: Türkiye'deki nehirler ve Türkiye'deki göller

Kaynağı ve denize döküldüğü yer ülke sınırları içinde olan en uzun akarsu 1.355 kilometre uzunluğundaki Kızılırmak'tır. En büyük doğal göl, 3.713 km² alan kaplayan Van Gölü'dür. 817 km²'lik alana yayılan Atatürk Baraj Gölü ise ülkenin en büyük yapay gölüdür. Türkiye'nin en büyük adası olan Gökçeada'nın yüzölçümü 279 km²'dir.

Deprem kuşağı : Türkiye, dünya'nın önemli deprem kuşaklarından biri olan Alp-Himalaya kuşağı üzerindedir. Kuzey Anadolu fayı boyunca 1939 yılından bu yana pek çok büyük ve yıkıcı deprem yaşanmıştır .

Biyoçeşitlilik

Türkiye'nin olağanüstü ekosistemi ve habitat çeşitliliği, ülkede önemli bir tür çeşitliliğinin oluşmasını sağlamıştır. Anadolu, üzerinde tarımın yapılmaya başladığı yıllardan itibaren birçok bitkinin anavatanı olmuştur ve günümüzde bu bitkiler Türkiye'de yaşayan insanlar tarafından kullanılmaktadır. Türkiye'nin faunasının çeşitliliği, florasının çeşitliliğinden bile büyüktür. Tüm Avrupa genelindeki hayvan türlerinin sayısı 60.000 iken, bu rakam Türkiye'de 80.000'den fazladır ve alt türler dahil edildiğinde 100.000'i geçmektedir.

Kuzey Anadolu kozalaklı ve yaprak döken karışık ormanları, Türkiye'nin kuzeyindeki Kuzey Anadolu Dağları'nın büyük bir bölümünü kaplar ve bir ekolojik bölge oluşturur. Bu dağların doğu ucunda Kafkasya karışık ormanları yer alır. Bölge ayrıca Avrasya yaban hayatına da ev sahipliği yapar. Bayağı atmaca, kaya kartalı, şah kartal, küçük orman kartalı, kafkas kara orman tavuğu, kara iskete ve duvar tırmaşık kuşu gibi hayvanlar burada yaşar. Kuzey Anadolu Dağları ve Karadeniz arasındaki dar kıyı şeridinde, Dünya'da az sayıda bulunan ılıman yağmur ormanlarından biri olan Euxine-Kolşik yaprak döken ormanlarına rastlanır.

Türkiye'de 40 tane millî park, 189 tane doğal park, 31 tane doğal koruma alanı, 80 tane yaban hayatını koruma alanı ve 109 tane doğal anıt bulunur. Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı, Nemrut Dağı Millî Parkı, Antik Troya Millî Parkı, Ölüdeniz Doğal Parkı ve Polenezköy Doğal Parkı bunlara örnektir.

Türkiye'nin başkenti Ankara, kendi adını taşıyan Ankara kedisi, Ankara tavşanı ve Ankara keçisi gibi hayvanlarıyla ünlüdür. Ülkenin diğer ulusal sembollerinden biri ise Van kedisidir ve adını Doğu Anadolu'da yer alan Van ilinden alır. Ayrıca Türkiye'ye has çeşitli köpek türleri de vardır: Anadolu çoban köpeği, Kangal, Aksaray Malaklısı ve Akbaş.

Türkiye'deki iklim çeşitleri

Türkiye, iklim kuşaklarından ılıman kuşak ile subtropikal kuşak arasında yer alır. Türkiye'nin coğrafî konumu ve yer şekilleri sonucunda ikliminin, farklı özellikte iklim tiplerinin oluşmasına yol açmıştır. Kıyı bölgelerinde denizlerin etkisiyle daha ılıman iklim özellikleri görülür. Dağların yüksekliği ve uzanışı deniz etkilerinin iç kesimlere ulaşmasını engeller. Bu nedenle iç kesimlerinde karasal iklim özellikleri görülür.

Karasal iklim : Bu iklim tipi, İç Anadolu Bölgesi, Doğu Anadolu Bölgesi, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin büyük bir kısmı ve Trakya'nın iç kısımlarında görülür. Bitki örtüsü bozkırdır. Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve kar yağışlıdır.

İç Anadolu Karasal İklimi : Kışlar, bölgenin doğusunda daha fazla olmak kaydıyla soğuk, yazlar biraz sıcaktır. En soğuk ay -0,7 °C ile Ocak, en sıcak ay 22 °C ile Temmuz'dur. Yıllık ortalama yağış miktarı 413,8 mm; yıllık ortalama sıcaklık 10,8 °C'dir. Yaz mevsimin yağış oranı %14,7; en yağışlı mevsim ilkbahardır. Ortalama yıllık bağıl nem %63,7'dir. Bölgede doğal bitki örtüsü alçaklarda bozkır, yükseklerde yağışın artmasına bağlı olarak kurakçıl meşe ormanlarıdır.

Doğu Anadolu Bölgesi karasal iklimi : Yazlar kısa ve serin, kışlar soğuk ve uzundur. Kışın yağışlar kar şeklindedir ve çokça don olayı görülür. Alçak alanlarda yazlar biraz sıcaktır. Ocak ayı ortalama sıcaklığı -4,2 °C; Temmuz ortalaması 24,2 °C'dir. Yıllık yağış ortalaması 579 mm; yıllık ortalama sıcaklık 10,2 °C'dir. Yağışın çoğu kış ve ilkbaharda düşer, yaz yağış oranı %9,5'tir. Ortalama yıllık bağıl nem %60,2'dir.

Doğal bitki toplulukları alçaklarda bozkır, daha yüksek alanlarda kuru orman, en yüksek yerlerde alpin çayırlar görülür.

Güneydoğu Anadolu Karasal İklimi : Yaz mevsimi çok sıcak, kışlar nadir soğuk geçer. Yıllık ortalama sıcaklık 16,4 °C; Ocak ayı ortalaması 3,7 °C; Temmuz ayı ortalaması 29,8 °C'dir. 565 mm'lik yıllık ortalama yağışın çoğu kış ve ilkbaharda düşer. Yaz yağışlarının oranı %2,6'dır. Yıllık bağıl nem ortalaması düşüktür: %53,6. Düşük bağıl nem ve sıcak yaz mevsimi kuraklığın şiddetini artırmaktadır. Bitki örtüsünü zayıf bozkırlar ve kurakçıl çalılar oluşturur.

Trakya Karasal İklimi : Yaz mevsimi sıcak, kışlar soğuk geçer. Yıllık sıcaklık ortalaması 13,2 °C, Ocak ayı ortalaması 2,8 °C; Temmuz ayı ortalaması 23,9 °C'dir. Yağışın çoğunluğu ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde düşer. Yıllık ortalama yağış 559 mm'dir. Yaz yağışlarının oranı %17,6; yıllık ortalama bağıl nem %69'dur. Bitki örtüsü kurakçıl orman ve antropojen bozkırdır.

Akdeniz iklimi : Bu iklim tipi, Akdeniz, Ege ve güney Marmara`da görülür. Ancak Marmara'da görülen Akdeniz ikliminin özellikleri daha serttir. Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlıdır. Turunçgillerin tarımı için elverişlidir. Güney enlemlerde görüldüğünden don olayı ve kar yağışı kıyı kuşağında ender görülür. Torosların yükseklerinde kışlar kar yağışlı ve soğuktur. En soğuk ay 6,4 °C ortalama ile Ocak ayı, en sıcak ay 26,8 °C ortalama ile Temmuz ayıdır. Yıllık ortalama sıcaklık 16,3 °C'dir. En yağışlı mevsim kış, yıllık yağış ortalaması 725,9 mm'dir. Sıcak olan yaz mevsimi aynı zamanda kuraktır, yağışın %5,7'si bu mevsimde düşer. Yıllık bağıl nem ortalaması %63,2'dir.

Bitki örtüsü doğal alanlarda kızılçam, ormanın tahrip edildiği alanlarda makidir. Genellikle 0-800 metreler arası maki hakimdir. Yüksek alanlarda karaçam, köknar ve sedir ağaçları hakimdir.

Karadeniz iklimi : Bu iklim tipi, Karadeniz kıyıları ve kuzey Marmara'da görülür. Her mevsim yağışlıdır. Yazlar serin, kışları kıyılarda ılık, yükseklerde soğuk ve kar yağışlıdır. Yağış yıla dağılmıştır, kurak mevsim görülmez. En soğuk ay Ocak (4,2 °C), en sıcak ay Temmuz (22,2 °C) ayıdır. Yıllık sıcaklık ortalaması 13,0 °C'dir. Yıllık yağış ortalaması 842,6 mm'dir. Yıllık bağıl nem ortalaması %71; yaz yağışlarının oranı %19,4'tür.

Bitki örtüsü kıyılarda geniş yapraklı, kışın yaprak döken, nemcil türlerden (kayın, gürgen, kestane, kızılağaç vb.) oluşan orman, yükseklerde, nemli soğuk şartlara uymuş iğne yapraklılar hakimdir.

Marmara (geçiş) iklimi : Marmara Bölgesi'nin Kuzey Ege'yi de içine alacak şekilde güney kesiminde görülür. Kışları Akdeniz iklimi kadar ılık, yazları Karadeniz iklimi kadar yağışlı değildir. Karasal iklim kadar kışı soğuk, yazı da kurak geçmemektedir. Bu özelliklerden dolayı Marmara iklimi, karasal Karadeniz ve Akdeniz iklimleri arasında bir geçiş özelliği göstermektedir. Buna bağlı olarak doğal bitki örtüsünü alçak kesimlerde Akdeniz kökenli bitkiler, yüksek kesimlerde kuzeye bakan yamaçlarda Karadeniz bitki topluluğu özelliğindeki nemli ormanlar oluşturmaktadır. Soğuk ay olan Ocak ayı ortalama sıcaklığı 4,9 °C, sıcak ay olan Temmuz ayı ortalama sıcaklığı 23,7 °C, yıllık ortalama sıcaklık 14,0 °C dir. Ortalama yıllık toplam yağış 595,2 mm'dir ve yağışların çoğu kış mevsiminde düşer. Yaz yağışlarının yıllık toplam içindeki payı %11.7 dir. Yıllık ortalama nispi nem %73'tür.

İklimi Etkileyen Hava Kütleleri : Türkiye ikliminin oluşmasında çevreden Anadolu'ya doğru gelen hava kütlelerinin özellikleri önemlidir. Bu hava kütleleri Türkiye'de hava durumunu ve uzun zamanda iklimi belirler. Kış mevsiminde kutupsal, yaz mevsiminde tropikal hava kütleleri hakimdir.
  • Karasal Kutbî Hava Kütlesi: Kış mevsiminde Türkiye üzerinde etkili olan Sibirya kökenli hava kütleleridir. Kuzeyden, kutup yakınlarından geldiğinden soğuk, kara üzerinde oluştuğu için kuraktır. Sis ve ayaza neden olabilir. Karadeniz'i geçerken nem kazandığı durumlarda yamaç yağışlarına sebep olabilir.
  • Denizel Kutbî Hava Kütlesi: Atlas okyanusunun kuzeyinden doğar. Avrupa ve Balkanlar üzerinden gelerek Anadolu'ya ulaşır. Yılın tamamında etkili olan hava kütleleri Karadeniz sahillerine yağmur, iç bölgelerde kar yağışına neden olur. Akdeniz üzerinden gelirse daha etkilidir, her türlü yağışa neden olabilir.
  • Denizel Tropikal Hava Kütlesi: Azor adalarındaki yüksek basınç alanı ve Akdeniz kaynaklıdır. Bütün yıl Türkiye üzerinde etkilidir. Sıcak ve bol nem taşıdığından özellikle Türkiye'nin batısına bol yağış bırakır.
  • Karasal Tropikal Hava Kütlesi: Kuzey Afrika'da Sahra çölü üzerinde oluşan dinamik yüksek basınç alanından doğar. Yazın ısınmaya bağlı olarak kuzeye doğru genişler. Sahra çölü üzerinde oluştuğu için sıcak ve kuraktır. Kutupsal hava kütleleriyle karşılaştığında yağışa neden olabilir. Akdeniz'den nem alarak yağışa neden olabilir. Bir, iki gün esen sıcak rüzgardan sonra yağmur yağarsa çamur yağdığı görülür. Bu hava kütlelerinin, çölden kaldırıp Türkiye'ye kadar taşıdığı tozlar çamur yağışına neden olur .
Ekonomi

Türkiye, GSYİH (SAGP) sıralamasında 13. sırada ve GSYİH (nominal) sıralamasında 17. sırada yer almaktadır. OECD ile G-20 büyük ekonomileri topluluklarının kurucu üyelerinden bir tanesidir.

1995'te başlayan Avrupa Birliği-Türkiye Gümrük Birliği tarifeleriyle birlikte Türkiye'de geniş bir liberalleşme yolu açıldı ve bu gümrük birliği, ülkenin dış ticaret politikasının önemli taşlarından birini oluşturur hale geldi. Türkiye'nin 2014'te ihracatı, önceki yıla göre %4 artarak $157,6 milyar oldu. En fazla ihracat yapılan yapılan ülkeler ise Almanya, Irak, Birleşik Krallık, İtalya ve Fransa olarak belirlendi. Ancak aynı yıl ithalatın $242,2 milyarı bulması sebebiyle $84,5 milyar tutarında dış ticaret açığı oluştu. Bu rakam, bir önceki yıl $99,8 milyar idi. 2014'te Türkiye, en fazla Çin'den ithalat yaptı. Bu ülkeyi sırasıyla Almanya, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri takip etti.
Levent iş merkezlerine ait gökdelenler. İstanbul, Türkiye ekonomisinin kalbinin attığı yerdir.

Türkiye'nin büyük bir otomotiv sanayisi vardır. 2013 verilerine göre ülke, en çok otomobil üreten ülkeler sıralamasında 17. sırada yer almaktadır. 2014 Türkiye, gemi yapımından ise $1,2 milyar gelir elde etmiştir. Ülkenin bu konudaki en büyük pazarları Malta, Norveç, Birleşik Krallık ve Marshall Adaları'dır. 2012 verilerine göre 87 aktif Türk tersanesi bulunmaktadır ve bu tersanelerde farklı boyutlarda 15 yüzer havuz ve bir kuru havuz bulunmaktadır. Tuzla, Yalova ve İzmit gemi inşa sektörünün başlıca merkezleridir.

Beko ve Vestel gibi Türk markaları, Avrupa'nın en büyük beyaz eşya ve tüketici elektroniği üretim şirketlerindendir, bu sektörleri geliştirmek ve yeni teknolojiler bulmak konusunda önemli miktarda yatırımlar yapmaktadırlar.

Türk ekonomisinin diğer önemli bölümlerini ise bankacılık, inşaat, ev aletleri, elektronik, tekstil, petrol arıtma, petrokimya ürünleri, gıda, madencilik, demir-çelik ve makine sanayi oluşturmaktadır. 2013 verilerine göre Türkiye'deki sektörel GSYİH dağılım %8,9 tarım, %27,3 sanayi ve %63,8 hizmet şeklinde olmuştur. Bu oranlara rağmen hâlâ daha nüfusun dörtte biri tarım sektöründe çalışmaktadır. 2012 verilerine göre çalışan nüfusun sadece %30'u kadınlardan oluşmaktadır ve bu rakam OECD üyesi ülkeler arasındaki en az orandır. Türkiye'de en zengin kesimin geliri, en yoksul kesimin gelirinin 7,7 katıdır.

I. Dünya Savaşı ile Türk Kurtuluş Savaşı sonrası ortaya çıkan cumhuriyetin, ilk altmış yılında, 1923 ve 1983 yılları arasında devlet, sıkı bir yarı-devletçi yaklaşımın içinde bulundu; özel sektör katılımı, dış ticaret, döviz akışı ve doğrudan yabancı yatırım tutarı gibi konularda çeşitli sınırlamalar konuldu, çeşitli bütçe planlamaları yapıldı. Ancak 1983 yılına gelindiğinde Başbakan Turgut Özal, özel sektörü daha ön plana çıkaran bir dizi reform başlattı.

Büyük miktarlarda alınan dış kredilerle birlikte reformlar, hızlı bir ekonomik büyümenin önünü açtı fakat bu büyüme özellikle 1994, 1999 (o yıl gerçekleşen Gölcük depremi sonrası) ve 2001 yıllarında yaşanan finansal krizler ve durgunluklar sebebiyle sürekli kesintiye uğradı. 1981 ile 2003 yılları arasında ülkenin yıllık GSYİH büyüme ortalaması %4 olarak belirlendi. Büyüyen kamu açıkları ve yaygın yolsuzluk ile birlikte ek mali reformların eksikliği, yüksek enflasyon ve zayıf bankacılık sektörü, makroekonomi dalgalanmasının artmasına sebep oldu. 2001 yılındaki kriz sonrası dönemin maliye bakanı Kemal Derviş tarafından başlatılan reformlardan bu yana, enflasyon tek haneli rakamlara düştü, yatırımcı güveni ile yabancı yatırım arttı, işsizlik oranı geriledi.

Türkiye, dış ticaret üzerindeki devlet kontrolünü yavaş yavaş azaltarak ekonomik düzenlemeler yoluyla çeşitli pazarlar açtı, kamuya ait çeşitli kurumları özelleştirme yoluna gitti, birçok sektörün liberalleştirilmesi ile yabancı katılımı ise çeşitli siyasi tartışmalar arasında devam etti. Kamu borçlarının GSYİH'ye oranı, 2001 yılındaki durgunlukta seviyenin altına düşse de, 2010 yılının üçüncü yarısında %46'ya yükseldi. 2002 ve 2007 yılları arasındaki yıllık GSYİH büyüme oranı ise ortalama %6,8 olarak belirlendi; bu rakam Türkiye'yi o yılların en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri haline getirdi. Ancak büyüme, 2008 yılında %1 oranında yavaşladı ve ekonomi, 2009 yılında yaşanan küresel ekonomik krizden %5 kadarlık bir oranla durgunluktan etkilendi. 2010 yılında ise ülkenin ekonomisinin %8 büyüdüğü tahmin edildi.

2000'lerin ilk yıllarında ülkedeki yüksek enflasyon kontrol altına alındı ve bu yeni bir para biriminin piyasaya sunulmasına yol açtı; Yeni Türk Lirası, 1 Ocak 2005 tarihinde yürürlüğe girdi. 1 Ocak 2009'da Yeni Türk Lirası yerini yeni banknot ve madeni paraların tanıtılmasıyla Türk Lirası'na bıraktı. 2012 yılında ülkedeki enflasyon rakamı %6,16, işsizlik oranı ise %9,2 olarak belirlendi.

Turizm : Türkiye'de turizm, ekonominin önemli bir kısmını teşkil etmektedir ve son yirmi yılda hızlı bir büyüme yakalamıştır. 2014'te 39,8 milyon turist tarafından ziyaret edilen Türkiye, Dünyanın 6., Avrupa'nın 4. en büyük turizm destinasyonu olarak yer aldı ve ziyaretçilerden 29,5 milyar dolar gelir elde etti.

Demografi

Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonucunda elde edilen verilere göre 31 Aralık 2017 itibarıyla Türkiye'nin nüfusu 80,8 milyondur. Bu rakam, ilk resmî nüfus sayımının yapıldığı 1927 yılında 13,6 milyondu. 2017 yılındaki rakam, 2016 yılındaki rakamın 995 bin fazlasıdır ve ülkenin nüfusunun artış oranı ‰12,4'tür. Nüfusun %92,5'i il ve ilçe merkezlerinde yaşamaktadır. Yine aynı verilere göre Türkiye'de km2 başına ortalama 105 kişi düşmektedir. Nüfusun %67,9'u 15-64 yaş grubunda yer alırken %23,6'sı 0-14 yaş grubunda yer almaktadır. Yaklaşık %8,5'lik bir kısım ise 65 ve üstü yaşlardaki kişilerden oluşmaktadır. Nüfusun ortanca yaşı 31,4'tür. Türkiye'nin en gelişmiş ve en kalabalık şehri İstanbul'dur. Ayrıca Avrupa'nın en kalabalık üçüncü şehri unvanını da taşımaktadır.

Türkiye Anayasası'nın 66. maddesi, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan" herkesi, bir "Türk" olarak tanımlar. Bu nedenle, Türkiye'de hukukî anlamda Türk sözcüğü, bir etnik kökeni ifade etmekten ziyade ülkenin vatandaşı olan herkesi ifade etmektedir. Ülkenin büyük çoğunluğunun etnik kökeni Türk'tür. Ülke nüfusundaki Türklerin oranı CIA'e göre %70-75, Konda'ya göre %76 ve Konsensus'a göre %77'dir. Nüfusun etnik dağılımına ait pek çok veri olmasına rağmen, Türkiye'de yapılan resmî nüfus sayımları etnik kökene ait rakamlar vermediği için resmî veriler mevcut değildir. Yapılan araştırmalara göre Türkiye'de Arnavutlar, Azeriler, Araplar, Boşnaklar, Çerkesler, Çingeneler, Gürcüler, Hemşinliler, Lazlar, Pomaklar, Süryaniler ve Zazalar dahil olmak üzere pek çok etnik grup yaşasa da, ülkede resmen tanınan azınlıklar sadece Ermeniler, Rumlar ve Yahudilerdir. Bu tanınmayı Lozan Antlaşması ile birlikte elde etmişlerdir. Türklerden sonra, ülkede yaşayan en büyük etnik grup Kürtlerdir. Kürtlerin nüfus içindeki oranı CIA'e göre %18, Konda'ya göre %15, Konsensus'a göre %14'tür. Kürtler ülkenin Türkiye Kürdistanı olarak da bilinen doğu ve güneydoğu kısımlarında yoğunlaşmıştır. Tunceli, Bingöl, Muş, Ağrı, Iğdır, Elâzığ, Diyarbakır, Batman, Şırnak, Bitlis, Van, Mardin, Siirt ve Hakkâri illerinde Kürt nüfus çoğunluktadır; bunun yanı sıra Şanlıurfa'da %47 ile nüfusun çoğunluğa yakınını ve Kars'ta %20 ile büyük bir azınlık grubunu oluşturur. Ayrıca yıllardır gerçekleşen iç göçlerle birlikte Kürtler, ülkenin ortasındaki ve batısındaki tüm büyük şehirde de yaşamaktadır. Özellikle İstanbul'da yaklaşık 3 milyon Kürt yaşamaktadır ve bu durum şehri, dünya üzerinde en fazla Kürt nüfusuna sahip şehir yapmaktadır. CIA'e göre Türkler ve Kürtler dışındaki diğer azınlıkların oranı ise %7-12'dir. Tanınan üç azınlık dışında kalan diğer azınlıklar için belirlenmiş özel haklar yoktur. "Azınlık" terimi, Türkiye'de hassas bir konudur ve hassas olmaya devam etmektedir. Hukukî anlamda azınlıkları tanımasa da devlet, resmî kanalı TRT'ye, azınlıkların konuştuğu çeşitli dillerde radyo ve televizyon programları yapması konusunda izin vermektedir.

Türkiye nüfusunun %2,5'i göçmenlerden oluşmaktadır. Ülke, Aralık 2015 itibarı ile 2,5 milyon Suriyeli mülteci sayısı ile dünyanın en büyük mülteciyi barındıran ülkesi oldu. Suriye İç Savaşı'ndan kaçan bu mülteciler, Başbakanlık Afet ve Acil Durum Başkanlığı tarafından hazırlanan çadırlarda ağırlandı, birçoğu ise şehirlere göç etti.

Türkiye'nin resmî dili, aynı zamanda nüfusun %85'inin anadili olan Türkçedir. Nüfusun yaklaşık %12'si ise ana dil olarak Kürtçe konuşmaktadır. Arapça ve Zazacayı ana dil olarak konuşanların oranı da %1'den fazladır, bunun yanı sıra çeşitli bölgelerde küçük bir kesim tarafından ana dil olarak konuşulan diller de mevcuttur. Ayrıca Türkiye'de konuşulan dillerden bazıları tehlike altındadır. Bunlara Abazaca, Abhazca, Batı Ermenicesi, Çerkesçe, Çingenece, Doğu Çerkesçesi, Hemşince, Hertevince, Kapadokya Yunancası, Lazca, Pontus Rumcası, Ubıhça, Yahudi İspanyolcası ve Zazaca örnek verilebilir.

Din

Türkiye, resmî dini olmayan laik bir devlettir. Din ve vicdan özgürlüğü, ülkenin anayasasıyla güvence altına alınmıştır. Ancak ülkede çeşitli İslami partilerin kurulmasıyla birlikte, dinin yönetimdeki rolüyle ilgili tartışmalar ortaya çıkmıştır. Ülkede kamu kurumlarında ve okullarda uzun yıllar boyunca İslami siyaset sembolü olarak görüldüğü için başörtüsü takılması yasaklandı. Bu yasağa 2011 yılında üniversitelerde, 2013 yılında kamu kurumlarında ve 2014 yılında diğer okullarda son verildi.

Türkiye'de baskın din İslam'dır ve çeşitli verilere göre nüfusun %99,8'i Müslüman'dır. Ancak farklı kaynaklara göre bu rakam farklılık göstermektedir ve %96.4 olarak geçmektedir. Yaygın mezhep ise Sünnilik mezheplerinden biri olan Hanefiliktir. Ülkedeki en yüksek İslami makam Diyanet İşleri Başkanlığı'dır ve Hanefi mezhebinin kurallarına göre dini yorumlar. Ülke topraklarındaki 80.000'i aşkın kayıtlı camiden ve buralarda görevli imamlardan da sorumludur. Ayrıca ülkede Alevilik de yer yer yaygındır ve akademisyenler Alevi sayısının 15-20 milyon arasında olduğunu öne sürmektedir. Aksiyon dergisine göre ise, Aleviler hariç ülke nüfusunun 3 milyonu (%4.2) Şii Onikicilerden oluşur. Ayrıca Sufizm'e bağlı olanlar da vardır ve nüfusun %2'si herhangi bir mezhebe bağlı olmayan Müslümanlardır.

Türkiye topraklarında Müslüman olmayanların sayısı 1914'te %19 iken bu sayı 1927'de %2.5'e düşmüştür. Günümüzde ülkede Rum Ortodoksları ve Katolikler dahil olmak üzere çeşitli mezheplerden 120.000 Hristiyan bulunmaktadır ve bu rakam Türkiye'nin nüfusunun %0.2'sinden daha azdır. Ülkede açık olan kilise sayısı ise 236'dır. İstanbul, 4. yüzyıldan bu yana Doğu Ortodoks Kilisesi'nin merkezi konumundadır.

Türkiye'de, çoğu Sefarad kökenli olan 26.000 Yahudi yaşamaktadır. MÖ 5. yüzyıldan itibaren Anadolu topraklarında Yahudi toplulukları yaşamaya başladı ve yirmi yüzyıl sonra, 15. yüzyıl sonlarında İspanyol ve Portekiz Yahudileri'nin İspanya'dan kovulmasıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu, bu Yahudilerin günümüzdeki Türkiye topraklarına yerleşmesine izin verdi. Böylece Anadolu'daki Yahudi nüfusu arttı. 20. yüzyıldaki göçlere rağmen, bugün hâlâ küçük bir Yahudi nüfusu Türkiye'de bulunmaktadır.

Eğitim

Türkiye'de üniversite öncesi eğitim Millî Eğitim Bakanlığı'nın denetimindedir. Dört yıl ilkokul, dört yıl ortaokul ve dört yıl lise olmak üzere toplam on iki yıllık eğitim zorunludur. OECD raporlarına göre ülkede liseyi tamamlamayan 25-34 yaş grubuna dahil kişiler, liseyi tamamlayan aynı yaş grubundan iş arkadaşlarının elde ettiği gelirin ortalama olarak sadece %80’ini almaktadırlar. Ülkenin temel eğitim seviyesi diğer OECD ülkelerinin altında kabul edilir. Türkiye, OECD'nin PISA programında 34 ülke arasında 32. sırada yer alır. Yüksek kalitedeki liselere giriş, büyük ölçüde ülke genelinde yapılan öğrenci yerleştirme sınavlarından alınan puana bağlıdır, bu yüzden ülkedeki özel ders alma yaşı 10'a kadar düşmüştür. Türkiye'de 2011 itibarıyla yetişkin nüfusun %94,1'i okuryazardır; erkek nüfusun kendi içindeki okuryazarlık oranı %97,9, kadın nüfusun kendi içindeki okuryazar oranı %90,3'tür.

2017 itibarıyla Türkiye'deki üniversite sayısı 183'tür. Öğrenciler, Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) ve Lisans Yerleştirme Sınavı (LYS) sonucunda aldıkları puanlarla üniversiteye geçiş hakkı kazanır. 2007 yılında üniversiteye geçiş sınavına 1.700.000 kişi katılmış olsa da, 2008 yılında üniversite kontenjanları 600.000 ile sınırlı kalmıştır. Anadolu Üniversitesi'nin Açıköğretim Fakültesi dışındaki tüm fakültelere giriş, lise mezunlarının YGS-LYS sonucuna bağlı olarak şekillenir.[244] Dünyanın en iyi üniversitelerinin sıralandığı 2014 Times Higher Education World University Rankings'te ilk 200'e Türkiye'den dört üniversite dahil olmuştur. Listede Orta Doğu Teknik Üniversitesi 85. sırada, Boğaziçi Üniversitesi 139. sırada, İstanbul Teknik Üniversitesi 165. sırada, Sabancı Üniversitesi 182. sırada yer almıştır.

Sağlık hizmetleri

Türkiye'de sağlık hizmetleri Sağlık Bakanlığı tarafından merkezi bir devlet sistemiyle kontrol edilir. 2003 yılında hükûmet, sağlık hizmetlerine ayrılan bütçe oranını artıran ve nüfusun büyük bir bölümünü sağlık hizmetlerinden düşük masrafla yararlanabilir hâle getirmeyi amaçlayan geniş kapsamlı bir sağlık reformu programı başlattı. Türkiye İstatistik Kurumu, 2012 yılında sağlık hizmetleri kapsamında 76.3 milyar TL harcandığını açıkladı; hizmet bedellerinin %79.6'sı Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanırken geriye kalan %15.4'ü hastalar tarafından doğrudan ödendi. 2013 rakamlarına göre Türkiye'de 30.116 sağlık kurumu bulunmaktadır ve doktor başına ortalama 573 hasta düşmektedir. Ayrıca 1000 kişi başına düşen yatak sayısı 2.64'tür.

Türkiye'de beklenen yaşam süresi erkeklerde 71.1 yıl ve kadınlarda 75.2 yıl olmakla birlikte, toplam nüfus ortalamasının beklenen yaşam süresi 73.2 yıldır. Ülkede ölümlere en çok neden olan hastalıklardan ilk üçü şunlardır: dolaşım sistemi hastalıkları (%39.8), kanser (%21.3), solunum hastalıkları (%9.8)

Kültür

Türkiye; Oğuz, Anadolu, Osmanlı (Greko-Romen ve İslami kültürlerin bir devamıydı) ve Batı kültürleri ile geleneklerinin karışımıyla ortaya çıkan çok çeşitli kültürleri barındırır. Ülke coğrafyasındaki kültürel kaynaşma, Orta Asya'dan Anadolu'ya doğru gerçekleşen Türk göçleri sırasında Türklerin göç yolları üzerindeki kültürlerle kendi kültürlerini birleştirmesi sonucunda başladı. Ülkedeki Batılılaşma hareketi ise Osmanlı İmparatorluğu'nun Tanzimat döneminde başladı ve bugüne kadar sürmeye devam etti. Sonuç olarak günümüz Türk kültürü, geleneksel inançları ve tarihi değerleri koruyarak "çağdaş" bir Batı devleti olma çabası sonucunda şekillendi.

Sanat

Batılı anlamda Türk resim sanatı, 19. yüzyılın ortalarından itibaren etkin bir gelişme göstermeye başladı. Resim dersleri ilk olarak teknik ihtiyaçlar için 1793 yılında şu anki İstanbul Teknik Üniversitesi'nde verilmeye başlandı. 19. yüzyılın sonlarında, Batılı anlamda insan tasvirleri özellikle Osman Hamdi Bey ile birlikte Türk resminde kullanılmaya başlandı. Çağdaş eğilimlerle birlikte empresyonizm de gelişim gösterdi ve Halil Paşa resimlerinde empresyonizmi kullandı. 1926'da Avrupa'ya gönderilen Türk sanatçılar, Türkiye'ye geri döndüklerinde çalışmalarında Fovizm, Kübizm ve hatta Ekspresyonizm akımlarından yararlandılar. Sonraki yıllarda D Grubu sanatçılarından Abidin Dino ve Cemal Tollu dahil olmak üzere Fikret Mualla, Fahrelnisa Zeid, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Adnan Çoker ve Burhan Doğançay gibi sanatçılar son otuz yıl boyunca Batı'da gelişen bazı eğilimleri tanıttılar. Bunların yanı sıra Yeniler Grubu 1930'larda, Onlar Grubu 1940'larda, Yeni Dal Grubu 1950'lerde ve Siyah Kalem Grubu 1960'larda ortaya çıkarak çağdaş Türk resminin diğer önemli hareketleri olarak tanındılar.

Türk müziği ve edebiyatı, çeşitli kültürlerin izlerini taşır. Osmanlı İmparatorluğu'nun yanı sıra İslam dünyası ile Avrupa'nın etkileşimi sonucunda Türk, İslam ve Avrupa gelenekleri birleşerek günümüz Türk müziğini ve edebiyatını ortaya çıkarmıştır. Osmanlı döneminde Türk edebiyatı, İran ve Arap edebiyatlarının fazlasıyla etkisi altında kaldı. Tanzimat'taki yeniliklerle birlikte daha önceden bilinmeyen roman ve öykü gibi edebi türler Türk edebiyatına giriş yaptı. Çeşitli yazarlar Türk edebiyatındaki ilkleri bu dönemde verdiler; Namık Kemal ilk edebi roman olan İntibah'ı (1876) yazarken, gazeteci Şinasi ilk özel gazeteyi çıkardı ve ilk tiyatro olan Şair Evlenmesi'ni (1860) yazdı. Batı etkisinde gelişen modern Türk edebiyatının şekillenmesi 1896 ve 1923 arasında da sürdü. Bu arada Servet-i Fünun, Fecr-i Ati ve Millî Edebiyat gibi çeşitli edebiyat hareketleri ortaya çıktı. 20. yüzyılda Nâzım Hikmet, serbest nazımla şiirler yazarak Türk şiirine radikal değişikler getirdi. Şiirdeki bir başka devrim ise 1941'de Garipçiler tarafından yapıldı. Çeşitli kültürlerin karışımı olan Türk edebiyatında, bu durumun bir sonucu olarak, işlenen konular arasında kültür çatışması önemli bir yer tutar. Örneğin romanlarında "kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan" Orhan Pamuk, 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştür. 2003 Eurovision Şarkı Yarışması'na Türk müziğindeki çeşitli kültürlerin izlerini taşıyan "Everyway That I Can" şarkısıyla katılan Sertab Erener ise yarışmanın birincisi olarak Avrupa'da adından bahsettirmiştir.

Türk kültüründe halk oyunları önemli bir yer tutar. Doğu Trakya'da Hora; Ege, Güney Marmara ve İç Anadolu'da Zeybek; Batı Akdeniz'de Teke; İç-Batı Anadolu, Batı Karadeniz, Güney Marmara ve Doğu Akdeniz'de Kaşık oyunları ile Karşılama; Orta ve Doğu Karadeniz'de Horon; Doğu ve İç Anadolu'da Halay; Kuzeydoğu Anadolu'da Bar ve Lezginka halk oyunları yaygındır.

Mutfak

Türk mutfağı, Çin ve Fransız mutfaklarıyla beraber dünyanın en zengin mutfaklarındandır. Coğrafyası ve tarihi gereği, Türk mutfağı çok büyük bir çeşitlilik oluşturur. Türk mutfağı, Mezopotamya ve Balkan mutfaklarıyla etkileşime girmiştir, İstanbul Osmanlı Saray mutfağı da Türk mutfağının önemli bir kısmını oluşturur.

yaprak Sarması
Lahmacun
Osmanlı Saray Mutfağı'nda çok çeşitli çorba, zeytinyağlı sebze, etli yemek, balık, börek, tatlı mönüleri mevcuttur. Saray mutfağı, Bizans İmparatorluğu'ndan Osmanlı'ya yüzyılların saray zevki ve tecrübesiyle oluşan elit bir mutfaktır. O dönemlerde, halk ve köy mutfağı ise sade ve basittir.

Günümüzde, Saray kültürü ile halk kültürünün karışımı bir "Türk mutfağı" ortaya çıkmıştır. Birçok saray yemeği, halk tarafından benimsenmiştir.

Türk mutfağı;
  • Akdeniz kültürü
  • Doğu kültürü
  • Saray kültürü
  • Bozkır kültürü olarak sınıflandırılmıştır.
Türk Kahvesi
Ayran
Tatlılar:
Türk mutfağı tatlılar açısından çok zengin bir dünya mutfağıdır. Türk tatlıları çok geniş bir çeşitlilik gösterirler. Baklava, kadayıf, lokma gibi hamurlu tatlılar, muhallebi, keşkül, kazandibi, sütlaç gibi sütlü tatlılar, hoşaf ve kompostolar, revani, helva, aşure ve kabak tatlısı gibi tatlılar geniş bir yelpazeye sahiptirler.

Baklava Türk mutfağının en tanınmış tatlıları arasındadır. Çok ince açılmış yufkanın arasına fındık, ceviz veya antep fıstığı konarak pişirilmesinden sonra bir şerbetle tatlandırılması yoluyla hazırlanır. Tel kadayıf ise çok ince teller halinde satılan hamurla hazırlanır ve baklavanın içine benzer içlerle doldurularak fırında kızartıldıktan sonra şerbetle tatlandırılır.

Sütlü tatlılar sütün şekerle kaynatıldıktan sonra nişasta, pirinç veya pirinç unu ile katılaştırılması yoluyla hazırlanırlar. Kazandibi ise muhallebi gibi hazırlandıktan sonra elde edilen tatlının bir tepside kızartılarak karamelleştirilmesi sonucu elde edilen ilginç bir Türk tatlısıdır. Tavuk göğsü de sütlü bir tatlıdır, söz edilen bu malzemelerin yanı sıra ince bir şekilde didiklenen tavuk etinin göğüs kısmını da içerir.

Revani, İrmik helvası gibi bazı tatlıların yapımında irmik kullanılır. Türkiye'deki dinsel inançlar arasında özel bir yeri olan aşure buğday, kuru üzüm, fasulye ve nohut gibi birçok bitkisel malzemeler kullanılarak hazırlanan bir tatlıdır. Kabak tatlısı balkabağının şekerle pişirilmesi yoluyla hazırlanır. Sonbahar ve kış aylarında tercih edilen Türk mutfağına has bir tatlıdır.

Spor

Türkiye'de en çok sevilen sporlardan biri futboldur. Futbol ligler halinde oynanmakta ve bunların en büyüğü Süper Lig'dir. Lig şampiyonu olabilmiş olan takımların üçü (Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray) İstanbul takımı, iki tanesi (Trabzonspor) ve (Bursaspor) ise Anadolu takımıdır. Futbol kulüpleri Türkiye Futbol Federasyonu çatısı altında toplanmıştır. Galatasaray Avrupa'da kupa kazanan ilk ve tek Türk futbol takımıdır. 2000 yılında UEFA Kupası ve UEFA Süper Kupası'nı kazanmıştır. Türkiye millî futbol takımı 2000 Avrupa Futbol Şampiyonasında 6., 2002 FIFA Dünya Kupası'nda, 2003 FIFA Konfederasyonlar Kupası'nda ve 2008 Avrupa Futbol Şampiyonasında 3. olmuştur.

Basketbol Türkiye'de en çok ilgi gören sporlardan biridir. Basketbol'un en büyük ligi Basketbol Süper Ligi'dir. Anadolu Efes, Galatasaray Medical Park, Fenerbahçe, Beşiktaş gibi takımlar EuroLeague'de ve diğer özel turnuvalarda çok büyük başarılar göstermişlerdir. Ayrıca Anadolu Efes 1996 yılında Koraç Kupası'nı kazanarak, Avrupa Kupası kazanan ilk Türk takımı olma unvanını elde etmiştir.[268] 2012 yılında FIBA EuroChallenge Şampiyonluğu kupasını kazanan Beşiktaş Milangaz Avrupa'da kupa kazanabilen 2. Türk takımı'dır. Türkiye millî basketbol takımı da turnuvalarda büyük başarı elde etmiştir. Örneğin 2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası gümüş madalya ve 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası gümüş gibi. 2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası, 28 Ağustos ve 12 Eylül tarihleri arasında Türkiye'de gerçekleştirilmiştir. Şampiyonayı FIBA, Türkiye Basketbol Federasyonu ve 2010 Organizasyon Komitesi ortaklaşa organize etmiştir ve 2. olmuştur. 1986'dan beri üçüncü defa 24 ülkenin katıldığı turnuvanın takım karşılaşmaları İstanbul, Ankara, İzmir ve Kayseri'de, bitiş aşaması İstanbul Sinan Erdem Spor Salonu'nda oynanmış, kazanan ise bitişte Türkiye'yi 64-81 mağlup eden Amerika Birleşik Devletleri olmuştur. kadın millî basketbol takımı 2011 Avrupa Kadınlar Şampiyonası'nda ikinci olmuştur. Ayrıca 2013 Akdeniz Oyunlarında erkek millî basketbol takımı altın madalya almıştır.

Geleneksel bir Türk sporu olan güreşin en önemli karşılaşması Kırkpınar Yağlı Güreşleri'dir. Türklerin MÖ 4. yüzyıldan beri güreş yaptıkları bilinmektedir. İlkbahar aylarında doğanın canlanışı için yapılan kutlamalarda, evlenme merasimlerinde, zafer şölenlerinde hep güreş müsabakaları yapılırdı. 1996 yılında Geleneksel Spor Dalları Federasyonu kurulmuş ve yağlı güreş için önemli bir adım atılmıştır.
 
Tüm sayfalar yüklendi.
Üst